25 Haziran 2015 Perşembe

Çevirmen adı var mı, yok mu?


Nobel ödüllü Alman yazar Günter Grass'ın (1927-2015) Teneke Trampet adlı eserinin yeni bir çevirisi, Akılçelen Kitaplar'dan Fikret Çalışlar imzasıyla yayımlandı. Fakat alışılmışın aksine, çevirmenin adı kitabın ön kapağında değil, içinde yer alıyor. Bu tür yayıncılık anlayışı son dönemlerde dikkat çekerken; “çevirmenin adının ön kapakta mı olması gerekir, bunun bir kuralı var mı?” tartışması yeniden gündeme geldi. Usta çevirmenler İlknur Özdemir ve Sabri Gürses'e bu tartışmayı sorduk. Teneke Trampet, Türkçede ilk kez Cem Yayınevi'nden 1972-1973 yıllarında 3 cilt halinde, sonra da Gendaş Yayınları'ndan 2000'de tek cilt olarak Kamurân Şipal çevirisiyle yayımlandı. Kitabın uzun süredir baskısı bulunmuyordu.

İlknur Özdemir: “Adın kapakta yer alması emeğe saygının bir ifadesi”

“Çevirmen adının ön kapakta yer alması diye bir kural yok ancak epeydir uygulanıyor, neredeyse 25-30 yıldır. Ama hâlâ çevirmen adını kapağa koymayan yayınevleri var. Yayın yönetmeni olduğum yayınevlerinde hep kapakta yer aldı çevirmen adı. Çünkü çevirmen bir kitabı kendi dilinde yeniden yazan kişidir. Çeviri büyük emek isteyen bir uğraş. Adını kapakta görmek çevirmeni mutlu eder. Kendim de çevirmen olduğum için bunu savunuyorum. Özellikle ülkemizde çevirmenlere pek ödül verilmediği için en azından bu şekilde bir tatmin sağlanıyor. Öte yandan yayınevleri değerli bir çevirmenin adını kapaklarına koyarak kitabın iyi bir çeviriyle sunulduğunun altını çiziyorlar. Çevirmenin adına bakarak kitap alan ya da hiç tanımadığı bir çevirmenin çevirdiği kitaba güvenmeyen okurlar çoğaldı. Hatta “Demek …… çevirmiş bunu, alıyorum” diyerek kitabı incelemeden alanlar da var. Adın kapakta yer alması, bir anlamda o kişinin emeğine gösterilen saygının da ifadesi. Zorunlu haller dışında (bazı çocuk kitaplarında mümkün olmuyor) çevirmen adının kapakta yer alması olumlu bir tutum. Öte yandan yurtdışında çevirmen adının genelde kitabın içinde yer aldığını da söylemek gerek.”

Sabri Gürses: “Yazardan çok çevirmeni okuruz”
“Kitap kapağında çevirmen ismi yazması duruma bağlı bir değişken kanımca. Eğer kitap bir edebiyat, sanat eseriyse çevirmen isminin yazması iyi olur ve hatta gereklidir; çünkü yazardan çok çevirmeni okuruz çoğunca, ya da hiç olmazsa, öncelikle. Bence bilimsel eserlerde de çevirmen isminin kapakta belirtilmesinde yarar var. Fakat burada yayıncının pazarlama, tanıtım stratejisi farklı olabilir; bu türün okuru çevirmenden çok yazarla ilgileniyor olabilir, kapakta fazladan bilgi görme ihtiyacı olmayabilir. Sanırım popüler kültür kitaplarında genel eğilim bu. Özellikle kendi adıma çevirmen isminin kapakta yazmasının çevirmene bir yararı olduğu fikrinde değilim. Gönül Suveren'in Agatha Christie çevirdiği dönemde ismini yazardan büyük harflerle kapağa yazdıkları kitaplar var; ama sonra yaşlılığında, bir yanlış çevirisi söylentisi yüzünden çevirileri yeniden çevirtip ismini Christie'yle birlikte anmaz oldular. Ya da tam tersine, intihal çeviriyi aklamak için çevirmen ismini kullandıkları olabiliyor; kırkıncı çevirisini yayımlamış, kapakta ismi olan kişinin bütün çevirilerinin arkadaşları, editörler tarafından düzeltilerek yayımlanmış olması gibi olgularla da karşılaşılıyor. Yani kapaktaki isim çevirmenin hakkı ama kimlik kazanması için tek koşul değil ve kimlik, isimden daha önemli bence. Bir de çevirinin çevirmenin geçimini sağlaması. Bu çerçevede telifi devam eden Teneke Trampet'in klasik çevirisinin yeniden yayında kullanılmaması, kitabın daha önce çeviri yapmamış birinin ismiyle yayımlanması, hiçbir şey değilse emektar Kamurân Şipal için kırıcıdır, çünkü telif sebebiyle onun çevirisini arşiv malzemesi haline getiriyor. Yeni çevirmenin daha önceki çeviriyi değerlendiren bir önsöz yazması, çevirisini açıklaması, varsa eski çeviriye borcunu açıklaması kibarlık olur.”
Musa İğrek
Zaman Gazetesi
25 Haziran 2015


