30 Ağustos 2015 Pazar

Sergiler sinemaya taşınıyor!

15:00 Posted by Musa İğrek , No comments

Dünyanın önemli müzeleri, düzenledikleri sergileri konu alan filmleri sinemada göstermeye başladı. Sinemada sergi, müzenin perde arkasını odağa alarak, serginin üretim aşamasından yerleştirilmesine, sanatçının hayatından müzenin tanıtımına uzanan bir çizgide, bu etkinliğin izleyicinin karşısına çıkmak için nasıl hazırlandığını anlatıyor. Müzeler açısından geniş izleyiciye ulaşmak için önemli bir araç olan sinemada sergi etkinlikleri, sanatı daha erişilebilir kılıyor. Londra merkezli müzelerin başlattığı sinemada sergi uygulamasına rağbet her geçen gün artıyor. Sinemada canlı opera ve tiyatrodan sonra sergilerin de yer alması, pek çok sanat kurumu için heyecan verici bir yenilik olarak değerlendiriliyor. Geçtiğimiz yıllarda Londra Ulusal Galerisi'nin Leonardo ve Vermeer; Royal Akademi'nin Manet; Oslo Ulusal Galerisi'nin Munch; New York MOMA'daki ve Londra Tate'deki Matisse adlı sergiler dünyanın otuz farklı ülkesinde binden fazla sinemada gösterildi. Her yıl birkaç büyük sergi hakkında sinemada gösterilen bu filmler, dünyanın sayılı müzelerinin önemli bir etkinliği olarak devam ediyor.

"Sergiyi görmek için sinemaya neden gideyim?" sorusunun cevabı, özellikle büyük rağbet gören sergilere bilet bulamayanlar veya serginin olduğu mekana yolunu düşüremeyenler için çok da zor değil. Sergiyi görme imkanı olanlar ise ayrıca sanat eleştirmenlerince yapılan yorumlara, tarihsel bilgilere ve sergiyi gezerken kolayca elde edilemeyecek bilgilere ulaşma imkanı buluyor. Britanya'nın önde gelen belgesel film yönetmenlerinden Phil Grabsky'nin öncülüğünde gerçekleşen bu projeye, Britanya'daki pek çok müze dahil olmuş durumda. Fakat, klasik müze ziyaretçisinin böyle bir tecrübeye biraz mesafeli durduğunu söylemek gerek. Müzeler açısından ise daha geniş izleyiciye ulaşmak için önemli bir araç olan sinemada sergi etkinlikleri, sanatı daha erişilebilir kılıyor.

Amerika ve Avrupa'daki kimi sergilerin giriş ücretlerini göz önüne aldığımızda sinemaya giden sanatsever müzeye oranla daha az para ödüyor. Adım atmanın epey zorlaştığı popüler sergileri düşündüğümüzde ise oturduğunuz koltuktan bir belgesel film izlercesine sergiyi görmek cazip görünüyor. Londra'daki bir sanatseverin New York'ta açılan bir sergiyi görmek gibi bir fırsatının azlığını düşünürsek bu türden yeni araçlar sanat dünyası için önem taşıyor. Dünyanın öbür ucundaki bir tiyatro oyununu veya bir operayı sinemada canlı izleme imkânı sunan dijital etkinlikler, kendi izleyici kitlesini çoktan oluşturmuş durumda. Hatta kimi performanslar, gösterimdeki filmlerden daha çok gişe yapabiliyor. (Bilgi ve dünyadaki sinema salonları için: www.exhibitiononscreen.com)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
30 Ağustos 2015



23 Ağustos 2015 Pazar

Türkçeye büyük çeviri ödülü


Kitabın yazarının merkezde olduğu uluslararası ödüllerin yerini çevirmenlerin aldığı bir sürece girdiğimiz söylenebilir. Geçtiğimiz ay, iki yılda bir verilen saygın edebiyat ödülü Uluslararası Man Booker'ın, yazar ve çevirmeni arasında paylaştırılacağını duyurmasının ardından çevirmenin rolü daha da önem kazandı. Çevirmene odaklanan yeni bir ödül ise Katar'ın başkenti Doha'dan geldi. Bu yıl ilk kez verilecek Şeyh Hamad Çeviri ve Uluslararası Uzlaşma Ödülü, para miktarı ve bu yıl için belirlenen çeviri dilinin Türkçe seçilmesiyle dikkat çekiyor. 

Beşeri ve sosyal bilimler alanındaki eserlere verilecek ödülün toplam değeri 1 milyon dolar. Her kategori için 200 bin doların belirlendiği ödül kapsamında ilk üçe girenlere verilecek para ödülü ise şöyle: Birinciye 100 bin dolar; ikinciye 60 bin dolar; üçüncüye ise 40 bin dolar. Ödülün kategorileri ise şöyle: Arapçadan İngilizceye; İngilizceden Arapçaya; Arapçadan Türkçeye; Türkçeden Arapçaya; Başarı Ödülü. Arap ve İslam kültürünü tanıtmak için kurulan ödül, Arapça ve dünya dilleri arasında kültürel bir bağ kurmayı hedefliyor.

ÇEVİRİ ÖNEM KAZANIYOR
Ödülün tartışmaya açtığı konu ise çeviri için verilecek hayli yüksek para miktarı. Uluslararası Man Booker Ödülü'nün parasal karşılığı miktarı senelerdir, kitabın yazarına 50 bin Sterlin (yaklaşık 229 bin TL) idi. Fakat, bu yıldan itibaren bu para miktarının yazar ve çevirmeni arasında eşit olarak paylaştırılacağını duyuruldu. Birleşik Arap Emirlikleri'nin başkenti Abu Dabi merkezli, Arapçanın Booker ödülü olarak bilinen Uluslararası Arap Roman Ödülü (IPAF) ise kazanan yazara 50 bin dolar (yaklaşık 146 bin TL) ödeyecek. 

Şeyh Hamad Çeviri ve Uluslararası Uzlaşma Ödülü'nü bu rakamlarla karşılaştırınca ortaya çıkan tablo, haliyle şaşırtıcı. Fakat, çevirmenlik kurumunun ödüller nezdinde giderek daha da önem kazanması ve bu türden yüksek rakamların ödül olarak verilecek olması bir hayli sevindirici. Bunun yanı sıra bu yeni ödüle getirilen eleştirilerden biri, seçici kurulda kimlerin olduğunun açıklanmaması. Türkiye'den pek çok Arapça çevirmenin ilgisini çekecek bu ödüle başvurmak için son tarih 20 Eylül 2015. (Bilgi için: www.hta.qa)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
23 Ağustos 2015

22 Ağustos 2015 Cumartesi

MI5, Lessing'i 20 yıl takip etmiş


Nobel ödüllü İngiliz yazar Doris Lessing'in (1919-2013), İngiliz istihbarat teşkilatı MI5 tarafından 1943-1964 arasında takibe alındığı ortaya çıktı. Yeni yayımlanan belgelerde, yazarın komünizme sempatisi ve partiye üye olması nedeniyle izlendiği belirtiliyor. 

