22 Eylül 2015 Salı

Kayıp zamanın izinde bir ressam


Marcel Proust, 19. yüzyıl Paris'inin gerçek bir panoramasını sunduğu “Kayıp Zamanın İzinde” adlı romanında “Gerçek cennetler, unuttuklarımızdır.” der. Fransız izlenimci ressam Gustave Caillebotte (1848–1894), Paul Cézanne, Edgar Degas, Claude Monet ve Pierre Auguste-Renoir gibi izlenimcilerin aksine biraz gölgede kalmış, ‘unuttuklarımız'dan. Tabloları saklı bir hazine gibi olan sanatçının eserleri, koleksiyonlardan bir bir çıkmaya başladı.

Washington Ulusal Sanat Müzesi'nde açılan Ressamın Gözü, son yirmi yılda Amerika'da açılan en büyük Gustave Caillebotte sergisi. Sanatçının birçok eseri özel koleksiyonlarda yer alıyor, bu yüzden müzelerde onun eserlerini görmenin zorluğu, sergiyi özel kılıyor. Sanatçının 1875-1885 yılları arasındaki gerçekçi tablolarının yer aldığı sergi, Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'sinin tablolara işlenmiş görsel bir hali... Sergide, ressamın fotoğrafçılık sanatına olan merakının izleri rahatça görülebiliyor.


Hukuk eğitimi alan Caillebotte, daha sonra ressamlığa yönelir. Kendi dönemindeki izlenimciler tarafından biraz burun kıvrılan ve eleştiriler alan sanatçı, Edgar Degas ve Auguste Renoir gibi ustaların tablolarını beğenip onu teşvik etmesiyle sergilere katılır. Varlıklı bir aileden gelen Caillebotte, hayatını resim yaparak geçirir. Pek çok empresyonist ressamın eserini satın alır ve onları destekler. Bu yönüyle önemli bir koleksiyoner olarak tarihe geçer. Genç yaşta hayata veda ettiğinde, geride büyük bir koleksiyon bırakır.

PARİS'İN BULUŞTURDUĞU ZITLIKLAR

Caillebotte'un 19. yüzyıl Paris'inin merkezde olduğu tabloları, burjuvaya ait izlenimler, şehir hayatı, günlük yaşam ve modernliğe adım atan kentin buluşturduğu zıtlıklara karşı incelikli bakışı işliyor. Kâğıt oynayan, kitap okuyan ve piyano çalan burjuvaziyi resmeden sanatçının sadece bu sınıfa değil işçilere, boyacılara, satıcılara da yer vermesi, onu diğer izlenimcilerden farklı kılıyor. Caillebotte'un da katıldığı bir sergiyi ziyaret eden Emile Zola, “Caillebotte, sergidekilerin en göze çarpanı.” demişti.

Sanatçının altmışa yakın eserinin yer aldığı sergi, içerisi, dışarısı, doğadan manzaralar, portreler gibi tematik bölümlere ayrılmış. Paris Caddesi, Yağmurlu Bir Gün adlı tablosu, serginin en can alıcı eseri olarak dikkatleri çekerken, önünde biriken kalabalığın tabloya hayranlık dolu bakışlarını ıskalamak imkânsız. Bu ünlü eserinde, modern Paris'i resmeden sanatçı, kendi dönemi için öncü bir bakış açısı geliştirerek fotoğrafa yakın bir resim dili kullanmış. Caillebotte'un diğer eserlerinde de bu yakınlığı görmek mümkün. Resme dikkatli bakıldığında farklı sınıflardan insanların hayatlarının uzun bir caddede kesiştiği açıkça ortada. Resim, Charles Baudelaire'in sık sık işlediği kalabalıkla yıkanmak imgesine yakın duruyor. Şairin “Hiç değil, o aptalca gururlarını bir an olsun kırmak için, şu dünyanın mutlularına bazen, onların mutluluklarından daha yüksek, daha büyük ve daha ince mutluluklar olduğunu öğretmek gerek.” sözleri de sergi boyunca bir ses olarak size eşlik ediyor.

Balkondan Paris'i izleyen adam resmi de değişen şehre tepeden bakan ve gözlemleyen bir ruh halini gösterirken, böbürlenen bir ruh halini kenara bırakan ressamın gözlerinden dünyaya bir bakış atıyor. Tablolarında pek çok sınıftan insana yer veren ressam, bu tutumuyla eleştirilir. Washington Ulusal Sanat Müzesi'nin, gölgede kalmış bir ressamın usta işi eserlerini yeniden gündeme getirdiği sergi, 4 Ekim'e kadar açık.

