31 Mayıs 2015 Pazar

Robotlar şiiri öğrenebilecek mi?


Arjantinli yazar Jorge Luis Borges Harvard'da verdiği derslerin birinde metafor ve onun dildeki sınırsız imkânlarından bahseder. Ona göre metaforlar, dilden önce ortaya çıkan eksik ve ucu açık tanımlamalardır ve metaforun işaret ettiği kavramı kendi aklımızda tamamlamamız gerekir. Metaforların sınırlı sayıdaki birkaç kalıba bağlı olduklarını dile getiren Borges'e göre bu kalıplar 'neredeyse sonsuz çeşitlemelere' açıktır. Roland Barthes ise “Bizi kuşatan nesneler düzeninde metaforun düşündüğümüzden daha yöntemsel bir varlığı ve keşfettirici bir gücü vardır.” der ve ekler: “Metafor gösterilene ulaşma yoludur; algoritmanın olmadığı yerde göstereni göndermeyi yalnızca metafor başarır, özellikle de onu kökensizleştirmeyi başarırsak." Şiir sanatının önümüze sunduğu o benzersiz dünyayı kavramak insana özgü bir yetenek, fakat makinelerin de bu sonsuz evrenden nasiplenmek istediği bir döneme giriyoruz.

Geçtiğimiz haftalarda Babil Kitaplığı'nın sanal dünyada gerçeğe dönüşmesinin (bu sayfanın okurları haberi hatırlayacaktır) ardından şimdi de Amerika'da bir başka proje, Borges'in şiir ve metafor üzerine görüşlerinden yola çıkarak, arama motorlarında metaforların görsel olarak kolayca bulunabilmesi üzerine çalışıyor. “Robotlar için şiir” adını verdikleri proje, 'makinelere insan dilinin şiirselliğini öğretebilir miyiz?' sorusunun peşine düşüyor. “Dünyayı metaforlarla kavrıyoruz ve en zengin metafor dünyası şiirde yer alıyor.” diyen deney, zihnin bu desenler ve bağlantılar arasında kurduğu bağı makinelere öğretmeye çalışacak. Projeyi yürüten Arizona Üniversitesi'nin edebiyat ve teknoloji alanında pek çok deneysel çalışması bulunuyor.

www.poetry4robots.com adlı sitede geçtiğimiz hafta başlayan projede dünyanın dört bir yanından çekilmiş 120 fotoğraf yer alırken, siteye girenlerden istenen, bu görseller için yirmi kelimelik bir şiir yazmak. Türkiye'den de İstiklal Caddesi'nde nostaljik tramvayın yer aldığı bir fotoğraf var. Mühendislerin yanı sıra şairlerin de yer aldığı bu proje insanların makinelerle olan ilişkisini biraz daha renkli bir alana çekmek isterken, arama motorlarında özellikle soyut kelimelerin bulunmasının zorluğuna dikkat çekiyor. Proje, arama motorlarının mecaz dili anlama kabiliyetini geliştirerek, insanın en önemli özelliği olan metaforları tamamlama yeteneğini, robotlara taşımayı amaçlıyor. Mesela arama motorlarında 'göz' yazdıktan sonra onun görselinin gelmesinin yanı sıra, tıpkı Borges'in metafor teorisinde bahsettiği gibi, yıldızların olduğu fotoğrafların da listelenmesi arzulanıyor.

ŞİİRİN DÜNYASI MAKİNELERE AÇILACAK

Pek çok kimsenin kullandığı internet üzerinden görsel aramalarda metafor açısından biraz fakir olduğu fikrinden yola çıkan “robotlar için şiir”, yaz boyunca her fotoğraf için girilen şiirleri kabul edecek. Yazılan şiirleri analiz edip derledikten sonra, eylül ayında Borges'in teorisinin gerçekliği böylece ispat edilmiş olacak. Robotların bir araç olduğu gerçeğini hatırlatan proje, onları insana yakın bir düşünme uğraşına taşıyarak, biraz soğuk ve sınırlı yüzlerinden arındırmayı amaçlıyor. Eğer siteye yeteri kadar şiir girişi olursa, robotların da şiir yazabilme yeteneğinin biraz açığa çıkarılabileceği düşünülüyor.

Projenin görsel arama motorlarında mecaz kavramları bulmada ne derece başarılı olacağını zaman gösterecek elbette, fakat şiirden beslenen bu deneysel projenin getireceği sonuç, tıpkı şiir sanatının kendisi gibi sonsuz olabilir. Fakat makinelere, robotlara da dilin o şiirsel zenginliğini aktarmak kolay olmasa gerek. Edebiyattan ve sanattan siyasetçilerin pek de nasiplenmediği günümüzde, aynı zamanda çevirmen olan Bülent Ecevit'in on beş yaşında iken yazdığı ve çok ses getiren “Robot” adlı şiirini bir kenara yazmak lazım: “Ellerim dallar gibi bazen açılır Allah'a. / Ki Allah'tır veren bu güçsüz ellerimi benim. / Senin ellerinden güçlü ellerim ki ben verdim, / Onlar kapalıdır Allah'a. / Bir parça demirden ibaretsin Allah'a göre. / Sana verdiğim bir ömürdür, / Ki yaşamadan sürüyorsun sen onu. / Sana bu ömrü verenler senden çabuk ölür. / Çeliğin çürümesi kadar uzaktır bir robotun sonu. / Allah, Allah olduğu için yarattı beni. / Ben Allah olamıyorum ne kadar yaratsam. / Ve tapmıyor bana benim yarattığım adam, / Beni yaratana ben nasıl tapıyorsam…”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
31 Mayıs 2015



28 Mayıs 2015 Perşembe

Kitap kasabasında edebiyat festivali

17:09 Posted by Musa İğrek , No comments

Yazarların ve okurların çizmeleriyle çamurlara bata çıka geldiği, ki hava güzelse toza dumana bulandığı, kimseciklerin de bundan şikâyetçi olmadığı bir edebiyat festivali pek çok şehrin hayali olmalı. Seneler önce bir mutfak masasının başında kararlaştırılan Hay Festivali, 1988’den bu yana Galler’de Wye nehrine yakın bir mekânda gerçekleşiyor. Festivalin sırtını dayadığı tepelerde koyunlar gezinirken, hemen aşağıda dünyanın dört bir yerinden pek çok yazarın katıldığı festival güne erken başlıyor ve akşam geç saatlere kadar devam ediyor. 21 Mayıs’ta başlayan festival, 31 Mayıs’a kadar devam edecek.


