29 Aralık 2015 Salı

Çok satanlar listesi renklendi

12:16 Posted by Musa İğrek , No comments

Yılın bitmesine birkaç gün kala, yayın dünyası 2015'in çok satan kitap listelerini yayımlamaya başladı. İyi okurun bu listelere itibar ettiği söylenemez fakat listelerin yılın eğilimlerine ayna tuttuğu kesin. Dünya online kitap satış pazarının büyük kısmını elinde bulunduran Amazon, 2015'in en çok satan kitapları listesini geçtiğimiz hafta yayımladı. Amazon'un listesi şaşırtıcı bir tablo ortaya çıkardı. Yılın en çok satan kitapları listesinde ilk kez boyama kitapları yer alırken, kadın yazarların da başarısı dikkati çekiyor. Yılın en çok satan kitabı İngiliz yazar Paula Hawkins'in ‘tüyler ürperten bir gerilim' diye tanıtılan romanı Trendeki Kız oldu.

2015'in en çok satan kitaplarının ilk dördü kadın yazarlardan oluşurken, ilk yirmilik listede ise dokuz kadın ve on bir erkek yazar yer alıyor. Yetişkinler için boyama kitaplarına olan tüm dünyada yayıncılık endüstrisini bir anda hareketlendirirken, renklere meraklılar boyama kitaplarını bu sayede çok satan kitaplar listesine çıkardı. İskoçyalı çizer Johanna Basford'un Esrarengiz Bahçe adlı yetişkinler için boyama kitabı Mart 2013'ten bu yana dünya çapında 1,5 milyondan fazla satış rakamına ulaştı. Amerika ve Britanya'da çok satan ve Türkçede de geçtiğimiz nisanda yayımlanan kitaba ilgi şaşırtıcı. Basford'un Gizemli Orman adıyla Türkiye'de de yayımlanan kitabının yanı sıra Stres Azaltan Desenler: Yetişkinler İçin Boyama Kitabı (Blue Star) da Amazon'un en çok satan ilk yirmi kitap listesinde. Luckiest Girl Alive adlı ilk kitabıyla ilk yirmide yer alan Jessica Knoll da önemli bir başarı yakaladı.

Amerikalı yazar Harper Lee'nin, yayımlanan tek romanı ‘Bülbülü Öldürmek'ten 55 yıl sonra yayımladığı kitabı edebiyat dünyasında biraz hayal kırıklığına sebep olsa da epey sattı. Geçtiğimiz mayıs ayında Türkçede, İthaki Yayınları'ndan çıkan Paula Hawkins'in ‘Trendeki Kız' adlı polisiye-gerilim romanı bir başka yazara da aynı zamanda para kazandırdı. A. J. Waines'in ‘Trende Bir Kız' adıyla yayımladığı kitabı Hawkins'in romanı ile karıştıran pek çok okur oldu. Amazon'da kitap hakkında yapılan yorumlar karıştı ve “Hiç olmadığı kadar fazla para kazanıyorum.” diyen Waines'in romanı 30 binlik satış rakamına ulaştı. Amazon'un listesi, kitap dünyasının 2015'in okuma eğilimini gösterirken, tarihe de bir not düşmüş oluyor.


Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
29 Aralık 2015

26 Aralık 2015 Cumartesi

‘Şimdiki zaman'ın dayanılmaz cazibesi


Geleneksel kurmacada anlatı şimdiki, gelecek ve geçmiş zaman içinde gerçekleşir. Modern romanda ise zamanlar birbiri içine geçer. Yazarın söz sahibi olduğu ve kendi tercihini yaptığı kurmacada zaman, esnek bir yapıya dönüşebilir. Eleştirmen Jale Parla’nın deyişiyle “Anlatı zamanı tümüyle anlatıcının yetkisindedir. Saatin ifade ettiği zamandan farklı ve bağımsızdır.” Günümüz romanında bu iç içe geçme daha da yaygın, fakat yazarların şimdiki zaman kurgusuyla kitaplarını inşa etmesi daha da tercih ediliyor. Eleştirmenler ve yazarlar, edebiyat dünyasında şimdiki zaman kipinde yazılan romanların dolaysız ve samimi bir dil kurduğu görüşünde.

Roman Sanatı adlı kitabında E. M. Forster romancının “zamanı yok sayması imkansızdır. Sımsıkı değilse bile az çok öyküsünün ipini elinde tutması gerekir yoksa o da bizim gibi anlaşılmaz duruma gelir ve bu romancı için kötü bir kusurdur.” der. Fakat kurmacadaki zaman kurgusu yoğun ve karmaşık bir hal alabilir. 2010 Man Booker Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen kitapların yarısı şimdiki zaman öteki yarısı da geçmiş zaman kipinde yazıldığında büyük bir tartışma başlamıştı. Kimi yazarlar şimdiki zaman kipinde yazmanın kurmacayı bir bataklığa sürüklemek olduğunu iddia etse de edebiyat dünyası şimdiki zamanda kurgulanan romanların yazarlar arasında yükselen bir seçim olduğuna kanaat getirmişti. Geçen beş yılın ardından, şimdiki zaman kipinde yazmak yazarlar arasında daha da yaygınlaştı. 2015 Man Booker’ı kazanan Jamaikalı yazar Marlon James ve 2015 Goldsmiths Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Kevin Barry bu isimler arasında. Bu iki ödülün ardından edebi eserlerdeşimdiki zaman kurgusu yeniden gündemde.

