31 Ocak 2016 Pazar

Damien Hirst, Londra'nın Tophanesi'ne sanat galerisi açarsa...


Damien Hirst'ün ismi anıldığında, biraz huzursuzluk baş gösterir. Katlanan servetine karşılık, atölyesini onlarca kişinin çalıştığı bir üretim merkezine döndürmesi ve onlara verdiği düşük ücretler de eklenince Hirst, son yıllarda ‘girişimcilik' yönünden dolayı epey düşman kazandı. Hirst, sanat tarihine katkısı (özellikle kariyerinin ilk yıllarındaki öncü işleri) ve piyasada oluşturduğu dengelerle gündemde olan bir isim.
Üç bin esere sahip olan sanatçı, bunları sergilemek için senelerdir çabalıyordu. Hayalini kurduğu galeriyi, geçtiğimiz ekim ayında İngiltere'nin başkenti Londra'da açtı. Vauxhall'da, tren raylarının hemen kenarında, sosyal konutların kuşattığı bir mekana kurulan Newport Street Gallery, sanatseverlerin uğrak mekanlarından biri haline dönüşüyor. Geniş sergileme alanı ve aydınlık havasıyla dikkat çeken gaeriyi, tasarladığı sanat mekanlarıyla tanınan mimar Caruso St John inşa etmiş.
Sosyal konutların arasında bir galeri
Newport Street Gallery, Hirst'ün işlerindeki o ayrıksı ve renkliliğe karşılık oldukça sade. İki katlı binanın üç noktasındaki merdivenler için proje ekibi kafa yormuş. Bireysel ve grup sergilerin olacağı galeriye girişler ücretsiz. Bu, mekanı daha da cazibeli kılıyor. Galeride bir de pharmacy-2 adlı restoran ise yakın zamanda kapılarını açacak. Gentrifikasyon başka deyişle soylulaştırma, (tıpkı Tophane'de seneler önce yaşanan galeriler vakasında olduğu gibi) korkusu da yavaş yavaş gündeme geliyor, zira bu sanat galerisinin mahalleye getirdikleri kadar buradan alacağı pek çok şey var. Hirst'ün galerisi için seçtiği bölgedeki binaların ve işyerlerinin değeri çoktan artmış durumda. Taşımacılık ve depo faaliyeti yapan pek çok küçük işyeri Galeri'nin getireceği bu dönüşümün farkında.
Savaş karşıtı bir ressam 
John Hoyland, 28.2.71
Newport Street Gallery'nin ilk sergisi, sanatçının kendi deyişiyle Britanya'nın en iyi soyut ressamı John Hoyland'ın (1934-2011) eserlerinden bir seçki. Küratör kimliğiyle galerinin başında yerini alan Hirst, koleksiyonundaki Hoyland eserlerinden derlediği sergiyle bu usta sanatçının dünyasına davet ediyor izleyiciyi.
Geometrik şekillerin egemen olduğu bir dile sahip olan Hoyland'ın sergide, Hirst'ün koleksiyonundan, 1964-1982 yılları arasında ürettiği işleri var. Sheffield'da sanat eğitimi alan Hoyland, yolunu daha sonra Londra'ya, Paris'e ve New York'a düşürür. Birçok savaş gören sanatçı, soyut sanatın o sınırsız alanına sığınarak, dilden ve coğrafyadan uzak bir üretim gerçekleştirir. Akrilik boya kullanan sanatçı tablolarında oluşturduğu ince yüzeyle, mavi, kırmızı, yeşil ve sarı rengin hakim olduğu resim dili kurar. Eserlerindeki soyut dili kavramanın zorluğu bir süre sonra sanatseveri, sunduğu canlı ve hareketli bir atmosferle içine çekiyor. Sergideki, 2.1.66 ve 2.10.80 gibi resimler bu güçlü dili temsil ediyor. 
John Hoyland, New Year's Day
Hoyland, söyleşilerinde Irak ve Lübnan'daki savaşa ve zulme karşı mağdurların yanında durduğunu dile getirir. Kendi kuşağının Amerikan temsilcileri Mark Rothko'nun Avrupa'daki karşılığı olarak görülen Hoyland, ciddi resme ve ciddi edebiyata olan merakını sıklıkla aktarır. Yoğun imgelere sığınan sanatçının Galeri'nin son bölümündeki pembe ağırlıklı tablolarında bir yama gibi duran geometrik figürler sanatçının farklı dokulara merakını gösteriyor. Galerinin içindeki altı sergi salonuna yerleştirilen Hoyland'ın eserleri 3 Nisan 2016'ya kadar görülebilir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
31 Ocak 2016