http://www.zaman.com.tr/kultur_cevirmen-adi-var-mi-yok-mu_2301845.html

23 Haziran 2015 Salı

Galeride kaydırak ve uyku keyfi

12:41 Posted by Musa İğrek , , No comments

Müze ve galeri mekânlarıyla izleyicilerin ilişkisi biraz mesafelidir. O ‘beyaz küp'ün içinde nasıl hareket edilmesi gerektiğine karar vermek zorlaşır bazen. Belçikalı sanatçı Carsten Höller, Londra'daki Hayward Galeri'de açılan Decision (Karar) sergisinde, bu ciddiyeti kırarak, pek çok işinde olduğu gibi, mekânı bir oyun alanına dönüştürmüş durumda. Höller, sanatseverleri galerinin çatısından bahçeye akan kaydıraklardan dünyayı ters gösteren gözlüklere; mekânda gecelemek için kurulan iki yataktan (geceliği 300 Sterlin), uçan makinelere uzanan eğlenceli bir deneyime çağırıyor. Sanatçının işleri, yine ilham aldığı lunaparklar ve oyun alanlarından izler taşırken, izleyici ile sanat eseri arasındaki etkileşimi de yeniden sorguluyor.

Müze ve galeri mekânlarının o pasif atmosferini kırarak katılımcı bir pratik oluşturmayı amaçlayan 1961 doğumlu Höller, senelerdir bu yönde işler üretiyor. Bir bilim adamıyken sanata el atan Höller, üretimlerini bu tecrübeyle sürdürüyor. Mekânı bir atölyeden çok laboratuvar veya tasarım fabrikası gibi kullanıyor ve işlerinde işbirliğine dayanan bir sanat deneyimi sunuyor. Geleneksel anlamdaki sanat nesnesi ve izleyici tanımları üzerine kafa yoran Höller, katılımlı bir sanat derdinde. Sergideki uzun kuyruklardan, başarılı olduğunu söylemek zor değil. Türkiyeli sanat seveler, Höller'in 5. ve 6. Uluslararası İstanbul Bienali'nde de eserlerinin sergilendiğini hatırlayacaktır.


Galeri mekânına uzun bir metal tünelden geçerek giriyorsunuz. Sanatçının ‘karar koridorları' adını verdiği bu karanlık geçitten geçmeniz bekleniyor. Klostrofobiniz varsa bu metal tünel pek önerilmez. Biraz ürkütücü bu yolculuğun ardından, uçan mantarlar ve çocukların içine girip oynayabildiği zar şeklindeki koca küp karşılıyor sizi. Höller'in, ‘sanat eserine dokunmak yasaktır' algısını kırmak için çabalayan işlerini galeride sürekli hareket eden iki yataktan görmek mümkün. Bunlar, galeride konaklamak isteyen izleyiciler için, fakat meraklısı bir gecelik 300 sterlin ödemek zorunda. Galerinin tavanlarına ve yatakların kenarlarına monte edilmiş sensörler sayesinde yataklar birbirine çarpmadan hareket ediyor ve 24 saat boyunca kamerayla izleniyor. Sanatçı, hareket eden bir yataktaki rüyalar ve gündüz nerede uyanacağınızın belirsizliğini sorguluyor. Yatılı sanatseveri sabah çay veya kahve ikram ediliyor.

İZLEYİCİNİN AKTİF OLANI MAKBUL!

Dünyayı başaşağı gösteren biraz ağır gözlüklerle galerinin terasında, Londra manzarasını çok daha farklı izleyebiliyorsunuz. Tabii bu ağır gözlükleri taşımak ve sergiyi gezen diğer izleyicilere çarpmamak için büyük bir çaba harcamanız gerekiyor. Görme algımızı değiştirmek isteyen Höller, gerçek dünyayı göstermeye çalışıyor. Müzenin terasından bahçeye doğru akan kaydırak ise sanatçının 2006'da yine Londra'da Tate Modern'in içine yerleştirdiği eserin bir benzeri. Bu kez binanın dışına yerleştirilen kaydırak, kişinin kent hayatıyla olan ilişkisini sorguluyor. ‘Hap saati' adını verdiği çalışması ise, galerinin ortasına her üç dakikada bir, kırmızı beyaz renkli ilacın düşmesinden oluşuyor. Serginin sonunda ise mekanda 1,2 milyon adet hap birikecek.

İzleyicinin, eserleri tamamladığı bir çalışma olan bu sergi, sanatseverlere de büyük bir sorumluluk yüklüyor, zira onlar olmadan bu etkileşimin gerçekleşmesi söz konusu değil. İzleyici bu etkileşimle her ne kadar pasif durumdan sıyrılıp aktif bir hale dönüştüğünü zannetse de sanatçının görünür-görünmez yönlendirmeleriyle yine pasif hale bürünüyor. Höller'in bu derece katılıma açık işlerinin biraz geçici bir tad bıraktığını söylemek zor olmaz. Galerinin dışına çıktıktan sonra biraz eğlenceyle karışık bir lezzet kalıyor damağınızda. Sergi 6 Eylül'e kadar açık kalacak.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
23 Haziran 2015

21 Haziran 2015 Pazar

Mutluluğun ‘pahalı' mimarisi


Mutluluk ile mimari arasında büyük bir ilişki kurulabileceğini söyleyen İsveçli yazar Alain de Botton, insanların mimariye büyük bir kuşkuyla yaklaştığını dile getirerek, mimarinin önemini şu temele dayandırır: “Bizler farklı yerlerde yaşayan, iyi ya da kötü, birbirinden tamamen farklı insanlarız; mimarinin görevi de bizlere ideal yaşantımızın nasıl olabileceğine dair bir fikir vermek.” Button'un bir hayli eğlenceli olan meşhur kitabı Mutluluğun Mimarisi'nde değindiği bu ilişkinin meyvelerini, Yaşayan Mimari (Living Architecture) adıyla ünlü isimlere tasarlattığı evlerde görmek mümkün. Britanya'nın pek çok farklı şehrinde yer alan projenin son evini, şu sıralar İstanbul'da Pera Müzesi'nde Küçük Farklılıklar adlı sergisini görebileceğiniz İngiliz sanatçı Grayson Perry tasarladı. Perry'nin tasarımı tıpkı eserleri gibi renkli ve kışkırtıcı.

