25 Şubat 2016 Perşembe

Kitap adlarında tıkanma yaşanıyor


Bir kitaptan okurun zihninde geriye kalan kitabın ismidir bazen. Metnin adının, hikaye kendisini ve yazarı unutturmaya varan sarsıcı bir gücü vardır zira okur kitabı ilk olarak adıyla karşılaşır ve tanışma başlar… Hem yazar hem de okur cephesinde bu derece önem taşıyan bu ad verme eylemi, sıkıntılıdır. Salah Birsel kitap adlarının fırdır olduğundan ve ele geçirdiğinizi sandığınız anda kaçıp gittiklerinden bahsederken, buna işaret eder. Günümüz yazarlarının bu kovalamacada zorlandıklarını söyleyebiliriz.

Son dönemlerde yayımlanan kitaplar isim sıkıntısı yaşıyor. Yazarlar bu çıkmazdan daha önce yayımlanmış kitapların adlarında ya biraz değişiklik yaparak ya da ünlü bir yazarın kitabından yola çıkarak kurtulmaya çalışıyor. Kimi zamanda birbirinden habersiz aynı adla yayımlanan kitaplar da var. Yeni yayımlanan eserlerdeki isimlerin birbirine benzerliği ve daha önce yayımlanan kitaplardan ödünç alınmaları günümüz edebiyatının yaşadığı isim kıtlığına işaret ediyor.

İspanyol yazar Javier Marías’a yakasındaki Shakespeare rozetinin sırrı sorulduğunda “Yazar olarak ünümün bir kısmı onun sayesinde gerçekleşti. Altı-yedi kitabının adını ondan ödünç aldım.” Marías’ın İngilizcede yeni yayımlanan kitabı “Thus Bad Begins” de Hamlet’ten alınma. Aslında Shakespeare’in eserleri pek çok ünlü yazarın kitabına ilhamdır. Edith Wharton’ın “The Glimpses of the Moon”, David Foster Wallace’ın “Infinite Jest” romanları ve Agatha Christie’nin pek çok kitabı… Julian Barnes’ın yeni yayımlanan kitabı “The Noise of Time” ise Rus şair ve denemeci Osip Mandelstam’ın ( 1891 – 1938) İngilizceye 1965’te çevrilen aynı adlı hatıralarından alıyor. Geçtiğimiz hafta dünyaya veda eden Harper Lee’nin son romanı “Go Set a Watchman” ise İncil’de geçiyor. Kimi eleştirmenler özellikle 'usta' yazarların kendinden önce yazılmış eserlerden kendi metinlerine isim vermeyi, edebi bir bağlantı kurma çabası olarak görüyor.

Para getiren isim benzerlikleri
Kitabın adının satışta önemli bir etken olduğu açık. Bunun farkında olan yazar ve yayıncılar okuru kendilerine çekmek için uzun bir uğraş sarfeder. Kimi ‘kurnaz’ yazarlar daha önce çok satan kitapların popülerliğinden faydalanmak için ona benzer isimler koyuyor veya kitabın isimleri bir şekilde benzeşiyor. Stephen King 2013’te yayımladığı Joyland adlı bir romanı da bu türden bir vakadır. Kitabın raflarda yerini almasının ardından, Emily Schultz’un 2006’da aynı adla yayımladığı e-kitabın satış rakamları bir anda artar zira okurlar King’in romanı zannederek Schultz’un kitabını satın alır. Genç yazar bu benzerlikten dolayı yüklü miktarda para kazanır.

Paula Hawkins’in dünyada en çok satan kitaplar arasında olan ve Türkçede ‘Trendeki Kız' adlı polisiye-gerilim romanı, aynı anda bir başka yazara da para kazandırdı. A. J. Waines'in ‘Trende Bir Kız' adıyla yayımladığı kitabı Hawkins'in romanı ile karıştıran pek çok okur oldu. Amazon'da kitap hakkında yapılan yorumlar karıştı ve “Hiç olmadığı kadar fazla para kazanıyorum.” diyen Waines'in romanı 30 binlik satış rakamına ulaştı.