Dünyanın ilk Kitap kasabası olarak anılan Hay on Wye, Borges’in düşlediği cennetin yeryüzündeki görüntülerinden biri olarak tanımlanabilir. Adım başı karşınıza çıkan kitapçılar, köşe bucak kitap tezgâhları ve raflar bunun en büyük alameti. 1.500 kişinin yaşadığı bu kasabada sayısı otuza yaklaşan kitabevi edebiyatseverleri ağırlarken, gün boyunca onlarca etkinlik ve kitabevleri arasında mekik dokuyan yüzlerce insan var. Nobel ödüllü yazarların yanı sıra dünyanın dört bir yanından isimlerin katıldığı festival, önemli edebiyat duraklarından biri. Festivalin ülkenin ve dünyanın edebiyat gündeminin nabzını tuttuğunu söyleyebiliriz.

Festival boyunca kasabanın nüfusu on binlere katlanıyor. Her yıl yaklaşık 250 bine yakın etkinlik bileti satılırken, festivalde kurulan kitap çadırında etkinliğe katılan yazarların kitapları satışa çıkıyor. Etkinlik sonrasında yazarlar eserlerini imzalıyor. Geçtiğimiz yıl 80 bine yakın kitap festivalde alıcı bulmuştu. Kasabanın biraz dışında iç içe geçmiş çadırlar arasına kurulan festival alanı, okurların ve yazarların şezlonglarına kurulup güneşlendiği, ellerinden kitapların bir an bile düşmediği, edebiyatın ve kitapların konuşulduğu bir mekân. Günler öncesinden tükenen etkinlik biletleri bir yana, bizim kitap festivallerinde düzenlenen konuşmalardaki azlığın aksine, salonlar dolup taşıyor. Gösterişten uzak bu mütevazı festivalin geçtiğimiz yıllarda bir de komşusu oldu. Hay ile aynı zamanda düzenlenen müzik ve felsefe festivali ‘How the Light Gets In’ adını Leonard Cohen şarkısından alıyor. Kasabaya yolunu düşürenler, her iki festivalin de takipçisi.

SPONSORLAR DESTEK İÇİN YARIŞIYOR

Festival alanı ile kasaba merkezi arasındaki evlerin sakinleri de bu kalabalığı fırsat bilip rengarenk çiçekli bahçelerinde kurdukları küçük tezgâhlarda kitaplar satıyor, ziyaretçilerle sohbet ediyor. Bir hırdavatçının veya bir bakkalın bile dükkânın önünde veya duvarlarına yaptırdığı raflardan kitap satın almak mümkün. Kasaba ve festivalin alanı arasında belli aralıklarla işleyen otobüsler dolup taşarken kimi zaman aracınızı park edecek bir yer bulmanız güçleşiyor. Kitap dolu sepetlerle kasabada sokak sokak dolaşan satıcıların yanında, evlerinin önüne kurdukları tezgâhlardan satın aldığınız kitabın parasını dürüstlük kutularına bırakıp kitap keşfine devam ediyorsunuz. Kasabada sahafların yanı sıra sadece şiir ve polisiye satan kitapçıların da varlığını özellikle belirtmeliyim. Kitabevlerinde satın aldıkları kitapların parasını ödemek için uzun kuyruklar oluşturan insanların varlığı ise edebiyat adına umut verici bir manzara.
27. yıla giren Hay Festivali, büyük bir başarı sağladıktan sonra Meksika, Lübnan, Hindistan, Nijerya ve Macaristan gibi dünyanın dört bir yanında bir nevi şube festivaller düzenlemeye başladı. Peter Florence’in annesinin mutfak masasında doğan ve ağını seneler içinde genişleten Hay, birçok sponsorun destek olmak için yarıştığı bir festivale dönüşmüş durumda. Pek çok şehrin bir Hay Festivali’ni düşlediğini söylemek ise zor değil, zira bu büyük etkinliğin kasabaya getirisi azımsanmayacak türden. Festivale önceki yıllarda Türkiye’den Orhan Pamuk ve Elif Şafak katılmıştı. Şafak, geçtiğimiz pazar günü, festivalde son romanı “Ustam ve Ben” üzerine konuştu. Hay on Wye, pek çok kentin kıskanacağı bir etkinliğe sahip. Eşsiz doğa manzarasının yanı sıra onlarca kitabevinin bulunduğu ve yazarların okurlarıyla buluştuğu bu mekâna her yıl daha fazla ziyaretçinin gelmesi hiç de şaşırtıcı değil.

