25 Ekim 2015 Pazar

Devletin makbul görmediği sanatçı

12:01 Posted by Musa İğrek , No comments

İngiltere'nin başkenti Londra'nın en önemli sanat mekânlarından Royal Akademi, Çinli muhalif sanatçı Ai Weiwei'nin (1957) Londra'daki ilk büyük sergisine ev sahipliği yapıyor. Çin hükümetinin insan hakları ve demokrasi konusundaki tutumunu her fırsatta eleştiren sanatçı, bu tavrı ile devletin makbul görmediği bir sanatçı. Weiwei'nin 1985'ten günümüze uzanan eserlerinin yer aldığı sergi, yerel anlamları içermesi kadar tüm insanlığa hitap eden bir çok sesliliğe sahip. Öte taraftan sergi, sanatın politik gücünü gösteriyor. Düşünür ve sanat eleştirmeni Arthur C.Danto, “Bir şeyi sanat yapan görünmez nitelikleridir.” der. Ai Weiwei'nin pek çok alana çekilebilecek işleri pek çok görünür, görünmez nitelikleriyle sanatseveri içine çekiyor.

Sanatçının babası Ai Qing, Paris'te sanat ve felsefe eğitimi alır. Ülkede iyi bilinen bir şair olmasına rağmen yazdıklarından dolayı çeşitli baskılara uğrar. Çin hükümeti Ai Weiwei'nin babasının da aralarında olduğu pek çok ismi baskı altında tutmaya çalışır. Ekmeğini tuvalet temizliğinden kazanmak zorunda kalan Qing, bu yüzden oğlunun bir sanatçı olmasını asla istememişti. Fakat 1981-1993 yılları arasında Weiwei'nin yolu New York'a düşer ve burada ünlü sanatçılarla tanışma fırsatı bulur. Sonrasında babasının hastalığı sebebiyle Çin'e geri döner. Burada çalışmalarını sürdürür.

BASKICI REJİMİN GÖLGESİNDE SANAT YAPMAK
Geleneksel sanatçı tanımlamasından farklı bir yerde duran Weiwei'nin sergisi Akademi'nin girişindeki bahçeye yerleştirilen ağaç enstalasyonuyla (yerleştirme) başlıyor. Eski tarihi malzemelerden yeni objeler üreten sanatçı, bu seçimiyle geleneksel üslupların değerini ve özgünlüğünü günümüz Çin üzerinden okumayı amaçlıyor. Kullandığı malzemenin sınırlarını zorlayan sanatçı, tahta, porselen, mermer, yeşim taşı ve demir gibi malzemeleri bir zanaatkâr tavırla işiyor. Hazır malzemeleri yeniden üreten sanatçı, kimi zaman da bunları tahrip ediyor.

Seramik yengeçler ve yıkılan Çin tapınaklarından malzemelerle eski mobilyaları birleştirdiği duvar yerleştirmeleriyle, Çinliler için günlük kullanım veya kültürel nedenlerden dolayı bir hayli önem taşıyan objeleri yeniden üretiyor. Sinema, heykel, yazı gibi farklı üretim biçimleriyle kendini ifade eden sanatçının bu arzusu kendi deyişiyle şunu özetliyor: “Eylemlerim bana kim olduğumu söylüyor, nereden geldiğim ve nerede nereye gittiğim…”

Çin hükümetinin kendisini gözetlemek için stüdyosunun yakınına yerleştirdiği kameralardan ilhamla yaptığı mermer kamerasıyla eleştirilerini dile getiriyor. 2008'deki Sichuan depreminde ölen 5 bin çocuğun bulunduğu binadan topladığı demir parçalarıyla küçük bir tepe oluşturduğu yerleştirmeye yine bu depremde ölenlerin isimlerinin yazılı levhalar eşlik ediyor.

Enerjisinin çoğunu toplumsal konulara ve Çin'deki sansüre karşı kullanan Weiwei, 3 Nisan 2011'de Pekin Havalimanı'nda Çin hükümetince vergi yolsuzluğu suçlamasıyla tutuklanır, 22 Haziran 2011'de ise salıverilir. Üç ay boyunca iki polis tarafından bir odada sürekli gözetim altında tutulur. Bu deneyimi, altı büyükçe metal kutuların içine yerleştirdiği figürlerle sergisine dâhil eden Weiwei, ziyaretçilerin iki küçük camdan bakarak hapishanede yaşadığı o zorlu anları tecrübe etmesini istiyor.

Sansüre karşı sanat
Sergide Mao'nun çalışma kampında ölen bir entelektüelin kemikler ile Çin hükümeti tarafından yıkılan stüdyosundan kalan tuğlalardan yaptığı yerleştirme de dikkat çekiyor. Geçmişe, kültürel devrime atıfta bulunan iki bin yıllık Çin vazosunu kırdığı anın yer aldığı fotoğraflar ve Batı tüketim anlayışına atıf yapan Coca-Cola yazılı vazo da sergideki eserlerden.

İnsan hakları ihlalleri, yolsuzluk ve demokrasi gibi konulardaki gevşekliklere karşı her ülkenin Weiwei gibi sesini yükselten sanatçılara ihtiyacı olduğu kesin. “Direnmeyen insan da suça ortaktır.” diyen Ai Weiwei'nin güçlü eserleri sanatın kudretli yönünü açıkça ele verirken, Danto'nun dediği gibi “ruhu canlandırmak konusunda gerçekten de sanattan iyisi yoktur”. Sergi, 13 Aralık'a kadar Londra'daki Royal Akademi'de gezilebilir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
25 Ekim 2015



Google, kitap davasını kazandı

11:55 Posted by Musa İğrek , No comments
Yeryüzünde yayımlanan tüm kitapları, Google Books (Google Kitaplar) projesiyle, bir çatı altında toplamayı amaçlayan İnternet devi Google'ın bir süredir New York mahkemesi ile başı dertteydi. Telif hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle Amerika’daki Yazarlar Birliği’nin 10 yıldır süren dava süreci nihayete erdi. Türkiye'de pek ses getirmese de New York mahkemesi geçtiğimiz Cuma günü kararını verdi. ABD’de temyiz mahkemesi, Google’ın projelerinden Google Books’un telif hakkı yasasını ihlal etmediğine sonucuna vardı. 

Yazarlar Birliği, Google Kitaplar’ın yazarların gelirlerine olumsuz etki yaptığını ve kitapların dijital ortamda erişime açılmasıyla telif hakkının ihlal edildiğini iddia etmişti. Dava aslında New York yerel mahkemesinde 2013’te sonuçlanmış Yazarlar Birliği ise bunu temyize taşımıştı. Bu uzun sürecin ardından mahkeme kararı Google’ın lehine çıktı. Karar, bir dünya kitaplığının nihayete erişebileceği umudunu güçlendirdi.