Metnin temel taşlarından biri olan ismi, onu diğerlerinden ayıran önemli bir işarettir. Günümüz edebiyatının yaşadığı bu isim benzerliği kitaba ad vermede zorlanan yazarları ve gittikçe birbirine benzeyen kitapları işaret ediyor. Piyasada sahafta gördüğü bir kitaptan, televizyon kanallarında çokça izlenen bir diziden ya da bir şiirden ilham alanlar da söz konusu. Kitap adlarınının telif haklarına dahil olmaması, bu ‘ilham’ın sebeplerinden biri olarak da görülebilir. Ünlü yazarların kurduğu edebi akrabalık bir yana popüler yazarlarında satış gibi kaygıları ön plana çıkabiliyor. Bu süreçte yazarın ve yayıncının kendine çıkaracağı pek çok pay var. Metni tamamlayan bir unsur olan kitabın adını klasiklerden cımbızlamak veya daha önce yayımlanmış bir eserden alınmış olması ve benzerliği elbette yazarın tercihi fakat okurun elbettebunu sorgulamaya hakkı var.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
25 Şubat 2016

http://www.zaman.com.tr/kultur_kitap-adlarinda-tikanma-yasaniyor_2350892.html


9 Şubat 2016 Salı

Klasiklerin sözcükleri uçup giderse...


Her yazarın noktalama işaretleriyle gizli bir ilişkisinden söz edilebilir. Metnin dokusunu ele veren bu irili ufaklı işaretlerin az ya da çok kullanılması eleştiri konusu olabilir. Edebiyat tarihinde yazarların noktalama işaretleriyle olan ilişkisine dair pek çok örnek var. Saramago, noktalama işaretlerini trafik işaretlerine benzetirken, onların çokluğunun ‘yolculukta' dikkati dağıtma gücü olduğundan bahseder. Proust'un o benzersiz kitabı Kayıp Zamanın İzinde ise yazarın noktalama seçiminden dolayı kimi yayınevleri tarafından geri çevrilir.

KLASİKLERİN GÖRSEL HARİTASI


Beckett ise farklı bir yerde durur. Türkçede Acaba Nasıl? adıyla yayımlanan 152 sayfalık kitabında büyük harf ve noktalama işareti kullanmaz. Roman paragraflar halinde ilerler. Yusuf Atılgan da ilk iki romanında bu işaretleri göz ardı eder. Faulkner, Ses ve Öfke'de kimi paragraflarda, uzun cümlelere rağmen noktadan başka bir işaret kullanmaz.

 
Noktalama işaretlerinin her yazara göre konumu farklıdır. Sadece bu açıdan bakıldığında ortaya oldukça şaşırtıcı görsel bir okuma çıkıyor. Amerikalı genç tasarımcı Nicholas Rougeux, dünya edebiyatının klasiklerinden kelimeleri çıkarıp kitapta kullanılan noktalama işaretlerini gösteren posterler (70*100 cm) tasarladı. Rougeux'un noktalama işaretlerini çıkardığı kitaplar arasında Ulysses (James Joyce); Tom Sawyer'in Maceraları (Mark Twain), Alice Harikalar Diyarında (Lewis Carroll); Aşk ve Gurur (Jane Austen); Moby Dick (Herman Melville) ve Bir Yılbaşı Öyküsü (Charles Dickens) var. Kelimeler Arasında (Between the Words) adını verdiği poster serisi; nokta, virgül, noktalı virgül, ünlem, kısa çizgi gibi noktalama işaretlerine birer övgü niteliğinde. Her poster, yazarın noktalama işaretleriyle kurduğu o derin ve gizli ilişkinin görsel halini sunarken, metnin bu işaretlerle nasıl inşa edildiğini ortaya çıkarıyor.