Metin size hangi zamanda yazılacağını söyler
A Brief History of Seven Killings (Yedi Cinayetin Kısa Tarihi) romanıyla İngiltere’nin en saygın ödülü Man Booker’ı kazanan Marlon James’in romanı, Jamaika’nın toplumsal, siyasi ve ekonomik kargaşalarına odaklanıyor. İrlandalı yazar Kevin Barry’nin John Lennon’u anlattığı romanı da şimdiki zaman kipinde. Barry bu tercihini şöyle açıklıyor: “Okurun sanatçının beynine bir anda dalmasını istediğim için bu yolu seçtim ve şimdiki zaman bunu gerçekleştirmek için en etkili biçimdi.” İngiltere’nin saygın gazetelerinden The Guardian’da bu konuda görüşlerini paylaşan Hilary Mantel ise Kurtlar Hanedanı adlı kitabında tarihi bir olayı şimdiki zamanda anlatmayı istediğini belirtirken, romanlarda şimdiki zamanın kullanımını Charlotte Brontë’nin Jane Eyre adlı kitabında da görülebileceğini aktarıyor. Mantel, Brontë’nin bu tercihinde yazar ve okuru aynı anda aynı mekanda buluşturduğu kanaatinde. İngiliz yazar, zaman kurgusundaki bu türden bir yaklaşımın okuru yönetmek isteyen yazardan çok, okura bilgiçlik taslamayan ve onunla aynı pencereden bakan mütevazi bir yazarın tercihi olduğunu aktarıyor. “Kimi kitaplar geçmiş zamandan öte şimdiki zaman ile anlatıldıklarında hayat buluyor.” diyen İngiliz yazar David Mitchell ise “yazmak için başına oturduğunu kitap, size hangi zamanda yazılması gerektiğini söyler.” şeklinde devam ediyor.

Kimi eleştirmenler günümüz yazarlarının şimdiki zaman kipine olan merakını yaratıcı yazarlık atölyelerine bağlıyor. Metni daha canlı ve doğrudan bir hale dönüştürmek için kimi yaratıcı yazarlık atölyelerinde şimdiki zaman kipi kullanımı öğütlenirken, genç yazarlar romanınınşimdiki zamanda kurgulanmasının metni daha çekici kıldığını düşünüyor. Paul Pullman film izlemeye benzettiği şimdiki zaman kullanımının dışavurumculuk açısından sınırlı bir alan sunduğunu söyler. Şimdiki zamanın metne hareket kattığı kesin, eleştirmen Asuman Kafaoğlu-Büke’nin deyişiyle şimdiki zaman romana “akıcılık ve hız” kazandırır. Fakat, edebiyat ajanları şimdiki zamana karşı biraz mesafeli. 2010’daki tartışmanın ardından bir edebiyat ajansı kendi sitesinde “Lütfen şimdiki zamanda yazılmış romanları ve ölü ikizler hakkında yazılmış metinleri göndermeyin” diye uyarıda bulunmak istediğini duyurmuştu. Romandaki zaman kurgusu, karmaşık bir nitelik kazanabilir. Yazarın metnindeki zaman kurgusunda özgürlüğü kadar okurun da eline aldığı romanın beğenmeyip kenara bırakma hakkı saklıdır, zira şimdiki zaman kipinde yazılmış metin biraz yorucu olabilir. Günümüz romancılarının epey rağbet gösterdiği şimdiki zaman gelen bu kurguda yazılmış kitaplara gelen ödüllerin ardından daha da ilgi görecek. 

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
26 Aralık 2015

17 Aralık 2015 Perşembe

15 yılda kitaplar kalınlaştı


Edebiyat tarihi, Savaş ve Barış (1.400 sayfa), Anna Karenina (800), Karamazov Kardeşler (1.000) ve Kayıp Zamanın İzinde (7 cilt ile toplam 4.000 sayfa) gibi oldukça uzun romanların yanı sıra Venedik'te Ölüm (109), Yaşlı Adam ve Deniz (136), Hayvan Çiftliği (160) ve Katip Bartleby (63) gibi çok da uzun olmayan kitaplara sahip. Bu eserlerin ortak noktası ise klasik olmaları. Bir kitabın niteliğini sayfa sayısı elbette belirlemez ve edebiyatın rakamlarla arasının iyi olduğunu söyleyemeyiz. Fakat günümüz yazarlarının kitaplarının gitgide kalınlaştığı bir gerçek.

Ödüller, çok satan kitaplar, gazete ve dergilerin kitap listelerinden yola çıkılarak geçtiğimiz hafta yayımlanan araştırma, kitapların sayfa sayısının arttığını ortaya koyuyor. Araştırmacı James Finlayson'ın online e-kitap ve dergi platformu Flipsnack için hazırladığı çalışmaya göre, 1999'da yayımlanan kitapların ortalama uzunluğu 320 sayfa iken bu rakam 2014'te 400 sayfaya yükselmiş. Kitapların uzunluğu 15 yıl öncesine oranla yüzde 25'lik bir artış göstermiş. Kitapların gittikçe kalınlaşmasını, yayıncılık endüstrisinin dijitale kaymasına bağlayan Finlayson, kitabı satın alma sürecinde, online satış sitelerine daha çok yönelen okurun, kitabın sayfa sayısıyla ilgilenmediğini belirtiyor. Kitapçıdan alışveriş eden okurun ise eline aldığı eserin sayfa sayısına bakarak bir yargıda bulunduğunu aktarıyor.

Guardian gazetesinden Richard Lea ise 1969'dan beri verilen saygın edebiyat ödülü Man Booker'a layık görülen kitapların kalın olduğuna dikkat çekiyor. İlk beş yılda ödül alan kitapların kalınlığı ortalama 300 iken, son beş yılda bu rakam 520'ye ulaşmış. Ödülün bu yılki sahibi Jamaikalı Marlon James'in A Brief History of Seven Killings adlı romanı ise 700 sayfa.

KISA OLANIN CAZİBESİ

Kalın kitaplar pek çok ülkede yayıncıları tereddütte bırakır, ve yazar adayları bu yüzden reddedilebilir. Kimi yayıncılar da yazarlarını uzun yazmak konusunda teşvik edebiliyor. Günümüzde bazı yazarların kurmacadaki ustalıkları, okuru sayfa sayısına bakmaksızın eline aldığı kitabı bitirmeye sevk ediyor. Bu tür yazarlar, okurun bu eğiliminin farkındadır. Bu yüzden okur ve yazar arasında kitabı sonuna kadar okumaya dair gizli bir anlaşma vardır.

Kimi yayıncılar ve yazarlar ise okurun beklentilerini dikkate alır. Haruki Murakami'nin 2009'da Japonya'da yayımlanan üçlemesi 1Q84, Türkçede 2012'de tek cilt halinde, 1.022 sayfa olarak basıldı. Yazar, ülkesinde kitaplarını daha çok tren yolculuğu yapanların okuduğunun farkındadır. Taşımada kolaylık olması için, kalın romanlarını iki veya üç cilt halinde yayımlıyor. Murakami'nin şu tespiti de kayda değerdir: “Uzun roman yazmak, hayatta kalma eğitimi gibidir. Fiziksel güç, sanatsal duyarlılık kadar gereklidir.”