Yazarın Afrika'da yaşadığı dönemde takibe alındığı bilgisiyle birlikte, Komünist Parti'ye üye belgesi de dosyaya konulmuş. Lessing'in, Berlin ve Londra'da yaşadığı dönemlerde de izlendiğini aktaran belgelerde “Evi Amerikalı, Hindistanlı ve Çinli kişiler tarafından ziyaret ediliyor.” ifadesi Lessing'in sürekli takip altında olduğunu gösteriyor. 

2013'te 94 yaşında hayata veda eden yazar, 2007'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştı. Lessing, pek çok kimsenin zihninde, pazardan döndükten sonra, evinin önündeki gazetecilerden Nobel Ödülü'nü aldığını öğrendiği fotoğraf karesiyle yer etmişti. Babasının görevi nedeniyle İran'da doğan yazarın eserlerinde feminizm teması ağır basıyordu.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
22 Ağustos 2015

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Edebiyatın geleceği ve dijital dergiler


‘Hem dünyada hem de ülkemizde edebiyat dergiciliğini sürdürmenin zorlukları gittikçe ağırlaşıyor. Geçtiğimiz aylarda iki saygın edebiyat dergisi biri Londra'dan biri de New York'tan önemli işbirliğine girdi. The Paris Review ve London Review of Books, her iki dergiye birlikte abone olma kampanyası başlattı. İlk sayısını 1953'te çıkaran The Paris Review ve ilk sayısını 1979'da yayımlayan London Review of Books, gerçekleştirdiği ‘ikisi birlikte' indirimi, yayın dünyasında basılı dergilerin ayakta durmasının zorluğuna bir işaret fişeği. Basılı edebiyat dergiciliğinin zorluğunun bu iki önemli dergiye de sıçramış olması, çeşitli senaryoları beraberinde getiriyor. Bunun yanı sıra ülkemizde de edebiyat dergiciliği sıkıntılı bir iş. Geçen yıllarda kapanan birçok derginin ardından, iki aylık öykü dergisi Sarnıç, temmuz ayında artık çıkmayacağını duyurmuştu. Ardından İzafi dergisi de ekonomik açmaza düştüğünü belirterer kapandığını açıkladı. Hem dünyada hem de ülkemizde maddî zorluklarla boğuşan edebiyat dergilerinin sayısı artarken, yayın dünyası, edebiyatın geleceğinin dijital dergilere mi bağlı olduğu sorusuna odaklanmaya başladı.

Yeni nesil dergilerin toplanma mekânı haline gelen dijital dünya, gittikçe daha cazip bir hale dönüşüyor. Yekta Kopan'ın bu ayın başında Twitter adresinden “Uzun süredir kafamda olan bir internet dergisi projesi şu anda öğrencilerimin çalışma masasında. Sanırım eylül gibi yayındalar.” şekindeki ifadeleri bunun bir örneği. Geleneksel edebiyat dergiciliğinin önümüze getirdiği yeni sesler yeni metinler ve sağlam eleştiriler artık internette hayat bulurken, bu yayıncılık türünün de kendine göre zorlukları var. Blog, Facebook ve Twitter çağında dijital edebiyat dergileri de sürekli kendini güncelleme gibi bir sıkıntıyla karşı karşıya. Dijital ortamda yayımlanan edebî üretimlerin, metin kalitesi açısından biraz küçümsendiğini söylemek zor olmaz, zira iyi bir editörün gözünün değmediği bu metinler çoğu zaman ciddi bir ürün olarak görülmüyor. Fakat, ciddi edebiyat dergilerinin yavaş yavaş dijital ortama geçmesi ve maddî sorunlar, yayıncıları dijital alana geçmeye zorluyor.

Üniversitelere sığınan edebiyat dergileri

Dijital yayıncılığı hâlâ bulutlu bir alan kılan bir diğer neden ise telif sorunu. Yazarların bu konuda şikayetçi olduklarını söyleyebiliriz. Kimi basılı dergide bile telif ödemesinin oturmadığını dikkate alırsak, uçsuz bucaksız bir mecra sunan dijital yayıncılığın yazarlara telif ödeyeceğini düşünmek iyi niyetten öte gitmez. Bu belirsizlikler pek çok yazarı bu mecradan uzak tutuyor. Dergilerin maddi zorluklara göğüs geremediği zamanlarda, Avrupa ve Amerika'daki yayıncılık anlayışında ilk akla gelen, bir üniversitenin bünyesine dahil olmak. Bu çatı altında ekonomik yüklerinden kurtulan dergiler, yoluna maddi zorlukları düşünmeden, daha özgür devam edebiliyor. Fakat bu her derginin becerebildiği bir durum değil ne yazık ki. Bir taraftan üniversitenin yayın çizgisi ve yapılan maddi kesintiler, bu tür dergilerin önüne engel olarak çıkıyor.

Dijital yayıncılığın sunduğu özgür ve sınırsız alan bu yayıncılık anlayışını daha da geliştirecek. Öte yandan, geleneksel okura, her kapanan derginin ardından üzülme ve biraz da vicdan azabıyla gidip derginin son sayısını almak ve veda mektubunu okumak düşüyor. Edebiyatın gücüne inan sorumlu okurlar ise elbette gücü yettiğince basılı edebiyat dergilerini destekleyecektir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
19 Ağustos 2015



18 Ağustos 2015 Salı

Ardahan’dan Londra’ya çileli bir portre ödülü


Portre sanatının gittikçe fotoğrafa daha yakınlaştığını söylemek zor değil. Özellikle yeni kuşak genç sanatçıların, tıpkı bir fotoğraf karesi izlenimi veren foto-gerçekçi yağlı boya ve akrilik portre çalışmaları mükemmeli daha da yakalama çabasında. 1960'larda özelikle Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkmış olan foto-gerçekçi resim akımına bu yeniden ilgiyi, pek çok sanat galerisindeki eserlerde görmek mümkün. Dünyanın önemli portre müzelerinden biri olan Londra Ulusal Portre Galerisi’nde (National Portrait Gallery), herkesin şaşkın bakışlar arasında merakla baktığı bu eserlerdeki gerçekçilik  tablolara dokunmaya kadar varabiliyor.   

Galerinin 1980’de John Player Portre Ödülü olarak başlayan daha sonra 1990’da BP Portre Ödülü’ne dönüşen saygın portre yarışması her yaz kapılarını sanatseverlere açarken, portre sanatının, fotoğrafa yakınlığı sergilenen eserlerde hemen dikkat çekiyor. Geçtiğimiz Haziran ayında açılan ve dünyanın dört bir yanından ressamların yer aldığı sergide Ardahanlı Murat Tezcan Demirbaş’ın (1975) Ordeal (Çile) adını verdiği otoportresi de bulunuyor. Toplam 55 sanatçının eserinin yer aldığı sergide, İngiltere 21 eserle başı çekiyor. Belçika, Kanada, Fransa, İsrail, İtalya ve Romanya gibi çeşitli ülkelerden pek çok ressamın eseri görücüye çıkarken, bu yılın birincisi İsrailli sanatçı Matan Ben Cnaan’ın “Annabelle and Guy” adlı bir baba, üvey kızı ve bir köpeğin yer aldığı portre. 