Musa İğrek, Hereford
Zaman Gazetesi
28 Mayıs 2015






21 Mayıs 2015 Perşembe

Avrupa Birliği, e-kitap vergisinde anlaşıyor

20:30 Posted by Musa İğrek , , No comments

Avrupa Birliği’nin gündem maddelerinden biri olan e-kitaba uygulanan vergi, senelerdir tartışılan konular arasındaydı. Her ülkenin bu konuda kendi kıstaslarının olması arada uçurumlara neden olurken, bu farklılık dijital endüstrinin belli ülkelere yığılmasındaki en büyük etkendi. Geçtiğimiz mart ayında Avrupa Komisyonu Fransa ve online kitap devi Amazon’un merkezinin bulunduğu Lüksemburg’un Avrupa Birliği kurallarını ihlal ettiği gerekçesi ile Avrupa Adalet Divanı’na başvurusu sonuçlanmış ve mahkeme Avrupa Komisyonu’nu haklı bulmuştu. Fransa ve Lüksemburg, bu karardan pek memnun olmasa da e-kitapların basılı bir kitap olarak ele alınamayacağını dile getirerek, her iki ülkenin e-kitaba uyguladığı vergi oranlarını yükseltmesine hükmetmişti.

Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, geçtiğimiz hafta Avrupa Komisyonu’nun dijital yayıncılık alanında hazırlanan yeni kanun tasarısını duyurdu. Tasarıda, e-kitap ve basılı kitap arasındaki vergi farkının belli bir seviyede tutulması dijital gazetelerde Katma Değer Vergisi’nde iyileştirmeye gidilmesi planlanıyor. Juncker, yürürlükteki Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 1991’de hazırlandığına dikkat çekerek, günümüzde değişen dijital yayıncılığın yeniden ele alınması gerektiğini dile getiriyor. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde Haziran 2016’da yürürlüğe girmesi beklenen bu vergi reformu, dijital yayıncılığı daha da hareketlendirecek. Özgür ve bağımsız bir medya dünyasına vurgu yapan Juncker, hazırlanan tasarının sektöre hakim olan İngilizcenin karşısında yerel dillerde haber yapan yayın mecraların destekleneceğine vurgu yaptığını aktarıyor.

Yayın dünyasında iyileştirmeler


Dijital yayın sektöründe yeni dengeler oluşturacak bu tasarının kanunlaşması halinde, AB üyesi ülkelerdeki online medya mecralarının büyük bir tartışma konusu olan KDV ödemesi biraz gerilere çekilecek. Bunun yanı sıra e-kitap ve basılı kitap arasındaki vergi uçurumları da bir zemine oturmuş olacak. Kanunla birlikte e-kitap üreticilerinin Fransa ve Lüksemburg gibi e-kitaba düşük vergi uygulayan ülkelerden çekilmesi öngörülüyor.

Fransa, e-kitaba düşük vergi uygulamasını savunurken bu tür yayınların diğer hizmetler gibi değerlendirilmesi gerektiği kanaatinde. Yine geçtiğimiz ocak ayında Birlik’e üye ülkelerden İtalya e-kitaptaki % 22 olan vergiyi % 4’e; Malta ise % 18 oranındaki vergiyi % 5’e düşürerek, basılı kitapla aynı seviyeye indirmişti. Bunun yanı sıra Avrupa’nın pek çok ülkesinde e-kitaplardaki vergi oranı yüzde 3,5 ile yüzde 7 arasında değişirken, basılı kitaplar vergiden muaf tutuluyor. Türkiye’de ise 2013’ün Aralık ayında, Bakanlar Kurulu kararına göre, elektronik kitap ve benzeri yayınların elektronik ortamda satışında uygulanacak KDV oranı, 1 Aralık’ta yüzde 18’den 8’e düşürülmüştü.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
21 Mayıs 2015

20 Mayıs 2015 Çarşamba

100. yılında Dönüşüm’ün ilk cümlesi hâlâ tartışılıyor

20:20 Posted by Musa İğrek , , , No comments


Edebiyat tarihinin trajik yazarlarından Franz Kafka'nın (1883-1924), Dönüşüm (1915) adlı eseri şöyle başlar: “Als Gregor Samsa eines Morgens aus unruhigen Träumen erwachte, fand er sich in seinem Bett zu einem ungeheueren Ungeziefer verwandelt”. Edebiyat tarihinin en önemli başlangıç cümlelerinden biri olan bu giriş, her dilde farklı bir çevirmenin eliyle çeşitli dönüşüyor. Dönüşüm'ün yayımlanışının 100. yılı dolayısıyla pek çok ülkede, bu önemli giriş cümlesinin nasıl çevrildiği ve en iyi çevirinin hangisi olduğu tartışılıyor. Her çeviri uğraşının yeniden bir üretim olduğu gerçeğini hatırlatırsak, bu süreçte çevirmenin metne bağlılığı önem taşır. Akşit Göktürk'ün deyişiyle “Çeviri yalnızca anlamın yabancı bir dilden bir dile aktarımı değildir… Başka dillerin tanımladığı başka dünyaların tanıtılmasıdır.”

Kafka'nın Türkçeye “Dönüşüm” ve “Değişim” adıyla çevrilmiş “Die Verwandlung” adlı öyküsü ilk olarak 1955'te Vedat Günyol tarafından ikinci bir dilden çevrilir. Yeni Ufuklar Yayınları'ndan çıkan öykünün ilk cümlesi şöyle başlar: “Gregor Samsa, bir sabah, korkulu bir rüyadan uyanınca yatağının içinde kendini korkunç bir hamam böceği olarak buldu.” Günyol'un kitabı çevirme macerasına kulak verelim: “Dünyaca ünlü beş romancının yapıtlarını konu alan, 1952 yılında katıldığım bir derste Kafka'yı tanıdım. Yurda dönünce okuyup sevdiğim Değişim öyküsünü Fransızca ve İngilizce çevirilerinden yararlanarak Türkçeye aktardım… Uzunca bir süre yasaklı yazarlar listesinde yer alan Kafka ilk kez benim çevirilerimle okuyucular önüne çıkıyordu.”