İnternet çağında gittikçe kısalan metinler ve okurun bu yöndeki talebi, kısa ve yüzeysele duyulan cazibe olarak yorumlanabilir. Bu dijital çağda, kitaplar sayfa uzunluklarından çok ‘megabayt'lar ve yüzdelik dilimlerle ifade ediliyor. Fakat, kalın kitaplara karşı hâlâ bir önyargı var. Goodreads gibi sitelerde kitabın uzunluğuna göre kurulan kitap kulüpleri dikkat çekiyor. Kitaba ödediği paranın karşılığını almak isteyenler ise okurdan öte, tüketici kimliğini öne çıkararak, kalın kitaplara yönelebiliyor.

BİR KİTAP NE ZAMAN BİTER?

Edebiyatta, her dönemin kendine göre eğilimleri var. Pek çok yazar buna kulak vererek edebi üretimini gerçekleştirebilir. Ernest Hemingway, incecik kitabı Yaşlı Adam ve Deniz'in bin sayfadan daha uzun olabileceğini söyler ve kendisini bundan alıkoyan bir sınırdan bahseder: “Edebiyatta o zamana kadar yazılıp takdir görmüş eserlerin koyduğu sınırlar içindesiniz.”

Peki yazar bir eserini ne zaman bitirmesi gerektiğine nasıl karar verir? “İnsan yazdığı romanın kendi bütünlüğünün noktalandığı ana kadar onu bitirmekle yükümlü.” diyen Selim İleri, şöyle devam ediyor: “Has edebiyat, öz edebiyat açısından bakarsak, bir romanın uzunluğu, kısalığı mutlak suretle onun kendi iç yapısı, mimarisi ile ilintilidir ve o çerçeve içerisinde değerlendirilmelidir.” Eserine ne zaman bitirmesi gerektiğini tarif etmekte zorlandığını söyleyen Ayfer Tunç ise, “Bir his oluşuyor, metin daha fazla sözcük kaldırmaz oluyor, sanki bir cümle daha eklense kıvamı kaçacak. O zaman bitmesi gerekiyor.” diyor.

Sıradan okur, kitabın kalınlık ve inceliği ile ilgilense de, iyi okurun bu türden sınırları olamaz zira bir kitabın değerinin sayfa sayısıyla ilişkisini olmadığını bilir. Paul Auster'in dediği gibi hem roman sanatı hem de okurlar sürekli kendini yeniden icat ediyor, fakat ortada bir gerçek var, günümüz romanları giderek kalınlaşıyor.


Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
17 Aralık 2015


16 Aralık 2015 Çarşamba

Salinger'ın edebi mirası paylaşılamıyor


2010'da ölen Amerikalı münzevi yazar J. D. Salinger'ın 1940'lı yıllarda çeşitli dergilerde yayımladığı üç hikâyesi yaklaşık 70 yıl sonra “J. D. Salinger: Three Early Stories” adıyla ilk kez geçtiğimiz yıl yayımlanmıştı. Tek cilt ve yeni illüstrasyonlarla okura sunulan kitabın büyük bir sürpriz olmasının yanı sıra Salinger'ın öykülerinin ilk kez e-kitap ve sesli kitap olarak yayımlanması da önemli bir gelişme olarak görüldü. Kitabın açıklamalı akademik baskısı ise geçtiğimiz ekim ayında yayımlandı. Yayın dünyası ve Salinger okurlarınca heyecanla karşılanan bu kitap, geçtiğimiz hafta Salinger ailesi ve kitabın yayıncısı arasında dava konusu oldu.

Davalık olan kitabın macerası şöyle: Telif hakkı dolmuş kitapları yayımlamakla meşhur olan Devault-Graves, üç öykünün yer aldığı kitabın yayın haklarını yurtdışına satmak isteyince, aile buna karşı çıkar. Bu girişimin uluslararası telif hukukuna karşı olduğunu öne sürer. Devault-Graves ise geçtiğimiz mart ayında aileden davacı olur ve Salinger'ların kitabın yurtdışı haklarını satın almak isteyen yayıncıları engellediğini iddia eder. Öykülerin telif haklarının dolduğunu ve artık kamu malı sayıldıklarını belirten Devault-Graves, kitabı başka ülkelerde yayımlama hakkına sahip olduğunu söylüyor. New York Times'ta yer alan habere göre ailenin avukatı, Almanya'da kitabın yayımlanmasının telif hakkının henüz bitmediği gerekçesiyle, mahkeme kararıyla durdurulduğunu aktarıyor. Davanın reddedilmesi durumunda, kendilerinin bir kayıp yaşayamayacağını dile getiren yayıncı, tam aksine kitabın her ülkede yayımlanması konusunda gerekli hukuki mücadeleye devam edeceklerini dile getiriyor.

“J. D. Salinger: Three Early Stories”, Salinger'ın yirmili yaşlarında yazdığı “The Young Folks”, “Go See Eddie” ve “Once a Week Won't Kill You” adlı üç hikâyeyi içeriyor. Yayıncının bu üç hikâyeyi keşfi, 2013'te Salinger hakkında hazırlanan belgeselde, yazarın “Çavdar Tarlasında Çocuklar” adlı kitabından önce yirmi bir hikâye yazdığını öğrenmesiyle başlar. Bu bilgiden sonra arşivlere girip hikâyelerin peşine düşen yayıncı, kısa bir süre sonra bu öyküleri keşfeder ve hiç beklemeden yayımlar. Kitap büyük ilgi görür. Henüz hayattayken pek çok eserinin yeniden yayımlanmasına izin vermeyen Salinger, bu huysuzluğu ile nam salmış bir yazardı. 2010'da öldüğünde geride yayımlanmamış dört kitap bırakmıştı.