Mahkeme, Google’ın yaptığı alıntıların “adil kullanım” olarak değerlendirilebileceği ve bunun kamusal bir yarar barındırdığını dile getirdi. Yazarlar Birliği karardan memnun olmasa da Google yetkilileri “Bu karar bize şunu söylüyor: Google Kitaplar sayesinde okurlar hangi kitabı aradıklarını kolayca bulabiliyor. Telif hakkına sahip olanlar da bundan yararlanıyor. Mahkemenin kararı bizi sevindirdi çünkü Google Kitaplar bu dijital çağda büyük bir katalog işlevi görüyor.” diyor.

Kararın nasıl bir etkisi olacak?


Google 2004’ten bu yana yaklaşık 20 milyon kitabı dijital ortama aktardı. Proje dünyanın önde gelen büyük üniversitelerinin kendi koleksiyonundaki eserleri taramasıyla başladı. Bu kitaplar Google Kitaplar üzerinden aranabiliyor. Kitabın içinde anahtar kelimeler üzerinden araştırma yapılabiliyor. Sınırlı bir erişim alana sunan Google Kitaplar, eserin sadece kısa bir bölümünü gösterime açıyor. Son yıllarda proje biraz yavaşlasa da içerdiği kitaplarla önemli bir arşiv sunuyor.

Google’ın davayı kazanması okurlar ve yayıncılar için ne ifade ediyor? Bu soru dijital yayıncılığın gittikçe önem kazandığı bir çağda hem yayınevlerinin hem de okurların klasik yayıncılık anlayışını bir tarafa bıraktığı cevabına götürürken, özellikle yayıncıların çeşitli yayıncılık modellerine açık olmasını gerektiğini söylüyor. Klasik kütüphane kavramının gittikçe dijital bir hale dönüştüğünü söylemek zor olmaz, pek çok kütüphanenin hazır olmadığı ve imkanlarının yeterli olmadığı düşünülünce Google Kitaplar’ın dev bir şirketin gölgesi altında açık ara önde olduğu kesin.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
25 Ekim 2015

21 Ekim 2015 Çarşamba

Amazon'dan çeviriye yatırım


Zaman zaman yazar ve yayıncıların eleştirilerine maruz kalan online kitap satış devi Amazon, geçtiğimiz hafta salı günü, önümüzdeki beş yıl içinde çeviriye 10 milyon dolar yatırım yapacağını duyurdu. Amazon'un bünyesindeki AmazonCrossing'in çatısı altında gerçekleşecek proje, çeviri kitap çeşitliliği artırmayı amaçlıyor. Dünya edebiyatına yeni sesler kazandırmayı hedefleyen teşvik, çeviri kitap pazarında az görülen dillere ve ülkelere odaklanmak istiyor.

Dünya yayıncılık sektöründe İngilizce dışındaki çeviri edebiyat özellikle 1990'larla birlikte daha da arttı. Bağımsız yayıncıların, ödüllerin bu gelişmede önemli bir rol oynadıkları kesin. Son yıllarda artan çeviri desteğinde Avrupa dışındaki kadın yazarların daha şanslı olduklarını söyleyebiliriz. Bu süreçte Amerika'daki en büyük çeviri kitap yayıncısı olan ve 2010'da yayın hayatına başlayan AmazonCrossing büyük bir aktör konumunda, zira dünyanın çeşitli ülkelerinden yazarların kitaplarını İngilizceye çeviriyor. AmazonCrossing şimdiye kadar 29 ülkeden 19 farklı dilde 200 kitap yayımladı. Amazon'un çevirmen ücretini karşılayacağı bu yeni proje kapsamında yayıncılar, edebiyat ajanları ve yazarlar çeviri kitap önerisinde bulunabilecek. Edebi kurmaca, hatıra, bilimkurgu, anı ve polisiye-gerilim gibi türlere açık olan projenin editörleri daha sonra bu başvurular arasından eleme yapacak.

BAĞIMSIZ YAYINCILAR RAHATSIZ
Amazon'un bu teşvikine başvurmak isteyen yazar, yayıncı ve çevirmenler www.translation.amazon.com/submissions adlı siteden form dolduruyor. Kitap ve yazar hakkında çeşitli bilgilerin yazılmasını ve okurun aday kitabı neden seveceği sorusunun cevaplanmasını isteyen site, dört-beş hafta gibi kısa bir sürede sonucu başvuru sahibine iletecek. Amazon öneriyi beğendiği takdirde, başvuru sahibinden kitaptan bir bölüm ve çeşitli ek dokümanlar talep edebilecek.

Projenin son beş yıllık başarısına bakıldığında yeni yazarların dünya edebiyatına kazandırıldığını söyleyebiliriz. Amazon'un dikkat çektiği ve büyük bir başarı elde ettiğini duyurduğu isimler arasında Alman yazar Oliver Pötzsch'ün bir milyon kadar satış yapan kitabı ‘Hangman's Daughter', Koreli yazar Bae Suah'ın ‘Nowhere to Be Found' ve Ayşe Kulin'in ‘Last Train to İstanbul' (İstanbul'a Son Tren) adıyla çevrilen ‘Nefes Nefese' adlı e-kitap romanı var. 2016'da ise Meksikalı yazar Laura Esquivel (Pierced by the Sun) ve Polonyalı yazar Zygmunt Miloszewski (Rage) odaklanılacak yazarlardan.

Amazon'un bünyesinde AmazonCrossing'in yanı sıra Little A (edebi kurmaca); AmazonEncore (yeniden keşfedilen kitaplar); Montlake Romance (romantik kitaplar); Jet City Comics (çizgi roman); Amazon Children's Publishing (çocuk kitapları); Thomas & Mercer (polisiye, gerilim kitaplar) gibi yan kuruluşlar bulunuyor. Bu dev şirketin çeviri edebiyata yatırımı yayıncılar, yazarlar ve çevirmenler cephesinde olumlu karşılanırken, yayıncılık piyasasında gittikçe kökleşen Amazon'un bağımsız kitapçılar ve yayıncıları bu yarışta epey geride bıraktığı korkusu daha da güçleniyor.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
21 Ekim 2015

18 Ekim 2015 Pazar

Doğu cephesinde yeni bir şey yok Miller!

18:33 Posted by Musa İğrek , , No comments

Çağımızın iki oyun yazarı, 2005'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan İngiliz Harold Pinter (1930-2008) ile Amerikalı Arthur Miller (1915-2005), 17 Mart 1985'te, hapisteki Uluslararası PEN üyesi yazarları ziyaret etmek için Türkiye'ye gelir. PEN adına gelen iki yazarın çevirmenliğini Orhan Pamuk ve Gündüz Vassaf üstlenir.

12 Eylül baskısı altındaki aydınlara destek olmak zorlu bir süreçti ve kötü başlamıştı. Havaalanında iki valizinden birini kaybeden Pinter, çorapsız kalır ve imdadına Miller yetişir. Pinter, Miller'ın ABD büyükelçiliğindeki yemekte -ki apar topar buradan kovulurlar- şöyle dediğini aktarır: “Şu anda Türkiye'de yüzlerce insan düşüncelerinden ötürü hapiste. Bu zulüm, ABD tarafından destekleniyor.” Miller ve Pinter bu sözler nedeniyle ABD büyükelçiliğinden kovulur.