2010'da ilk evin kapılarını açan Yaşayan Mimari projesi, Botton'un İngilizlerin eskiye olan aşkına karşı bir duruş niteliğinde. Zira ülkede, özellikle taşrada, farklı mimari yapıları görmek olağan bir durum değil. Botton, bu evlerin insanların modern binalara olan önyargısını da kırmayı amaçladığını söylüyor. İnsanların tatil için pek de yollarının düşmediği yerlere kurulan evler, hem rahatlatıcı hem de eğitici bir amaç güdüyor. Her yıl yeni bir ev yapmayı planlayan ekibin başında Botton yer alıyor. Mimari, mutluluk ve birey üzerine kafa yoran yazarın “Eğer mimarinin karakterlerimizi değiştirdiğine inanmasaydım, bu projeyi devam ettirmezdim.” diyor. Proje de çok ilgi gören kitabı Mutluluğun Mimarisi'nin ardından çıkıyor.

HİKÂYESİ OLAN BİR EV

Ünlü mimarlar tarafından tasarlanan bu evler yıl boyunca tatil maksatlı kiralamak isteyen herkese açık. Yaşayan Mimari projesi, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak faaliyetlerini sürdürürken, Botton'un deyişiyle “çağdaş mimari için bir anıt vakıf” olarak hizmet veriyor. The Balancing Barn, The Shingle House, The Dune House, A Room for London, The Long House ve en son A House for Essex adıyla kapılarını açan bu evlerin kuruldukları bölgelerde hemen dikkati çekerken, ünlü isimlerin de ilgisine mazhar oluyor. Pek çok kimsenin vakit geçirmek için sıraya girdiği evlerde konaklamak için uzun bir bekleyiş süresi var. Fiyatlar ise 3-5 gecelik 6 bin ile 18 bin TL arasında değişiyor ve evde 4-8 kişi kalabiliyor.


Grayson Perry'nin kırsal bir alanda kurduğu yeni ev, tıpkı şu sıralar Pera Müzesi'ndeki işleri gibi hayli ironik ve anlatacak hikâyesi olan bir mekan. Bu ay itibarıyla evde konaklamak isteyenlere kapılarını açan küçük şatoda yer bulmak şimdilik zor. Essex'li Julie adlı kurmaca bir kadın karakterin hayatından yola çıkan eve, komşulardan çeşitli tepkiler var. Kimileri bu mekânın bölgeye hareketlilik getireceğini düşünürken kimileri de böyle bir kurgunun yaşadıkları yerle uyuşmadığı ve karşılığı olmadığı görüşünde. Fakat, Perry bu anıtsal eserinden bir hayli memnun gözüküyor.

Felsefeden yaşam koçluğuna (İstanbul'da da şubesi olan Hayat Okulu) geçiş yaptığı projeleriyle eleştirilen Alan de Botton'un ‘Yaşayan Mimari' projesi ‘kâr amacı gütmeyen bir mekân' olarak gösterilse de ünlü yazarın ‘Mutluluğun Mimarisi' adlı kitabındaki şu cümle hafızalardaki yerini koruyor: “Büyük mimarî yapıtlar ortaya koyma hırsına kuşkuyla yaklaşmak için pek çok neden var.” Daha da önemlisi yine Botton'ın dediği gibi, “Mutluluğumuzu bir gün lavın altında kalacak, bir kasırgada yerle bir olacak, bir çikolata ya da şarap lekesiyle güzelliğini kaybedecek şeylere bağlamamamız gerektiğini savunan eski çağ filozofları ne kadar da haklı diye düşünmeden edemiyor insan.” (www.living-architecture.co.uk)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
21 Haziran 2015

15 Haziran 2015 Pazartesi

Şiir ölmedi kütüphanelerde yaşıyor


Hilmi Yavuz, geçen hafta bu sayfadaki yazısında, öteden beri gündemde olan “Şiir öldü mü?” sorusuna, şiir kitaplarının satışı üzerinden cevap verilemeyeceğini dile getirdi. Şiir kitaplarının ‘çok satan kitaplar' listesinde yer almayışı ile şiirin ölümü arasında hiçbir ilişki kurulamayacağını savunan Yavuz, Türkiye'de ‘roman'ın bir yazınsal tür olarak öne çıktığını, şiirin ise biraz daha gerilere itildiğini ifade ediyordu: “Bundan yirmi yıl önce de, bugün de, nitelikli okur tarafından satın alınan şiir kitaplarının sayısı 1000-2500 arasındadır. Bir kez daha yineliyeyim: Oran düşmüştür, ama sayı düşmemiştir. ‘Nitelikli okur' dedim, bu çok önemli: Bu tip okurlardan oluşan bir yazınsal izlerçevre vardır ve bu izlerçevre, edebiyat kamuoyunun çok önemli bir kesimini oluşturur. Bir de bu izlerçevrenin dışında şiirle ilgilenenler vardır.”