Musa İğrek, Londra
16 Aralık 2015
Zaman Gazetesi

15 Aralık 2015 Salı

Çizgi romanın yeniden keşfi


Avrupa ve Amerika'da kütüphanelerin ve kitabevlerinin en hızlı büyüyen bölümü çizgi roman rafları. Eleştirmenlerin bir dönem, tür olarak tanımlamada mesafeli durduğu bu kitaplar, edebi ve sanatsal değer açısından kabul edilmeye başlandı. Türkiye'de de hatırı sayılır bir okur kitlesi olan çizgi romanların satış getirisi 2014'te Amerika ve Kanada'da 935 milyon dolara ulaştı. 2013'e göre bu pazarda yüzde 7'lik bir artış söz konusu. İngiltere'de ise geçtiğimiz yıla oranla satış rakamı iki katına çıktı. Yayıncıların yeniden keşfettiği çizgi roman pazarı, klasik ve güncel yazarların eserlerinin yayımlanmasıyla daha da büyüyor. Dünya edebiyatının önemli isimlerinden Man Booker ödüllü Kanadalı yazar Margaret Atwood ise önümüzdeki yıl bir çizgi roman yayınlayacağını duyurdu.

OKUR KİTLESİ GENİŞLEDİ
Uzun bir tarihi olsa da çizgi romanlar 1930 ve 1960'lı yıllarda oldukça popüler hale gelir. 1970'lerde akademik dünyanın ilgisini çekerek, bu türden kitapların nasıl adlandırılması ve hangi rafa konulması gerektiği konusunda büyük bir tartışma başlar. Yüksek sanat olarak başladığı yolculuğunda çizgi roman, popüler kültürün bir aracı haline gelir. Bir sanat formu olarak değerlendirilmeye başlayan çizgi romanların son yıllardaki bu yükselişini ise metin ve çizgi kalitesinin artması ve okura sunduğu çeşitlilik ile açıklamak mümkün. Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı serisi; Paul Auster'ın Cam Kent'i; Paulo Coelho'nun Simyacı'sı, Oscar Wilde'in Dorian Grey'in Portresi; Jane Austen'in Gurur ve Önyargı'sı; Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'i; Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı ve Franz Kafka'nın Dava'sı okurların ilgi gösterdiği eserler arasında.

Geçtiğimiz aylarda dünyanın en büyük kitapçılarından Barnes&Noble, çizgi roman raflarını artırdığını duyurmuş ve bunu, türe ilgi gösteren okurların çokluğuna bağlamıştı. 2012'de iki çizgi roman İngiltere'de verilen Costa Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilmişti. 2014'te öykü ve çizgi roman türlerinde yayın dünyasını biraz da şaşırtan bir yükseliş oldu. Ortaya çıkan tablo kurmaca edebiyatı biraz geride bırakırken, kitapçılar da iyi edebiyat dediğimiz eserlerin yanı sıra çizgi romanlardan medet ummaya başladı. Büyük yayıncıların da bu alanda üretim yapmasıyla günden güne artan yeni üretimler ve yayıncılık anlayışı çizgi roman piyasasını hareketlendirdi. Özellikle kadın okuyucuları hedef alan yayıncılar, yeni yayıncılık teknolojilerini de kullanarak bu kitleye hitap edecek çizgi romanlar piyasaya sürdü. Galaksinin Koruyucuları (2014), Herkül (2014), Ninja Kaplumbağalar (2014), Karınca Adam (2015), Yenilmezler: Ultron Çağı (2015), Fantastik Dörtlü (2015) ve Kingsman Gizli Servis (2015) gibi çizgi romanların sinemaya aktarılması da bu türe olan ilgiye bir işaret niteliğinde.

UNUTULMAYACAK BİR KAHRAMAN
Pek çok günümüz yazarının yolu bu çizgi romanlarla bir şekilde kesişmiştir. Nobel Edebiyat Ödülü'nü bir gün alacağına birçok kimsenin inandığı İspanyol yazar Javier Marías'ın çocukluğunu çizgi romanlar okuyarak geçirdiği ve hatta bunlardan etkilenerek kısa hikayeler yazdığı bilinir. Margaret Atwood'un Angel Catbird adlı yarı kuş yarı kedi bir süper kahramanı anlattığı çizgi roman kitabını yayımlayacağını duyurması da güncel yazarların bu türe olan merakını gösteriyor. Kitabın kimlik soruna gönderme yaptığını dile getiren Atwood, hikayenin sıcak, samimi ve mizah dolu olmasının yanı sıra hareketli olduğunu belirtiyor. Kapağı yayınlanan üç serilik kitabın ilki 2016'da okurla buluşacak. Atwood'un Tufan Zamanı, Başka Dünyalar ve Ağacın En Tepesinde gibi Türkçede yayımlanmış kitapları var.

Margaret Atwood
Türkiye'de NTV ve Everest gibi yayınevleri klasik ve güncel kitapların çizgi romanlarını geçtiğimiz yıllarda büyük bir heyecanla yayımlarken, şimdilerde bu heyecan biraz durulmuş gibi. Fakat Avrupa'nın pek çok ülkesinde edebi çizgi romanlar okullarda öğrencilere edebiyatı ve okumayı sevdirmek için bir araç olarak kullanılıyor. Çünkü resimle kelimelerin birleştiği ve okura hikâyeyi hemen yanı başında canlandıran çizgi romanların sunduğu deneyim oldukça renkli ve hareketli bir dünya vaat ediyor. Çocukluğu ve gençliği çizgi romanlarla geçen okurların yeniden yükselen bu kitaplara kayıtsız kalması zor gibi görünüyor.

Musa İğrek, Londra
15 Aralık 2015
Zaman Gazetesi

10 Aralık 2015 Perşembe

Goya'dan insanlığın halleri

Francisco de Goya 
İspanyol sanatçı Francisco de Goya (1746-1828) kral ailesinin ve İspanya sosyetesinin ressamı olarak ün salmasının yanı sıra bir baskı altındaydı. Avrupa Hıristiyan dünyasını büyük bir sıkıntıya sokan Engizisyon uygulamaları onu da etkilemişti. Bu zorlu zamanların büyük bir tanığı olarak kendi sanatını icra ederken, dönemin toplumsal olaylarını eleştirel bir bakış açısıyla ele almayı da ihmal etmemişti. Cesur tekniğiyle 19. yüzyıl Avrupa resim sanatının öncülerinden olan Goya'nın geride bıraktığı 150 portre var. Bunların pek çoğu çeşitli koleksiyonlar ve müzelerde yer alırken, İngiltere'nin başkenti Londra Ulusal Galeri'de açılan ‘Goya Portreleri' adlı sergi bir arada pek de görülemeyecek 70 portreyi dünyanın dört bir yanından derlemiş.