Kafka'nın Türkçeye “Dönüşüm” ve “Değişim” adıyla çevrilmiş “Die Verwandlung” adlı öyküsü ilk olarak 1955'te Vedat Günyol tarafından ikinci bir dilden çevrilir. Türkiye'de okurlar Vedat Günyol, Arif Gelen ve Kamuran Şipal'in çevirisinin ardından Ahmet Cemal'in 1986'daki tercümesiyle karşılaşır. Cemal, Dönüşüm çevirisine yazdığı önsözde ‘neden yeni bir çeviri' sorusuna ‘tutku' diye cevap verir. Aynı giriş yazısında yeni bir Dönüşüm çevirisine önceki çevirileri beğenmediği veya onları yeterli görmediği için girişmediğini dile getiren Cemal devam eder: “Yabancı dilde okuduğu bir yazara ve yaratısına bir kez vurulmayagörsün, ondan sonra o yazarı -daha önce başkaları tarafından kaç kez çevrilmiş olursa olsun- bir de kendi anlatmak, o çevirmen için bir tutkuya dönüşür. Bu tutku hiçbir zaman kendi yapacağı çevirinin öncekilerden üstün olacağı inancından kaynaklanmaz- belki kaynaklanmamalıdır da. Önemli olan nokta, o çevirmende kendi yorumunu ve söyleşini aktarma tutkusunun doğmuş olmasıdır. Bu tutku bir kez yerleşti mi çevirmenin içine, artık yapıt daha önce çevrilmiş veya çevrilmemiş, fark etmez.” Kafka'nın sarsıcı bir cümleyle açılan kitabı seneler içinde yeni çevirilerle dönüşüme uğrayacak ve Tezer Özlü'nün deyişiyle “Kafka ile yaşamak acınacak güncelliğimizin en büyük umudu” olacaktır.

O ilk cümlenin Türkçedeki serüveni

Türkçede kırka yakın Dönüşüm çevirisi var. Piyasadaki bu bollukta okura iyi bir çeviriyi bulmak düşüyor. Türkçede yer alan Dönüşüm’ün ilk cümlelerinden oluşan aşağıdaki seçki okura, çevirinin nasıl değiştiği ve ustalığı konusunda yol gösterebilir.

*“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” (Çev: Ahmet Cemal, Can)

*“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında devasa bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” (Çev: Semra Özenli, Alakarga Sanat)

*“Gregor Samsa günün birinde huzursuz rüyalardan uyandığında, kendisini yatağında dehşet verici dev bir böcek olarak buldu.” (Çev: Elif Zengin, Palto)

*“Gregor Samsa bir sabah yatağında huzursuz düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” (Çev: İlknur İgan, Kolektif)

*“Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında kendini yatağında kocaman bir böceğe dönüşmüş buldu.” (Çev: Gülperi Sert, İş Kültür)

*“Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” (Çev: Vedat Çorlu, İthaki)

*“Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, yatağında devasa bir böceğe dönüşmüş buldu kendini.” (Çev: Tolga Eraslan, Sis)

*“Gregor Samsa, bir sabah kötü bir rüyadan uyandığında, kendini yatağında korkunç bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” (Çev: Çiğdem Özmen, Antik)

*“Gregor Samsa bir sabah tedirgin düşlerden uyandığında, kendini yatağında devasa bir böceğe dönüşmüş buldu.” (Çev: Nafer Ermiş, İmge)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
20 Mayıs 2015


http://www.zaman.com.tr/kultur_100-yilinda-donusumun-ilk-cumlesi-hala-tartisiliyor_2295418.html

12 Mayıs 2015 Salı

Saul Bellow 100 yaşında


Kanada doğumlu, Amerikan edebiyatının ustalarından Nobel ödüllü yazar Saul Bellow(1915-2005) Türkiyeli okurların pek ilgisini çekmese de Philip Roth onu “Amerikan edebiyatının belkemiği” J.M. Coetzee ise “20. yüzyıl Amerikan yazarları arasında devlerden biri, belki de tek devi.” diye tanımlar. Amerikan edebiyatına ‘kahraman olmayan kahramanları’ kazandıran yazar olarak bilinen Bellow’un doğumunun 100. yılı dolayısıyla çeşitli etkinlikler ve eserlerinin yeni basımları gerçekleştiriliyor. Bu aykırı yazarı anlatan yeni biyografi ise 20. yüzyılın usta yazarlarından Bellow’un dünyasına açılıyor. Yazarın arkadaşı Philip Roth’un önsöz yazdığı Bellow’un başyapıtı Herzog ise şık bir baskıyla Penguin klasikler dizisinden yayımlandı.

Bir röportajında, yazar olmaya Tom Amca’nın Kulübesi’ni okuduğunda karar verdiğini söyleyen Bellow’a, 1976’da Nobel Edebiyat Ödülü “derin bir insanlık kavrayışıyla çağdaş kültürün incelikli bir çözümlemesini eserlerinde birleştirmesine” dikkat çekmesiyle verilmişti. “Bir roman, birkaç doğru izlenim ve bundan çok daha fazla yanlış izlenim arasında dengelenmiştir, ki biz buna hayat diyoruz.” diyen Bellow’un Türkçede Humboldt’un Armağanı, Yağmur Kral, Herzog, Günü Yaşa ve Boşlukta Sallanan Adam adlı kitapları yer alıyor.

Amerikalı yazar, akademisyen Zachary Leader’ın “The Life of Saul Bellow: To Fame and Fortune, 1915-1964” adlı yeni Bellow biyografisi eleştirmenleri mutlu eden bir eser olarak raflardaki yerini aldı. Yazarın ölümünün ardından iki cilt olarak planlanan biyografinin ilk kitabı olan bu eser, zihinlerdeki Bellow portresine yeni bir bakış katıyor. Biyografinin bu ilk bölümü yazarın çocukluğu, beş evliliğinden ilk üçü ve Boşlukta Sallanan Adam ile çok satan kitabı Herzog üzerine yoğunlaşıyor.