20 Ocak 2016 Çarşamba

Popüler tarihi erkekler yazıyor

13:05 Posted by Musa İğrek No comments

‘Tarihi sevdiren Kitaplar' olarak değerlendirilen Popüler tarihkurmacaları, yayınevlerinin ve okurların ilgi gösterdiği bir tür. Kullandıkları dil ile kolay okunan bu kitaplar, çok satan listelerinde de yer buluyor. Online dergi Slate'te yayımlanan bir araştırma, popüler tarih kitaplarının yüzde 75'inin erkekler tarafından yazıldığını gösteriyor. Amerika'da geçtiğimiz yıl yayımlanan 614 kitabın yüzde 75,8'ini erkek Yazarlar kaleme almış. Bu kitapların yüzde 21'ini oluşturan biyografilerin ise yüzde 71'inin kahramanı, yüzde 87'sinin ise yazarı erkek.

Slate, araştırmanın sonuçlarını yazarlar, editörler ve yayıncılar ile paylaşarak onların da fikirlerine yer vermiş. Britanya Tarihçi Yazarlar Birliği Başkanı Imogen Robertson kadın, tarihçilerin bir sorumluluk fikriyle, hemcinsleri olan politik figürlerin daha çok tanınması için kitaplar ürettiğine dikkat çekerken, bu tutumun kadın yazarların erkekler üzerine yazmak istemediği veya yayıncıların bunları basmayı reddettikleri şeklinde okumanın yanlış olacağını düşünüyor. Robertson'un genç kadın tarihçilere önerisi ise savaştan öte unutulmuş bir kadın figür üzerine yoğunlaşmaları, zira bu ilgi kadın tarihçilere ‘kendilerine karşı oluşan yargıyı kırmaya vesile olacaktır'.

50 tarih romanından 4'ü kadın yazarlara ait
İngiliz tarihçi Alex von Tunzelmann, ciddi tarih kitaplarının erkekler tarafından yazıldığı kanısının yaygın olduğunu dile getirirken, tarihçi Ann M. Little, bu kitapların modern bir öznellik anlayışının göstergesi olmakla birlikte, tarihi kendi istedikleri gibi eğip bükme olarak da algılanabileceğini aktarıyor. Britanya'da tarihçi yazarların ajanlığını yapan Clare Alexander, kurmaca olmayan tarih kitaplarının büyük çoğunlukla erkekler tarafından yazıldığını ve yayımlanan kitapların editörlüğünün ve eleştirisinin de yine erkek yazarlar tarafından yapıldığını belirtiyor. Alexander, tarihi kurmacada İngiliz yazar Hillary Mantel'in bir rönesans habercisi olduğunu söylüyor. Türkçede de bir okur kitlesi olan Mantel dışında, Doris Kearns Goodwin, Stacy Schiff, Drew Gilpin Faust, Karen Armstrong, ve Pauline Maier gibi popüler tarih yazarlığı yapan ünlü kadın yazarların varlığından da söz etmek lazım. Geçtiğimiz yıl Britanya'da en çok satan elli tarih kitabı arasında sadece dört kadın yazar yer alıyordu: Mary Beard, Caroline Moorehead, Julie Summers ve Selina Todd.