Seçici kurul bu yıl ilk kez yarışmaya katılmak isteyen adaylara eserlerinin dijital ortamda gönderilme kolaylığı sundu. Bu yeni uygulamayla birlikte büyük ilgi gören yarışmaya 456 eserden ilk elemeye kaldı. Bu süreçte eserlerin kendisini gören kurul, bir seçim yaparak 55 ressamın eserinin sergilenmesine karar verir. Yarışmada birince seçilen eser 30 bin Sterlin para ödülüne layık görüldü. Sergilenen eserler National Portrait Gallery’nin sürekli koleksiyonuna alınıyor.

Ressamın köşeye sıkışmışlığı

Sanatçının çileli halini yansıtmaya çalışan Demirbaş "İlham kaynağım kendi üretim sürecim oldu. Bir sanatçının, ilhamına ve enerjisine bağlı olan sanat üretiminin en zor zamanlarını yansıtmaya çalıştım" diyor.  Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar bölümünden mezun olan sanatçı, Van’da ve İstanbul’da çeşitli bireysel ve grup sergilerine katılmış. Sanatçının 150 x 150 cm ölçülerinde ve tuval üzerine yağlıboya tekniğiyle uyguladığı eseri, ressamın resim psikolojik olarak köşeye sıkışmışlığına da gönderme yaparken, renkleri ve foto-gerçekçi dokularıyla dikkat çekiyor. 

Sanatçının bir taraftan melankolik öte taraftan ironik hallerini yansıtan tablosunda Demirbaş, düş kırıklığına uğramış bir portre çizerken yerdeki boyalar, tuvaller ve köşeye sıkışmışlık öne çıkıyor.  Çile çeken bir sanatçının acısını katman katman gösterirken yaşamı sürdürme gücünü de veren tablo, sergiyi gezen sanatseverlerden de ilgi görüyor. Hemen bir hatırlatmada bulunursak, ressam aynı zamanda, 2013 Başöğretmenlik Ödülü’nü kazanan ve Konya Ereğlisi’nin büyük bölümünü uzun yıllar kendi elleriyle 32 bin ağaç dikerek yeşillendirmiş doğa tutkunu ve emekli öğretmen Rahim Demirbaş’ın da oğlu. 

Portre sanatının Oscar’ı olarak değerlendirilen BP ödülünde birincilik ödülünü alan eserdeki ışık ve gölge etkisinin güçlü birleşimi; ikincilik ödülü alan Michael Gaskell’in genç bir kızı resmetttiği foto-gerçekçi Eliza adlı zamansız eseri de büyük ilgiyi hak ediyor. Dünyanın pek çok ülkesinden daha pek çok usta işi portrenin yer aldığı sergi 20 Eylül’e kadar gezilebilecek.

14 Ağustos 2015 Cuma

Novellanın sınırları ortaya çıkıyor

11:37 Posted by Musa İğrek , , , No comments

Novella (kısa roman) ve roman arasındaki çizginin ne olduğuna dair edebiyat dünyasında kafa karıştırıcı söylemler var. Bu iki tür arasındaki farkın neye göre ayrıldığını tanımlamak güç bir uğraşken, eleştirmenlerin, yazarların ve seçici kurulların bu konuda çeşitli fikirleri ve kelime sayısı zaman zaman gündeme geliyor. Yükselen bir tür olarak novellanın, metin uzunluğunun ne kadar olması gerektiği, Britanya'da bu yıldan itibaren verilmeye başlanacak Novella Ödülü ile yeni bir boyut kazandı. Screen School of Liverpool John Moores Üniversitesi ve Manchester Metropolitan Üniversitesi'nin ortaklaşa başlattıkları Novella Ödülü'nün kriterlerine ilişkin çalışmaya göre, bir kitabın novella olarak kabul edilmesi için 20 bin-40 bin kelime arasında bir uzunluğa sahip olması gerekiyor. Seçici kurulun bu şartnamesi, bir eserin öykü, novella veya roman olarak hangi kategoriye konulması gerektiğine dair akademik dünyadan bir ses olarak değerlendiriliyor.

Edebiyat dünyasındaki genel kanı ise şöyle tanımlanabilir: Yazar 20 bin kelimeye yaklaştığında öykünün dünyasında olduğunu bilir, fakat buradan uzaklaştıkça kısa romana doğru yol alır. 40 bin kelimeyi aştığında ise romanın sularına vardığını bilir. Bu rakamlar kesin olmasa da türler etrafında dolaşan o etiketin kriteri olarak görülür. Öte tarafta çeşitli ödüller de kendilerince bir kelime sayısı vermekte. Mesela, The Science Fiction and Fantasy Writers of America Nebula Awards'a göre bir eserin novella olarak değerlendirilmesi için 17.500 ile 40.000 kelime arasında; Encyclopedia of Literature in Canada için ise bu rakam 15-50 bin arasında olması gerekir.

Britanya'da novella hakkındaki yakın zamandaki tartışmalardan biri ise Julian Barnes'ın 2011'de Booker Ödülü'ne değer görülen kitabı The Sense of an Ending üzerineydi. 176 sayfa olan kitap bir anda “novella”, “short novel” (kısa roman) tartışmasını başlatmış ve genel kanı kitabın edebi değeri üzerine yoğunlaşılması gerektiği şeklinde ortaya çıkmıştı. İngiliz yazar Ian McEwan ise 2012 Cheltenham Edebiyat Festivali'nde novellanın 25 bin kelime uzunlukta olmasını gerektiğini dile getirmişti.

İyi okurun rakamlarla işi olmaz

Britanya'da novellaya verilen ilk ödül olan bu girişim ile Tolstoy, Puşkin, James Joyce, Herman Melville, Turgenyev, Maupassant, Proust, Conrad ve Hemingway gibi yazarların kısa romanlarına dikkat çekmek ve yazarların da bu türden eserlere ilgi göstermesi amaçlanıyor. Ödülle, geçtiğimiz yıllarda uzun sayfa sayılarına sahip kitaplara karşı novella türüne dikkat çekmek isteniyor. Ödülün sahipleri, 7 Ekim'de açıklanacak.