Bellow’un yazıya olan bağlılığı

832 sayfalık bu kalınca biyografi, daha önce el değmemiş malzemelerden, yazarın akrabaları, arkadaşları ve sevgililerinden oluşan yüz elli kişi ile gerçekleştirilmiş söyleşilerden derlenen konuşmalardan oluşuyor. Kimi eleştirmenler kitabı çok detaylara boğulmuş olarak değerlendirse de genel olarak bu yeni Bellow biyografisi kabul görmüş durumda. Kitaplarından ve edebiyat kariyerinden çok ailesini düşünen bir adam olan Bellow’un biyografisi kurmacalarında görünen pek çok dokunun (özellikle Herzog’un) izlerini taşıyor. 1964’te yayımlandığında yazara büyük bir ün getirerek çok satan listelerine giren Herzog, Bellow’un başyapıtı olarak kabul ediliyor. Roman, tanıdığı tanımadığı, hayatta ya da ölü, önemli ya da önemsiz bir sürü insana, içini dökmek ve sıkışmışlığından kurtulmak maksadıyla hiç göndermeyeceği mektuplar yazmaya başlayan, bir nevi kendinden geçmiş bir adamın hikâyesini anlatır.

Hazırladığı biyografide Bellow’un mizah ve zengin olaylarla dolu hayatını okurlara sunan Leader, yazarın hangi şartlarda ve nerede olursa olsun yazıya ayırdığı o ‘kutsal’ vakti asla ihmal etmediğini dile getiriyor. Bellow’un okumayı seven fakat bunu kimsenin bilmesini istemeyen biri olduğunu da unutmayalım. Paris’te geçirdiği dönemlerin yazı hayatına olan derin etkisine değinen Leader, Bellow’un bu şehirden pek çok malzemeyle devşirdiğini aktarıyor. Leader’ın yazarın terekesine erişmekteki kolaylığı eserin kapsamlı bir çalışma olmasını kolaylaştırırken, eleştirmenler ve okurlar biyografinin ikinci cildinin yolunu şimdiden gözlemeye başladı.

2000 yılında “Bellow: A Biography” adlı pek çok eleştirilere konu olan bir başka biyografi kitabı yayımlanmıştı. Bellow, burada kötü bir koca, paraya düşkün ve biraz ayartıcı, bu arada da iyi kitaplar yazan bir adam olarak tarif ediliyordu. Bellow bu biyografi yayımlandıktan sonra onu okuma gibi bir planının olmadığını dile getirmişti. Yazarın oğlu Greg Bellow’un babası hakkındaki kendi anılarını yazdığı “Saul Bellow’s Heart” adlı kitabı da eleştirmenler tarafından topa tutulmuştu. Bellow son dönemlerinde yazı masasının başında saatlerce durarak bir şey yazamayan bir tıkanma yaşasa da kendi deyişiyle İhtiyar Denizci’ye dönmüştü. Fakat ihtiyarlığıyla yüzleşecek gücü bulmuştu kendinde. Üretmekten vazgeçmedi. 2005’te hayata veda ettiğinde, “insanı anlayan” ender yazarlardan biri olarak dünya edebiyatına adını yazdırmayı başarmıştı.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
12 Mayıs 2015



9 Mayıs 2015 Cumartesi

Borges’ ‘The Library of Babel’ comes to life…online


He wrote about a fantastical library, a paradise of books; author Jorge Luis Borges' famous “The Library of Babel” gave world literature an unparalleled story of a vast treasury of books. Published in 1941, “The Library of Babel” is the story of a library in which every work is composed of “spaces, commas, and an alphabet made up of 22 letters.” In the meantime, American author Jonathon Basile was inspired by this remarkable work of Borges' and has created an Internet version of what the Argentinian author describes. The web address is www.libraryofbabel.info and visitors to this site are carried off on a visual journey through a virtual world of books.

Borges describes the hexagon-shaped passageways of his library: “Twenty-five shelves, covering the entire expanse of the walls, with the shelves going from the ceiling to the floor… a narrow passageway from the side of the bookcase, each passageway opening up into another corridor. To the right and the left of the passageway [are] two very tiny chambers.” Borges' philosophical work has been an inspiration to many writers and thinkers through the years; not only does it proffer up meanings so deep that it's difficult to extricate oneself, it transports its readers to the edge of the corridor of some sort of eternal library.

Basile himself reportedly decided to create the Internet version of the Library of Babel one night when going to bed. Basile started researching whether or not anyone had already had the idea to do so, and realized shortly thereafter that no one had been crazy enough to try it. The library is one in which no two books are the same, just as in Borges' imaginary library. As Borges himself wrote: “On the hexagon shaped walls, there are five shelves apiece. Every shelf generally has 32 books; each book has 410 pages. Each page has 40 lines, and each line has around 80 black letters. Also, the spine of each book has letters on it; but these letters do not reflect at all what is written in the books.”

A visual representation of the Library of Babel

What Basile has essentially done is to try to produce a virtual, visual version of the library described by Borges. And using special programming techniques, Basile makes it possible for a visitor to this library to search for a certain word in the library while looking at the visual representation of the hexagon-shaped shelves that Borges describes.

Interestingly, it took Basile only six months to get this project up and running. While one's first visit to the site might be a bit confusing, after some time spent perusing its corridors, it begins to make more sense. As Borges notes at the end of his story: “The library is endless, and convoluted. No matter which direction you take in this perpetual journey, you will see in 100 years the same books with their orders realigned (and this renewal will change the order)… My solitariness takes consolation from this one hope.” Before spending much time on this interesting new website, one is strongly advised to read Borges' “The Library of Babel” in order to understand more easily what you have gotten yourself into!



