30 Nisan 2015 Perşembe

UNESCO’nun kültürlü şehirler ağında Türkiye’nin adı yok!

20:39 Posted by Musa İğrek , No comments

Türkiye’nin kültür politikasının sağlam temellere oturduğunu söylemek güç. Siyasetin çarkları arasında eriyip giden bu alan pek çok ülkenin en temel gündemi halindeyken devlet kanadının kültür endüstrisi üzerine ciddi kafa yormadığı açık. Yaklaşan seçimlerle birlikte siyasi partilerin seçim bildirgelerinde bu alanın önceki yıllar gibi çok da önemsenmeyeceğini kestirmek zor değil. Bu zayıflığın örneklerinden biri ise UNESCO’nun 2004’ten bu yana Yaratıcı Şehirler Ağı’nda Türkiye’den herhangi bir kentin olmaması. Geçtiğimiz aralık ayında beş yeni şehrin eklenmesiyle toplamda 69 kentin bulunduğu Yaratıcı Şehirler Ağı; Edebiyat, Zanaat ve Halk Sanatları, Film, Gastronomi, Medya Sanatları, Tasarım ve Müzik olmak üzere 7 farklı alanı içerirken, dünyanın dört bir yanından farklı şehirler bu ağın parçası. 32 farklı ülkeden 69 kentin yer aldığı bu ağ önümüzdeki ay Japonya’nın Kanazawa şehrinde buluşacak ve on yıllık süreci ele alacak. Bu ağa dahil olmak isteyen şehirler için yakın zamanda UNESCO tarafından başvurular kabul edilecek.

UNESCO’nun “Kültürel Çeşitlilik Küresel İttifakı” kapsamında yürütülen bu ağa katılan şehirler Avrupa Kültür Başkenti’nden farklı olarak bu unvan o şehirde daimi olarak kalırken, unvanın şehirlere pek çok katkısı oluyor. Program, yerel aktörler tarafından yürütülen kültürel endüstrilerin yaratıcı, ekonomik, sosyal potansiyelini geliştirmeyi amaçlarken özellikle İstanbul’un bu yedi farklı alandan birkaçına girebilecek düzeyde olduğunu söylemek çok zor değil. Fakat büyük tartışmaların gölgesinde geçen, 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti deneyiminden sonra geriye ne kaldığı sorusu ülkenin kültür politikaları üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor.

UNESCO’nun bu ağı “Yaratıcılığı sürdürülebilir kalkınmanın stratejik bir faktörü olarak belirlemiş şehirler arasında uluslararası işbirliğini, dünyanın tüm bölgelerinde kamu ve özel sektör, meslek örgütleri, topluluklar, sivil toplum ve kültür kurumlarının dâhil olduğu ortaklıklar çerçevesinde geliştirmeyi” hedefliyor. Edebiyat Şehirleri arasında Edinburgh (Birleşik Krallık), Melbourne (Avustralya), Norwich (Birleşik Krallık), Dublin (İrlanda), Reykjavik (İzlanda), Iowa (ABD), Krakov (Polonya), Dunedin (Yeni Zelanda), Granada (İspanya), Heidelberg (Almanya) ve Prag (Çek Cumhuriyeti) gibi kentler yer alıyor. Müzik şehirleri arasında Sevilla (İspanya), Bolonya (İtalya), Glasgow (Birleşik Krallık), Gent (Belçika), Bogota (Kolombiya), Brazzaville (Kongo Cumhuriyeti), Hamamatsu (Japonya), Hannover (Almanya), Mannheim (Almanya) var. Sinema/Film Şehirleri arasında ise Bradford (Birleşik Krallık), Sidney (Avustralya), Busan (Kore), Galway (İrlanda) ve Sofya (Bulgaristan) bulunuyor. Şehirlere ekonomik, sosyal ve kültürel canlılık getiren bu unvanı almak için pek çok şehir başvuruyor.


Partilerin seçim bildirgelerinde ‘kültür’ var mı?