Rougeux, hazırladığı bu posterleri www.c82.net adlı internet sitesinde paylaşıyor. Çeşitli programlar sayesinde kitaptaki sözcükleri, noktalama işaretlerinden ayıran Rougeux, posterleri, daha sonra elde ettiği bu işaret yığınlarını içeriden dışarıya doğru akan bir daire şeklinde yan yana sıralayarak tasarlamış. Posterlerde virgül ve tırnak işaretinin çokluğu dikkat çekiyor. Noktalama işaretlerinin bu klasik metinlerde nasıl kullanıldığı ve yazarın bu işaretlerle kişisel ilişkisi, metne görsel okuma imkanı sağlıyor.



Noktalama işaretlerinin sıklığı yahut azlığı, yazarın dili kullanma biçimi ve metni inşa etmesiyle ilgili. Kişisel zevki ortaya çıkaran bu kullanım, yazar için hayati önem taşıyabilir. Truman Capote bunlardan biri. “Ben bir öykünün bozuk bir ritimden – özellikle de öykünün sonuna doğru olursa – veya paragraf kurarken bir yanlışlıktan, hatta yanlış noktalama işaretleri yüzünden mahvolabileceğine inanıyorum.”


METNİN RİTMİNİ KORUYAN İŞARETLER
Rougeux'un, edebi metinlere bakışımızı değiştirebilecek bu posterleri, noktalama işaretlerinin armağan ettiği ritm ve ahenkle, sözcüklerle olan ilişkimizi nasıl kurduğumuzu da gösteriyor. Hem okur hem de yazar noktalama işaretlerinden bir beklenti içindedir. Moby Dick posteri bu anlamda önemli bir örnek. Her ne kadar yazar kitabını bitirmenin vaktinin geldiğine zor karar verse de her metin bir yerde noktalanmak zorunda. Belki bu yüzden noktanın en sevilen işaret olduğu söylenebilir. Manguel'in ‘nokta'ya övgüler dizdiği metninde dediği gibi “O olmasa, genç Werther'in acılarının sonu gelmez ve Hobbit'in seyahatleri de tamamlanmazdı.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
9 Şubat 2016

6 Şubat 2016 Cumartesi

İstanbul'a gelecek Zero'nun kurucusu Heinz Mack'ın atölyesinde


Almanya'nın yaşayan en önemli sanatçılarından ressam ve heykeltıraş Heinz Mack (1931), Sabancı Müzesi'ne konuk oluyor. Mack, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'daki Nazi karanlığını ve kasvetli ortamı dağıtmak üzere ortaya çıkan ve bütün kalıpları kıran “Zero” (Sıfır) akımının Otto Piene ile kurucusu. Alman modernist akımının bu önemli ustasının eserleri yakın zamanda Sabancı'daki ZERO sergisindeydi. 18 Şubat'ta açılacak ‘MACK. Sadece Işık ve Renk' adlı sergiyle, sanatçının 60 yıllık sanat üretiminden heykeller, ışıklı sütunlar ve rölyefler sunulacak. Son nesil klasik Avrupa sanatçılarından biri olan Mack'ın Almanya'nın Düsseldorf kentindeki atölyesini, sergi öncesinde bir grup gazeteciyle gezdik.

Düsseldorf'a vardıktan sonra ilk durak Mack'ın eserlerini sakladığı, sanayi bölgesindeki deposu oldu. Sanatçı bizi kapıda karşılarken, ilerlemiş yaşına rağmen enerjisi ve hayat dolu olması göze çarpıyor. Günlerdir soğuk ve yağmurlu havanın etkisinde olan Düsseldorf, güneşli bir güne başlamıştı. Bahçedeki heykelleri işaret edip, “Bakın hava güneşli olunca eserler böyle ışıklanıyor.” diye heyecanla konuşuyor. Heykellerinde, demir, kum, tahta, cam ve seramik gibi çeşitli materyaller kullanan Mack ışığa olan tutkusuyla biliniyor. Atölyesindeki yüzlerce eser bu ışık dilini hep birlikte konuşuyor.