Musa İğrek, Washington
Zaman Gazetesi
22 Eylül 2015

http://www.zaman.com.tr/kultur_kayip-zamanin-izinde-bir-ressam_2317784.html

17 Eylül 2015 Perşembe

Mağdurların yasını tutan sanatçı

17:39 Posted by Musa İğrek , No comments

İç savaş nedeniyle yaşadığı topraklardan ayrılmak zorunda kalan yüz binlerce mültecinin en büyük hayali, şu günlerde bir Avrupa ülkesine ulaşabilmek. Daha iyi bir yaşam hayaliyle yola düşen mülteciler, bir taraftan kapılarını mültecilere açmayan ülkelerin duyarsızlığına öte taraftan, onları saatlerce tren vagonlarına kilitleyen zihniyete maruz kalıyor. Bu zorlu yolculuğu binbir çileyle bitirenleri ise mülteci kimliğinin üzerlerine kondurduğu tepeden bakışı kırmak bekliyor, zira arada büyük sınırlar ve önyargılar var.

Politik işleriyle ünlü Kolombiyalı heykeltıraş Doris Salcedo, bu mülteci olma halini ve sınırları 2008'de Londra'daki Tate Modern'deki 167 metre boyundaki çatlakla dile getirdiğinde büyük yankı uyandırmış ve bu yer yer derinleşen çatlak, ülkeler arasındaki sınırların tehlikelerine dair önemli bir çıkış olarak hafızalara kazınmıştı.

POLİTİK SANATIN ŞİİRSEL DİLİ

Türkiyeli sanatseverlerin 2003'teki 8. İstanbul Bienali'nde, Karaköy Perşembe Pazarı'nda iki bina arasındaki boşluğu 1600 ahşap sandalye ile doldurduğu eseriyle tanıdığı Salcedo'nun 1980'lerden günümüze çeşitli işlerinin yer aldığı retrospektif sergisi ise Guggenheim New York'ta sergileniyor. Sömürgecilik, ırkçılık ve sosyal adaletsizlik konularına işaret eden sanatçının eserleri, mülteci sorununun çokça konuşulduğu bu günlerde kuşkusuz muhataplarına çok şey söylüyor.

Salcedo, 1958'de Kolombiya'nın politik şiddet ile kıvrandığı zamanlarda dünyaya gelir. Uyuşturucu kartelleri ile hükümet güçleri arasında kalan yüz binlerce sivilin öldüğü bu kanlı dönemlerin gölgesinde sanat eğitimi alan sanatçının 1980'lerde yolu New York'a düşer ve burada işler üretir. Sanatıyla, ülkesindeki bu kötücül hallerinin kaydını tutan ve buralara pek çok göndermede bulunan Salcedo'nun sandalyelerde, dolaplarda ve masalarda kısaca eşyada bulduğu bu ses ya da çığlık, kendi geçmişinden izler taşıyor. Senelerdir Kolombiya'da işkence, adam kaçırma, tecavüz ve cinayet gibi sarsıcı hikâyeleri toplayarak kendi eserlerinde bu insanların bir nevi yasını tutuyor.

Salcedo'nun Guggenheim New York'taki sergide çimentolarla kaplanmış sandalyeleri, insan saçlarıyla kaplanmış masaları büyük ilgi görürken, sanatçı eserleriyle acıya ve travmaya dikkat çekiyor. Galerideki demir çubuklara geçirilmiş beyaz gömlekler, bunu sarsıcı bir şekilde başarıyor. 1988'de askerler tarafından desteklenen suikastçıların kaçırdığı ve daha sonra öldürülen tarım işçilerine gönderme yapan eser, bu acılı hikâyeyi yeniden kurguluyor. Çimentoyla kaplanmış mobilyalar ise tarihin bu ağır yüküyle yüzleşmeye çağırıyor izleyeni. Salcedo'nun bu politik eserleri empati kurmaya açık bir dile dönüşürken, sanatsevere beraberince götüreceği değerli bir deneyim sunuyor.