Şiirin Türkiye'deki seyri çok iyi gözükmese de Hilmi Yavuz'un sözünü ettiği o nitelikli okur kütüphanelerde yaşıyor denilebilir. Dünyanın en önemli kütüphanelerinden biri olarak değerlendirilen İngiltere'nin başkenti Londra'daki Şiir Kütüphanesi'nin yıllık 30 bin ziyaretçisi var. 200 bine yakın şiir kitabına sahip olan kütüphane, modern şiirin ve günümüz şiirinin kalbi niteliğinde. İngilizcede yayımlanan şiir kitaplarına yer veren kütüphane, dünyanın dört bir yanından okurları ağırlıyor.

LONDRA'DAKİ KÜTÜPHANEDE TÜRK ŞİİRİ DE VAR

1953'te Britanya Sanat Konseyi tarafından kurulan kütüphanenin açılışını T.S.Eliot ve Herbert Read gerçekleştirir. 1988'den beri, Thames Nehri'nin kıyısındaki Royal Festival Hall'ün beşinci katına yerleşen kütüphane, 1912'den bu yana İngilizce yayımlanan şiir kitaplarına ev sahipliği yapıyor. Kütüphanede sesli şiirler, çocuklar için ayrılmış raflar, şiir üzerine kitaplar ve en önemlisi büyük bir şiir dergisi arşivi yer alıyor. Büyük, küçük yayınevi ayırt etmeksizin şiirin kalitesiyle ilgilenen kütüphanede Türkiyeli şairlerin İngilizceye çevrilmiş kitapları da var. Kütüphanenin raflarında Yunus Emre, Orhan Veli, Nazım Hikmet, Ece Ayhan, Ergin Günçe, Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Erdem Bayazıt, Hulki Aktunç, Cevat Çapan, Oktay Rifat, Lale Müldür, Nuri Pakdil, Enis Batur, Birhan Keskin, Gonca Özmen ve Bejan Matur gibi isimlerin şiir kitapları yer alıyor. Bireysel kitapların yanı sıra antolojiler de bulunuyor kütüphanede.

Britanya'daki rakamlara bakacak olursak; halihazırda şiir kitabı yayımlayan 117 yayınevi, 180 şiir dergisi ve 40'a yakın şiir atölyesi ve çeşitli okuma grupları var. Bu şaşırtıcı tablo, ülke genelinde şiire olan merakı açık ederken, onlarca şiir ödülünü ve yarışmaları göz önünde bulunduralım. Şiir Kütüphanesi'nin şair adaylarına bir de öğütleri var. Bir dergiye altıdan fazla şiir göndermemek; gönderdiğiniz şiirlerin bir kopyasını saklamak; uzun bir süre yayımlanmak için beklemek ve telif alma arzusunu unutmak... Daha da önemlisi ise reddedilmeye karşı asla vazgeçmemek!

BURSA NİLÜFER'DE İLK ŞİİR KÜTÜPHANESİ

Türkiye'de durum nedir, diye bakacak olursak, öncelikle ilk şiir kütüphanesinden söz etmemiz gerekir. Bursa Nilüfer Belediyesi Nâzım Hikmet Kültürevi içerisinde açılan Şiir Kütüphanesi, Türkçede yayımlanmış şiir ve çeviri şiir kitaplarını, şiir antolojilerini, şiir ya da şairler hakkında hazırlanmış tezleri, şiir ve edebiyat dergilerini barındıran bir mekân. 2012'den beri hizmet veren kütüphanenin koleksiyonunda 12 bin kitap yer alırken, yıllık ziyaretçi sayısı 30 bini aşıyor. Kütüphane, ilk örnek oluşuyla ülkemizdeki bir boşluğu dolduruyor.

Şiir kütüphanelerinin bu manzarası elbette sevindirici fakat Hilmi Yavuz'un dediği gibi o mutlu azınlığa tabi olan nitelikli okurun omuzlarında ilerliyor şiir. Hem ne demişti Oktay Rifat: “Okuru olmayan bir şiir düşünülemez.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
14 Haziran 2015

11 Haziran 2015 Perşembe

Çok ortaklı romanlar


Jorge Luis Borges, Arjantinli öykü yazarı Adolfo Bioy Casares ile akşam yemeklerini Casares'in evinde yiyip ardından birlikte yazmaya başladıklarını anlatır. İki yazarın bir masaya oturup aynı metin üzerine çalışması oldukça garip gelebilir fakat onlar, bundan büyük bir keyif alırlar. Ortak metinlerine H.Bustos Domecq diye imza atan iki yazarın deneyimini Borges şöyle anlatır: “Beraber yazdığımızda öyküler kalemden nasıl dökülürse öyle bırakıyoruz, bazen iyi işler çıkıyor, neden olmasın? Her şey bir yana, şu anda çoğul konuşuyorum, öyle değil mi? Yazdıklarımız başarılıysa, öyküler ne tam Casares'ın ne de tam benim tarzım oluyor hatta espriler bile farklı oluyor. Sanki ikimizden üçüncü bir şahıs türettik. Bir şekilde bizden oldukça farklı başka bir şahıs çıkarttık ortaya.”