Mütevazı bir ailede doğan Goya erken yaşlarda resim eğitimi alır. Genç yaşta ürettiği portreler, gravürler ve duvar resimleriyle bu benzersiz yeteneği onu saray ressamı olmaya götürür. 40'lı yaşlarında geçirdiği ağır ateşli hastalıkların sonucu olarak sağır kalan Goya, zorlu bir dönem geçirir ve bu onun sanatını etkiler. “Resimde kural yoktur.” diyen Goya, sanatçının, üretiminde özgür olması gerektiğini sık sık dile getirmişti. Goya, portelerini yaptığı isimlerin sadece fiziksel görünüşlerine değil onların ruh hallerini de oldukça iyi çözebilen ve resim dilinde bunu dile getiren bir ressam. İnsanın iç dünyasına yönelik bu gözlemleri ve bunu eserlerinde göstermeye çalışmasıyla ‘filozof ressam' olarak anılır.

Dehşet uyandıran sanatçı
The Duchess of Alba (Alba Düşesi) adlı portresi, Avrupa sanat tarihinin en önemli eserlerinden. Goya'nın İspanya Krallığı'nın en zengin ve güçlü ailesine mensup Alba Düşesi María del Pilar de Silva'yı resmettiği eser, sanatçının güçlü bir figür olan düşes ile yakın dostluğunun meyvesidir. Oldukça dramatik olan bu portrede düşes, yeri işaret eden parmağıyla, kuma yazılmış “Solo Goya” (Bir Tek Goya) adlı yazıyı gösterir. Yalnızca Goya'nın onu resmedecek kadar usta olduğunu anlatan bu yazı resmin önemli bir parçasıdır.

The Duchess of Alba
Sergide, Goya'nın Kraliyet ailesine mensup isimleri resmettiği tabloların yanı sıra dönemin şairleri, ressamları ve mimarları da var. Başı ellerinde politikacı Gaspar Melchor de Jovellanos; parlak bir sofada oturan oyuncu Antonia Zárate; Altamira'nın Kont ve Kontes'lerinin kırmızılar içindeki oğulları gibi pek çok isim dikkat çekiyor. Küratör Xavier Bray'ın tespitiyle Goya'nın hayran olduğu ya da nefret ettiği kişiler portrelerdeki ışıklandırmadan kolayca anlaşılıyor. Sanatçının kendi portrelerinin de olduğu bölümde giydiği elbise her ne kadar üstüne küçük gelse de resimdeki güçlü ve özgür bir dil kendini gösteriyor. Goya'nın doktorun kolları arasındaki güçsüz ve hasta halini gösteren portrenin ise sarsıcı ve huzursuz edici bir tarafı var. Goya, tüm bu ‘yüksek' bağlantılarına rağmen servet ve gücün karşısında esir olmaz ve yetmiş yaşına geldiğinde hâlâ maddi sıkıntılarla baş eden biriydi. Sansür yine ülkeyi kuşatmış ve Engizisyon yeniden kurulmuştu, Goya bu yüzden zorlu zamanlar yaşadı.

Goya, kendisinden sonra gelen Manet, Picasso ve Bacon gibi pek çok sanatçıyı etkiledi. Charles Baudelaire'in deyişiyle Goya “her zaman büyük bir sanatçı, sık sık da dehşet uyandıran bir sanatçıdır”. Kronolojik olarak yerleştirilen portreler boyunca Baudelaire'in bu tespitini görmek mümkün. Unutulmayan portrelerin yer aldığı sergi, 10 Ocak 2016'ya kadar gezilebilir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
10 Aralık 2015



Bir yazar neden reddedilir?


İngiltere’nin en saygın edebiyat ödülü Man Booker’a bu yıl A Brief History of Seven Killings (Yedi Cinayetin Kısa Tarihi) romanıyla Jamaikalı yazar Marlon James değer görüldü. Yaklaşık 650 sayfalık kitap, Jamaika’nın toplumsal, siyasi ve ekonomik kargaşalarına odaklanıyor. 44 yaşındaki James’i dikkat çekici kılan bir başka özelliği, ilk kitabını yayımlamakta yaşadığı güçlükler. John Crow’s Devil (John Crow’un Şeytanı) adlı kitabı 80 yayınevi tarafından reddedilen romancı, bu yılgınlıktan sonra bir süre yazmaya ara vermiş.
Marlon James

Booker Ödülü’nü kazanan ilk Jamaikalı olan James reddedilmesinin ardından ilk romanını yok ettiğini, hatta arkadaşında bulunan bir kopyayı bile sildirdiğini söylüyor. John Crow’un Şeytanı’nı 2005’te yayımlamayı başaran James, yayınevlerinin pek çok yazarı reddettiğini ve bu katı yayıncılık anlayışının hâlâ sürdürdüğünü dile getiriyor. Marlon James kitabını yayımlama sürecinde zorluklar yaşayan ilk yazar değil. Edebiyat tarihi benzer reddediliş öyküleriyle dolu. J. D. Salinger, Hermann Hesse, Herman Melville, Paul Auster, Virginia Woolf, Ernest Hemingway, George Orwell, Umberto Eco, J. K. Rowling kitaplarını yayımlama sürecinde pek çok yayınevinin kapısından farklı gerekçelerle geri çevrilen yazarlardan bazıları.

Bir yazar neden reddedilir?

Her yazar bir gün keşfedileceği ve kitabının çok ses getireceği hayaliyle yaşar. İyi bir yazarın keşfi, sadece pazarlama stratejilerine odaklanan büyük yayınevlerinin değil, küçük yayınevlerinin de hedefi. Bazı yayınevleri çok para kazandırmayacak kitabı basmaya pek yanaşmazken, kitabın edebi kalitesi ve ticari getirisi arasında kalabiliyor. Yayıncı peşinde dolaşıp dosyalarını kabul ettirme telaşındaki genç yazarlar da hayal kırıklığı yaşayıp, kapılar kapanınca yazmayı bırakabiliyor.