Hemen atölye turuna başlayan Mack, paketlenmek ve müştelerine gönderilmek üzere malzemelerini depoda biriktiren bir fabrikayı andıran kocaman iki atölyesiyle herkesi şaşırtıyor. Bu depoların elektriğinden ısıtmasına kadar her şeyiyle ilgilenen Mack, gözü gibi baktığı eserlerinin sayısını kendisi bile hesaplamakta zorlanıyor. Sanatçının bu düzeninin ardında her ikisi de sanat tarihçisi olan karısı Ute ve kızı Marie-Valeria yer alıyor. Mack'in, piyasada çokça görülen ve eleştirilen asistanlar ordusuyla çalışan (Anish Kapoor, Damien Hirst ve Antony Gormley) gibi isimlerden uzak bir sanat pratiği var. Depo gezisinin ardından ikinci durak, Mack ile 17. yüzyıldan kalma hem atölye hem de ev olarak kullandığı alçakgönüllü çiftlik evi oluyor. Bahçedeki heykeller ve kendi tasarladığı atölyesini göstererek, “Buradaki heykelleri, tabloları hep kendi ellerimle yaptım, ben elleriyle çalışan bir sanatçıyım.” diyor.

‘Sanat zulme ve acımasızlığa karşı bir sestir'
Doğu ile Batı kültürlerinden beslenen ve İslam sanatlarına ilgisini sık sık dile getiren Mack, bu atölye turundan sonra bir basın toplantısı düzenledi. Mack'ın sanatçı, felsefeci kimliğiyle gazetecilere söyleyecek çok şeyi var. İstanbul'daki sergi için çok heyecanlı olduğu her halinden belli. Doğu-Batı buluşmasına önem veren Mack, “Eserlerimde ideoloji yok. Kendi bireyselliğimi derinlerde tecrübe ediyorum.” diyor. Gölge ve ışığa önem verdiğini belirten Mack, “Her materyalin kendi dili var, onu öğrenmek lazım” diye de öğütlüyor. Sanatçı ve ideoloji ilişkisine değinen Mack, “Sanatçı politik olanla yakınlık kurduğunda özgürlüğü elinden alınır. Bu tarih boyunca öyle olmuştur. Ben özgür bir sanatçıyım, hiçbir politik güç bana ne yapmam gerektiğini söyleyemez. Bu yüzden kendi eserlerimle Türkiye'deki sanatçılar üzerinde bir etki veya ilham kaynağı olabilme temennisi içindeyim.”diyor.

Nazan Ölçer'in deyişiyle bilge bir sanatçı olan Mack, sanat piyasasının maymunu değil. Hatta kimi zaman piyasadan kendi eserlerini satın alacak kadar da işlerine düşkün. Ticari beklentinin yüksek olduğu bir dönemde sanatçının özgürlüğüne sıklıkla işaret ediyor. Bir sanatçı olarak umudunu asla yitirmediğini dile getiren Mack, “Matisse, karısını ve kızını elinden alan Nazi döneminde bile resmi bırakmadı çünkü sanat zulme ve acımasızlığa karşı bir sestir.”şeklinde konuşuyor.

İstanbul'a gelecek eserlerin seçiminde çok az müdahalesi olduğunu söyleyen Mack, kendi sergisinin İstanbul'da ziyaretçisi olacağını söylüyor. Küratörlüğünü S. Ü. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer ile Royal Academy of Arts Londra eski Sergiler Direktörü ve sanat tarihçisi Sir Norman Rosenthal'in üstlendiği sergi Tahincioğlu Holding katkılarıyla 17 Temmuz'a kadar görülebilecek.

Musa İğrek, Düsseldorf
Zaman Gazetesi
6 Şubat 2016


3 Şubat 2016 Çarşamba

Yeni bir yazma tekniği: Metot yazarlığı



İngiliz yazar ve senarist Thomas W. Hodgkinson, son kitabı Bir Avcının Anıları'nın (Memoirs of a Stalker) kahramanı, eski eşinin evine gizlice girer ve üç ay boyunca orada bir dolapta yaşar. Derin bir aşk hikâyesi, kırgınlıklar, acılar vardır romanda. Hodgkinson, ana karakterin neler yaşadığını anlatabilmek için romanı evinin dolabında yazar. Tabii alan kısıtlı, bilgisayar kullanmak mümkün değil. Metni cep telefonuyla kaleme alır. 