Yazma eylemi yazar için ‘kendine ait bir oda'da tek başına bir uğraş olmaktan çıkıyor. Yazarların birleşerek ortak eser üretmeleri gittikçe yaygınlaşırken, ortak roman yazma devri pek çok yazar için cazip ve eğlenceli bir hale dönüşmüş durumda.

Amerikalı yazarlar Christopher Robinson ve Gavin Kovite ortak kurmaca yazan yazarlar halkasına katıldı. Irak işgalini anlattıkları “War of the Encyclopaedists” adlı roman, eleştirmenlerin beğenisini kazandı. Her iki yazar, böyle bir işe girişmelerini uzun dostluklarına bağlıyor ve kişilikleri benzeştiği için böyle ortak bir metnin kolayca çıktığını dile getiriyor. Edebiyatta uzun bir geçmişi olan bu ortaklık yeniden gündeme gelirken, dünya edebiyatında pek çok ünlü yazarların ortak metinler yazdığını görmek mümkün. Edebiyatın aykırı sesi Beat Kuşağı'nın iki önemli temsilcisi Jack Kerouac ve William S.Burroughs bunlar arasında. İki yazar 1944'te, Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar'ı kaleme alır. 2001'de ise Jeffery Deaver, Kathy Reichs ve Faye Kellerman'ın aralarında bulunduğu 26 İngiliz polisiye yazarı, “No Rest for the Dead” adlı bir roman yayımlamıştı.

Dostluğun getirdiği kolaylık

Türk edebiyatı da bu ortak yazarlı metinlere aşina. Mesela, Melih Cevdet Anday ve Arif Damar, 1959'da bir araya gelip Yağmurlu Sokak adlı bir roman yazmışlardı. Tercüman gazetesinde yaklaşık 100 gün tefrika edilen roman, 1995'te iki yazarın ortak imzasıyla yayımlanır. Yine 2004'te Murathan Mungan, Elif Şafak, Pınar Kür, Faruk Ulay ve Celil Oker bir araya gelip “Beşpeşe” adlı bir romana imza atmışlardı.

Ortak metinlerin ortaya çıkışı her yazara göre farklı. İki yazar kimi zaman aynı masanın başında kalem oynatırken kimi zaman da farklı ülkelerde birbirlerine yazdıklarını e-posta aracılığıyla paylaşıyor. Kendi imzalarıyla kitaplar yayımlamanın yanı sıra ortak imzalarla işler de üretiyorlar. Farklı yazma ritüellerini (biri sabah biri gece yazıyorsa), uzun telefon görüşmeleri takip ediyor. Genellikle ortak kurmacaya girişen yazarların çoğu birbirini uzun süredir tanıyan dostlar. Bu yakınlık, birlikte metin yazmayı kolaylaştırıyor çünkü her iki taraf da birbirinin eğilimlerini çok iyi biliyor. Fakat nihayetinde süreç iki yazarın çalışma metoduna göre şekil kazanıyor.

Ortak bir romana ve öyküye girişmek her zaman hem okur hem de yazar açısından çok da tatmin edici sonuçlar doğurmayabilir. O ‘üçüncü şahsın' sesi cazip gözükse de Borges'in “Bazen iyi işler çıkıyor ancak bazen de iki taraf birbirini rakip gibi görmeye başlıyor.” uyarısını hatırlatalım… Fakat bu eğlenceli uğraşın temelinde, işe koyulan yazarların dostluğunun yattığı kesin.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
11 Haziran 2015

10 Haziran 2015 Çarşamba

Kırkından sonra yazarlık zor mu?


İngiliz yazar Joanna Walsh, geçtiğimiz aralık ayında “İyi yeni yazar listeleri neden hep 40 yaşın altında?” sorusunu gündeme getirmiş, bu listelerin ‘saçmalık' olduğunu vurgulamıştı. Edebiyat dünyasında 40 yaş sendromunun varlığını tartışmaya açan bu sözler, epey konuşulmuştu. Bu listelerin sadece 40 yaşın altına odaklanmasını eleştiren Walsh, edebiyatın bir spor müsabakası, bir güzellik yarışması gibi çeşitli yaş gruplarına göre sınıflandırılamayacağını dile getirmişti. 

Walsh haksız da değildi, zira pek çok yayın mecrasında karşımıza çıkan bu listeleri anlamak epey güç. Bu kırk yaş tartışmasına yeni bir yazar daha eklendi. Çağdaş İngiliz edebiyatının, birçok ödüllere sahip taşlama yazarı David Lodge, geçtiğimiz pazar günü BBC 4 Radyosu'nda, yazarların kırk yaşına kadar en verimli dönemlerini geçirdiklerini, sonrasında ise üretkenliklerinin azaldığını dile getirdi.

Türkiyeli okurların da Yazar, Yazar, Kurgu Sanatı, Dünya Küçük ve Yerleri Değiştirelim gibi kitaplarla tanıdığı 80 yaşındaki Lodge, yeni bir roman yazamayabileceğini belirterek, içine sineceği bir kurguyu bulmakta zorlandığını aktardı. Bir yazar olarak üretkenliğin yaş ilerledikçe zorlu bir sürece girip tıkandığını dile getiren Lodge, özellikle kurmaca eserlerde bu süreçte çok yorulduğunu belirtti. 

Lodge'un edebiyatta 40 yaş sendromu tartışmasına yeni bir katkıda bulunduğu kesin fakat öte tarafta, kırkından sonra kitap çıkaran yazarlara yardımcı olan oluşumları da hatırlatmak lazım. 2011'de Amerika merkezli Bloom adlı edebi hareket, 40 yaşından sonra ilk kitabını yayımlayan yazarlara destek olmak için bir çalışma başlatmış ve onlara her türlü desteği veren bir platform oluşturmuştu. 