UNUTULAN ‘AYDIN DURUŞU'

Dönemin başbakanı Turgut Özal, bu yaşananlardan sonra şöyle konuşur: “Miller ve Pinter, Türkiye'ye gelip, basın toplantısı düzenlediklerinde ben ülkede değildim. Sıkıyönetim yetkilileri, yazarların sözlerinin gazetelerde yazılmamasını söylemişler, ama ben o kanıda değilim. Basının bunları yazmasına izin vermeleri gerekirdi.”

1985'ten bu yana politik aktörler değişse de aynı baskıcı ve ‘cadı avcısı' zihniyetin kuşatması günümüzde de sürüyor. Bu iç daraltan politik gürültü bir yana, Sabahattin Eyüboğlu'nun deyişiyle Miller “Tiyatrodaki başarısını genel olarak titiz bir gerçekliği ve gözlem derinliğini bir dram gerginliğine vardırmasına borçludur.”

Dün, Arthur Miller'ın 100. doğum yıldönümüydü. Çağının vicdanı olan yazar için çeşitli sempozyum, konferans ve edebiyat okumaları düzenleniyor. Pulitzer gibi ödüllere layık görülen yazarın eserleri Penguin gibi saygın yayıncılarından yeniden basılıyor ve oyunları bugün de sahnelenmeye devam ediyor.

‘SANAT TANIKLIK ETMEYİ GÖREV BİLMELİ'

Miller'ın, Cadı Kazanı (Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol çevirisiyle), Hepsi Oğlumdu (Ülke Tamer çevirisiyle), Bedel, Satıcının Ölümü ve Köprüden Görünüş gibi Türkçede oyunları yer alıyor. ABD'deki McCarthy dönemini resmeden Cadı Kazanı için yaptığı yorumda Miller şöyle der: “Cadı avcılığı halkın bütün tabakalarında uyanan bir korkunun sapık bir belirtisi oldu.” Bu sözler, ülkemizdeki son günlerdeki politik kavgaya denk düşüyor. Savaşın trajik sonuçlarını sergileyen ve aynı zamanda savaşı bir kazanç kapısı görenleri eleştiren Hepsi Oğlumdu adlı eseri de güncelliğini koruyor.

Miller'ın tiyatro sahnesinden düşmek gibi bir tehlikesi yok. Metinlerindeki kurmaca ve anlatım ustalığının yanı sıra güncel konuları işlemesi yazarı kalıcı kılan etkenler arasında. Yazarın edebi mirası, kimi sanat yönetmenlerinin sınırları aşmak istemesine karşı, ailesi tarafından özenle korunuyor. Yazarın kızı ve aynı zamanda oyun yazarı Rebecca Miller, bu konuda epey yardımsever davranıyor.

Miller'ın günümüz pek çok yazarının ıskaladığı şu tespitlerine kulak verelim: “Sanat, yapmacığa ve hatır kırmamaya düşmek pahasına da olsa tanıklık etmeyi görev bilmelidir. Ben sanattan tanık olarak söz ediyorsam, bu sadece ona sahte bir konfor sağlamak değil de, gözleri hayata açmak olan asıl fonksiyonunu kazandırmak içindir.” Bir hatırlatma, Oyun Atölyesi'nin sahnelediği Arthur Miller'ın Köprüden Görünüş adlı oyunu 25 Ekim'e kadar izlenebilir.


“Hayatımdaki en gurur verici anlardan biri”

1985'te Arthur Miller ile birlikte Türkiye'ye ilk kez gelen Harold Pinter, sonrasında Türkiye'ye olan ilgisini hiç kaybetmedi. Bir Tek Daha ve Dağ Dili adlı oyunları bu geziden sonra yazdı. 2004'te Hasankeyf'i korumak için Ilısu Barajı'na karşı bir kampanya da başlattı. Pinter, Miller ile birlikte ABD Büyükelçiliği'nden kovuluşunu şöyle anlatmıştı: “Galiba kovuldum” dedim. “Ben de senle geleceğim” dedi Arthur, hiç tereddüt etmeden. Gönüllü bir sürgünle, Arthur Miller'la Ankara'daki ABD Büyükelçiliği'nden kovulmak hayatımdaki en gurur verici anlardan biriydi.”


Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
18 Ekim 2015

http://www.zaman.com.tr/kultur_dogu-cephesinde-yeni-bir-sey-yok-miller_2322504.html

13 Ekim 2015 Salı

‘Resim benim eylem biçimim'

12:33 Posted by Musa İğrek , No comments

1939'da henüz sekiz yaşındayken, Nazi zulmünden kaçıp bir mülteci olarak İngiltere'ye sığınan çocuğun en büyük hayali, sanatçı olmaktı. Geride bırakmak zorunda kaldığı ailesi toplama kampında öldü. Londra'nın kuzeyinde savaş döneminden bu yana kendini kapattığı atölyesinde, yılın üç yüz altmış beş gününü üreterek geçirdi. Çok zorunlu olmasa yolculuk yapmadı. Müzelere, sergi açılışlarına ve bienallere yolunu düşürmedi. Yapı olarak biraz çekingen olduğunu itiraf eden ressam, yüksekten ve iri köpeklerden korktuğunu; araba kullanmayı ve yüzme bilmediğini dile getirerek, sahillerden ve köprülerden de uzak durduğunu söylüyor. Münzevi bir hayat süren sanatçı, “Resim sanatı, cesur olmak için nispeten güvenli bir alan.” diyor.

Sözünü ettiğimiz ressam, Frank Auerbach. İngiltere'nin yaşayan en önemli ressamlarından, kendi kuşağının en ayrıksı isimlerinden biri. Sanatçı, Londra'da on beş yıl sonra bir sergi açtı. Ülkenin önemli müzelerinden Tate Britanya'daki sergi, 1950'lerden günümüze uzanan yetmişe yakın tablo ve çizimle, 90 yaşına yaklaşan Auerbach'a saygı niteliğinde.

Aynı görünümün farklı halleri
Bir Yahudi ailenin çocuğu olan Auerbach, Londra'da sanat okuluna gider. 1950 ve 1960'lı yılların sanat ortamında Francis Bacon, Lucian Freud, Leon Kossoff ve R.B. Kitty gibi isimlerle yakın bir dostluk kurar. Londra'nın Camden Town semtindeki evini bir merkez alarak burayı kuşatan sokaklar, evler, dükkanlar ve insanlar resminin malzemesi olur. Resimlerindeki derinlik, doku ve mekan algısı unutulmaz bir tecrübe sunarken bu kendine özgü sesi ve ritmi Auerbach'ı özel kılar.