Bir yazar neden reddedilir? Yayınevlerinin aradığı kıstaslar neler? Reddedilen yazar vazgeçmeli mi? Edebiyat tarihine baktığımızda, zayıf görüşlü editörlerden kitabın içeriğinin uygun olmamasına kadar farklı gerekçelerle basılamayan eserler ve şaşırtıcı örnekler karşımıza çıkıyor.

Boris Pasternak’ın Doktor Jivago (1954) adlı romanı 1917 devrimi sürecinde Sovyetler Birliği’nin panoramasını anlatırken, yazarın kitabını gönderdiği dergi, eseri resmi görüşe uygun yazılmadığı için reddeder. El yazması nüshası bir İtalyan gazeteci tarafından yurtdışına kaçırılan roman, 1957’de İtalya’da yayımlanır. Samuel Beckett’ın 26 yaşında kaleme aldığı ilk romanı Sıradan Kadınlar Düşü de uzun süre yayıncılar tarafından reddedilir. Beckett ünlü olduktan sonra bu kez kendisi kitabı yayımlamayı reddeder. Roman, yazarın ölümünden üç yıl sonra basılır.
Ursula K. Le Guin

“Daha iyi yazmalısınız”

Ursula K. Le Guin’in Karanlığın Sol Eli adlı eseri ise içinde barındırdığı detaylarla okunmaz bir halde olduğu gerekçesiyle 1968’de reddedilmiş. Daha sonra Nebula ve Hugo edebiyat ödüllerini kazanacak kitap hakkında Le Guin, editörlerin “daha iyi yazmalısınız” diye rapor tuttuklarını anlatıyor: “Bununla ne demek istiyorlar bir türlü anlamış değilim, ne yazdığımızı anlamıyorlar mı yoksa?” Başka bir söyleşisinde ise yazar, “Senelerce mekik dokur gibi gönderdim reddedildim, gönderdim reddedildim… Bu yüzden biraz umutsuzluğa kapıldım. Tavan arasına konulacak kitaplar mı yazıyorum diye merak ettim.” diyor.

Ünlü yazarların reddettiği ünlü kitaplar da var. André Gide, Proust’un Swann’ların Tarafı adlı kitabını “uykuya dalamayan bir çocuğun hikâyesi” diyerek reddetmiştir. F. Scott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanı “New York sosyete hayatını anlatan saçma bir aşk ve melodram” olduğu gerekçesiyle basılmaz. James Joyce’un Dublinliler’i ise 20 kez reddedilir ve sonunda sadece bin adet basılmasına karar verilir. Nabokov’un Lolita adlı eseri de yayıncı kapılarında gezer. Kitabı reddeden bir yayıncı “kitabı bir taşın altına bin yıl gömmeyi” tavsiye eder. Amerikalı yayıncıların basmaktan çekindiği kitap daha sonra klasikler arasına girecektir.

Yazıldıktan altı yıldan sonra yayımlanan Jack Kerouac’ın Yolda adlı eserini kimse yayımlamayı göze alamaz, ret gerekçeleri arasında “kötü yönlendirilmiş bir yetenek” ibaresi dikkati çeker. Sylvia Plath’ın yayıncısına Victoria Lucas adıyla gönderdiği Sırça Fanus “kötü yazılmış bir roman” olduğu gerekçesiyle reddedilir ve “Bu kitabı yayımlayarak Amerikalılara iyi bir şey yapmış olmayız.” notuyla geri gönderilir. Paul Auster’ın New York Üçlemesi’nin ilk kitabı olan ve 38 yaşında yazdığı Cam Kent ise 17 kez reddedilmiştir.

J. K. Rowling
Saul Bellow

J. K. Rowling’in Harry Potter ve Felsefe Taşı adlı romanı uzunluğu ve çocuk kitabının para getirmeyeceği gerekçesiyle yayınevi tarafından geri çevrilir. On iki defa çeşitli nedenlerle reddedilen kitap daha sonra ünlü yayınevi Bloomsbury’deki bir editörün masasına gider. Metni kızına okutan editör, kızının kitabın devamını istemesi üzerine Harry Potter ve Felsefe Taşı’nı yayımlamaya karar verir. Pek çok okura edebiyatı sevdiren yazarlardan William Golding’e gönderilen ret mektubunda ise romanlarının “sıkıcı ve işe yaramaz” olduğu söylenmiştir. Yazarın 20 kez reddedilen Sineklerin Tanrısı adlı romanı daha sonra milyonlarca satacaktır.

Çöp kutusundan kurtarılan kitap


Stephen King’in Carrie adlı romanı ise “Olumsuz ütopyalarla ilgili bilimkurguyla ilgilenmiyoruz. Bu tür kitaplar satmaz.” notuyla geri çevrilir. 30 kez reddedilen kitabı King çöpe atar fakat karısı metni kurtarır. Kocasını romanı yeniden yazması için teşvik eden eşinin yardımıyla King nihayetinde bir yayıncı bulur ve Carrie ilk yılında 1 milyon satar. Yann Martel’in sinemaya da uyarlanan kitabı Pi’nin Yaşamı ise Londra’daki beş yayınevi tarafından reddedilmiştir. Yazarını kapı kapı dolaştıran roman 2002’de Man Booker Ödülü’nü kazanacaktır..

Saul Bellow bu konuda bir anekdot anlatıyor: Yayıncısı yazara, “Senin kitabını basamam, elimdeki kağıtları kendi hatıralarımı yazdığım kitap için saklıyorum.” der. Reddedilmenin o kadar da kötü bir şey olmadığını söyleyen Bellow, bu olumsuz yanıtın yazarın kendi iç sesine güvenip yayınevlerine “canınız cehenneme” demeyi öğrettiğini belirtiyor. Türkiyeli okurların Hayalet Acı ve Tirza adlı romanlarıyla tanıdığı, Hollanda’nın en sevilen yazarlarından Arnon Grunberg de kendisiyle yaptığımız söyleşide kitabını yayımlamakta zorlanan yazar adaylarına şöyle seslenmişti: “Asla vazgeçmeyin, kapıdan kovulsanız da yeniden deneyin. Eğer vazgeçiyorsanız bu işin size göre olup olmadığını bir kez daha düşünün.”