Kahramanını daha iyi anlamak için romanını dolapta yazarak, bir zihin okuması gerçekleştiren Hodgkinson, bu yazma tekniğine metot yazarlığı (method writing) adını verir. Yazar, oyuncuların, rolüne büründükleri karakterin kendisi olabilmek için yaptığı hazırlık olarak adlandırılan ‘metot oyunculuğu'ndan esinlenir.

Rus oyuncu, yönetmen Konstantin Stanislavski'nin (1863-1938) ortaya attığı ve karakteri aktörün bir parçası haline getirmeyi amaçlayan metot oyunculuğu, oyuncuyu gerçek hayatında o karakteri yaşamasına kadar uzanır. Al Pacino, Dustin Hoffman ve Robert de Niro gibi isimler bu tekniğin ustaları arasında sayılır. Bir nevi Shakespeare gibi yazdığı metni canlandırabilen bir ustalık. Hodgkinson'ın geçen hafta tanıtımını yaptığı metot yazarlığı yeni bir yazma tekniği olarak kendine yol bulmaya çalışıyor. 

KAHRAMANINI YAŞAYAN YAZAR
BBC Radyo 4'te projesini tanıtan yazar, www.theactofwriting.co.uk adlı site ile bu yeni yazma metodunda, yazarlara farklı teknikler kullanmayı önerirken, metot yazarlığının tıpkı metot oyunculuğu gibi başarılı bir yöntem olabileceğini düşünüyor. Hodgkinson, bu tekniğin roman yazmak için tek geçerli yol olmadığını da dile getiriyor. Fakat yazarların bu yeni yazma metoduna karşı kayıtsız kalmaması gerektiğine inanıyor. Mart ayında Londra'da derslere başlayacak Hodgkinson ve arkadaşları metot yazarlığını yaymayı amaçlıyor.

Radyodaki programda, bu tekniğin yazarların sürekli yaptığı bir uğraş olduğunu dile getiren Prof. Sarah Churchwell, romancının kahramanını tam anlamıyla resmetmek için kitabı yazma aşamasında onun kimliğine büründüğünü, o karakteri yaşadığını aktarıyor. Romancının yazdığı karakterin içinde yaşadığını belirten Churchwell, yazma eyleminin bunun üzerine kurulduğunu hatırlatıyor. Churchwell bu tekniğin kurmaca ve kurmaca olmayan metinler üreten yazar için alternatif bir yazma tekniği olabileceğini düşünüyor.

Metot yazarlığı karakteri inşa ederken alternatif bir yol olarak görülebilir. Kurmacada karakter metnin ana damarını oluştururken, kitabın kahramanını geliştirecek bu tür teknikler elbette değerli. Fakat kimi yazarlık atölyelerinde de bir yazma tekniği olarak ele alınan bu yöntem önümüzdeki günlerde daha da konuşulacak.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
3 Şubat 2016

2 Şubat 2016 Salı

İngilizler ‘Masumiyet' gezmesinde



Orhan Pamuk'un, ‘kendimi en yakın hissettiğim romancı' dediği Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, eşya ile ilişkisi biraz karmaşık ve derin. Abdullah Efendi'nin Rüyaları'ndaki, eşyaya karşı bu büyülenmenin izleri sarsıcıdır: “Eşyanın sükûneti, değişmez manzarası onun için hayatta bir teselli ve zevk kaynağı idi. Bir insan, en yakınımız bile, çarçabuk değişebilirdi. Fakat eşya, dalgın ve daüssılalı uykularında hep aynı kalırlardı. Bir saksının, bir sedirin, bir masanın, bir duvar veya kapının değişmesi imkânsızdı. Eşyanın açık dost, her zaman için güvenilir çehreleri!…”

