24 Kasım 2015 Salı

Ressam, mühendis Calder sunar


Fransız şair, senarist Jacques Prevert, 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından biri olan Amerikalı heykeltıraş ve ressam Alexander Calder'i (1898-1976) şu dizelerle anar: “Eyfel Kulesi'nin - Üstü Mobil - Altı Stabil / Tıpkı Calder'e benzer / Demirin oymacısı - Rüzgarın saatçisi / Kara canavarları terbiye eden / Güleç mühendis - Tedirginlik veren mimar / Zamanın yontucusu - İşte size Calder” İngiltere'nin başkenti Londra'daki Tate Modern'de açılan retrospektif, Prevert'in sözlerinde haklılığının açık bir göstergesi. Britanya'da onun adına düzenlenen en büyük retrospektif özelliği taşıyan sergide yüz kadar heykel, resim ve çizimleri sunulan Calder'in modernizm tarihine yaptığı katkıların hatırı sayılır bir etkisi var. Heykeli durağan bir yapıdan kurtararak sürekli değişen hareketli bir objeye dönüştüren Calder, sanatseverlere, ürettiği eserin halden hale geçişini anbean yaşatıyor. Elde üretilmiş mekanizmalar sayesinde hareket eden eserleri renkli bir görsel şenlik sunuyor.

Makine mühendisi olan Calder'in babası ve dedesi heykeltıraş, annesi ise ressamdır. New York'ta Art Students League'de sanat eğitimi almadan önce çeşitli işlerde çalışır. 1920'li yıllarda ise yolunu Paris'e düşürür. Bronz, ahşap ve taştan heykellerin rağbet gördüğü bir dönemde oldukça öncü bir işe girişerek tellerden eserler üretmeye başlar. Büyük bir kitle yerine çizgiyi tercih eden bir heykeltıraş olan Calder, eleştirmenlerin ifadesiyle “boşlukta çizen” biridir. Bu tercihiyle figürlerin şeffaf olmasını sağlayan Calder, başka objelerin bu heykellerin içinde görünür olmasını sağlıyor. 1926'da ise tellerden sirkleri ve burada yaşananları anlatan eserler üretir. Joan Miro, Piet Mondrian ve Jean Cocteau gibi sanatçılar bu eserleri görmeye gelenler arasındadır. Sergide bu döneminden pek çok çalışma var.

Boşluğu işgal eden heykeller
Baledeki bir koreografiyi yönetir gibi, bu heykelleri kontrol etmek istediğini söyleyen Calder, hareket üzerine daha çok kafa yorar. Hava hareketi açık mekanizmalar onun uğraş alanı olur. El yordamıyla üretilen bu eserlerin kırılganlığını göz önünde bulunduran sanatçı, heykellerin özgürce hareket edeceği bir kurguyu yakalamaya çalışır. Marcel Duchamp'in mobile adını verdiği bu hareketli heykelleriyle, klasik durağan heykel anlayışını yıkar ve sanatsevere her yönüyle keşfedebileceği bir eser sunar. Daha çok metal levha ve çubuklardan meydana gelen heykellerini, tek bir noktadan dengeli bir şekilde kurgular. İzleyiciyle bu türden bir iletişim kuran sanatçı, herkesin kendine göre bir yorum yapabileceği özgür bir alan sunuyor.

Elle veya motorla hareket eden Calder'in bu mobilleri kinetik sanatın önemli ürünlerindendir. Sirklere meraklı bir sanatçı olan Calder buradaki hareketliliği yansıtmaya çalışırken hayvanlar, akrobatlar ve palyaçolar onun malzemesi olur. Asılı duran eserler Calder'in merak alanıdır. "Ben, bakması eğlenceli olan şeyler yapmak istiyorum.” diyen Calder, tel heykeller ve devinen oyuncaklar üretir. Hava akımıyla zincirleme hareket eden heykelleri dev bir metal örümceği çağrıştırıyor. 1930'larda ise heykelleri geometrik bir yapıdan kurtulur ve daha doğal bir forma dönüşür. Denge ve hareket üzerine kafa yoran Calder, sahne sanatlarına epey ilgilidir. Sergideki eserlerden bunun izlerini görmek mümkün.