Enis Batur
Yayınevi postane değildir

Bir kitabın yayımlanmasına karar veren kurum yayınevidir. Her yayınevinin kendine göre kuralları var. Bir dönem yayıncılık da yapan Enis Batur, yayıncılığın eninde sonunda bir karar verme mesleği olduğunu söylüyor. Sonuçta yayıncı bir kitabı kabul etmek ile reddetmek arasında kalacaktır. Enis Batur anlatıyor: “Bir kitabı için ret kararı verdiğim şairimiz bana sormuştu: Kim oluyorsunuz da benim kitabımı geri çeviriyorsunuz? Ona, soğuk bir ifadeyle verdiğim yanıt geçerlidir: Ben, kitabınızı yayımlamam ya da yayımlamamam için başvurduğunuz kişiyim.” Batur bu konuda çok net, şöyle devam ediyor: “Yayınevi postane değildir; dilediğiniz mektubu dilediğiniz an, dilediğiniz kişiye göndermek için kurulmamıştır. Reddedilmekten hoşlanmıyorsanız, kitabınızı yayımlamak isteyenlerin kapınızı çalmalarını beklersiniz. Kabul ya da ret ‘hak’kımı çok sık kullandım yayıncılık yaşamımda, bedellerini bile göre. Bunun dışında, hiçbir yazarı karşıma oturtup bana teslim ettiği yapıtı yadırgamaya kalkışmadım.”

Yayınevleri şirket oldu

Araç ve stratejilerin değiştiği günümüzde yeniden tanımlanan bir yayınevi işleyişi var. Alberto Manguel’in küçük çarpışmalar ve ısrarcı stratejilerin kol gezdiği bir alan olarak tanımladığı günümüz yayın dünyasının yeni metotlarla okuru kendine çekmesi bu sürecin önemli ayaklarından biri. Manguel’in tespitine başvurursak: “Yayınevleri artık kitaplara ebelik etmek isteyen heveskârlardan çok, şirketler içinde şirketlerin, aynı çatı altında yer ve kâr için yarıştığı” bir hale gelmiş durumda.

Yazarların reddedilme gerekçeleri arasında pek çok madde sayılabilir: Kitabın çok uzun olması, kitaba yanlış tür etiketi koymak, klişelerle dolu bir dilin kullanılması, metnin sağlam bir kurguya sahip olmaması, sıkıcı bir başlangıç, diyalogların çekicilikten yoksunluğu, karakterlerin birbirinden rol çalması, kitabın mesaj kaygısı taşıması, metnin dilinin çok süslü olması...

Kişisel yayıncılık ve onlIne mecralar

Herhangi bir yayınevince reddedilen yazarları günümüzde yeni mecralar bekliyor. Yazar adaylarının elinde artık gittikçe güçlenen bir silah var: Online yayıncılık. Yayınevlerince kabul edilmeyen kitaplarını e-kitap olarak yayımlayan yazarlar bu alanı oldukça verimli kullanıyor ve sayıları her geçen gün artıyor. Amazon gibi kitap satış sitelerinde başarı sağlayan yazarlar, daha sonra yayıncıların peşinden koştuğu isimlere dönüşebiliyor. Amerikalı yazar Amanda Hocking bunlardan biri. Pek çok yayınevinden ret cevabı alan Hocking, yayınevlerince reddedildikten sonra çözümü metnini e-kitap olarak yayımlamakta bulmuş. Amazon’un sitesinde kitabını yayımlayan Hocking bir sürprizle karşılaşmış, zira kitabı 150 bin adet satmış.

Danışmanlık hizmeti ve ajanlar

Amazon bünyesinde yayın yapan Kindle Direct Publishing (https://kdp.amazon.com) yazarlara kitaplarını okuma cihazı Kindle’ın mağazasında yayımlama imkânı veriyor. yüzde 70’e kadar kar payı veren bu ücretsiz sistem sayesinde herhangi bir yazar, kitabını dünyanın dört bir yanına ulaştırabiliyor.

Metnini e-kitap olarak yayımlamak isteyen yazarlara yol gösteren www.bookcountry.com sitesinde meraklısı yazmakta olduğu metni paylaşarak başkalarının yorumda bulunmasını bekliyor. Bunun yanı sıra Penguin Yayınevi de ücret karşılığında kendi bünyesindeki editör kadrosunun metin üzerine ne düşündüğüne dair yorumlar paylaşabiliyor. Yayıncılar tarafında reddedilen yazarların yardımına yazar ajanları da koşuyor. “Kitabınızı yayımlamaya yardımcı olalım” sloganıyla yeni yazarları kendine çekmeye çalışan ajanların kimileri başarılı oluyor.

Reddedilme acısını geçirmek için…

Bireysel acıyı tattıktan sonra yeni acılara hazırlıklı olunur, düşüncesiyle yazar adaylarına editör imzalı ret e-postaları gönderen bir proje var. www.stoneslidecorrective.com adlı sitedeki, adayların kendilerine hazır reddedilme gerekçelerinden birini seçerek e-posta gönderdiği sistem reddedilme acısını geçirmeyi amaçlıyor.

Suzanne Kelman adlı yazarın Reddedilen Yazarlar Kulübü (The Rejected Writers Book Club) kitabı, geri çevrilenlerin halini anlatan bir metin. Yayınevlerinden aldıkları ret mektuplarını biriktiren kulübün üyeleri reddedilmeyi fırsat bilerek bir araya gelip tecrübelerini paylaşmaya başlıyor. Reddedilmiş yazarların birleşme noktası olan çeşitli siteler de var. www.litrejections.com adlı site ünlü isimlerin reddedilme gerekçelerini yayımlarken, ajans bulma konusunda da yazar adaylarına yardımcı oluyor. Sosyal medyada da oldukça aktif olan site, genç yazarların yayınevlerinden neden olumsuz cevap aldıkları, daha sonra ne yapılması gerektiği gibi bilgiler paylaşıyor. Site, yazar adaylarına vazgeçmemeleri konusunda destek veriyor.