Tablolarında çok kalın bir boya tabakası oluşturan ressamın eserleri, bir kabartmayı andırıyor. Etrafında gördüklerini bir nevi kayıt altına aldığını söyleyen sanatçının portresini yaptığı insanlar senelerdir hiç değişmemiş. Dar bir alan olarak görülebileceği bu tutum ve odaklandığı çevre ancak onun münzeviliği ile açıklanabilir. Bir Auerbach ritüeline dönüşen bu tekrar, sıradan olanın her seferinde başka bir görme biçimiyle yeniden üretimi.

Sanatçının resim ile kurduğu duygusal bir bağ var, bu organik ilişki bir taraftan çekiliyor, öte taraftan artıyor ve onun ellerinde bir dile dönüşüyor. Bir tablosunu bitirmesi uzun bir zaman alabiliyor, zira yakalamak istediği sesin kendisini tatmin etmesi uzun sürebiliyor. Mükemmeliyetçi bir yapıya sahip Auerbach'ın bu dürtüsü onu seneler önce sattığı tabloları beğenmeyip geri satın almasına ve bunları imha etmesine kadar uzanabiliyor.

'Tek arzum unutulmayacak bir resim yapmak'
Boyanın oldukça kalın uygulandığı bu tablolarda sanatçının fırça ve ıspatula izleri, seneler içinde kullandığı renkler ve değişimler açıkça gözlemlenebiliyor. Serginin bu kronolojik kurulumu böyle bir deneyime imkan sağlıyor. E.O.W, S.A.W. ve J.J.W gibi isimler verdiği portreleri, kendi çevresinden isimlere işaret ederken, kent manzarası da Londra'ya bir övgü niteliğinde. Londra'da bir metro istasyonu olan Mornington Crescent adlı pek çok farklı görünümü olan eserinde, kentin sürekli değişen görüntüsüne bir göndermede bulunuyor. Günlük yaşamın kendisinden malzemeler ve görüntüler biriktiren sanatçının resimlerinde yabancılaşma ve yitirme gibi temalar da dikkat çekiyor.

Stüdyo adlı seri çalışması ise sanatçının kendi dünyasına bir davet niteliğinde. Çalışma ortamı ve onu kuşatan her şey bu içe bakışta öne çıkıyor. Resim serüveninde, bir mülteci çocuğun gözü kendisini gölge gibi takip ederken, şehre ve insanlara bu açıdan dikkat kesiliyor. İlk dönem tabloları Nazi zulmüne inceden göndermelerde bulunurken, kötülüğün sıradanlaştığı günümüze de bir ağıt niteliğinde. Dünyayı daha önce hiç görmemişçesine ele alışı ve onu yeniden üretimi de kullandığı renkler ve ışık oyunlarıyla cazibeli bir hal alıyor.

İlerleyen yaşına rağmen hâlâ ilk günkü gibi üreten sanatçı “Yaşlandıkça, zoraki tevazu sessizce yaklaşır. İnsan az bir zamanının olduğunun farkına varır. Bu yüzden, tek arzum unutulmayacak bir resim yapmak. Ardından bir tane daha üretmek. Sonrasında, bir tane daha yapabilmek için Allah'a dua etmek. Hepsi bu, başka bir şey yok!” diyor. Yılın en önemli sergilerinden biri olarak görülen bu retrospektif 13 Mart'a kadar ziyarete açık.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
13 Ekim 2016

10 Ekim 2015 Cumartesi

Sponsorunu arayan ödüller çoğalıyor


Gerilim yazarı John Le Carré, 2011 yılında İngiltere'nin uluslararası edebiyat ödülü Man Booker adaylığından geri çekildiğinde büyük bir tartışma başlatmıştı. Yazar, gerekçesini “Bir ödüle aday gösterilmek kuşkusuz yazar için büyük gurur kaynağı. Ben bunu reddederek ödülü ya da veren kurumu küçümsüyor değilim. İyi niyetli olduklarını biliyorum ama bu benim yaşam biçimim. Ödüllere karşıyım.” şeklinde dile getirmişti. Fakat Le Carré, aynı yıl, 1955'ten bu yana verilen Goethe Ödülü'nü kabul ettiğinde epey topa tutuldu.

Yazarın ödülü reddetme hakkı elbette var, buna karşılık edebiyat ödüllerinin işlevini yitirdiği kanısı da gittikçe ağır basıyor. Öte tarafta edebiyat ödüllerini bekleyen başka bir sıkıntı gündemde. Sponsor bulmakta zorlanan kurumlar bir bir ödüllerini askıya aldıklarını duyuruyor. Britanya'nın önemli edebiyat ödüllerinden Folio da önümüzdeki yıl için ödülü vermeyeceğini ilan etti. Saygın edebiyat ödülü Man Booker'a karşı bir alternatif olarak yola koyulan Folio'nun bu açıklaması edebiyat dünyasında ödüllerin işlevini yeniden tartışmaya açarken sponsorların bu ödüllerin işlevine çok da inanmadığı sorusunu gündeme getirdi.

Ödüller okur için bir rehber

Herhangi bir tür kısıtlaması yapmayan ödül, dünyanın dört bir yanından İngilizce yayımlanan tüm kitaplara açık. Seçici kurulunda seçkin ve usta isimlere yer veren Folio, 40 bin sterlin para ödülüyle önemli ve saygın bir işleve sahip. 2014'te ilk ödülünü veren Folio Edebiyat Ödülü'nün jürisinde Margaret Atwood, Peter Carey, A.S. Byatt ve J.M. Coetzee gibi usta isimler vardı. Geçtiğimiz yıl ödüle George Saunders; bu yıl ise Akhil Sharma layık görüldü. Folio, ödülünü gelecek yıl vermeyeceğini duyuran tek kurum değil. Kurmaca dışı eserlere verilen Samuel Johnson ödülü de mayıs ayında sponsor sıkıntısı yaşadığını duyurmuştu. 100 bin Euro ödül miktarıyla yirmi yıldan bu yana verilen Dublin Impac Edebiyat ödülü de haziranda sponsor bulamadığını açıkladı. Ödül daha sonra Dublin Şehir Konseyi tarafından karşılandı fakat Dublinliler kendi vergilerinden çıkan bu ödüle karşı eleştirilerini dile getirdi. Yine Britanya'da çocuk edebiyatına verilen Roald Dahl Funny adlı ödül de geçtiğimiz yıl askıya alındığını duyurduktan sonra geçtiğimiz eylül ayında ödülün sona erdirildiğini ilan etti.