GÜL YAPRAKLARIYLA OLUŞTURULAN DUYARLIK

Salcedo'nun, ölüm ile hayat arasındaki bağa göndermede bulunduğu ve gül yapraklarını bir dantel gibi birbirine bağlayarak örtü gibi yere serdiği A Flor de Piel (çiçek gibi cilt) adlı eseri ise üzerinde uzun uzun düşünülmeyi hak ediyor. Sanatçının, kaçırıldıktan sonra işkenceyle öldürülen Kolombiyalı bir hemşirenin sarsıcı hikâyesinden esinlenerek yaptığı eser, müzenin üst katında o hemşirenin ardından geç kalınmış bir cenaze merasimi, bir ağıt gibi karşılıyor ziyaretçileri. Salcedo'nun bir deri görüntüsü veren bu eserine uygun gördüğü isim de önemli, zira “a flor de piel” İspanyolcada, duyarlılık, hüzün ve hemen dikkat çeken duygu anlamına geliyor. 

Salcedo, gül yaprakları kullanmanın epey zorlu ve maceralı bir uğraş olduğunu dile getirirken, böyle güçlü ve kederli bir hikâye için bu çiçeği tercih ettiğini anlatıyor. Sanatçının bu şiirsel dili güçlü bir anlatım sunarken, öte taraftan sanatın, tarihin o acılı ve ağır yüklerine karşı nasıl etkili bir ses olabileceğinin açık ifadesi oluyor. Salcedo'nun Guggenheim New York'ta retrospektifi 12 Ekim'e ziyaretçilerini insanlığın acılarıyla yüzleştirmeye devam edecek.

Musa İğrek, New York
Zaman Gazetesi
17 Eylül 2015

4 Eylül 2015 Cuma

Rus edebiyatından İngilizce çeviri atağı


Italo Calvino'nun o meşhur metni ile başlarsak “Klasikleri Niçin Okumalı?”da “Klasikler, genellikle, ‘okuyorum' yerine ‘yeniden okuyorum' ifadesini kullandığımız kitaplardır”. Tolstoy, Dostoyevski, Çehov ve Turgenyev gibi Rus klasik yazarlar dışında Rus edebiyatından yazarların hem Batı'da hem de ülkemizde çokça bilindiği söylenemez. Bu içine az bilinirliği ve Rus edebi kanonunu dünyaya açmak isteyen Rusya, on yıllık Rusça Kütüphanesi projesi kapsamında, 125 Rus yazarın kitaplarını İngilizceye çevirecek. Proje kapsamında her yıl on kitabın yanı sıra bu çevirilerin e-kitap şeklinde de yayınlanması planlanıyor. Türkçedeki güncel Rus yazarların azlığı düşünülünce bu uzun soluklu projenin ülkemizde de etkisi olacak.

Projeyi, Rus edebiyatını dünyaya tanıtma amacı taşıyan ve 2011'de faaliyetlerine başlayan Moskova'daki Edebi Çeviri Enstitüsü yürütecek. Kültürel uzlaşmayı hedefleyen proje kapsamındaki kitaplar, Amerika'daki Columbia University Press adlı üniversite yayıncısından Aralık 2016'da yayımlanmaya başlanacak. Klasikler sınıfına girmiş yazarların yeni eserlerinin yanı sıra Rus edebiyat geleneğinin güncel yazarlarına da odaklanacak çeviri projesine Batı'nın ıskaladığı çeşitli Rus yazarlar da dahil edilecek. Soğuk Savaş döneminde ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı CIA'in komünizm karşıtı kitapları destekleyen politikası akla gelince Rusya'nın bu karşı atağı oldukça anlamlı duruyor. Bunun yanı sıra son kırk yıl içerisinde İngilizceden Rusçaya 40 bin kitaba karşılık Rusçadan İngilizceye yaklaşık 4 bin kitabın yayımlanmış olması projenin önemini ortaya koyuyor.

Türkiye'de dünya edebiyatı denince akla ilk olarak Batı ve Rus klasiklerinin geldiğini düşündüğümüzde, Tolstoy, Gogol, Dostoyevski, Bulgakov, Çehov ve Turgenyev gibi yazarların ülkemizde hatırı sayılır bir okur kitlesi var. Fakat Türkçede Rusça çevirmen azlığı, okurların yakınlık kurduğu bu edebiyata karşı büyük bir engel olarak görülebilir. İngilizceye çevrilecek bu 125 kitabın Türkiye'de de etkisi olacağını söylemek zor olmaz. Yayıncılık dünyamızda ikinci bir dilden yapılan çevirilerin yaygınlığını düşündüğümüzde okurların yeni Rus yazarlarla tanışacak olma ihtimali yüksek.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
4 Eylül 2015