YAZARIN KADINI-ERKEĞİ OLMAZ
Savaş ve politika kitaplarınının erkeklerin egemenliğinde yoluna devam ettiği yayıncılık dünyasında hakim olan bir anlayış. Popüler tarihin içinde barındırdığı merak, kimi zaman resmî tarihin pek de alakadar olmadığı detayları aktarmada yardımcı olur. Tarih romancısında belge kaygısı olmadığı için dilindeki esneklik ve takındığı subjektif bakış metnini cazip kılar. Fakat her ne kadar kurmacanın sınırları içerisinde ilerlese de tarihsel gerçeklikle bağını koparmayan kitaplar daha değerli kabul ediliyor. Devlet başkanları ve güçlü politik isimlerin halkın gözünde büyük bir yer edindiğini bilen yazarlar bu kişilerin üzerine yoğunlaşarak okurun ilgisini çekmeyi amaçlıyor.

Türkiye'deki tablo Amerika ve İngiltere'dekinden farklı değil. Ülkemizde akademik dünyanın biraz burun kıvırdığı tarihî romanlar Batı'da ünlü tarihçi akademisyenlerin eliyle yürüyor. İlber Ortaylı'nın deyişiyle popüler tarih halkla daha kolay temas kurabiliyor, fakat hem dünyada hem de Türkiye'de bu tür yayıncılığın sadece erkek egemenliğinde sürmesi ve kadın yazarların gölgede kalması çok da arzu edilen bir durum olmasa gerek. Daha ötesinde Tomris Uyar'ın dediği gibi “Yazarın kadını-erkeği yoktur (…) Yazarın tek kimliği vardır: O da yazarlıktır.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
20 Ocak 2016


12 Ocak 2016 Salı

Nobel, ıskaladığı yazarları açıkladı

2010'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Mario Vargas Llosa, bir söyleşisinde şöyle demişti: “Nobel komitesi Borges ve Nabokov gibi Yazarları ödüllendirmemekte hata etti fakat ödülü hak eden Dario Fo ve García Márquez gibi isimleri de unutmadı.” Nobel Edebiyat Ödülü komitesi, kural gereği 50 yıl boyunca aday listesindeki isimleri açıklamıyor. Her yıl ocak ayında ise arşivini açıyor. Komite, geçtiğimiz hafta 1965 yılının adaylarını açıkladı. 1965'teki 90 kişilik listede Louis Aragon, E.M. Foster, W.D. Auden, Samuel Beckett, Jorge Louis Borges, Vladimir Nabokov, Georges Simenon, Lawrence Durrell, Max Frisch, Jukio Mishima, Ezra Pound, Pablo Neruda, Henri Troyat ve Marguerite Yourcenar gibi isimler vardı.

1965 Nobel Edebiyat Ödülü, o yıl Rus yazar Mikhail Sholokhov'a verilir. Listedeki yazarlardan Samuel Josef Agnon ve Nelly Sachs 1966'da, Miguel Ángel Asturias Rosales 1967'de, Samuel Beckett 1969'da, Pablo Neruda 1971'de ve Heinrich Böll ise 1972'de ödülü kazanır. Fakat listeden Nabokov, Borges, Ezra Pound, Marguerite Yourcenar, Lawrence Durrell ve W.D. Auden gibi isimler bu ödüle hayatları boyunca değer görülmez.

Nabokov çeşitli yıllarda ödüle aday gösterilir. 1963'te Amerikalı Profesör Robert M. Adams; 1964'te İngiliz Profesör Elizabeth Hall ve 1965'te Andrew J. Chiappe yazarı listeye koyar. Fakat yine olmaz. Borges ise ödülün verildiği ülkede profesör olan Henry Olsson tarafından 1962-63 ve 64 yıllarında üç kez, 1956'da ise Fransız Prof. René Etiemble onu aday göstermesine rağmen ödülü hiçbir zaman kazanamaz. İrlandalı yazar Colm Tóibín, ödülü kazanma ihtimalinin Borges için büyük bir işkenceye dönüştüğünü şöyle aktarıyor: “Her yıl ödülün açıklanacağı gün gazeteciler yazarın evinin önünde birikirdi. Bu senelerce devam etti ve her defasında Borges'in ödülü kazanmadığını öğrenmesi onu çok mutsuz etti.”