Tartışmanın bir diğer boyutu ise yazarların eserlerini kaleme alırken, günümüz okurunun alışkanlıklarını az da olsa gözetiyor mu? sorusu. Kimi yayınevleri yazarlara bu konuda çeşitli ‘öğütler' verirken, kısa türlere olan ilgiyi sürekli hatırda tutmaya çalışıyor. Bu eğilimde günlük koşturmacanın hız kazanması ve sosyal paylaşım siteleri edebiyat okurunun kısa türlere olan ilgisindeki temel faktör olarak gösterilmekte. Twitter öykücülüğünün gittikçe daha da popüler olduğunu hatırlatırsak, okur bu türden kısa metinlere bir hayli ilgi gösteriyor.

Tüm bu rakamsal sınırları bir kenara bırakırsak, iyi okurun bu türden ölçümlerle arasının pek iyi olmadığı kesin. İyi bir eserin, metnin uzunluğu veya kısalığı ile elbette değerlendirilemez. Fakat, okurun alışkanlıklarının ve beklentilerinin yazarların edebi üretiminde veya yayınevlerinin yayımladıkları kitaplarda etkisi olduğunu da yadsıyamayız. Popüler olanın büyük bir ağırlık kazandığı edebiyat yayıncılığında iyi okura bu türden sınırlamalara ve yönlendirmelere kulak tıkamak düşer. Fakat, Britanya'da novellaya akademik dünyanın elinden verilen bu ilk ödül, bu türün daha çok tartışılacağı anlamına da geliyor.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
14 Ağustos 2015

10 Ağustos 2015 Pazartesi

‘Zero' iyimserlik getirecek


İkinci Dünya Savaşı, insanlık için tam bir yıkım oldu. Savaş sonrasında hayatın pek çok alanında kasvet hâkimdi. Bu yıkımdan, umutsuzluk ve bezginlik ortamından sanat da payına düşeni almıştı. Nazi karanlığını ve savaşın yıkımlarını yeni bir yol açarak dağıtmaya çalışan 20. yüzyılın öncü sanat akımlarından Zero (Sıfır), kendi döneminde pek de anlaşılamayan sıradışı işler ortaya koydu.

Almanya'nın Düsseldorf kentinde başlayan Zero, 1957-1967 yılları arasında tüm dünyada yankı buldu. Sonrasında uzun bir süre sessizliğe büründü ve adından pek fazla söz edilmedi. Son birkaç yıl içinde, dünyanın farklı ülkelerinde bu akımın öncülerinin eserlerine karşı ilgi uyanmaya başladı. Birbiri ardına açılan sergiler (geçtiğimiz yıl New York Guggenheim'da; bu yıl ise Berlin Martin-Gropius-Bau ve Amsterdam Stedelijk Müzesi'nde) dikkatleri yeniden Zero'nun öncülerine ve felsefesine çekti.

ZERO'NUN DOĞDUĞU TOPRAKLARDA...

Sakıp Sabancı Müzesi, 2 Eylül'de Zero akımının kurucuları Heinz Mack, Otto Piene, Günther Uecker'in eserleriyle akımın sanatçılarından Yves Klein, Piero Manzoni ve Lucio Fontana gibi isimlerin farklı tekniklerde ürettiği 100'ün üzerinde eseri İstanbul'a getiriyor. Küratörlüğünü Zero Vakfı yöneticisi Mattijs Visser'in yapacağı sergide, ‘Zaman', ‘Boşluk', ‘Renk' ve ‘Hareket' gibi temalar etrafında Zero sanatçılarının eserleri görücüye çıkacak. Sergide, 19 farklı müze, galeri ve özel koleksiyonundan eserler yer alacak.

Sabancı Müzesi, Zero sergisini açan Stedelijk Müzesi'ne ve akımın doğduğu Düsseldorf'a geçen hafta bir gezi düzenledi. Zero'nun doğduğu topraklar ve akımın büyük bir retrospektif sergisinin yer aldığı gezi, bu öncü grubu yakından tanımaya yönelikti. Gezinin hâmisi Dr. Nazan Ölçer'in deyişiyle sergi, İstanbul'a iyimserlik getirecek. Türkiye'deki serginin sponsoru Akbank'ın Kurumsal İletişim Bölüm Başkanı Murat Göllü ise yarına ve yepyeniye odaklanan Zero'nun, eleştirel bakışı yaygınlaştırma misyonunun önemli olduğunu ifade etti ki, sanat piyasasının en çok ihtiyaç duyduğu şey de galiba bu.

Düsseldorf'ta önemli bir Zero koleksiyonuna sahip olan Raketenstation-Langen Vakfı'nı ziyaretle başlayan gezi, bu akımın izlerini sürmek için ilk duraktı. Devletten ve sponsorlardan bağımsız faaliyetlerini sürdüren vakfın, senelerce NATO tarafından savunma amaçlı kullanılan araziye kurduğu müze, ihtişamıyla dikkat çekiyor. Dünyaca ünlü mimar Tadao Ando'nun tasarladığı bina, Doğu sanatı ve modern sanat eserlerini bir araya getiren önemli bir sanat kurumu. Koleksiyonunda Cezanne, Klee ve Picasso gibi isimlerin olduğu Langen ailesinin göz bebeği bu mekâna, vişne ağaçları ve küçük bir gölet eşlik ediyor.

Gezinin ikinci durağı “Zero: Yıldızları Keşfedelim” adlı sergiye ev sahipliği yapan, Amsterdam'daki uluslararası çağdaş sanat ve tasarım müzesiydi. 1895'te açılan tarihî tuğla binaya, 2012'de eklenen küvet şeklindeki modern yapı ile önemli bir sergileme alanını sunan müze, bu sergiyle Zero'nun tarihine ve bugününe ışık tutuyor.

Müzenin Zero'nun tarihinde önemli bir yeri var. 1962'de akımın sanatçılarına kapılarını açmış ve çok başarılı bir sergi gerçekleştirmişlerdi. Ziyaretçilerin epey ilgi gösterdiği sergide, 75 eser yer alıyor. Müzenin koleksiyonunda Van Gogh, Matisse, Malevich, Chagal ve Warhol gibi isimlerin de olduğunu not edelim.

Zero'nun kısaca tarihine bakacak olursak... 1957'deki bir gecelik ilk sergilerinde herkesi şaşırtan ve saf ışığın peşinde olduklarını ilan eden Zero, zaman içerisinde 40 sanatçının 10 farklı ülkeden dahil olduğu bir akım olarak, sanatın yeniden tarifini gerçekleştirdi. Klasik resim anlayışını altüst eden akımın sanatçıları, ürettikleri işlerle yeni formlar ve bakış açıları geliştirdi. Zero tıpkı bir roket atışı gibi dokuzdan sıfıra doğru sayım ve sessiz, yeni bir başlangıç anlamına gelirken, savaşlar ve sanat tarihi yüklerini üzerinden atmak istedi. Yanmış tablolar, uçan poşetler, çivilerin çakıldığı torbalar, şişeler, araba lastikleri bu akımın malzemeleri oldu. Sergi açılışlarını bir festivale dönüştüren, sokaklarda şenlikler düzenleyen ekip, Zero adıyla üç dergi de çıkardı. Kendinden sonraki kuşaklara büyük etkisi olan Zero'nun günümüze de söyleyecek çok sözü var. İstanbul'da açılacak serginin ülkedeki kasvetli ortama biraz iyimserlik katmasını dilemek büyük bir istek olmasa gerek.