Calder'in yedi eserinin yer aldığı, farklı koleksiyonlarda dağınık halde bulunan Panel adlı serisi de ilk kez bir arada sergileniyor. Sanatçının yeni bir görsel dil kurguladığı bu heykeller, hareketli eserlerinin ilk ürünlerinden olmasıyla önem taşıyor. Bu panellerin yanı sıra Calder'in Tarantula adını verdiği ve kocaman bir örümceği andıran bu oldukça büyük ve uzun siyah metal heykeli, Brezilya'da yer aldığı enstitüden 50 yıldan sonra ilk defa çıkıyor. Senelerdir burada sergilenen eser, sanatçının başyapıtı niteliğinde. Akrobatlar (1929) adlı telden heykeli de uzun bir süre iki parça olarak sergileniyordu, Calder Vakfı'nın yaptığı restorasyonlardan sonra bu eserin tek bir parça olduğu ortaya çıktı ve bu eseri de ilk kez bu sergide. ‘Güleç mühendis' Calder'in eğlenceli sergisi 3 Nisan 2016'ya kadar açık kalacak.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
24 Kasım 2015

19 Kasım 2015 Perşembe

Yazarın okura karşı sorumluluğu değişiyor mu?


Elias Canetti, sorumluluk duyan birinin yazar olabileceğini söyler ve “Her şeyden önce yazara düşen, kendi iç dünyasında sürekli genişleyen bir yer açmaktır.” der. Sosyal medyanın hayatımızı daha çok işgal etmesiyle okurun ve yazarın sorumlulukları Canetti'nin sözünü ettiği ‘yer açmayı' daha da zorunlu hale getiriyor. Twitter, Facebook ve Instagram gibi mecralarda yazarla iletişime geçmeyi bekleyen yeni nesil okurların yanı sıra bu alanın dışında kalmayı tercih edip klasik iletişim yolunu (imza ve söyleşi günlerinde buluşma) seçen okurlar var. Bunların ötesinde yazarın sadece yazdıklarıyla konuşmayı seçenleri de anmak gerekir. Dijital çağın, günümüz yazarından gittikçe artan talebi, pek çok yazarı yorgun düşürse de okurun beklentileri de karşılanmayı bekliyor.

İngiliz romancı Joanne Harris, geçtiğimiz hafta Manchester'da düzenlenen edebiyat festivalinde bu konuya değinen dikkat çekici bir açıklama yaptı. Yazarın ‘sevgili okur'a hitap eden 12 maddelik manifestosu İngiliz yazarlar arasında yeni bir tartışmayı da başlattı. Dijital çağda yazarın okura olan sorumluluğuna dikkat çeken metinde Harris, sosyal medyanın insanları, yazarın okur tarafından sürekli erişilebilir olması gerektiği düşüncesine ittiğini düşünüyor. Harris'in bu açıklamasından sonra Colm Tóibín gibi kimi yazarlar ise tek sorumluluklarının kelimelere karşı olduğunu dile getirerek, okurun beklentilerine cevap vermek gibi bir görevlerinin olmadığını ifade etti.

Joanne Harris'in 12 maddelik manifestosunda şu sözler dikkat çekiyor: “Bunu benden isteseniz bile, çok satmamaya söz veriyorum”; “Okurlarıma borçlu olduğumu asla unutmayacağım; siz olmadan, sadece sayfalarda kelimelerden ibaretim. Sizinle birlikte bir diyalog kuruyoruz”; “Hikâyem beni nereye götürürse götürsün onu takip etmeye söz veriyorum, bu en karanlık mekânlar olsa dahi”; “Hikâyelerime her türden bireyleri ekleyeceğim, çünkü insanlar son derece büyüleyici ve çok çeşitli”; “Başkalarının bana ne yazmam gerektiği konusunda yönlendirmesine asla izin vermeyeceğim, bu yayıncım, menajerim, piyasa veya okurun kendisi olsa bile.”

Yazarlığın kuralları
Türkçede ‘Şeftali Kokulu Günler', ‘Merhaba, Hoşça kal', ‘Centilmenler ve Oyuncular' ve ‘Çikolata' gibi pek çok kitabı olan Harris'in bu manifestosu yazarları ikiye bölmüş durumda. Fakat profesyonel yazarlık müessesinin kendine göre kuralları olduğu kesin. Enis Batur'un tanımıyla bu yazar tipi şöyledir: “Çok sayıda okura karşı sorumluluk duyma eşiğinde yazar, tecim dünyasının kurallarıyla tanışır: Medyayla ilişkiler, okuma ve imza seansları, kitap tanıtım seferleri, aynı kitabın onlarca dilde, ülkede tekrarlatacağı “fazla mesai” etkinliklerinin başlıcalarındandır. Yayıncıların, menajerlerin, editörlerin, çevirmenlerin, başka yan unsurların sayısı çığ gibi büyür. Her biri, yazıyı uğraş olarak seçmiş birinin gözünde ayrı kâbustur.”