Sosyal medyanın gücü

Büyük yayınevlerinin yeni yazarları kadrolarına katma konusunda risk almaya pek yanaşmadıkları bir gerçek. Genç bir yazarın büyük yayınevlerinden kitabını bastırması bu yüzden zorlu bir süreç. Fakat yazar, online mecralar ve sosyal medyanın itici kuvvetiyle kendi platformunu oluşturmayı başarmışsa bu süreç biraz daha kolay geçebiliyor. Bireysel yayıncılık yayınevlerince reddedilmekten yorulan yazarlar için büyük bir imkân. Kitabının dizgisinden kapağına, redaksiyonundan dağıtımına, hatta pazarlamasına kadar her alanda söz sahibi olan bağımsız yazar profili gittikçe artıyor. Bireysel yayıncılıkta başarılı yazarların bazıları kitaplarının yurtdışı yayın haklarını satarak pek çok dile çevrilmeyi başarıyor.

Yazar adayları kitaplarının basılmamasında hep editörü suçlu görme eğilimindeyken, kendi kitabının iyi bir metin olmadığı gerçeğini görmezden gelir. Reddedilmek hemen her kalem erbabının edebi kariyerinin bir parçası. Nobel ödüllü yazar Doris Lessing’in dediği gibi: “Bensiz edebiyat endüstrisi var olamaz: Yayıncılar, ajanlar, ajan vekilleri, ajan vekillerinin vekilleri, muhasebeciler, hakaret davası avukatları, edebiyat bölümleri, profesörler, tezler, eleştiri kitapları, eleştiriler, kitap sayfaları, bütün bu muazzam ve çoğalan yapı bu küçük, patronluk taslanan, küçümsenen ve en az ücret verilen kişi sayesinde.”

Musa İğrek
Kitap Zamanı
7 Aralık 2015



6 Aralık 2015 Pazar

Müzelerin yeni merakı: 3D

17:34 Posted by Musa İğrek , , , , , No comments

Teknolojiyle birlikte müzelerin de rolleri değişti. Yakın zamanda, geleneksel müzelerin bu kırılmaya karşı direnme gücü daha da azalacak. Savunma, otomotiv, sağlık, moda ve tasarım olmak üzere pek çok sahada parça ve model üretmek amacıyla kullanılan 3D (üç boyutlu) teknolojisini artık sanat kurumları da kullanıyor. Müzelerin ‘evde sanat eseri üretmek' fikriyle sanatseverleri çekmek istediği üç boyutlu modeller büyük ilgi görürken, koleksiyonlarını tarayarak online erişime açan kurumlar da çoğalıyor.

1986'da Charles Hull tarafından geliştirilen 3D yazıcı teknolojisi sayısız şekil, doku ve model üretmeyi kolaylaştırıyor. Müzeler koleksiyonlarını erişime açmak için bu teknolojiyi etkili bir araç olarak görüyor. Dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Londra'daki British Museum, geçtiğimiz yıl başlattığı bir projeyle, koleksiyonundan derlediği 3D formatındaki pek çok eseri Sketchfab (www.sketchfab.com) üzerinden paylaştı. Üç boyutlu pek çok modelin ücretsiz erişime açıldığı Sketchfab'da Amerika, Almanya ve Fransa gibi ülkelerden de müzeler var. Koleksiyonlarını paylaşan müzeler, sanatseverlerin bunları kendi 3D yazıcılarından basmasına imkan veriyor. Londra'daki The Science Museum ve Brüksel'deki Bozar da 3D teknolojisiyle üretilmiş günlük hayattan birçok objeye yer verirken, müzelerin geleceği olarak görülen bu yeniliğe dikkat çeken sergiler açıyor.

Konservasyon kolaylaşacak
3D teknolojisiyle yeni projeler üretmeyi amaçlayan müzeler, geleneksel müze anlayışından sıyrılarak, bu mekanlarda pek de yer alamayan güncel sanatçılara da kapı açmış durumda. Sanatçı ve müze arasındaki bu ilişki her iki taraf da fayda sağlıyor. Koleksiyonlarını açan müzeler sanatçılara büyük bir hazine sunarken, bu etkileşim müzeye yeni ziyaretçiler kazandırıyor. 3D teknolojisine artan ilgi, müzelerin kendi koleksiyonlarında saklı olan pek çok eserin de gün yüzüne çıkmasına imkan tanıyor. Müzeler bu alana daha çok yatırım yapıyor, zira 3D teknolojisi müzelerin eğitim ve konservasyon alanlarında da işini kolaylaştıracak bir alan sunuyor.

Engelsiz sanat için 3D teknolojisi
3D teknolojisi sadece müzelerle sınırlı değil. Helsinkili tasarımcı Marc Dillon'un öncülüğünde başlayan “Görülmemiş Sanat” (The Unseen Art) adlı proje kapsamında sanat tarihinin klasik eserleri 3D olarak üretiyor. “3D teknolojisi sanat galerilerinden nefret eden görme engelliler için bir devrim olacak, çünkü galerilerde dokunabilecekleri bir şey yok.” diyen Dillon'un bu çabası ilgi görüyor. Leonardo da Vinci'nin ‘Mona Lisa' tablosunu 3D olarak üreten ekip, dünyanın dört bir yanından sanatçılardan ve sanat kurumlarından destek bekliyor. Proje ekibi, bu alana meraklı olanların 3D formatında eserlerini yayımlayabilecekleri ve dileyenlerin de ücretsiz olarak erişebileceği online bir site kurmayı hedefliyor. Sitenin kurulması için gerekli olan 30 bin doların toplanması için bir kampanya başlatan Dillon, bu ayın sonuna kadar parayı sağlamayı amaçlıyor.

Müzelerin arşivinden ve online sitelerden paylaşılan 3D modelleri yazıcılardan çıkarmak, meraklısı için biraz külfetli olabilir. Yazıcının fiyatının yanı sıra üretim için kullanılan malzeme düşünülünce sevdiğiniz bir eserin reprodüksiyonunu müzenin mağazasından almak şimdilik daha ucuza gelebilir. Fakat, 3D yazıcılara artan bu ilgi sayesinde cihazların daha da erişilebilir olacağını tahmin etmek zor değil.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
6 Aralık 2015