İKSV geçtiğimiz ocak ayında “Seçim Bildirgeleri İçin Siyasi Partilere Kültür Politikaları Öncelikleri ve Öneriler” başlıklı bir rapor yayımladı. Vakfın kültür politikaları çalışmaları kapsamında hazırlanan 10 maddelik metinde iktidara geldiklerinde siyasi partilere yapacakları kültür sanat “vaatler”ine bir katkı niteliğindeki bildirinin maddelerinden biri “Türkiye’nin kültür-sanat alanındaki birikiminin uluslararası platformlara taşınması için, kültürel çeşitliliği ve zenginliği yansıtacak kapsamlı etkinlik programlarının hazırlanması ve kültürel diplomaside geleceğin dünya kültürüne Türkiye’nin potansiyel katkısının vurgulanması hedeflenmelidir.” şeklindeydi. Seçimlerin yaklaştığı bu ‘sıcak’ dönemlerde partiler seçim bildirgeleri açıkladı fakat öncelikli konular arasında ne yazık ki yine kültürel sorunlar yer almıyor.

UNESCO’nun Türkiye sitesinde Yaratıcı Şehirler Ağı’na başvuru sürecine dair bilgiler mevcut, bu unvanı alan üye ülkeler arasında çeşitli işbirliklerinin şehre büyük bir canlılık getirdiği söylenebilir. Bu süreçte özellikle yerel yönetimlere büyük iş düştüğü kesin fakat öncesinde ekonomik kalkınmada büyük önem taşıyan yaratıcı endüstrilerin ülkenin kültür politikasında temel meselelerden biri olması gerekiyor.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
30 Nisan 2015


22 Nisan 2015 Çarşamba

No Turkish city in UNESCO’s Creative Cities Network

13:35 Posted by Musa İğrek , No comments

Since 2004, the United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization (UNESCO) has been adding cities from around the world in its Creative Cities Network(UCCN), giving the dozens of cities on the list a permanent title that denotes their excellence in fields ranging from literature to film, and from music to media arts.

Sadly no Turkish city has ever been included in this network, a fact that makes it necessary for Turkey to reflect on its cultural policy, and with the country's general election coming up in less than two months, the recently announced election manifestos of the country's political parties become all the more important.

It's difficult to say that Turkey's cultural policy sits on a well-built foundation. Although the field of arts and culture constitutes a key item in the policies of several countries, in Turkey it is usually a victim to day-to-day politics, and clearly the governments don't really want to spend too much time thinking about matters of arts and culture.

With next month's 2015 annual meeting of the UCCN in Japan approaching, the fact that no city from Turkey is on that list is highlighted once more.

With the inclusion of five new cities in December, the network is currently made up of 69 cities from 32 countries classified under seven categories of excellence, such as Cities of Film, Cities of Design, and Cities of Gastronomy, to name a few.

Unlike the European Union's yearly series European Capital of Culture, UNESCO's UCCN is a project aimed at celebrating and maintaining cultural diversity and the title earned by a city in the network is permanent.

İstanbul holds the potential to become part of the network of Creative Cities in more than one field, but looking back on the city's rather unpleasant tenure in 2010 as a European Capital of Culture, greatly overshadowed by controversy surrounding projects designed for the program, and considering what is left of that experience, five years on, it appears Turkey needs to revise its cultural policy.

UNESCO aims to widen its network by including more cities from around the world that have “identified creativity as a strategic factor for sustainable urban development” and create international partnerships among these cities on various levels.

Edinburgh, Melbourne, Norwich, Dublin, Reykjavik, Iowa City, Krakow, Granada and Prague are among the Creative Cities of Literature, while the Creative Cities of Music include Seville, Glasgow, Ghent, Bogota, Hannover and Mannheim. The most recent category, Cities of Film, created in 2009, includes five cities -- Bradford, Busan, Galway, Sofia and Sydney.

Election manifestos of political parties

The İstanbul Foundation for Culture and Art (İKSV), one of the city's most active institutions in the field of arts, this year released a special report titled “Cultural Policy Priorities and Recommendations to Political Parties for Election Manifestos.” The document, released in January, just in time for Turkey's political parties to read and learn, details the foundation's suggestions in the field of cultural policy in 10 items.

One of those 10 items read: “In order to transmit [Turkey's] accumulation in the field of culture and arts to the international fora, developing comprehensive programs that will reflect the cultural wealth and diversity of Turkey and underscoring the potential contribution of Turkey to future global culture in cultural diplomacy should be defined as objectives.”