Türkiye'de olduğu kadar Batı'da da ödül kurumu sürekli tartışmaların gündeminde. Ödülün yazara edebi kariyer ve satış anlamında önemli bir katkı sağladığı gerçek. Sponsor bulmakta zorlanan edebiyat ödüllerinin yavaş yavaş askıya alınması sevindirici değil, zira kurumsallaşmış olanlar, okur için bir rehber niteliği taşıyorlar. Fakat, bu saygın edebiyat ödüllerinin yerini popülerliğin aldığını söyleyebiliriz. Kalıcı ve incelikli edebiyata dikkat çeken ödüllerin sponsor çıkmazına girmesi elbette üzücü, zira bu ödüller yeni yazarlara bir teşvik niteliği taşırken okurların da yeni isimlerle tanışmasını sağlıyor.
Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
10 Ekim 2015


6 Ekim 2015 Salı

Çok yazmak zararlı mı?

Isaac Asimov - Stephen King - Joyce Carol Oates
Az mı yazıyorum, çok mu? Her yazar, yazı serüveninin bir noktasında bu soruyla yüzleşmiştir. Edebi üretimde nitelik­–nicelik tartışmasını akla getiren sorunun herkes için farklı bir cevabı var. Mesela Hüseyin Cöntürk gibi, “Şüphesiz ki çok yazmak, mutlaka kötülüğün işareti değildir.” diye düşünenler çoğunlukta. Gelgelelim, bir sonraki kitabını yayımlamadan önce ne kadar beklemesi gerektiği sorusu, her yazar için huzursuz edicidir.
Okurlar belli aralıklarla, kimi zaman ayını bile şaşırmadan, sıkça kitap yayımlayanlara da senelerce susan yazarlara da aşinadır. İlk sınıfa dahil edilebilecek isimlerin verimli bir yazı hayatı olduğunu düşünürüz. (Burada Ali Püsküllüoğlu’nun “verimli” sözcüğü için verdiği yan anlama bakalım: “Çok yapıt veren, çok yazan.”) Öte tarafta, fazla üretim, sadık okurlarının bile bir yazarı takip etmesini güçleştirebilir.

Bir yazar ‘çok üretken’ olabilir mi?

Stephen King, geçen ay New York Times gazetesinde bu konu hakkında bir yazı kaleme aldı. “Bir romancı çok üretken olabilir mi?” başlıklı yazı üretkenlik konusunu yeniden tartışmaya açarken, King kendisine yöneltilen eleştirilere de cevap veriyordu. Yetenekli yazarların uzun aralıklarla kitap yayımlamalarının kendisini çıldırttığını, fakat bu titizliği anlayışla karşıladığını dile getiren King şöyle diyor: “Hepimiz kitaplarımızı farklı sıklıklarda kaleme alırız. Özenli yazarlar, her kelimenin kıvamında yazılmasına dikkat eder. Bu, onların tembel oldukları anlamına gelmez. Kendi tecrübemden yola çıkarak diyebilirim ki acele işe şeytan karışır. Hayat kısa ve nihayetinde hiçbirimiz gerçek anlamda üretken değiliz. Ölüm geldiğinde yaratıcılığın kıvılcımı söner.” Elli beşten fazla kitap yazdığını belirten yazar devam ediyor: “Bir yılda dört kitap yayımladığım oldu. Bir haftada yazdığım kitabı da yayımladım. Fakat bütün samimiyetimle söylüyorum, başka seçeneğim yoktu.”

Yazma Sanatı kitabında, “Yazar olmak istiyorsanız, öncelikle yapmanız gereken iki şey var; çok okuyun ve çok yazın. Bildiğim, bu iki şeyden kaçınmanın, kestirmeden gitmenin imkânı yok.” diyen King, İngilizcede “prolific writer” (üretken yazar) olarak anılan tek isim değil. Edebiyat tarihi üretkenliğiyle tanınan yazarlarla dolu. Yüzlerce kitap kaleme almış kimi isimlere baktığımızda dünya edebiyatından şöyle şaşırtıcı bir liste çıkıyor: Balzac (90 kitap), John Creasey (564), Isaac Asimov (504), Edwy S. Brooks (800), Corín Tellado (400), Ursula Bloom (500), Barbara Cartland (700), Enid Blyton (600), Charles Hamilton (1200), Kathleen Lindsay (900), Paul Little (700), Lauran Paine (1000), Georges Simenon (500), Agatha Christie (91), Joyce Carol Oates (50). Listedeki yazarlardan çoğunun müstear isimlerle kaleme aldığı kitaplar da var.

‘Yazar kendi yazdıklarına âşık olmalı’

Peki, bir yazarın üretkenliğini niceliği esas alarak değerlendirmek doğru mu? Yazar elden geldiğince çok yayımlayıp seçimi okura mı bırakmalı yoksa mükemmeliyetçilik daha mı sağlıklı bir tutum?
Dünyanın en üretken yazarlarından Isaac Asimov daktilosuyla haftanın yedi günü, dakikada 90 kelime yazar ve bir an olsun tıkanmaktan şikayet etmezmiş. Yazar 72 yaşında hayata veda ettiğinde geride yayımlanmış 477 kitap bırakmıştı. Asimov’a göre üretken bir yazar olmanın elbette olumsuz yönleri de var. Böyle bir üretkenlik yazarı ailesinden ve sosyal çevresinden alıkoyuyor, daha içe kapanık hale getiriyor. Asimov bu yüzden ilk eşinden boşanmak zorunda kalmış. Kendi deyişiyle “üretken yazar kendi yazdıklarına âşık olmalı”. Joyce Carol Oates ise yakın zamanda konuyla ilgili bir soruya şöyle cevap vermişti: “Benim gibi yazarlar üretkenliklerini itibar ve ödül kazanmak için sürdürseydi, kitapları sıkça yayımlanmazdı.”

Türkiye’den ‘verimli’ yazarlar

Ülkemizden örneklere baktığımızda akla önce Ahmet Mithat Efendi geliyor. 200 kadar kitap kaleme alan Ahmet Mithat Efendi’yi her konudan “aynı gevşek eda” ile söz ettiği için eleştiren Cenab Şahabettin, yazarın öldükten sonra hemen unutulduğunu söyler: “Çünkü çok yazan değil, güzel yazan yaşar. Güzel fikir bir ıtır ise güzel üslûba her tarafı muhkem kapalı bir billûr şişe diyebiliriz. En parlak mefhum bile kusurlu bir ifade içine konulunca, açık kapta kalmış gülyağı gibi, uçmakta gecikmez.”

Ekmeğini yazarak kazanan ve 60’ın üstünde kitap kaleme alan Orhan Kemal de bu sınıfa dahil. Oğlu Işık Öğütçü’nün deyişiyle: “Dönemin ne kadar gazetesi varsa, Orhan Kemal’i oralarda görmek mümkün.” Orhan Kemal’in çok yazması konusunda yorum yapan Kemal Tahir ise şöyle diyor: “Orhan Kemal edebiyatımızda cevherini tamamen belirleyemedi. Geçim derdiyle çok yazmak, acele yazmak zorunda kaldı. Eserlerini hazırlamak için gerekli zamanı, yazdıkları üzerinde yeterince durmak fırsatını toplum olarak kendisine sağladığımızı söyleyemeyiz.” Üretkenlik denince Peyami Safa’dan da söz etmek gerekir. Yazarak geçinmek zorunda kalan Safa, genç yaşlardan başlayarak altmış üç yaşına kadar her gün birkaç çeşit yazı yazmayı sürdürmüştü.