“Zero, tuval ve boyayla savaştı”

Nazan Ölçer (S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü):
“Tarihte bazı şeylerin erken söylenmesi bunların unutulmaya mahkûm olduğu anlamına gelmez. Zero, çok önceden avangard işlerle, tuval ve boyayla savaşan bir grup olarak ortaya çıktı. Türkiye'deki insanların da tıpkı bunun gibi ‘uçuk' işlere girişmesi lazım. Bir yandan da bu insanları anlayacak bir kitlenin de yetişmesi gerekiyor. Eleştirel bakışın eksik olduğu ülkemizde bu türden öncü işlerin sergilenmesi büyük önem taşıyor. Aktif olduğu dönemde sınırları aşarak birçok ülkedeki sanatçıların katılımıyla yepyeni malzeme ve tekniklerle bireysel ve toplu üretimlere alan açmış, dünya avangart sanatını şekillendirmiş bu akımın Türkiye'deki sanat dünyasını da derinden etkileyeceğine inanıyoruz.”

“Zamanın ötesinde bir akımdı”

Mattijs Visser (ZERO Vakfı yöneticisi ve küratör):
“Zero, bir sessizlik ve bir başlangıç. Herkes onun bir parçası olabilir. Tüm dünyada bir anda Zero'ya olan ilgiyi, seneler önce yaptıkları işlerin günümüz sanatına uygun olmasına bağlayabiliriz. Zero, zamanın ötesinde bir akımdı. Zero'ya mensup sanatçılar birbirine yakın malzemeler kullandı. Aralarında herhangi bir yarış yoktu. Bu akımın tutup tutmayacağından bile haberdar değillerdi. Amsterdam'daki sergi sanat tarihi açısından önemli. İstanbul'daki ise daha çok Zero'yu tanımaya yönelik tasarlandı. Sergiyi görecekler epey talihli olacak, zira pek çok eserin önümüzdeki yıllarda başka yerlerde sergilenmesi zor olabilir. Çünkü sigorta ve eserlerin korunmasıyla ilgili sorunlar gündemde.”

Musa İğrek, Amsterdam
Zaman Gazetesi
10 Ağustos 2015

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Kutulara hikâyeler biriktiren sanatçı

15:48 Posted by Musa İğrek , , No comments

Bileti yolculuğa, kartpostalı mekâna tercih eden bir sanatçı. Amerika'nın dışına hiç çıkmadı. Bu bilinçli ve münzevi tercihi, sanat eğitimi almamasına rağmen, onu kendi şiirsel dünyasında sonsuz işler üretmeye yöneltti. Deneysel kısa filmleri için Salvador Dali'nin “Bu fikirleri benim bilinçaltımdan çalmış!” dediği aktarılır. Ürettiği küçük boyutlu eserler, çok yönlü şiirsel evrenini hemen ele verirken, herkes onu bu kutularından tanıyor. Amerikalı sanatçı Joseph Cornell'in (1903-1972) kutular, kolajlar ve filmlerden oluşan bu seksen eseri İngiltere'nin başkenti Londra'nın en önemli sanat mekânlarından Royal Akademi'de sergileniyor. Cam kapaklı kutuları birer düş atölyesine dönüştürmesiyle ünlü Cornell'in, Amerika, Avrupa ve Japonya'dan çeşitli koleksiyonlardan derlenen Wanderlust (Yolculuk Tutkusu) adlı sergisi, sanatçının 35 yıl sonra Avrupa'da açılan ilk derli toplu işlerinden oluşuyor.

EDEBİYATA DÜŞKÜN BİR SANATÇI

Dört ayrı bölümde sergilenen eserler arasında sanatçının en bilinen Museums, Aviaries, Soap Bubble Sets, Palaces, Medici Slot Machines, Hotels ve Dovecotes adlı serileri ve işleri yer alıyor. Cornelle'in gündelik nesneleri kendi dünyasında harmanlayıp düşsel bir alana taşıdığı eserlerinde, aklınıza gelebilecek her türden nesneyi görmek mümkün. Kâğıttan balerinler, kuşlar, gazete parçaları, kitaplar, biletler, haritalar, pusulalar, yüksükler, ilaç kutuları, yıldızlar ve gökyüzü onun malzemeleri arasında. Sanatçının nesnelerle kurduğu bu ilişki Walter Benjamin'in “Yaşamak iz bırakmak demektir... İç mekânda... üzerlerinde gündelik kullanım nesnelerinin izlerini taşıyan sayısız örtü, astar, kılıf vardır. İkamet edenin izleri de mekâna nakşolur…” sözlerini akla getiriyor.

Sanatın sadece tuval üzerine renklerle yapılmadığı fikrine erken yaşlarda kapılan sanatçı, sürrealizmle karşılaşmasıyla, 1930'ların başından itibaren geceleri herkes uyurken elinde makasla kolajlar üretmeye başlar. Etrafında görüp ilgisini çeken her şeyi biriktirmeye meraklı Cornell, bu uğraşla bir nevi kendi kişisel arşivini oluştururken, bunları küçük kutularda çeşitli hikâyelere dönüştürür senelerce. Döneminin sanat akımlarını ilgiyle takip etse de kendi sanat yolculuğunda herhangi bir gruba dahil olmaz. Marcel Duchamp, Robert Motherwell, Andy Warhol ve Dorothea Tanning gibi isimlerle yakın arakadaşlık kurar. Cornell'in bu dünyanın kalabalığından ve gürültüsünden ayrı kalmasının bir nedeni vardır. Annesinin temizlik ve düzen takıntısından uzaklaşmak için bodrumda çalışmaya başlar. Burası onun için huzurlu bir mekândır. Utangaç bir yapıya sahiptir ve sanatın pazarlama kısmından da hiç anlamaz fakat Japon sanatçı Yayoi Kusama'nın posta kutusuna her gün aşk mektupları bırakacak kadar tutkuludur.

Cornell'in edebiyata olan düşkünlüğünden de söz etmemek olmaz. Marianne Moore ve Susan Sontag gibi yazarlarla dostluk kuran sanatçı, çeşitli işlerinde edebiyattan ilham alır. Goethe'nin Genç Werther'ın Acıları ve Emily Dickinson'a ithaf ettiği Toward the Blue Peninsula (Mavi Yarımadaya Doğru) adlı eserleri sergideki işlerden. Orhan Pamuk “Masumiyet Müzesi'nin ilham kaynakları” başlıklı yazısında eşyalarla olan şiirsel ilişkisinden söz ederken, Cornell'e de gönderme de bulunur: “Hollandalı ressamların natürmortlarını, hayatın geçiciliğini kurukafalarla, saatlerle, eriyen mumlarla şiirselleştirerek ve sembol haline gelmiş eşyalarla hissettiren vanitas tarzı resimleri, 18. yüzyıl Fransız ressamlarının en parlağı Chardin'i, Cézanne'ın ‘natürmort' resimlerini, Balthus, Duchamp ve otel adlarının gizli şiirini ortaya çıkarmayı bilen Joseph Cornell'i çok severim.” Sanatçının sergideki Museum (Müze) adlı eseri ise müzelerdeki “bak ama dokunma” ikazına gönderme yaparken sanatseverlere kutunun içindekileri dinleme fırsatı veriyor.