Sosyal medyada sıklıkla görülen yazarın bunu bir sorumluluktan öte okuruyla iletişime geçmenin bir yolu olarak gördüğü bir sınıf varken, bu iletişim aracını bir zorunluluk olarak görenler de var. Fakat en büyük tehlike, yazarın edebi üretime ayıracağı vakti buralarda öldürmesi. Kimileri bu dengeyi koruyabilirken, kimileri de bu sonsuz alanın cazibesinden kurtulamıyor.

Yazarların sosyal medyada popüler olmaları eserlerinin satışlarının da arttığı veya artacağı anlamına gelmiyor. Kimi yazarların politik görüşlerini dile getirdiği bu mecra okurların gözünde eleştirilmeye daha açık bir yazar profili ortaya koyarken, yazar ve okurları arasında da kırılmalara neden olabiliyor. “Ey yazar neredesin?” sorusunu zihninde sürekli sıcak tutan okur, yazarı kimi zaman bir kurtarıcı gözüyle değerlendirip güncel olaylara karşı bir yorumda bulunmasını bekliyor.

Milan Kundera'nın, yazarın her şeyden önce edebiyata karşı sorumlu olduğu fikrini savunan yazarlar çoğunlukta. William Faulkner, “Yazarın tek sorumluluğu sanatına karşıdır. İyi bir yazarsa tamamen acımasız olur. Bir hayali vardır. Hayal öyle bir acı verir ki, ondan kurtulmak zorundadır. Kurtulana dek rahat etmez.” der. Harris'in dijital çağda okur ile yazar arasında sorumlulukların değiştiğine dikkat çeken manifestosu yeni bir yazar-okur ilişkisinin habercisi. Ülkemizde yazarların sosyal medyada yazdıklarından dolayı yargılandığını görünce Tomris Uyar'ın şu sözlerini anmak gerekiyor: “Türkiye gibi bir ülkede yazar olmak bana gittikçe gülünç ve acınılası bir çaba gibi gözüküyor.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
19 Kasım 2015

17 Kasım 2015 Salı

Müze sponsorluğunda etik tartışması

14:03 Posted by Musa İğrek , No comments

Sanat kurumlarının en büyük gelir kaynaklarından biri sponsorluklar. Kurumu çoğu zaman ayakta tutan bu destek, hayati bir önemi taşıyor. Devletten destek alamayan sanat kurumları ya kapanmayı göze alacak ya da sponsorlarla işbirliğine girerek faaliyetlerini sürdürecek. Fakat müzelere sponsor olan kurumlar kimi zaman izleyiciler ve aktivistler tarafından eleştirilebiliyor. Geçtiğimiz yıl, Britanya petrol devi BP'nin sanat kurumlarına ve kültürel etkinliklere sponsorluk yapması büyük bir eylemle protesto edilmişti. Eylemciler “Küresel ısınmaya katkı sağlayan bir yapının, sanatın üzerinden ellerini çekmesi lazım” sloganlarıyla bu işbirliğinin sona ermesi çağrısında bulunmuştu. Çevreciler, bu işbirliğinden epey rahatsız olsa da BP, İngiltere'nin başkenti Londra'daki Tate Modern ve Royal Opera House gibi önemli sanat kurumlarına her yıl 2 milyon sterlin destekte bulunuyor.

ABD'li petrol devlerinden Shell de aynı eylemlere konu olmuş ve sanattan elini çekmesi için protesto edilmişti. Mayıs ayında Londra'daki Science Museum ile Shell arasında yaşanan sponsorluk ilişkisi epey tartışılmış ve petrol devinin müzenin iklim değişikliği ile yürüttüğü programlara müdahale etmek istediği ortaya çıkmıştı. Eylül ayında ise Britanya'da aralarında sanatçı, kültür yöneticisi ve sanat kurumu temsilcilerinin de olduğu yaklaşık 200 kişi bir bildiri hazırlayarak petrol, kömür veya gaz şirketlerinden herhangi bir sponsorluğu kabul etmeyeceklerini duyurmuştu.