Musa İğrek, London
Today's Zaman
9 May 2015

http://www.todayszaman.com/arts-culture_borges-the-library-of-babel-comes-to-life-online_380224.html

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Borges’in ‘Babil Kitaplığı’ gerçek oldu


Cenneti bir tür kütüphane olarak düşleyen Jorge Luis Borges, edebiyatımıza hayali kütüphanelerin en meşhuru Babil Kitaplığı’nı armağan ettiği o benzersiz öyküsünde, şöyle kışkırtıcı bir cümle kurar: “Kitaplık’ta gelmiş geçmiş kitapların tümünün bulunduğu açıklandığında, ilk izlenim engin bir mutluluktu. İnsanlar, el değmemiş, gizli bir hazinenin sahibi gibi oldular.” Borges’in 1941’de yayımlanan ve Ficciones: Hayaller ve Hikâyeler kitabında betimlediği Babil Kitaplığı’ndaki her eser, onun tarifiyle, “boşluklar, nokta, virgül ve abecenin yirmi iki harfi”nden oluşuyor. Borges’in bu öyküsünden ilham alan Amerikalı yazar Jonathan Basile, muhtemel bütün kitapların yer aldığı bu muhteşem kütüphaneyi internette kurdu. Basile’in www.libraryofbabel.info adlı internet sitesi, Borges’in Babil Kitaplığı öyküsündeki tarifine uyarak, okuru bu kütüphanenin içinde görsel bir gezintiye çıkarıyor.

Borges, altıgen dehlizlerden oluşan bu kitaplığını şöyle tarif eder: “Her yanda beşer uzun raftan toplam yirmi beş raf, biri dışında duvarların tümünü kaplamaktadır, rafların yüksekliği, tavandan zeminedir, sıradan bir kitaplığınkini pek aşmaz. Açıktaki kenarlardan biri dar bir geçide, ilk geçidin ve ötekilerin tıpkısı bir başka dehlize açılır. Geçidin sol ve sağ yanında iki küçücük hücre vardır.” Borges’in pek çok yazara ve düşünüre ilham olan bu felsefi öyküsünün okura sunduğu derin anlamların içinden çıkmanın zorluğu bir yana, sunduğu o sonsuz evrenle bir nevi sözcüklerden bir dehlizin eşiğine götürüyor.

Jonathan Basile, internette kurduğu Babil Kütüphanesi’ne bir gece yatağında uzanırken aniden karar verir. Birilerinin bu fikri gerçekleştirdiği düşüncesiyle araştırmaya koyulurken, kimsenin böyle bir ‘deliliğe’ girişmediğini fark eder ve uzun bir uğraş sonucunda kitaplığı kurar. Bu kütüphanede birbirinin tıpkısı iki kitap olmadığını söyleyen Borges’in Babil Kitaplığı’nı tarifi ise şöyledir: “Altıgenin duvarlarının her birine beş raf düşmektedir; her rafta genel düzenleri tıpkı, otuz iki kitap bulunur; her kitap, dört yüz on sayfadır; her sayfa kırk satırlık, her satır da yaklaşık seksen siyah harfliktir. Ayrıca her kitabın sırtında harfler vardır; bu harfler, sayfalarda yazılanları belirlemezler, yansıtmazlar.”

Babil Kütüphanesi’nin görsel hali

Boşluklar, virgül, nokta ve 22 harfin rastgele yan yana gelip anlamsız kelimeler bütününü oluşturduğu bu kitaplık, tıpkı Borges’in kurmaya çalıştığı o evren gibi tarifi mümkün olmayan kelimeler dizisini bir araya getiriyor. Bir başka deyişle, bu kütüphaneyi görsel bir hale dönüştürmüş Basile. Programlama tekniği kullanarak muhtemel tüm birleşimleri bir araya getiren yazar, okura istediği kelimeyi arama imkanı sunuyor. Borges’in altıgen kitaplık fikrinden görsel raflar oluşturan yazar, 410 sayfalık kitaplardan oluşan kütüphaneyi raf raf gezmeye çağırıyor. 

Basile Borges’in öyküsündeki “Onun varlığı için bir tek kitabın bulunma olasılığı yeterlidir.” sözlerini rehber edinerek, altı ay içinde bu projeyi hazır hale getirmiş. Site tüm muhtemel kitap sayfalarını bir araya koyarken, Borges’in Babil Kitaplığı’nı da görsel bir şekle dönüştürüyor. Site ilk ziyarette biraz kafa karıştıran bir ortam sunuyor fakat, koridorlarında bir süre gezdikten sonra epey anlam kazanıyor. Borges’in öykünün sonunda dile getirdiği gibi “Kitaplık sınırsız ve sarmaldır. Bir sonsuzluk yolcusu ondan geçerek hangi yöne giderse gitsin, yüzyıllar sonra aynı ciltlerin aynı bozuk-düzende yinelendiğini görecektir (ve böyle bir yineleniş, yeni bir düzene değişecektir: Biricik Düzen’e). Yalnızlığım, bu soylu umutla avunuyor.” Sitede uzunca vakit geçirmeden önce Babil Kitaplığı’nı okumak Borges’in bu hayali kütüphanesini daha kolay keşfetmeye yardımcı olacaktır.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
6 Mayıs 2015


4 Mayıs 2015 Pazartesi

Kayıp kitapların izinde


Bir kitap tutkunu olan yazar, editör ve çevirmen Alexander Pechmann’ın kaleme aldığı Kayıp Kitaplar Kütüphanesi, kendi deyişiyle, Babil Kütüphanesi’nin mütevazı bir şubesi. Lord Byron, Charles Brockden Brown, Shelley, Goethe, Balzac, Flaubert, Cendrars, Kafka, Dostoyevski, Hemingway, Joyce, Mann, Melville, Puşkin gibi şair ve yazarların elyazmalarının izini sürüyor yazar. Bir eserin yarım kalmasına sebep olan yaşlılık, hastalık ve ölüm gibi temel nedenlerin yanı sıra, yayınevinin ihmaliyle kaybolan, sadece adı bilinen, yakılan veya sandıklarda unutulan kitapları anlatıyor.