ORHAN PAMUK'UN RAKİPLERİ


2006'a Nobel Ödülü'ne layık görülen Orhan Pamuk'u kimin aday gösterdiğini ve yazarın hangi isimlerle yarıştığını 2057'de öğrenebileceğiz. Fakat Orhan Pamuk'un bir söyleşisinde dikkat çektiği bir nokta tüm Nobel'li yazarların korkusu: “Bazı yazarlar, Nobel'den sonra artık yazamazlar, alışılmış bir durumdur bu. Yaşlandıklarındandır. Yazmak yerine, Nobel'in tadını çıkarmayı tercih ederler belki de. Bende öyle olmadı. Talihliydim.”

Nobel tahminlerinin ve bahis listelerinin Adonis, Haruki Murakami, Joyce Carol Oates ve Philip Roth gibi değişmeyen isimlerinin seneler sonra açılacak arşivlerle, ödüle aday olup olmadıkları görülmüş olacak. Fakat İngiliz yazar Tim Parks'ın dediği gibi Nobel'e gülümseyip geçmek lazım. Hatta kimi yazarları komitenin bir günahı olarak görebiliriz, zira Nabokov ve Borges gibi yazarlar okurun gözünde günümüzde daha saygın.
Nobel Ödülü'ne nasıl karar veriliyor?

Her eylül ayında, Nobel komitesi 31 Ocak'a kadar aday belirlemesi konusunda edebiyat profesörlerine, kurumlara ve daha önce Nobel'i kazanan yazarlara (yaklaşık 600-700) davetiye gönderir. Nisanda 15-20 kişilik bir liste oluşturulur. Mayısta adaylar 5'e düşer. Haziran, temmuz ve ağustos boyunca komite üyeleri aday yazarların kitaplarını okur. Eylülde son karar için masaya oturulur. Ekimde ödüle layık görülen yazar duyurulur. Aralık ayında ise ödül töreni gerçekleştirilir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
12 Ocak 2016

8 Ocak 2016 Cuma

Türkçenin büyük kayıplar yılı


2015 Türkçenin kayıplar yılı olarak edebiyat tarihine geçti. Yaşar Kemal, Gülten Akın, Tarık Dursun K., Oktay Akbal, Afet Ilgaz, Fikret Otyam, Başar Sabuncu, Sennur Sezer, Çetin Altan gibi pek çok ustayı kaybettik. Ali Çolak’ın tespitiyle, bu bir kuşağın yitip gidişi demek: “Bıraktıkları boşluk tarifsiz, çünkü eksilen sadece bir yazar, bir şair ve düşünür, onların gövdesi değil. Bir tavrı, bir değerler bütününü ve yaşama üslubunu yitiriyoruz. Bir yazarlık biçimi siliniyor gitgide kültür hayatımızdan. Bir daha asla Yaşar Kemal gibi cesur bir ses, Gülten Akın gibi bir incelikler ülkesi, Çetin Altan gibi ödünsüz bir demokrasi savunucusu ile karşılaşmayacağız.”

Cumhuriyet kuşağının ilk kadın yazarlarından biri olan ve 16 Ocak 2015’te yaşamını yitiren Afet Ilgaz (Muhteremoğlu) 2 Ocak 1937’de doğdu. Yazarlığa genç yaşta başladı. Hikâye ve yazıları İstanbul, Yücel, Varlık, Yeditepe ve Türk Dili gibi dergilerde yayımlandı. Rıfat Ilgaz ile evlendi. Kendi deyişiyle, özellikle politik olarak bir “dönüşüm” yaşadı. Yaşamının son yıllarına kadar çeşitli gazetelerde yazdı.