‘Çok yazmak zorundayım’

Maddi zorluklar yüzünden çok yazdığını itiraf eden Aziz Nesin üretkenliğinin sebebini şöyle açıklıyor: “Çok yazmak zorundayım. Memura neden çok çalışıyorsun diye kızılır mı? Çok yazdığım için yazdıklarım değerinden kaybediyor diye tartışıyorlar. Değersiz buluyorlarsa yazsınlar. Zaten yazıyorlar. Ben aldırmam. Devlet zoruyla satmıyorum ya!” Nesin, başka bir yerdeyse çok yazanların düştüğü tehlikeden söz ediyor: “Hele çok yazan, sık yazmak zorundaki profesyonel yazarların romanlarında dil yanlışları doludur. Seyrek yazanlarda da var ya... Örneğin çok beğenilen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanları Türkçe yanlışlarıyla dolu.”
Her yıl kitap yayımlayan bir yazar olmadığını belirten Nezihe Meriç ise çok yazma konusunda kendi duruşunu dile getirir: “Yazmak benim yaşamamdır. Hırçın ve titizim bu konuda. Yaşamamda olduğu gibi. Kendimi, dili, insanları yakından izlerim. Yaşama coşkuyla katılırım. Yapım bu benim. İşime olan sevgim, işçiliğe olan tutkum beni aceleci olmaktan alıkoyar. Sabırlıyım ben.”
Enis Batur - Fazıl Hüsnü Dağlarca - Hilmi Yavuz

Türkiye’de çok yazma konusunda belki de en çok eleştirilen yazarların başında Enis Batur geliyor. 1996’da Cumhuriyet gazetesindeki bir söyleşisinde Batur konuya şöyle açıklık getirmişti: “Benim çok kitap yayımlamam, bunlara yayıncı bulmam gibi temalar geçip gider. Yazdıklarımın bir anlamı varsa, bir değeri varsa, onlar daha uzun ömürlü olabilir. Ben de bu varsayımdan hareketle, bildiğimi yapmaya devam ediyorum. Çok kitap yayımlayıp yayımlamadığımdan da emin değilim. (…) Öyle sanıyorum ki, başka şeylere ayırmak zorunda olduğum zamanı sadece yazdıklarıma ayıracak halim olsaydı, o kitapların hiç değilse bir kısmı ortaya çıkardı. Sanıyorum onları yayımlayacak insanlar da bulunabilirdi, onları okuyacak insanlar da. Eh, bu durumda da mesele kalmıyor diye düşünüyorum. Ama tabii, bütün bu kitaplardan sıkıntı duyanlar da olabileceğini kabul ediyorum.”

Batur’un, çok yazmasını eleştirenlere karşı net bir cevabı var: “Okumayabilirler. Çünkü okumak zorunlu bir şey değildir; bir keyif işidir, bir ilgi işidir. Bütün bunlardan, benim kendimden bağımsız olarak ya da bana yöneltilen eleştirilerden bağımsız olarak söylemek isteyeceğim bir tek şey var: Sonuç olarak, kitap yazmak ‘temiz bir iş’, kirli bir iş değil. Ona yönelik çok fazla negatif bir tavır geliştirmenin arkasında, çok temiz olmayan bir bakış açısı yer ediyor. Bundan sakınmak gerekir.”

Şair az mı yazmalı?

Edebiyat dünyasında az yazan şairin daha makbul sayıldığını söylemek yanlış olmaz. Bir nevi erdem olarak değerlendirilen bu tutumun gerçekliğini bir zemine oturtmak zor. Bir tarafta Nâzım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Abdülhak Hamid Tarhan, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Behçet Necatigil, Cahit Zarifoğlu, İlhan Berk, Attilâ İlhan gibi görece çok yazan isimler; öteki tarafta Yahya Kemal, Asaf Halet Çelebi, Cahit Külebi, Cahit Sıtkı Tarancı gibi daha az yazan şairler var. Çok yazmakla eleştirilen Ümit Yaşar Oğuzcan, edebiyat dünyasında az yazan şairlerin kısırlık ve verimsizlikle, çok yazan şairlerinse şişirmecilik ve acelecilikle suçlandığını söyler.

Şairin çok yazması konusunda ‘biricik’ örnek kuşkusuz Fazıl Hüsnü Dağlarca’dır. Hem dünya edebiyatında hem de Türk edebiyatında bu kadar çok şiir kitabı yayımlayan başka şair olmadığını belirten Hilmi Yavuz, Dağlarca’nın Guinness Rekorlar Kitabı’nda yer alması gerektiğini söyler. Yavuz’un şu tespiti ilginç: “Ortada tuhaf bir paradoks var: Dağlarca, yüz’e yakın (belki de yüz’ü aşkın!) şiir kitabı yayımlamış olmasına rağmen, sadece (evet, sadece!) bir tek şiir kitabıyla, Çocuk ve Allah’la öne çıkıyor, o kitapla hatırlanıyor! Çocuk ve Allah, bu anlamda bir ‘kült-kitap’;- başka bir deyişle, ‘Dağlarca kültü’nün kitabı…”

Hilmi Yavuz aynı yazıda ‘çok yazar’ olmanın ‘çok satar’ olmakla ilişkisini de irdeler: “Kapitalizmin mantığı ‘değişimdeğeri’ (exchange value) üzerine inşa edilmiştir; -tıpkı prekapitalist üretim tarzlarının mantığının ‘kullanım-değeri’ (use value) üzerine inşa edilmiş olması gibi! Dolayısıyla ‘değişim değeri’ niceliklerin, ‘kullanım değeri’ de niteliklerin başat olması anlamına gelir: ‘çok yazar’ olmakla ‘çok satar’ olmak, niceliğin başat olduğu bir Dünya’nın içinden yazmak demek değil midir? Dağlarca bütün niteliklerini Çocuk ve Allah’ta tükettiğinin bilinçdışı bir dışavurumu olarak, çözümü şiir kitaplarının sayısını çoğaltıp niceliği öne çıkarmakta bulmuş olamaz mı?”

‘Aslında daha çok yazmak isterdim’

Edebiyatın şiir kanadında ömrünün sonuna doğru az veya fazla yazdığını itiraf eden isimler de mevcut. Cemal Süreya bunlardan biri: “Aslında daha çok yazmak isterdim. Ama ‘keşke daha az, ama daha nitelikli şeyler yazsaydım’ dediğim günler de oldu. Kısacası, bugüne dek bizden bu kadar çıktı.” Süreya şöyle devam ediyor: “Çok az yazmak kötüdür, çünkü örnek ortaya çıkmaz. Çok yazmak da formülü ele verir, şiirin nasıl yazıldığı ortaya çıkar. Formül ortaya çıktı mı da, şair yitmeye başlar.”