Devletin desteğini çektiği müzeler
Petrol şirketlerinin sanata olan bu desteğinin ardında büyük bir PR ve imaj kaygısı olduğu kabul edilen bir gerçek iken, müzeleri zora sokan bu eylemler, sponsor konusunda yeni bir strateji belirleme ihtiyacı doğurdu. Tartışma, İngiltere'deki Müzeler Birliği'nin geçtiğimiz hafta yayımladığı “Müzeler İçin Etik Kurallar” adlı bildiriyle yeni bir boyut kazandı. Bildirinin özü şuydu: “Müzeler etik değerlerini paylaşan kurumlarla sponsorluğa girişmeli.” Bu bildiriyle, herhangi bir sektörü hedef almayan Müzeler Birliği, sanat kurumlarının işbirliği süresince hassas davranması gerektiğini dile getiriyor. Bildiride, müzelerde açılan serginin içeriği ile ona sponsor olan kurum arasında bir ilişki olmasının sanatseverler için rahatsız edici olduğuna değiniliyor. Sanatseverlerin bu konuda kendilerini eleştirme hakkı olduğuna dikkati çeken Müzeler Birliği, devletin sanata ayırdığı bütçe miktarı düştükçe, sanat kurumları için sponsor sorununun daha da önem kazanacağını dile getiriyor.

Etik kurallar müzeler için rehber
Müzelerin işbirliğine girdiği sponsor firmaların kendi kurumsal değerleriyle özdeşlemesi hem kendileri hem de sanatseverler için önem taşıyor. Müzeler Birliği'nin hazırladığı “Müzeler İçin Etik Kurallar” sanat kurumları için önemli bir rehber işlevi görüyor. Müzenin sahip olduğu kimliğe zarar verebilecek bu anlaşmalara karşı, sponsor firmanın beklentilerinin iyi değerlendirilmesi gerektiği fikri ağır basıyor. Şirketlerin sanat sponsorluğu konusunda hevesli oldukları kesin, fakat bu çizgiyi biraz aşan talepler kurumların bağımsızlığına gölge düşürürken, sanatseverleri de huzursuz ediyor.

Hem Amerika'da olduğu gibi tamamen özel sektöre ve hayırsever sanat tutkunlarına emanet olan müzeler hem de Avrupa'daki gibi devlet desteğine muhtaç olan kurumlar daha çok sanatsevere ulaşma çabasında. Hükümetlerin sanata ayırdığı bütçe azaldıkça zora düşen sanat kurumlarının yakın bir zamanda rahata ereceğini söylemek pek mümkün değil. Müzelerin bile kapanmaya başladığı bir dönemde (2010'dan beri dünya çapında 40'a yakın müze kapılarını kapattı) sponsorlar devreye giriyor. Sponsora yüklenen müzeleri zorlu bir sınav beklerken, Müzeler Birliği'nin yaptığı bu etik çağrı büyük önem taşıyor.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
17 Kasım 2015

12 Kasım 2015 Perşembe

Kasımda roman yazılır!


Tomris Uyar'ın her yazar olmak isteyenin masanın üstüne kondurması gereken benzersiz bir tespiti vardır: “Popüler olmak, edebiyatta zannedildiği kadar önemli bir şey değil. Edebiyatta tiraj, daha çok insanın aklında kalan ve çocuklarına aktardığıdır.” Bu tespitini biraz daha açan Uyar, edebiyatın kötü bir öç alma biçimi olduğuna dikkat çeker: “Edebiyat siler.” Fakat edebiyat tarihi büyük bir şevkle kitap yazıp bunu yayımlamak ve popüler olmak için kapı kapı yayıncı arayan yazarlarla dolu.

Bu arzusuna erişen ve aralarında pek çok ünlü isimlerin de olduğu bu yazarlar topluluğu, çağımızda daha şanslı. Çünkü kişisel yayıncılığın yanında online mecralarda kitap yayımlamak kolaylaştı. Bu oluşumlardan biri, Amerikalı Chris Baty'nin 1999'da başlattığı Ulusal Roman Yazma Ayı (National Novel Writing Month). Her yıl kasımda başlayan ve yazma meraklılarının buluştuğu nanowrimo.org adlı sitede dünyanın dört bir yanından romancılar kitaplarını bir ayda bitirmenin telaşında.