Pek çok yazara ve sanatçıya ilham olan Cornell, geride büyük hikâyelerin yer aldığı küçük kutular bıraksa da ablasına ölmeden hemen önce “Keşke bu kadar münzevi bir hayat yaşamasaydım.” demesi, hüzün vericidir. Cornell'in bu şiirsel dünyası 27 Eylül'e kadar açık kalacak.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
5 Ağustos 2015


4 Ağustos 2015 Salı

Faulkner'ın hayalî kasabası dijital âlemde kuruldu

15:35 Posted by Musa İğrek , No comments

Bir yazarın eserlerinde sözünü ettiği mekanlar, isimler ve karakterler okur için birer yol göstericidir. Yazarından büyük izler taşıyan bu işaretler, onun yazı evrenini keşfetmeye yarar. Fakat böyle bir yükün altına girip iğneyle kuyu kazarcasına bilgileri su yüzüne çıkarmak zorlu bir uğraştır. Teknolojinin hayatımızı kolaylaştırmasıyla bu keşif kolaylaştı. Bir romanın tüm sayfaları arasında kısa sürede aramalar yapmak bir hayli kısaldı. Bu kolaylık, önümüze yeni projeler ve heyecanlı araştırmalar getirmiyor değil.

Bu projelerden biri, Amerikan edebiyatının güçlü kalemlerinden ve Türkiye'de de hatırı sayılır bir okuru olan William Faulkner (1897-1962) ile ilgili. Faulkner, geride büyük bir edebi miras bıraktı hiç kuşkusuz. Okurlarına ve edebiyat tarihine bıraktığı malzeme, pek çok çalışmaya imkan verecek kadar zengin ve çeşitli. Faulkner'ın edebi mirasına odaklanan Amerika'daki Virginia Üniversitesi, yazarın tüm eserlerinde geçen mekanları, kişileri ve karakterleri bir sitede topladı. Okurların kolayca arama yapabildiği Dijital Yoknapatawpha adlı site sayesinde, Faulkner'ın yazı evrenindeki durakları kolayca okumak mümkün. Yayın hayatına yeni başlayan site, henüz daha keşif aşamasındayken, eklenen bilgiler ve tasniflerle sürekli güncelleniyor.

TEKNOLOJİ İLE EDEBİYATIN BULUŞMASI

Projenin adı Faulkner'ın kurmaca kasabası Yoknapatawpha'dan geliyor. Yazarın, 1927'de kaleme aldığı Flags in the Dust (Tozlu Bayraklar) isimli eseri, yazarın kurmaca kasabası Yoknapatawpha'da geçen ilk romanı. Faulkner'ın kimi eserlerinde boy gösteren bu mekanı Murat Belge şöyle anlatır: “Bir kere, Yoknapatawpha! Burası Faulkner'ın hayalî yöresidir. Büsbütün hayalî değil tabii. Elli devletten biri, güneyli ve sahici biri olan Mississippi'nin bir yöresi (county). Gerçek hayatta modelinin Lafayetle County olduğu düşünülüyor. Faulkner'ın eserleri arasında ilkin Absalom Absalom'da geçiyor Yoknapatawpha. Zaten bu romanlarla Kurtar Halkımı Musa arasında, karakterlerinden ileri gelen bağlantılar var.” 6215 kilometrekarelik alana yayılan bu mekan Dayton Kohler'a göre Faulkner'ın tamamıyla kendi memleketini yansıtır “Amerikan romanında, tarihi ve talihi bakımından bundan daha kasvetli bir yer yoktur.”

DARISI TÜRK YAZARLARIN BAŞINA

Yoknapatawpha'ya Faulkner'ın şimdiye kadar 6 romanı ve 20 öyküsü tüm detaylarıyla konulmuş. 1.956 Faulkner karakteri ve 2.886 olay siteye girilmiş. 14 roman ve 54 öykü daha düşünecek olursak sitenin alacağı epey bir yol var. Proje, dijital teknoloji ve edebiyatı buluşturarak neler yapılabileceğini, bunun yanı sıra bu yeni aracın bir insan, bir öğretmen ve bir arkadaş olarak edebiyat hakkında neler sunabileceğini ölçmek istiyor. Site, Faulkner üzerine çalışan araştırmacıların desteğini isterken, hem okurlar, hem de edebiyat tarihi açısından yeni bir mecranın önünü açmayı amaçlıyor.

Türkiye'de bu türden dijital çalışmalar olmasa da yazarlar hakkında hazırlanan sözlükler bu boşluğu biraz da olsa doldurmaya aday. ‘A'dan Z'ye' başlığı altında daha önce Nazım Hikmet, Abidin Dino ve Sait Faik gibi usta yazar ve şairler hakkında yayımlanan kitaplara, son olarak Sevengül Sönmez'in hazırladığı Sabahattin Ali eklenmişti. YKY'den çıkan bu seri, yazarların hayatına ve eserlerine odaklanarak yazı dünyalarını ortaya koyan önemli bir çalışma. Tanpınar için böyle bir çalışma neden yok, sorusu ise umarım yakında cevap bulur, zira o da bu türden bir keşfi hak ediyor. (http://faulkner.drupal.shanti.virginia.edu/)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
4 Ağustos 2015




3 Ağustos 2015 Pazartesi

Yazarın acısına bakmak


“Hastalık” kelimesi huzursuzluğu içinde barındırır. Tıpkı huzursuzluk gibi hastalığı da tarif etmek zordur. Bilge Karasu hayatının son dönemlerinde kaleme aldığı, yarım kalan “Acı Çeken Gövde” adlı denemesinde şöyle der: “İnsan neyi betimlemeğe kalkmamış ki ağrıyı da betimlemeğe girişmiş olmasın?” Pankreas kanserinin pençesindeki Karasu bu kısa metinde bedenini ele geçiren amansız hastalığı anlamaya çalışırken, okuru Virginia Woolf’un deyişiyle “sağlığın ışıklarının seyreldiği anlara” taşır. Sema Kaygusuz’un Yere Düşen Dualar romanının kahramanına kulak verirsek: “Hastalık, ruh dediğimiz o dumansı yaratığı gövdeye karşı kullanamadığımız biricik sığınaktır. Yaşamın ölüm koktuğunu onun sayesinde anlarız.”