‘Çok yazan adamın her kitabı iyi olmaz’

Nurullah Ataç çok üretken olmaya karşı eleştirel bir tavır takınmıştır. “O kadar çok yazan adamın her kitabı iyi olamaz elbette.” diyen Ataç şöyle devam eder: “Dünyada belki en zor şey, kemiyete itibar etmemektir. Falan muharririn kıymetsizliğinden istediğimiz kadar emin olalım, karşımıza yirmi beş, otuz cilt kitap çıkarınca kendi hükmümüzden şüphe etmemek, bir nevi hürmet duymamak kabil olmuyor. İçimizden, ‘Bu adam bu kadar çalışmış, uğraşmış, büsbütün de kıymetsiz olmasına imkân var mı?’ diyoruz. Çalışmaya, gayret sarfına ehemmiyet vermemek insanoğlunun pek elinden gelmiyor.”

Ataç şöyle kışkırtıcı bir soru sorar “Fakat çok yazmak, çok eser çıkarmak daima çalışkanlık mı gösterir?” Yazarın cevabı şöyledir: “Bilakis, çoğu zaman tembelliğin ta kendisidir. Keyfiyet, tekasüf etmiş kemmiyettir denilir. Çok yazanların büyük bir kısmı tembel adamlardır: Sayfa doldurmak için akıllarına, daha doğrusu kalemlerinin ucuna her gelen mısraı yazıverir; sayfa dolunca da, ‘Çok şükür işimiz bitti’ diye sevinip keyiflerine bakarlar. Zihinleri mısraları veya cümleleri ile saatlerce, günlerce uğraşmamıştır. Mütemadiyen yazmaları da zaten bir nokta üzerinde durup uzun uzun düşünmek zahmetinden kurtulmak içindir.”

Tahsin Yücel ise “çok yazmak ille de kötü yazmayı içermez” der ve Maupassant örneğini verir: “Yazmaya ayırdığı zamanlarda, hatta kimi gezileri sırasında, ruhsal ve bedensel sağlığını tehlikeye atacak ölçüde yoğun ve kesintisiz çalışması bir yana, Maupassant kusursuz yazma tutkusunu yaşamın baş tutkusu durumuna getirmiştir.”

Yazanlar sınıfı ve yayınevleri

Çok üretken yazarları bu sürece iten nedenlerden biri de yayıncılar, zira yazarlarla kitap sözleşmeleri yapan ve henüz yazmadığı kitabına karşılık telifini ödeyen yayıncının yazarını yeni kitap için sıkıştırması yayın dünyasının gerçeklerinden. Bu süreçte yayıncısının masasına “Ne yazsam yayımlanıyor” düşüncesiyle kitabını bırakan yazarı editörün nasıl yönlendirdiği önem kazanır.
Edebiyat dünyasında çok ya da az yazmak konusunda belli önyargıların, hurafelerin olduğu kesin. Böyle bir tercihi ilk elde nitelikle veya niteliksizlikle ilişkilendirmek elbette yanlış olur. Yazarın sessizliği kadar fazla üretkenliğini de anlamlandırmak güç. Sonunda ortaya çıkan edebi üretime okur sahip çıkacak ve bir kitabın kalıcılığını zaman gösterecektir. Hüseyin Cöntürk’ün başta andığımız cümlesini yinelemekte fayda var: “Şüphesiz ki çok yazmak, mutlaka kötülüğün işareti değildir”.
Sonuçta üretkenlik de, tıpkı suskunluk gibi, yazarlığa dahil.

Kırk yedi yıldır, canım yana yana yazdım

SELİM İLERİ
Yazmak bence insanın içinden gelmeli. Sait Faik örneğini düşünüyorum: Üretken bir yazar, ama dokuz yıl tek satır yayımlamadığı da olmuş. Ben bütün yazdıklarımı çoğu kez bir program çerçevesinde yazmaya çalışıyorum. Bu demek değil ki programa birebir sadık kalabiliyorum. Hayır, sayfalarca yırtıp atıp yeniden başladığım olmuştur ve bundan hiç yüksünmem. Az yazınca ya da az yayımlayınca niye mükemmel olsun. 

Refik Halid çok yazmıştır, gelgelelim kendi romancılık anlayışı çerçevesinde hep mükemmeliyetçi davranmıştır. Bu az yazmak/çok yazmak, az yayımlamak/çok yayımlamak sorunu bizde galiba eski hastalık… Polisiye edebiyatın görkemli yazarı Agatha Christie çok yayımladı; bugün hâlâ çok sevilerek okunuyor eserleri. Eşsiz hikâyecimiz Sevim Burak çok az yayımladı, binlerce sayfasını gözlerden ırak tuttu; fakat hepimiz Sevim Burak’ı çok seviyoruz. Bu durumlar sorundaki karşıtlıkları bence eşitliyor. Okurun seçimine gelince, günümüzde galiba en tehlikelisi o: Nereye çekerseniz, hele işin içine kışkırtan tanıtımlar, ticari sunumlar da girmişse, okur kalabalığı ne yazık ki oralara sürükleniyor… Üretken miyim bilmem ama, kırk yedi yıldır canım yana yana yazı yazdım.


Yazmaya, hep yazmaya çalışıyorum

NAZAN BEKİROĞLU

Önce bir kavram olarak üretkenlik üzerinde anlaşmak lazım. Bizde eskiler çok ama değerli yazanlara “velûd” derlerdi. Üretkenlik sözcüğü velûd anlamında kullanılıyorsa bunun tartışılacak bir yanı yok. Ortada her biri ayrı ayrı ya da yazarı yapan bir bütünün parçaları olarak çok sayıda sanat eseri varsa, varsın olsun. Burada nicelik niteliği tehdit etmez. Ama bu kaç edibe nasip olur ki? Bizde Hamid böyledir. Çok yazmıştır. Üstelik yazdıklarının her biri edebiyat adına aynı değere sahip de değildir. En değerli mısralarla “Bunu da nasıl yazmış?” diyebileceğiniz mısralar bir arada bulunabilir onda. Ama Hamid her şeyiyle bir bütündür ve o her şeye rağmen büyüktür. Ahmet Mithat Efendi de çok yazanlar arasındadır. Ama onun yazdıkları nitelik itibariyle Hamid'in yazdıklarına benzemez. İkisi de bugüne kalmıştır ama kalış sebepleri farklıdır. Biri doğrudan edebiyatın ilgi alanındadır, diğerini anlamak isteyenler sosyoloji başta olmak üzere farklı disiplinlerin veri ve yöntemlerini de kullanmak zorundadır.
Diğer yandan üretkenlikten kasıt kalemin gevezeliği, seri üretim mantığı, piyasanın kuralları, kolaycılık, kısa yoldan şöhret hevesi vs. ise burada tedirgin olmamız doğaldır. Ben de tedirgin olurum. Burada nicelik niteliği tehdit eder çünkü. Kalemin ucuna her geleni yazmak ve onu öylece yayımlamak bir samimiyetsizlik içermez mi? Bu hem okuyucuya hem yazarın bizatihi kendisine haksızlık değil mi? Yazar, yazsın yazabildiği kadar. Buna itirazım yok. Ama ben her türlü sanatın bu dünyanın sınırları dışında kalan bir alanla ilişkili olduğuna inanırım. Bunun da fabrikasyon mantığının zorlamalarına ve o mantığın takvim hesabına uymayacağı açıktır.
Bana gelince. İlki 1997'de yayımlanmış kitaplarının sayısı 10'u biraz geçmiş biri kendini velûd anlamında üretken sayabilir mi? Bunun aritmetik kesinlikte bir cevabı olamaz kanımca. Ama şu gerçek: Yazmaya, hep yazmaya çalışıyorum. Yazarken ve okurken iyiyim çünkü. Başka da bir şey düşünmüyorum.