Kayıp kitaplar kütüphanesinin en alt kademeden kütüphanecisi olan Pechmann “suskunluğun bekçisi” sıfatıyla bu kitapların hikâyelerini derlemeyi görev edinmiş. Kendisini kaçık olmakla suçlayıp yeteneklerini sorgulayan kişilere, Kayıp Kitaplar Kütüphanesi’nin giriş kapısının üzerindeki Borges’in cümlesini hatırlatıyor: “Onun varlığı için bir tek kitabın bulunma olasılığı yeterlidir.” Kütüphaneden içeri girmeden önce ‘güvenlik’ açısından bazı öğütlerde bulunan yazar, bu kütüphanenin labirentlerinde pek çok ziyaretçinin kaybolduğunu söylüyor. Kayıp kitaplar kütüphanesinde yer alan eserler “yüzyıllar süresince rastlantısal olarak ya da kaza sonucu, bir hezeyan ve öfke sırasında ya da gözü dönmüş bir kasıtlılıkla yazarlar, yayıncılar, mirasçılar, avukatlar, din adamları, eğitimciler, zorbalar, askerler, sansürcüler ve okurlar tarafından imha edilmiş, doğanın gücüne yenik düşmüş, bir yerlere gizlenmiş ya da anlaşılmaz dillerde ve çözümlenemeyen yazılarla yazılmış ve kimseler tarafından okunamamış” kitaplar. Bu imha edilmiş veya okura ulaşmamış eserlerin özenle saklandığı rafları meraklısına gösteren yazar, okuru edebiyat tarihinde bir yolculuğa çıkarıyor.
Hayat arkadaşının kurtardığı taslaklar

Kayıplar kütüphanesini oluşturan ilk eserlerden biri, İngiliz romancı Malcolm Lowry’nin taslakları. Yazarın ilk romanının elyazmalarını Londra’da bir yayınevine satan editörü, metni evde incelemek için evrak çantasına koyar ve otomobilinin arka koltuğuna bırakır ve çanta otomobilden çalınır. Lowry yine de talihlidir, zira romanının son halini arkadaşı Martin Case’in evinde yazmıştır. İlk taslak çöp sepetine giderken Case kâğıtları toplayıp güvenli bir yerde saklamıştır. Lowry kitabını yeniden yazmayı başarır fakat sonuçtan pek memnun kalmaz. Üstelik başı yine beladadır: Yazarın kulübesi, içindeki bütün elyazmalarıyla birlikte yanar. Karısı hayatını tehlikeye atarak dünya edebiyatının önemli eserlerinden biri olacak Yanardağın Altında’nın birkaç metninden birini son dakikada kurtarır.

Hemingway’in seyahat çantası

Ernest Hemingway bir gün karısı Hadley’den gazetecilik yaptığı Lozan’a gelmesini ve başladığı roman dâhil bütün eski çalışmalarını beraberinde getirmesini ister. Hadley elyazması notları, daktilo edilmiş metinleri ve bunların kopyalarını seyahat çantasına yerleştirir ve Lozan’a gitmek için, belirsiz nedenlerden rötar yapan treni beklemeye başlar. Garda bir adam Hadley’i gözüne kestirmiştir. Kadın ağırlığından kurtulmak için çantayı yere koyar ve kahve almaya gider. Döndüğünde çantanın yerinde yeller esmektedir. Hadley bunu kocasına nasıl açıklayacaktır? Hemingway karısını görünce durumu hemen kavrar, “gözleri, ölüm güreşi sırasında şişlenmiş boğayı” andırmaktadır. Hemingway seneler sonra bu olayın kendi lehine olduğunu söyler, zira aradan geçen zamanda üslubunu arıtmıştır.

Kafka’nın bebek mektupları

Kafka ile Dora Diamant, parkta oyuncak bebeğini kaybetmiş küçük bir kızla karşılaşırlar. Hıçkırıklara boğulmuş kızı avutmak için Kafka bir hikâye uydurur. Bebeğin bir seyahate çıktığını, ona da bir mektup yazdığını söyleyen yazarın bu sözlerine karşılık kız, mektubu merak eder. Kafka küçük kız için günler boyunca bebeğin maceralarını anlattığı mektuplar yazar, bir yandan da hikâyeyi mutlu sona nasıl bağlayacağını düşünür. Bebeği evlendirmeye karar veren yazar, küçük kıza bunu söyleyip onunla vedalaşır. Kafka’nın bebek mektupları günümüze ulaşmadı, çünkü yazar bunları imha etti. Pechmann metinler gözünde çok kişisel olduğu için yazarın bu yola başvurduğunu söylüyor. Bilindiği gibi Kafka, arkadaşı Max Brod’a bütün elyazmalarını yakmasını vasiyet etmişti. Bu gerçekleşseydi Dava ve Şato gibi başyapıtlar da kayıp kitaplar kütüphanesinde yerini alacaktı.
Thomas Mann, gençlik dönemine ait günlüklerini erken yaşlarda imha eder. Evinin bahçesinde bulunan fırında yaktığı bu defterlerin ileride başına dert açacağını düşünür yazar. Pechmann, Mann’ın bu eyleminde “yeterince takdir görememe, kendi işini beğenmeme, yaşama baştan başlama özlemi, yeterli avans ödemeyi reddeden ve edebiyatla uğraşmayı yoksulluğa giden yol olarak gösteren pinti yayıncılar” gibi gerekçelerin rol oynadığını söylüyor. Rus edebiyatında da benzer isimler var: Puşkin dört yıl boyunca üzerinde çalıştığı kapsamlı bir otobiyografinin taslaklarını yakmıştır. Bu eser alevlere kurban gitmeseydi, şairi daha yakından tanımamıza yardımcı olacaktı kuşkusuz. Dostoyevski ise elyazmalarını devlet baskısından korktuğu için yakmıştı.