Edebi üretimin tıpkı yazının kendisi gibi biricik bir uğraş olduğu kesin, bunu yaş ile sınırlandırmak biraz tartışmalı bir hal alsa da her yazar için, İlhan Berk'in deyişiyle, bu cehennemin hararetinin, ne zaman sonlanacağını kestirmek zor. Charles Bukowski'nin 49, Henry Miller'in 40; Raymond Chandler'in 51 ve George Eliot'ın 50 yaşında ilk kitaplarını yayımladıklarını da bir kenara yazalım.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
10 Haziran 2015

7 Haziran 2015 Pazar

Kadın kahramanlar ödül getirmiyor


Kadının edebiyattaki yeri üzerine son dönemlerde kafa yoran pek çok araştırma yayımlanıyor. Amerika merkezli Vida adlı kuruluş her yıl dergileri tarayıp kadın yazarlara ne kadar yer verildiğini ortaya koyarken, rakamlar erkek egemen bir edebiyat varlığına işaret ediyor. İngiliz yazar Nicola Griffith ise kadının bu görünmezliğini, saygın edebiyat ödüllerine odaklanarak geçtiğimiz hafta ortaya koydu. Pulitzer, Man Booker, National Book, National Book Critics’ Circle, Hugo ve Newbery gibi altı saygın ödülün son on beş yılını analiz eden yazar, kadınları konu alan kitapların ödül almasının güç olduğuna rakamlarla dikkat çekiyor. Erkek karakterlerin kadın karakterlere göre ödül alma şansının çok daha yüksek olduğunu belirten araştırma, kadının saygın edebiyat ödüllerinde kendine pek yer edinmediğini açıkça ortaya koyuyor.

Ödüllerden örnek verecek olursak… Man Booker Ödülü, 2000-2014 yılları arasında erkek yazarların erkek dünyasını anlattığı dokuz kitaba giderken, kadınların erkekleri anlattığı üç kitap da ödüle layık görülmüş. Fakat, bu yıllar arasında ‘kadın yazarların kadınları anlattığı’ sadece iki kitap ödül almış. Pulitzer Ödülü ise bu anlamda daha da şaşırtıcı. Araştırma, 2000-2015 yılları arasında kadınları konu alan ve kadınlar tarafından yazılan hiçbir eserin Pulitzer’ı almadığına dikkat çekiyor.

Ödüllendirilen kitapları ve yazarları incelediği araştırmasında Griffith, seçici kurulların erkekleri anlatan kitaplara daha yakın durduğunu dile getiriyor. İngiliz yazar, bu sonucun kadınları anlatan kitapların daha değersiz ve pek de ilginç olmadığı şeklinde de yorumlanabileceğini ekliyor. Bunun yanı sıra bu rakamlar kadın yazarların kendilerine otosansür uyguladıkları veya seçici kurulun kadınları anlatan kitapları sıkıcı buldukları olarak da okunabilir. Griffith’in araştırmasına konu olan diğer ödüllerde de aynı tablo hakim.

Yayıncılık erkek egemenliğine kayıyor

Kadın yazarlara karşı kültürel bir önyargının varlığından söz eden kimi eleştirmenler, pek çok seçici kurulun kadınlardan oluştuğunu göz önünde bulundurduğumuzda, tartışma farklı bir boyut kazanıyor. Bunun yanı sıra Nobel’li yazar Mario Vargas Llosa, edebiyatın giderek daha çok kadın işi olduğunu dile getirdiğinde hiç de haksız değildi. Kadın okurların erkeklere oranla çokluğu göz önünde bulundurulduğunda ise bu araştırmanın sonuçları daha da kafa karıştırıyor.

Kadının edebiyattaki azlığını biraz da yayıncılıktaki erkek egemen damara bağlayanlar da var. Kadınların yayıncılık dünyasındaki yeri, özellikle Batı’da, son yıllarda bir hayli gerilere düşmeye başladı, zira pek çok büyük yayınevinin başında erkek yöneticiler var. Fakat, Türkiye’de ise tam tersi olduğunu söylememiz lazım. Büyük yayınevlerinin başında kadın yöneticiler var (Zaman okurları “Türk edebiyatını kadınlar yönetiyor” başlıklı haberi hatırlayacaktır). Böyle bir araştırmanın Türkiye’deki edebiyat ödüllerinde nasıl sonuçlanacağını kestirmek zor elbette, fakat tartışılacak rakamların çıkacağı kesin.