1 Kasım'da başlayan etkinlik için katılımcılardan 30 Kasım saat 23.59'a kadar 50 bin kelimelik bir roman yazması bekleniyor. Uluslararası bir platforma dönüşen Ulusal Roman Yazma Ayı dünyanın pek çok yerinden yazma meraklılarını buluşturuyor. Etkinliğe geçtiğimiz yıl 325 bin 142 kişi katıldı. Bu kişilerin 81 bin 311'i öğrenci. Sosyal medyada da #NaNoWriMo etiketiyle kendilerini duyuran katılımcılar, kasım ayı boyunca harıl harıl romanlarını bitirmeye çalışıyor. Platformun yöneticileri, yazarlara kendi seslerini bulmak için yardımcı olmak ve bu ilk roman taslaklarıyla edebiyat dünyasında yazar adaylarına bir yer edinmeye yardımcı olduklarını dile getiriyor. “Dünyanın romanınıza ihtiyacı var” sloganıyla yola çıkan Ulusal Roman Yazma Ayı, kendi sitesinde yazarlara öğütler veriyor, üyeler arasında çeşitli buluşmalar düzenliyor ve yazılar sunuyor.

TÜRKİYE'DEN 140 ADAY VAR

Oluşum ilk zamanlarında oldukça iyi romanlar ortaya çıkarıyordu, fakat son yıllarda yazılan romanların yayıncıların pek de ilgisini çektiği söylenemez. Bir ayda yazılan bir romanın edebi kalitesi, haklı olarak sorgulanmayı bekliyor. Bir ayda roman yazmak çok da gerçekçi bir hedef olarak gözükmüyor. Öte tarafta Erin Morgenstern (The Night Circus) ve Sarah Gruen (Water for Elephants) gibi isimlerin bu oluşumda dikkat çeken romanlar yazdıkları dile getirilirken, şimdiye kadar bu platformdan yaklaşık 300 kişinin romanı da yayımlanmış.

Bir ayda roman yazmak gibi bir düşünceniz varsa nanowrimo.org adlı siteye girerek kayıt olmanız ve 30 Kasım'a kadar romanı bitirmeniz gerekiyor. Platforma Türkiye'den katılan romancı adayları da var. Sitenin rakamlarına göre 140 aday şimdiye kadar 560 bini aşkın kelime kaleme almış. Sitedeki katılımcı ülkelerin rakamlarına baktığımızda şaşırtıcı bir roman yazma meraklısı ortaya çıkıyor.

“Dünyanın romanınıza ihtiyacı var” gibi fazlasıyla iddialı bir sloganla yazar adaylarını davet eden platforma katılanların roman yazmayı bir hobi olarak gördüğünü söylemek çok da zor olmaz, fakat aralarında bu işi tüm edebi ciddiyetiyle yerine getirenlerin de varlığından söz edilebilir. Bunun yanı sıra yeryüzünde sadece okur olarak varlık göstermenin kötü bir tarafı olduğunu kimse iddia edemez; başka bir deyişle herkesin oturup bir roman yazması gerekmiyor. Etkinliğe geçen yıl katılan 330 bin kişiyi düşünürsek, okur dediğimiz o varlığın neslinin tükeneceği zamanları görmemiz yakındır. Tomris Uyar'ın edebiyatın ‘silmek' gibi kötü bir öç alma şekli olduğu uyarısını unutmamak lazım.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
12 Kasım 2015

4 Kasım 2015 Çarşamba

Sanat dünyasında Fontana dalgası

16:23 Posted by Musa İğrek No comments

İtalya'nın Picasso'su ya da Andy Warhol'u olarak görülen Lucio Fontana (1899-1968), yirminci yüzyılın en etkin sanatçılarından biri. Bu öncü ismin eserleri sanat piyasasını gittikçe daha da hareketlendiriyor. Sotheby's, Christie's gibi ünlü müzayede evlerindeki yüksek rakamlı satışların yanı sıra Londra, Milan ve New York'taki galerin ve müzelerin açtığı Fontana sergileri dikkat çekiyor. Delinmiş ve kesilmiş tablolarıyla ayrıksı bir sesi olan sanatçı, getirdiği yeniliklerle sanat tarihinde önemli bir yere sahip. Sabancı Müzesi'ndeki Zero sergisinde hatırı sayılır bir Fontana seçkisi devam ederken, Londra'daki Tornabuoni Sanat Galerisi'nde de seneler sonra bir Fontana retrospektifi açıldı.