Yayıncıya kızdığı için elyazmalarını imha eden yazarlar da var. Zihnindekileri kağıda dökmek için deli gibi çalışan Balzac bunlardan biri. Romancı, yayıncısına zarar vermek için Köy Hekimi adlı eserinin ikinci cildinin ilk taslağını imha eder. Balzac’ın yayıncısı, yazarın evine haciz memuru gönderir, arada tatsızlıklar yaşanınca iş mahkemeye taşınır ve Balzac Köy Hekimi’ni yeniden yazmakla cezalandırılır. Yayınevlerine kızan bir başka yazar ise James Joyce. Yaşadığı hastalığın yol açtığı körlük tehlikesi nedeniyle umutsuzluğa düşen yazar, yayıncılarla görüşmelerinden olumsuz cevap alınca bunalıma girer ve iki bin sayfalık elyazmasını ateşe atar. “Stephen Hero” adını taşıyan metin yazarın çocukluğunun ve öğrencilik yıllarının anlatıldığı bir otobiyografi denemesidir. Yıllarını verdiği bu çalışmayı şömineye yığdığı sırada karısı Nora, Joyce’u yakalar ve kitabın yaklaşık üç yüz sayfasını kurtarır. “Stephen Hero”nun yeniden çalışılmış ve doğal olarak daha kısa olan taslağı daha sonra Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi adıyla yayımlanır.

Herman Melville, denizcilerin hikâyelerine ilgi duyan ve ona bir denizci eşinin ilginç öyküsünü anlatan John Clifford’la tanışır. Hikâyeyi kâğıda dökerek yazara gönderen Clifford, Melville’den bunu yazmasını ister. Yazar, “The Island of the Cross” [Haç Adası] adını verdiği öyküyü yazsa da metin kayıptır ve hiç yayımlanmaz.

Franz Kafka
İktidarların kitapla imtihanı

Eski Roma’da politik açıdan rahatsız edici ya da ahlâken kabul edilmez olarak değerlendirilen kitapları ortadan kaldırma olayları sık sık yaşanmıştı. Antikçağa ait yazmaların onda biri bile günümüze ulaşmamıştır. Çin Qin Hanedanı’nın ilk hükümdarı Qin İmparatoru Zheng’in emriyle M.Ö. 213 yılında tıp ve tarım üzerine yazılmış makaleler dışında ülkedeki bütün kitaplar yasaklanarak yakılır, zira imparator savurganlığını ve zulmünü eleştiren saygın âlimlere sinirlenmiştir. “Kitapların yakıldığı yerde insanlar itaat eder.” sözünün özellikle, Almanya’nın nasyonal sosyalist rejimi ve kitapların propaganda amaçlı yakıldığı dönem için geçerli olduğunu dile getiren Pechmann, zorbalar, engizisyon yargıçları, ulusçu ve dinci fanatiklerin yanı sıra eğitimcilerin de kitap yakmaktan geri kalmadıklarını aktarıyor.

Kayıp Kitaplar Kütüphanesi’nde Pechmann, şifresi hâlâ çözülememiş kitapların ve yazarları tarafından kasalarda saklandığı söylenen elyazmalarının yanı sıra, dünya edebiyatının “hayalî –görünüşe göre sadece başka kitaplarda ortaya çıkan– kitapları”na da değiniyor. Yazarın dediği gibi, “Edgar Allan Poe’nun ‘Usher Evi’nin Çöküşü’ öyküsündeki kahramanı Roderick Usher’in en sevdiği kitabın aslında hiç var olmadığını kesin bir dille kim savunabilir ki?”

Kitap yakmanın uzun tarihi

İktidarın ve sansürcü zihniyetin yanı sıra pek çok kütüphane yangınında yok olan kütüphanelerin tarihini anlatan Kitap Yakmanın Tarihi (Everest Yayınları, Çev.: Aziz Ufuk Kılıç) kayıp bir dünya hazinesinin izlerini sürüyor. Fransız yazar Lucien X. Polastron'un kitabı, M. Ö. 2500 yıllarından İskenderiye Kütüphanesi'ne, Hıristiyan ve İslam ortaçağından Nazi Almanya'sına kadar uzanan bir seyirde yakılan kitapların tarihini anlatıyor. Yazarın deyişiyle, "Bir kütüphane zenginleşene kadar birkaç nesil helak olur, servetler erir, öte yandan iş ilerledikçe sınıflandırmanın ve korumanın zorlukları artar; koleksiyonların su, ateş, kurtlar, savaşlar ve depremlerin tahribatına uğradığını görme ihtimali büyür. Hepsinden önemlisi, biz tahayyül etmekte pek istekli olmasak da, kütüphaneleri asla var olmamış kılmak isteyen pervasız irade kabarır." Dünyanın dört bir yanından verdiği sayısız örneklerle kitap düşmanlarına seslenen yazar şöyle diyor: "Kitap insanın ikizidir, kitap yakmak insan öldürmeye eşdeğerdir."
Musa İğrek
Kitap Zamanı
4 Mayıs 2015