Türkiye’de olduğu kadar Batı’da da ödül kurumu hep tartışılmıştır. Ödülün yazara hem edebi kariyer hem de satış anlamında itici bir güç oluşturduğu ve yazara pek çok getirisi olduğu ortada fakat, tartışmaların gölgesinde geçen ödüllerin saygınlığını yitirdiği fikri de son yıllarda ağır basmıyor değil. Okur için saygın edebiyat ödülleri bir rehber niteliği taşırken, bunun yerini popülerliğin aldığını söylemek güç değil. Fakat, Griffith’in ödüllerden yola çıkarak önümüze sunduğu bu erkek egemen tablo edebiyat dünyasının büyük bir yarası. Öyle kolayca kapanacağa da benzemiyor.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
7 Haziran 2015



6 Haziran 2015 Cumartesi

Frida Kahlo’nun resme sığmayan acısı


Meksikalı sanatçı Frida Kahlo (1907-1954), son günlerde açılan sergiler ve çekmecelerden çıkan yeni fotoğraflarıyla gündemde. Londra’daki Michael Hoppen galerisindeki sergi Kahlo’nun kişisel eşyalarının fotoğraflarından oluşuyor. Sahibinin eşyalarını küçük detaylardan yola çıkarak konuşturan Japon fotoğrafçı Ishiuchi Miyako, Kahlo’nun yaşadığı mekânda eserleriyle üç hafta vakit geçirerek oluşturmuş karelerini. Sergide Kahlo’nun elbiseleri, ayakkabıları, geçirdiği kazadan sonra takmaya başladığı korseleri, tabakası, aynası, çiçek bahçesini andıran etekleri, gözlüğü, protez bacağı ve yamalı çorapları gibi otuza yakın eşyanın fotoğrafı yer alıyor.

Kahlo, ağrının en derin hallerini yaşadı. Çocuk yaşta geçirdiği felç, bacağında sakatlığa neden olurken, hayata tam manasıyla katılamamanın eksikliğini duydu. On sekiz yaşında geçirdiği trafik kazasının ardından yatağa bağlı yaşamak zorunda kaldı. Resimle uğraşmak tam da bu zamanlarda onun için bir kurtuluş oldu. Babası fotoğrafçı olan Kahlo’nun bu işi öğrenmeye karşı merakı pek yoktu, zira renklerdi onu çeken.

Frida’nın renkli dünyası

Frida Kahlo, yatağa bağlı olduğu dönemlerde okur, araştırır ve kendini geliştirir. Otoportresinden sonra etrafındakilerin resmini yapmaya başlar. Kahlo şöyle seslenir: “Tablolarım güzel yapılmıştır. Hafife alınmamış, sabırla işlenmiştir. Resmim acının mesajını taşır. En azından bazı kişilerin ilgisini çektiğini sanırım. (…) Üç çocuğumu ve bir dolu başka şeyi yitirdim. Tüm bunların yerini resim doldurdu. Çalışmaktan iyisi yok herhalde.”

Sanatsal üretimini kendi hayatından yola çıkarak gerçekleştiren Kahlo, daha çok içe dönük bir resim dili geliştirir. Derin aşklar yaşar, yalnızlıklar çeker ve en nihayetinde 1953’te son sergisini görmek için yatağıyla beraber yollara düşer… Geçirdiği son ameliyatta küçüklüğünden beri acı veren sağ bacağı kesilir. 1954’te ise yatağında ölü bulunur.

Üzerimizdeki her giysi, kullandığımız her eşya bizden izler taşır. Sahibini ele veren bu detaylar, anahtar deliğinden koca bir odaya bakmak gibidir. Tekstil tasarımı eğitimi alan Miyako’nun dokular ve desenler üzerine hakimiyeti fotoğraf kamerasının inceliğiyle buluşunca, Kahlo’nun dünyasından yakaladıkları kendi başına birer dil oluşturmuş. O delikten Kahlo’ya bakıyor adeta. Acı, keder ve mutluluğun en saf haliyle Kahlo’nun giysilerine yansıyan fotoğrafların yer aldığı sergi, 10 Haziran’a kadar açık kalacak.

‘Mavi Ev’ adlı bahçesi New York’ta kuruldu

Kahlo için düzenlenen bir başka etkinlik ise New York’ta “Frida Kahlo: Art, Garden, Life” adlı sergi. Daha önce Emily Dickinson ve Claude Monet gibi isimlerin de aralarında bulunduğu önemli isimlerin bahçe ile ilişkisine odaklanan New York Botanik Bahçesi’nde kurulan bu renkli sergide, sanatçının Meksika’daki Mavi Ev adını verdiği bahçesinin bir benzerini oluşturulmuş. 1 Kasım’a kadar açık kalacak sergide Kahlo’nun çalışma masası, boyaları ve bahçe üzerine kitaplarının yanı sıra çeşitli çiçek ve ağaç motiflerinin yer aldığı eserleri var. New York’taki Throckmorton Sanat Galerisi ise aralarında Gisele Freund, Nickolas Muray, Emmy Lou Packard ve Lola Alvarez Bravo gibi fotoğrafçıların daha önce sergilenmemiş 50’ye yakın Kahlo portresine yer veriyor. “Mirror Mirror… Portrait of Frida Kahlo” adlı sergi, 12 Eylül’e kadar açık.

Kahlo’nun dünyasını yeniden açan bu son sergiler, hayatı boyunca derin bir acı yaşayan sanatçının tıpkı aynaya seslenişinin kışkırtıcı halinin yansıması, sanatçının ağrılı çığlığı: “Ayna! Günlerimin, gecelerimin celladı ayna. Üzüntülerim kadar üzüntü verici görüntü. Her an parmakla gösterilme duygusu. Frida, gör kendini; Frida kendine baksana…”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
6 Haziran 2015



1 Haziran 2015 Pazartesi

Bazı yaralar kabuk bağlamaz


Honoré de Balzac (1799-1850) 19. yüzyıl Fransa’sının bir portresini önümüze koyduğu romanlarını 1830’dan sonra, “İnsanlık Komedyası” üst başlığı altında yayımlar. İdeal eşi bulma, sosyal statü ile sınıf farklılıkları üzerine yoğunlaşan ve Türkçede ilk defa yayımlanan Bir Kır Balosu bu eserlerden biri. Hikâye boyunca, durgun insanların Balzac’ı ilgilendirmediğini söyleyen Stefan Zweig’ın şu sözleri okura bir rehber niteliğindedir: “Sadece kendini bir tek şeye verenler, bütün sinirleriyle, bütün kaslarıyla, bütün düşünceleriyle hayatın bir illüzyonuna takılanlar ilgilendirir; neye olursa olsun, aşka, sanata, cimriliğe, fedakârlığa, cesarete, tembelliğe, politikaya, dostluğa.”