Orhan Pamuk'un eserlerinde, Tanpınar'ın eşya ile kurduğu irtibattan izler öne çıkar. 2011'de İstanbul'da açtığı ve ilhamını aynı adlı romanından alan Masumiyet Müzesi bu ilişkinin en büyük alametidir. Kitabın 83 bölümüne tekabül eden 83 vitrin ve kutuda, romanda anlatılan kahramanların kullandığı eşya ve biriktirdikleri sergilenirken, İstanbul üzerine pek çok malzeme yer alır. Romanın kahramanı Kemal'in Füsun için kurduğu müzeyi, Çukurcuma'da açan Pamuk'un koleksiyonundan 13 vitrin geçen hafta İngiltere'nin başkenti Londra'ya taşındı. Tarihi Somerset House'un ihtişamlı binasında, iki galeriye yerleştirilen sergi, İngiliz yönetmen Grant Gee'nin prömiyeri 2015 Venedik Film Festivali'nde yapılan Innocence of Memories (Anıların Masumiyeti) adlı filminden kesitlerle başlıyor. Serginin en önemli bölümü ise Pamuk'un roman taslaklarının yer aldığı kısım. Londra'daki sanatseverler ve edebiyat meraklılarının ilgi gösterdiği sergi, müzedeki eserlerin ilk yurtdışı seyahati.



Pamuk'un vitrinleri ve kutuları, Amerikalı sanatçı Joseph Cornell'in (1903-1972) bir düş atölyesini andıran kutularına benziyor, -bu sayfanın okurları Londra'da 35 yıl aradan sonra açılan Cornell sergisiyle ilgili değerlendirmeyi hatırlayacaktır.- Sergideki roman taslaklarından da, kurduğu müzenin ilham kaynaklarından biri olarak Cornell'den bahsettiğini görmek mümkün. Pamuk, bir müze ve kitap fikrinin ayrı tutulmaması gerektiği üzerinde sık sık dururken, biraz da gelecek eleştirilere cevap veriyor. Bunun yanı sıra müze için “Eşyalara yoğunlaşmamın, onlar üzerinden bir hikâye anlatmanın, kahramanlarımı, Batı romanlarının kahramanlarından daha farklı, daha İstanbullu ve daha gerçek kılacağını seziyordum.” demişti.



‘PAMUK'UN NOSTALJİSİNDE KENDİMİ BULDUM'


İstanbul'daki gündelik hayat üzerine pek çok detayı barındıran 13 vitrin, Londra'da büyük ilgi çekiyor. Sergiyi gezerken bir yandan da etrafımdaki ziyaretçilerin konuşmalarına kulak verdim. Sorular sorup kısa cevaplar aldım. Çinli öğrenciler, yazarın Çinceye çevrilen kitaplarından haberdar oldukları için yollarını buraya düşürmüş. Roman taslaklarını titizlikle incelerken, Türkçe elyazmalarından anlayabilecekleri kelimeler bulmaya çalışan öğrencilerin imdadına, yazarla yönetmen Gee'nin yaptığı bir söyleşi yetişiyor.Nobel ödülü almasına rağmen Pamuk'un ismini daha önce duymadığını aktaran Diana Smith, edebiyat ile sanatın bu yakınlığından duyduğu memnuniyeti dile getiriyor. Royal Akademi'de açılan Cornell sergisini de gezen Peter Douglas isimli ziyaretçi ise iki isim arasındaki yakınlığa dikkat çekerek, “Bana ait bir kültürden olmamasına rağmen, Orhan Pamuk'un oluşturduğu nostaljide kendimi bulmak önemli bir tecrübe oldu.” derken, romanın taslaklarından yakaladığı Cornell ismini işaret ediyor.

Sergide yer alan saatler, kartpostallar, aynalar, fotoğraflar, oyuncaklar ve benzeri irili ufaklı nesne bir zamanların İstanbul hayatının izlerini alıp Londra'ya getirmiş gibi. Pamuk'un müze fikri ve eserlerindeki sıkça görülen eşya tutkusu, Tanpınar'ın şikayet ettiği, Türk romancılarının çevrelerindeki eşyayı görme ve anlatma konusundaki isteksizliğine bir cevap niteliğinde değerlendirilebilir. Elif Şafak'ın dediği gibi, İstanbul'un ruhuna açılan bir pencere olan sergi, 3 Nisan'a kadar görülebilir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
2 Şubat 2016