Heykeltıraş bir babanın oğlu olan Fontana, 1927'de Milan'da güzel sanatlar eğitimi alır. Soyut heykeller ve seramikleriyle İtalya'nın önemli sanat aktörlerinden biri olur. İlk sergisini 1930'da açar. 1946'da ise ses getiren “Beyaz Manifesto” adlı bildirgesini yazar ve sonrasında renk, ses, uzay, hareket ve zamanı sentezlemeyi amaçlayan Spatializm adlı resim akımını kurar.

KESİK VE DELİK TUVALLER


Fontana, tuval üzerinde yırtarak, keserek ve delikler açarak soyut sanata yeni bir boyut getirir. Resimleri dışında seramiklerinde de aynı kesikleri ve delikleri görmek mümkün. Yenilikçi çalışmalarıyla kendinden sonraki kuşakları etkileyen Fontana'nın bu sanatsal tavrı kendisini İkinci Dünya Savaşı sonrası en önemli sanatçılardan biri haline getirir.


1949'da resimlerini delmeye, sonrasında ise kesmeye başlar, bu bir yıkma eyleminin aksine, resim sanatının geleneksel sınırlarından kurtulmayı amaçlamaktadır. 1950'li ve 1960'lı yıllar arasında sanat hayatının en önemli üretimlerini gerçekleştirir. Tüm sınırları ortadan kaldıran Zero akımının önemli bir parçası olur.

Fontana'nın sanatsal üretim süreci boyunca politik ve sosyal şartları göz önünde bulundurulduğunda, İtalyan faşizmi ve savaş sonrası dönemde malzeme kullanımı güncel sanat adına önemli bir eşik olarak değerlendiriliyor. Bilinen formları terk ettiğini dile getiren Fontana “Zamanın ve mekanın sonsuzluğuna dayanan yeni bir süreç başlatmak istiyorum.” demişti.

1966 Venedik Sanat Bienali'nde bu eylemini şöyle savunmuştu: “Sanat eleştirmenleri benim için iyi bir heykeltıraş diyor fakat delmeler ve kesmeler için gösteri ve propaganda yapıyor diye eleştiriyorlar. Bu görüşlerinde yanılıyorlar. Sanatsal araştırmalarıma hep inandım. Sanatımdaki bu eylem biçimi oldukça yeni ve öncü bir işlev görecek. Tablodaki bu açtığım delikler basit bir eylem değil, sanatçının ve bireyin üretim özgürlüğü.”

“RADİKAL İŞLER YAPMAMIZ LAZIM”

Centre Pompidou (Paris), Tate (Londra) ve MoMA (New York) gibi ünlü müzelerde sanatçının çeşitli dönemlerde eserleri sergilendi. Tornabuoni Sanat Galerisi'ndeki sergi ise sanatçının on yıldan sonra açılan ilk retrospektifi. Ellinin üstünde eserin yer aldığı sergide, mekan üzerine düşünmeye davet eden pek çok eser var. Sarı, mavi ve kırmızı renklerin ağırlıkta olduğu tabloların üzerini kesen sanatçı, izleyicinin derinlik algısını ters düz ediyor.

Fontana'nın resim sanatına getirdiği bu özgür tavır, kendinden sonraki birçok isme yol açar. Joseph Beuys'un öğrencilerinden Alman ressam, heykeltıraş Imi Knoebel'in dediği gibi “Yves Klein kanvası maviye boyadı, Lucio Fontana ise kanvasa eğik kesikler attı. Geriye ne kaldı? Eğer bir şeyler yapmak ve yaşamak istiyorsanız, çok radikal işler yapmanız lazım.”

Üzerinde 23 yarık olan bir Fontana eseri geçtiğimiz yıl 8,4 milyon sterline satıldığında çok eleştirilmiş ve “Tablosundaki çizik sayısı artınca eserin fiyatı daha mı yükseliyor?” gibi yorumlar yapılmıştı. Önümüzdeki dönemlerde, Fontana'nın eserleri daha da öne çıkacak, zira piyasanın ve koleksiyonerlerin bu sıradışı isme talebi artıyor.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
4 Kasım 2015