Yılın en büyük kayıplarından biri hiç kuşkusuz Yaşar Kemal’di. 6 Ekim 1923’te Adana’da doğan Yaşar Kemal (Kemal Sadık Göğceli), 28 Şubat 2015’te aramızdan ayrıldı. Şiir, öykü, roman, anı, röportaj, derleme, söyleşi, deneme, oyun, fıkra, makale ve senaryo gibi pek çok edebi türde eserler kaleme aldı. Hep Çukurova’yı anlattığı eserlerinde Türkiye’nin en güçlü kalemlerinden biri olarak tarihe geçti. Peki, romancılığa ne katmıştı? Yaşar Kemal şöyle cevap veriyor: “19. yüzyıl, romancılıkta altın çağdır. 19. yüzyıl romanı, müthiş verdi insan ilişkilerini. Doğayı bile dekor olarak kullandı, ama dehşet kullandı. Yalnız insanoğlunun ilişkileri doğa içinde sıkışmıştı. Oysa ne gökten yağdığı, ne yerden bittiğini gördüğü zaman, insan kendisine başka bir dünya kuruyor. İşte benim vermeye çalıştığım bu!”

Türk sinemasına ve tiyatrosuna birçok oyun, senaryo ve çeviri kazandıran Başar Sabuncu, 17 Haziran 2015’te hayata veda etti. 9 Eylül 1943’te doğan Sabuncu, uzun yıllar TRT’de çalışmış, İlyada, Don Kişot, Goriot Baba gibi eserlerin de aralarında olduğu çeşitli eserleri radyo için oyunlaştırmıştı. Sabuncu’nun Zengin Mutfağı ve Çıplak Vatandaş, Yolcu, Adak, Şalvar Davası, Kupa Kızı, Asılacak Kadın, Namuslu ve Kaldırım Serçesi gibi filmlerde imzası vardı.

Yazar, gazeteci ve ressam Fikret Otyam 9 Ağustos 2015’te yaşamını yitirdi. 19 Aralık 1926’da doğan Otyam, ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan resim dersleri almış, çeşitli gazetelerde çalışmıştı. Daha sonra Topraksızlar adıyla kitaplaştırdığı röportajlarıyla dikkat çekti. Son dönemlerde daha çok resme yöneldi. Anadolu kadınlarına tablolarında yer veren Otyam, geride pek çok söyleşi ve gezi kitabı bıraktı.

Öykücü ve romancı yazarı Tarık Dursun K. (Kakınç) 11 Ağustos 2015’te aramızdan ayrıldı. 84 yıllık hayatı boyunca özgün kitaplar kaleme alan yazar, anlatım gücü ile edebiyatımızda ayrı bir yere sahip. 1967’de Yabanın Adamları ile 1985’te ise Ona Sevdiğimi Söyle ile iki kez Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görüldü. Usta öykücünün şu sözleri kayda değer: “Hikâye, anlatılmayı sevmez, onu sizin anlatı biçiminize bağımlı yapısını da elden bırakmadan yazmak gerekir. Yazarken de biçimlendirmek, yenilemek…”

Türk öykücülüğünün ustası Oktay Akbal da bu yıl aramızdan ayrılan yazarlardan. 28 Ağustos 2015’te vefat eden Akbal, yakın dönemin önemli tanıklarından biriydi. 20 Nisan 1923’te doğan yazar, edebiyatçı bir aileden geliyordu. Çeşitli gazetelerde yazarak yaşamını sürdüren Akbal’ın, şehir hayatına odaklanan öyküleri dikkat çeker. Duru Türkçesi ona 1959’da Berber Aynası ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandırmıştı. Selim İleri’nin deyişiyle, “Edebiyatımızın son büyük İstanbul yazarlarından biriydi.”