Hikâyenin kahramanı Emilie de Fontaine, iktidar yanlısı babasının altı çocuğundan en küçüğüdür. Emilie dışında bütün çocuklarına iyi birer eş bulan Bay de Fontaine, bu biraz şımarık kızına iyi bir koca bulmanın derdindedir. Kralın lütfuyla iyi mevkilere gelen erkek çocukları, “bütçe yaprakları üstüne birer ipekböceği gibi yerleşmesini” bilirler fakat tarafını tuttuğu krallar bir bir güçlerini yitirirken, Bay de Fontaine de bundan nasibini alır. Kralla ilişkisi bozulunca makamı ve serveti sarsılır biraz.

Şımarık kızın tutkusu

Emilie’nin çocukluğu ve gençliği bolluk içinde geçer. Kızın isteği kardeşleri, annesi ve hatta babası için bir buyruk sayılır ve ailenin bütün bireyleri ona bayılır. Şımartılmış çocukların çoğu gibi onu sevenlere eziyet eden bir yapıya sahiptir Emilie. Güzelliği göz alıcıdır, bir salonda görünmesi tüm dikkatleri üzerine çekmesine yeter. Öteki kardeşlerinden daha özenle yetiştirildiği için, iyi resim yapan, İtalyanca ve İngilizce bilen, piyano çalan ve güzel sesiyle herkeste hayranlık uyandıran bir kızdır. Dünyanın en soyluları arasından kendisine eş seçme hakkı olduğunu zanneden Emilie, birbirinden gülünç gerekçelerle adayları geri çevirir. Bu tavrıyla eğlendiğini düşünen genç kız, balodan baloya koşarken özellikle ünü dorukta olan gençlerin ilgisini çekmeye çalışır.

Anlatıcının deyişiyle “Bir babanın gözleri hep çok geç açılır”, Emilie’nin babası da kızının kendisine ne kadar az vakit ayırdığını bir zaman sonra anlar. Kızının bu tuhaf ve pek çok kimseyi çileden çıkaran tavırlarının kötü bir sonla bitmesinden kaygılanan baba, zor zamanlar geçirir. Annesi gibi kontes olmaya meraklı kızının so
ylu bir koca bulması, babasının deyişiyle mutluluğunu sürekli kılabilmek için şarttır. Fakat babasının öğüdünü önemsemeyen Emilie kaderiyle baş başa kalır, zira eş bulma yolunda babasını elini eteğini çeker. Emilie seçimi sonucunda mutsuz olursa babasını suçlamaya hakkı olmadığı konusunda da uyarılır. Kızının bir pair de France’la yeni devlet düzeninin bir menteşesi olan bu yeni unvana sahip biriyle evlenme tutkusunu anlamak babası için zordur. Babasının bu yeni unvana sahip kişilerin henüz yeterince zengin olmadıkları uyarısına kızı aldırmaz. Tek istediği bu unvana sahip biriyle evlenmektir. Kızın bu kibirli tavırları karşısında kimse onun evlilik meselesiyle ilgilenmez. Bu meseleye kafa yoran tek kişi ise kızın eski bir denizci olan yaşlı dayısıdır.

Baloda değişen hayat

Emilie ailesiyle birlikte Paris’in biraz dışındaki küçük Sceaux kasabasında bir kır balosuna gider zira dönemin modası kendine saygı duyan her soylu kadının yaz süresince Paris’i terk etmesini buyurmaktadır. Fakat yine o şımarık tavırlarıyla etrafı gözlerken “tablonun bir köşesine özel olarak, sanki diğer insanlardan farklılığı belirgin olsun diye yerleştirilmiş” bir adama dikkat kesilir. Bu heyecanlı süreçten sonra asıl hikâye başlar ve kaprisli kızın hayatı dayısının yardımıyla bir anda değişir. Emilie’nin kendine uygun bir eş bulması sandığı kadar kolay değildir ve hiç beklenmedik bir sona, kahramanın deyişiyle, kapanmayacak bir yaraya doğru sürüklenir.

Hikâyenin sonunda ise Balzac’ın romantiklere hitaben şu seslenişi hikâyenin özünü ele verir: “Benim burjuva romanlarım sizin tragedyalarınızdan daha trajiktir!” Bir Kır Balosu, yine Zweig’ın deyişiyle “acımasızlık kanunu”nu iyi bilen bir genç kahramanın aşkın o önü alınmaz kederiyle baş başa kalmasının yanı sıra, iktidara ve güce sarılarak kendine mevki edinenleri anlamak için iyi bir kitap.

BİR KIR BALOSU, HONORÉ DE BALZAC, ÇEV.: BEKİR KARAOĞLU, PALTO YAYINEVİ

Musa İğrek
1 Haziran 2015
Kitap Zamanı