Pek çok yazar hayatının bir safhasında hastalığın bünyesini kemirmesinden şikayetçi olmuştur. Ama sonuçta hastalığa razı olmaktan öteye gidilemiyor. Bu kabullenme bir adım sonra yazarların eserlerine de yansıyor. Günümüzde bilim insanlarının araştırmaları ruhsal ve fiziksel rahatsızlık yaşayan yazarlar üzerine önemli bulgular sunuyor. Hastalık ile edebi üretim arasındaki ilişkinin seyrine odaklanan bulgularda bazı soruların cevabını bulmak mümkün.


Yazarlar ve hastalıklar üzerine yapılan araştırmalara baktığımızda şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşıyoruz. 2002’de, San Bernardino California Eyalet Üniversitesi’nden Dr. James Kaufman’ın 1629 kişi arasında yaptığı araştırma şairlerin, özellikle kadın şairlerin ruh sağlığının diğer sanatçılara göre bozulmaya daha yatkın olduğunu ortaya koymuştu. Kaufman’ın yaratıcılık ile ruhsal bozukluk arasındaki ilişkiye odaklanan çalışması literatüre “Sylvia Plath Etkisi” olarak geçti. Geride bıraktığımız haziran ayında yayımlanan yeni bir araştırma ise yaratıcılık ile deliliğin insan DNA’sının molekülleriyle bağlantılı olduğuna dikkati çekiyordu. İzlandalı araştırmacıların verilerine göre, yaratıcı insanlardaki genetik faktörler, sıradan insanlara oranla bipolar bozukluk ve şizofreni riskini artırıyor. Buna göre ressamlar, müzisyenler ve yazarlar bu geni başka insanlara oranla yüzde 25 daha fazla taşıyor. Aynı konudaki son araştırma ise geçtiğimiz haftalarda İsveçli bilim insanlarından geldi. Araştırma, yazarların ruh sağlığının depresyona, anksiyete bozukluğuna ve kötü madde kullanımına daha açık olduğunu ortaya koyuyor. Buna göre yazarların şizofreniye ve manik depresif bozukluğa yakalanma riski normal bireylere oranla iki kat daha fazla.

George Orwell
Uzman gözüyle yazar hastalıkları
Yazarların hastalıklarına uzman gözüyle bakan bir kitap geçtiğimiz haftalarda Türkçeye çevrildi. John J. Ross’un, Shakespeare’in Titremesi Orwell’in Öksürüğü adlı çalışması William Shakespeare’den James Joyce’a, Jack London’dan Brontë Kardeşlere kadar yazarların hastalıklarına odaklanıyor. Dahiliye ve enfeksiyon hastalıkları uzmanı, Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Kanadalı Ross, yazarların tespit edilen hastalıklarını bir hekim gözüyle tek tek inceliyor.

Kimi zaman kurmaca metinler kimi zaman da tıbbi veriler üzerinden ilerleyen çalışma, “yazarlar ve hastalıkları hakkında, tıbbi bir bakış açısından yazılmış bir kitabın ilgi çekebileceği” düşüncesiyle kaleme alınmış. Ross’un kitabında sözünü ettiği yazarlara geçmeden önce hastalık ve yazmak üzerine biraz kafa yoralım.

Susan Sontag
‘Hastalık, hayatın gece karanlığıdır’

Susan Sontag hastalık ülkesine göç edip oranın neye benzediğini anlattığı Metafor Olarak Hastalık adlı kitabına şöyle başlar: “Hastalık, hayatın gece karanlığıdır; daha sıkıntılı süren bir yurttaşlıktır. Dünyaya gelen herkes, biri ‘sağlıklılar’, diğeri ‘hastalar’ ülkesinde olmak üzere çifte vatandaşlığa sahiptir bu yeryüzünde.” Hastalıkların ele alınışında öteden beri ahlâki değerler ağır basar. Tomris Uyar’a kulak verirsek: “Veba gibi salgın hastalıklar, nasıl bir toplumdaki çürümenin cezası olarak algılanmışsa, frengi, cüzam ve çiçek de bireyde, bireyin kişiliğinde ortaya çıkan bozuklukların, zaafların göstergeleri olarak algılanagelmiştir. Bu katı ahlâki değerler değiştirilmediği, üstelik hayatın her düzlemine kendi metaforlarıyla yerleşebildikleri hastalıklar ‘zenginler’e ve ‘fakirler’e göre diye ayrılabildikleri sürece, en basit virüsler bile gözden kaçabilecek, tedavi yöntemlerini araştırmada bir yılgınlık baş gösterecektir.” Enis Batur da pek çok yazarın pençesine düştüğü sifilisi, “19. yüzyılın karabelâsı, kargışlı hastalığı” diye tanımlar: “Baudelaire’i, Flaubert’i, Maupassant’ı, daha nicesini kahreden, ağır ağır tüketerek, kıvrandırarak ölümü kurtuluşa dönüştüren onmaz kâbus.”

Hastalık tecrübesini kaleme almak zorlu bir uğraştır. Virginia Woolf bu durumu şöyle açıklar: “Âşık olan bir liseli genç kızın derdine tercüman olabilecek bir Shakespeare veya Keats var, ama acı çeken biri doktora başındaki ağrıyı anlatmaya kalkıştığında dil birdenbire kurulaşır.” Walter Benjamin de Proust’un astım hastalığı karşısında çaresiz kalan doktorlardan söz eder. Proust ise, tam aksine, hastalığını kendi hizmetine koşmuştur. Benjamin, yazarın bunu sistematik bir biçimde yaptığını aktarır: “İşin en dışsal yanından başlayacak olursak, hastalığının kusursuz bir sahne yönetmeniydi Proust.”

William Shakespeare
Shakespeare’in titrek yazısı

Kitaba dönersek… John J. Ross bir genellemeyle başlıyor: “Müthiş yazarlarda sıkça rastlanan biyografik bir özellik de, maddi bir felaket, ebeveynlerden birinin ölümü ya da başka bir travmayla güvensiz hale gelen bir ergenliğin takip ettiği mutlu bir erken çocukluk dönemidir.” Shakespeare bu halkaya dâhil olanlar arasında. Onun hakkında dilden dile dolaşan hastalıklara Ross pek anlam veremese de makul bir cevap aramaya çalışıyor kitabında. Shakespeare’in titrek bir elyazısı olduğunu ve bunu Parkinson hastalığına bağlayanlar bulunduğunu belirten yazar, Parkinsonlu hastaların elyazıları minicikken (mikrografi), Shakespeare’in titrek yazısının normal boyutlarda olduğunu aktarıyor. Bu titrek elyazısı her ne kadar saatler boyunca yazı yazan profesyonel yazmanlarda görülen, yazar krampı veya başka deyişle arzuhalci felci olarak kabul edilse de, Shakespeare’in bu hastalığa yakalanmış olmasına şüpheli bakıyor yazar. Shakespeare’in ölüm nedeninin frengi olduğu dedikodusuna karşı çıkan Ross, yine de yazarın oyunlarındaki ve sonelerindeki frengi takıntısının, onun bu tür bir hastalıktan mustarip olduğuna dair dolaylı bir kanıt sayılabileceğini düşünüyor.