Şiirimizin önemli isimlerinden Sennur Sezer ise 7 Ekim 2015’te hayatını kaybetti. 12 Haziran 1943’te doğan şair, edebiyat dünyasında üretkenliği ile biliniyordu. Yazı hayatı boyunca edebiyatımıza önemli katkılarda bulundu. Kimi ansiklopedi ve antolojilerde büyük emeği vardı. Yunus Nadi Şiir Ödülü alan Kirlenmiş Kâğıtlar kitabında şöyle seslenir Sennur Sezer: “Birbirini açıklar mı sözcükler/ Yoksa ışıltısını mı yansıtır/ anlattığının/ Bir sözcük/ verin bana/ sıcaklığını taşısın kanın/ soğuyup pıhtılaşsın/ silinmesin/ anımsatsın.”

Şiirimizin bir başka kaybı ise 4 Kasım 2015’te Gülten Akın oldu. 23 Ocak 1933’te doğan şairin ilk kitabı Rüzgar Saati 1956’da yayımlandı. Avukatlık ve öğretmenlik yapan Akın’ın şiirleri çeşitli dillere çevrildi ve bestelendi. Şair 2004 TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı seçildi. 2006 Yunus Emre Şiir Ödülü’nü, 2008 Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü, 2008’de ise Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Sanat Hizmet Ödülü’nü aldı. Akın, geride pek çok unutulmaz dize bıraktı.

Türk basını bu yıl iki önemli ismini yitirdi: Çetin Altan ve Hasan Pulur. Roman ve oyunlarının yanı sıra gazetelerde kaleme aldığı yazılarıyla üretken bir ömür geçiren Altan, 22 Ekim 2015’te vefat etti. Edebiyatçı-köşe yazarı kuşağının önemli temsilcilerinden olan Çetin Altan’ın demokrasiye inancı sonsuzdu. 29 Kasım 2015’te vefat eden ve birçok gazetede köşe yazarı olarak çalışan Hasan Pulur ise 1932 doğumluydu. Pulur, günlük hayata dokunan ve duru Türkçesiyle kaleme aldığı yazılarla, gazetelerde gittikçe azalan bir damarı temsil ediyordu.

2015 edebiyatımızdan usta isimlerin çekildiği bir yıl oldu. Stefan Zweig, Rilke’nin ölümünden sonra şöyle yazmıştı: “Bütün bu üzüntü sırasında tek avuntumuz, bizler onunla yaşadık, diyebilmek.” Evet, biz de Yaşar Kemal, Gülten Akın ve Oktay Akbal gibi ustalarla aynı devirde yaşadık… Tesellimiz bu.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
4 Ocak 2016

7 Ocak 2016 Perşembe

Müzelerin sevmediği sanatçı



Hollandalı ressam ve grafik sanatçısı Maurits Cornelis Escher (1898-1972) çok bilinen bir isim olsa da müzeler ve galeriler onu tam anlamıyla kabul etmiş değil. Eserlerinin popüler kültürün bir malzemesi olarak sıklıkla kullanılması ve yüksek sanat-popüler sanat tartışmasını körüklemesi bu mesafeli duruşu biraz açıklıyor. Fakat, Amerika (North Carolina Museum of Art), İtalya (Museo di Santa Caterina) ve İngiltere'de aynı anda açılan üç büyük sergi, Escher'in kabuğunu kırdığını gösteriyor.