 

Olduğu gibi kabullenmek zorundayız

ŞAVKAR ALTINEL

W. H. Auden, “büyük şair” olmanın bir ölçüsünün de çok yazmak olduğunu söyler. Ben böyle düşünmüyorum, ama tersini –yani, az yazmanın edebi büyüklük gösterdiğini– de düşünmüyorum. Çok yazanlar da, az yazanlar da nitelikli yapıtlar çıkarabiliyor. Çoğu okur da bence zaten bunun farkında. Bu alanda bazı önyargılar var belki, ama bunlar çok yaygın ve güçlü önyargılar değil. Balzac'ı, Trollope'u veya Enis Batur'u çok yazdıkları için hor gören ya da Joyce hakkında “Yaza yaza üç tanecik roman yazabilmiş” diye düşünen pek kimse yok. Sorun şu ki az ya da çok yazmak kişinin iradesini kullanarak yapabileceği bir seçim değil, benliğinin derinliklerinden gelen bir özellik. Dünyanın Şavkar Altınel'den daha fazla haber almaya ihtiyacı olduğuna emin değilim, ama sözgelimi Yahya Kemal'in daha üretken olmuş olmasını elbette isterdim. Ne var ki, bunun için farklı biri olması gerekeceğinden yazacağı şiirler de Yahya Kemal şiirlerinden farklı olurdu. Bir yazara bağlıysak, daha çok (ya da az) yazmasını istemeden, üretkenlik düzeyini olduğu gibi kabullenmek zorundayız.


Ölçüt kesinlikle nitelik olmalı

REFİK ALGAN


Edebiyatta -ve diğer sanat dallarında da- üretkenliğin ölçütü kesinlikle nitelik olmalı. Yazar, edebiyatın öğelerinden, parametrelerinden ne anlıyor ve bunları nasıl ele alıp uyguluyor? Edebiyatın kendisine bir katkısı var mı, yeni bir şey söylüyor mu, yoksa bilinen fikirler, konular, yapılar ve kurgular içinde mi geziniyor?

Bilinenleri tekrarlamak, sayısı ne olursa olsun, tek bir çalışma anlamına gelmez mi? Böylesine yazarlar, eğer onlara yazar denilebilirse, sadece bir meta peşinde oluyorlar ki buna da üretkenlik ve yaratıcılık denemez. Kendi adıma üretken olmaya çalıştığımı söyleyebilirim, ama bunu ne kadar başarabildiğimi zamana ve tarafsız eleştirmenlere bırakmak isterim.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
6 Ekim 2015

5 Ekim 2015 Pazartesi

Nobel bu yıl kime gidecek?


Muhalif ve neşeli yazılarıyla dikkat çeken İngiliz yazar Tim Parks geçtiğimiz ay Kitap Zamanı'na verdiği söyleşide Nobel Edebiyat Ödülü'ne eleştirel yaklaştığını dile getirmiş ve şöyle söylemişti: “Edebiyat ödülleri, küresel edebiyat cemaatini ve kitaplar hakkında küresel bir sohbeti sağlamlaştırma modasının parçası. Ödüller kaçınılmaz ve değerlendirmeleri de kaçınılmaz olarak büyük ölçüde anlamsız. Onları ne iyileştirmenin faydası var ne de tamamen ortadan kaldırma konusunda bir umut görünüyor. Yapabileceğimiz tek şey gülümseyip ödülleri ciddiye almamak.”

Tim Parks, her yıl yeni bir tartışmanın gölgesinde geçen Nobel'e karşı bu yorumunda çok da haksız değil. İsveç Akademisi'nin 15 Ekim'de açıklayacağı edebiyat ödülüyle ilgili hareketlilik çoktan başladı. Bahis listeleri ve tahminler yavaş yavaş ortaya çıkarken Nobel'in kime gideceği merak ediliyor. Akademi'nin, edebiyat dünyasını hareketlendiren ve kimi zaman eğlenceli bir hal alan bu seçiminin çok sürpriz olduğu bir gerçek. Geçtiğimiz yıl ödüle, yine kendi ülkesinin dışında az duyulmuş bir isim, Fransız yazar Patrick Modiano layık görüldüğünde jürinin kararı epey tartışılmıştı.

Ödül için 36 yeni isimle birlikte şubat ayında 198 kişilik aday listesi oluşturuldu. Bu rakam nisanda 20-25 kişiye, mayısta ise beş kişilik bir listeye dönüştü. 15 Ekim'de ise bu beş kişi arasından seçilecek yazarın açıklanması bekleniyor. Bahis şirketi Ladbrokes'ın listesinde her yıl Nobel tahminlerinin ve bahis listelerinin değişmeyen isimleri Adonis, Haruki Murakami, Joyce Carol Oates ve Philip Roth gibi isimlerin yanı sıra Belaruslu yazar Svetlana Alexievich ve Kenyalı yazar Ngugi wa Thiong'o gibi isimler yer alıyor. Nobel'e günler kala liste daha da şekillenecek. Fakat, tahminler Alexievich, Murakami, Thiong'o, Roth ve Oates gibi isimler üzerine yoğunlaşmış durumda. John Banville, Amos Oz, Ismail Kadare, A. S. Byatt, Don DeLillo, Javier Marias, Hilary Mantel, Ian McEwan, Juan Goytisolo, Umberto Eco, Milan Kundera, Bob Dylan, Peter Nadas ve Ursula Le Guin de tahminler arasında.

İsveç Akademisi'nin 18 üyesinin başkanı Peter Englund, geçtiğimiz şubat ayında bir açıklama yaparak Nobel Edebiyat Ödülü adaylarından birinin isminin sızdırılmasının, o adayın listeden çıkmasına neden olabileceğini söylemişti. Ayrıca adaylardan birinin ismini sızdıran üyenin kuruldan ihraç edildiğini aktarmıştı.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
5 Ekim 2015