Jonathan Swift
Hasta bir yazar: Swift

Ross’un kitabında bahsettiği bir başka isim Jonathan Swift. George Orwell onun için şöyle diyor: “Hasta bir yazardır. Çoğu insanda yalnızca aralıklarla görülen depresif ruh halinden hiç çıkmıyordu; daha çok karamsarlıktan ya da grip sonrası etkilerinden mustarip biri kitap yazmaya kalkmış gibi... Yine de ilginçtir ki pek az çekinceyle en çok hayranlık duyduğum yazarlardan biridir ve hele ki Gulliver’in Gezileri sıkılmamın imkânsız olduğu bir kitaptır.” Swift baş dönmesi atağı başladığında günlerce iş yapamaz hale gelir ve tökezlemeden yürüyemezmiş. Ross, Swift’in muhtemelen Ménière hastalığından ya da gittikçe artan bir içkulak rahatsızlığından mustarip olduğunu söylüyor.

Brontë ailesi ve dedikodular


Edebiyat tarihinin kardeş yazarlarından Brontë’ler de birçok dedikodunun gölgesinde tartışılmıştır. Ross, Brontë Kardeşlerin Victoria döneminde yaygın bir hastalık olan tüberkülozdan öldüğünü hatırlatıyor. Bunun yanı sıra, Brontë ailesinin edebi dehaya kapıları açan birtakım kalıtsal özelliklere sahip olduğunu unutmamak gerekir. Ailede “kişiyi hem duygudurum bozukluğuna hem de Asperger sendromuna yatkın hale getiren, böylece zengin bir duygusal deneyim kaynağını üstün sözel beceriler, oldukça detaylı anılar ve takıntılı bir çalışma ahlâkına ve zekâya dönüştüren” genetik yapı Brontë Kardeşlere edebi anlamda başarı getirmiştir.

Herman Melville
Melville ve stres bozukluğu

Herman Melville çocukken ve yetişkin bir erkekken aile trajedilerinin ıstırabını çekmiş. Eleştirmenlere eserlerini bir türlü beğendirememesi ve inanç konusunda yaşadığı şüphelerin yanı sıra bipolar bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu ve alkolizm gibi psikiyatrik hastalıklarla savaşmış. Ross’a göre muhtemelen ankilozan spondilit yüzünden bozulan sağlığıyla yıllarını geçirmiş. Fakat Billy Budd adlı eseri yazara başarının yanı sıra şahsi mutluluk da getirmiş. Ross bu süreçte eşinin, ailesinin ve dostlarının sevgisinin, desteğinin ve sonsuz sabrının Melville’in kronik hastalığının seyrini iyiye doğru değiştirdiğini söylüyor.

James Joyce
Joyce ve zorlu ameliyatlar

James Joyce çocukken güleç yaradılışından ötürü aile içinde “Neşeli Jim” olarak bilinirmiş. İyi bir eğitim alan Joyce’un, halk arasında belsoğukluğu olarak bilinen Neisseria gonorrhoeae bakterisinin sebep olduğu, insanlığın kadim hastalıklarından birine yakalandığı söylenir. O dönemde bu hastalığa karşı uygulanan tedaviler pek sonuç vermez. Sonunda iltihap, ameliyatlar ve komplikasyonlar yüzünden Joyce görme yetisini neredeyse tamamen yitirir. Bunun yanı sıra hayatının son yıllarına doğru yazarda belirgin bir depresyon eğilimi görülür.
Joyce 1914’te Ulysses’i yazmaya başlar fakat 1917’de göz sorunları yeni bir aşamaya girer. Ross şöyle anlatıyor: “Birkaç glokom atağı geçirdi; sokağın ortasında geçirdiği bir tanesi öyle ani ve öyle şiddetliydi ki, acıdan gözü dönmüş bir halde göz doktorunu baskıyı azaltsın diye irisin bir kısmını kesip almaya zorladı.” Bunun ardından Joyce’un köpek ve şimşek fobilerine ameliyat korkusu da eklenir. Ama hayatının sonraki dönemlerinde çeşitli ameliyatlar geçirecektir.

Ross’un kitabından öğreniyoruz: “Görüşü kötüleştikçe, Joyce devasa harflerle yazı yazıyor ve okumak için de bir büyüteç kullanıyordu. Görme yetisinden mahrum kalınca, işitme duyusu keskinleşti ve dilin müziği bir takıntıya dönüştü. Görme yetisini kaybetmesi ve o zamana dek yayımlanan kısımların iyi tepkiler almamasından ötürü depresyona girince, 1927’de Work in Progress’i yazmayı neredeyse tamamen bıraktı. Ertesi yıl 50 kiloya kadar düştü (Joyce bir seksen boyundaydı). Anlaşılacağı gibi kuvvet verici etkilerinden ötürü arsenikle tedavi edildi ve biraz kilo alabildi.” Daha sonra pek çok şok geçiren yazar, akciğerlerinin sıvıyla dolmasıyla komaya girer. İç kanama başlar ve bu ağrı nöbetinin başlamasından yetmiş iki saat sonra James Joyce ölür.

Tomris Uyar
Yazmak hastalık mıdır?

Hastalık ve yazmak kavramları yan yana gelince, yüzyıllardır tartışma konusu olan “Yazmak hastalık mıdır?” sorusu da akla düşüyor. Tomris Uyar buna şöyle cevap vermişti: “Bizim hastalığımız bir tür metodu olan delilik. Çok sıkı bir disiplin gerektiriyor. İyi bir ön hazırlık şart. Bu durumda da hastalanmamak için epey çaba harcamış olursunuz. Galiba da dünyayı bildiğinizce değiştirmek, yeni bir düzen ya da düzensizliğe sokmak için böyle bir kaygıyla yazıyorsunuz. Üstelik öbür hastaların sandığı gibi zevk veren bir hastalık da değil.”

Edebiyat tarihi boyunca hastalığı anlamlandırma çabasıyla çeşitli metaforlar üretilmiştir. Her yazarın kendi acısını ele alışı ve ona anlam vermesi hem hayatında hem de kurmaca eserlerinde etkisini gösterir. Yine de sevdiğimiz bir yazarın hasta olması fikrini, onun da her fani gibi çeşitli fiziksel ve ruhsal hastalıklarla boğuşuyor oluşunu kabullenmek zor. Belki bu sebeple edebiyat tarihinde yazarlar ve hastalıkları hakkında pek çok dedikodu var. Yazarların hastalıklarına uzman gözünden bakmak bu yüzden anlamlı ve değerli bir tecrübe.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
3 Ağustos 2015