Önce İskoçya Ulusal Modern Sanat Galerisi'nde açılan, ardından İngiltere'nin başkenti Londra'daki Dulwich Sanat Galerisi'ne taşınan Escher sergisine şaşırtıcı bir ilgi var. Bu alakayı “İnsanlar Escher'i seviyor, sadece müzeler onu sevmeyen.” diye özetleyen serginin küratörü Patrick Elliott, hiç de haksız değil. Sergide sanatçının 100 kadar baskı, litografi ve gravürü yer alıyor. Tarihsel bir kurguyla ilerleyen sergi, sanatçının büyülü ve mümkün olmayan yapıları arasında fantastik bir yazarın romanında geziniyormuş hissini veriyor. Britanya'da Escher için açılan ilk retrospektif olan sergi, bir grafik sanatçısının keşfedilmeyi bekleyen usta işi eserlerine ve hayal gücünü zorlayan tekniğine işaret ediyor.

Birbirini çizen eller ve sonsuzluğa uzanan merdivenleriyle tanınan Hollandalı ressam ve grafik tasarımcı Maurits Cornelis Escher'e (1898-1972), bugüne kadar ne müzeler ilgi gösterdi ne de sanatçının doğru dürüst bir sergisi açıldı. Ama son bir ayda İngiltere, İtalya ve Amerika'da üç büyük sergi hazırlandı.

Hiçbir akımın peşine düşmedi

20. yüzyılın usta sanatçılarından biri olan Escher, kariyerine mimar olarak başlar, sonra grafiğe merak salar. Gezgin ruhu üretimine büyük katkı sağlar. İspanya'daki Elhamra Sarayı'nı ziyareti de sanat hayatı için önemli bir kırılmadır. Buradaki mozaikler onun sonsuzluk algısını zenginleştirir. Detaya verdiği önem ve teknik yeteneği onu pek çok sanatçıdan ayrı bir yere konumlandırır. Hiçbir akımın peşine düşmeyen ve bir türe kolayca eklemlenemeyecek bir sanatçı olan Escher'in eserleri, sürreal gibi dursa da çalışmalarını bununla tarif etmek güç. Hayatı boyunca 448 litograf ve 2 binin üstünde çizim ve eskiz üreten sanatçı, pek çok kitaba illüstrasyon, duvar halısı ve pul tasarımı gerçekleştirdi. Bu tasarımlarını daha sonra çeşitli kitaplarda ve litografilerde kullanmak üzere baskı kalıplarına uyguladı.

Maurits Cornelis Escher (1898-1972)


Matematikçilerle sıkı dosttu

Maurits Cornelis Escher, on yıl Roma'da yaşar. Faşizmin yükselmesiyle kendini güvende hissetmediğinde ise ülkesine geri dönecektir. Roma'da, kitaplarla dolu bir odası vardır. O ünlü otoportresini de bu odada çizer. Eline dışbükey aynadan bakarak çizdiği bu resim, Londra'daki sergide yer alıyor. Dışbükey ayna kullanımı, Escher'in 1930'lu yıllara ait eserlerinde sık sık kendini gösterir. ‘Metamorfoz' adlı çalışması da Escher'in önemli eserlerinden biridir. Sanatçının devasa bir panel üzerine gerçekleştirdiği dört metre uzunluğundaki bu eser, bir hayli kışkırtıcı. Gerçekliği alış biçimi, kovanının arıya, kuşun balığa dönüşmesi gibi anlatımlarla şaşırtıcı bir hal alıyor. Escher, H.S.M. Coxeter (1907-2003) ve Sir Roger Penrose (1931) gibi matematikçilerle sıkı dostluklar kurmuştur. Bu dostluklar, onun sanat algısını da etkiler. ‘Ascending and Descending' (1960) ve ‘Waterfall' (1961) adlı eserlerindeki mümkün olmayan üçgenler, matematiğe olan ilgisinin meyvesidir. Rolling Stones'un da aralarında bulunduğu pek çok albüm kapağında, film ve dizilerde eserleri kullanılan Escher'in Londra'daki sergisi 17 Ocak'a kadar sürecek. North Carolina Museum of Art'taki sergi de aynı tarihte sona eriyor. İtalya'daki sergi ise 3 Nisan'a kadar açık.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
6 Ocak 2016