In the run-up to Turkey's 2015 general election, once again items outside cultural policy, particularly those related to the economy, are dominating political discussions.

The prospect of the cultural collaborations that would be enabled by becoming a UCCN member can bring vitality to a member city. It's true that especially municipal administrations will have a lot of responsibility in such an undertaking, but first of all, creative industries, which play a major part in a country's economic development, must take a place as a major item in the country's cultural policy.

Musa İğrek, London
Today's Zaman
25 April 2015


19 Nisan 2015 Pazar

Yetişkinler için boyama kitabı çok satanlarda


Alberto Manguel ideal okur çok satan listelerine itibar etmez dese de öyle ucundan neler çok satıyor diye bakmadan etmek zor bir uğraştır. Dönemin ruhunu ve eğilimlerini yansıtan bu listelerin seneler sonra ilgilisine büyük bir malzeme olacağı kesin. Bu çok satan listelerinin nasıl şekillendiği bir yana, dünya online kitap devi Amazon’un en çok satan ilk iki kitabının yetişkinler için boyama kitabı olduğunu söylemek kuşkusuz şaşırtıcı bir durum, bu beklenmedik başarının tuhaflığı bir yana Britanya’da en çok satan 10 kitabın beşinin de bu tür kitaplar olması kafaları iyice karıştırmaya başladı.

Harper Lee’nin temmuz ayında yayımlanacağı duyurulan Go Set a Watchman (Git Bir Gözcü Ayarla), Amazon’da uzun bir süre çok satanlar listesinin tepesinde iken bu herkesin beklediği kitabı geride bırakan boyama kitaplarının başarısı dikkat çekici. Dünya çapında popüler olan bu kitapların ardındaki sırrı kestirmek kolay değil. Bu konuda çıkar bir yol bulmak için teoriler üretme yoluna gidenler var. İskoçyalı çizer Johanna Basford’un Esrarengiz Bahçe(Her Yaş İçin Bulmaca, Boyama ve Desen Tamamlama Kitabı) Mart 2013’ten bu yana dünya çapında 1,4 milyon satış rakamına ulaşmış durumda. Amerika ve Britanya’da çok satan ve Türkçede de 13 Nisan’da yayımlanan kitabın arka kapağında şu cümleler yer alıyor: “Bu gizem için kitabın kapağını araladığınızda bin bir şeklin ve ahenkli kıvrımın ortasında bulacaksınız. Hem çocuklar hem de kalemin esrarına kapılmış yetişkinler bu kitabın her sayfasında tabiattan esinlenerek hazırlanmış çizim maceraları, gizlenmiş ve bulunmayı bekleyen ilginç canlılar, hayatın bin bir rengini kullanabilecekleri tuvallerle karşılaşacak. Her biri elle hazırlanmış enfes bulunmayı, hayal gücünüzle tamamlanmayı boş alanlar ve keyfinizce renklendirebileceğiniz resimler sizi bekliyor.”

Johanna Basford, Esrarengiz Bahçe’nin ardından birkaç hafta önce “Enchanted Forest” adlı şimdiye kadar 226 bin satan kitabını yayımladı. Basford boyamanın büyük bir rahatlatıcı etkisi olduğu kanaatinde ve insanların bu yüzden bu kitaplara ilgi gösterdiğini düşünüyor. Başarının ardında boyama kitaplarının stresi azaltıp bireylerin içindeki çocuğu mutlu ettiğine dair görüşler bulmak mümkün. Fakat sadece bu gerekçeyle yetinmek pek doğru olmaz. Küçük bir yayınevinden çıkan bu boyama kitaplarının başarısı yayıncının da beklediği bir durum değildi, bir anda listeleri ‘alt üst’ eden boyama kitabının ardından birçok yayıncı aynı türde kitaplar yayımladı ve bunlar da ilgi gördü haliyle.

Yayıncıları şaşırtan ilgi

Britanya’nın en çok satan listelerinde Basford’un iki kitabının yanı sıra Richard Merritt’in “Art Therapy Colouring Book”, Millie Marotta’nın “Animal Kingdom” adlı boyama kitapları da ülkenin en çok satan ilk on kitabı arasında. Bu tür kitapların özellikle yoğun şehir hayatının karmaşasında büyük bir rahatlatıcı etkiye sebep olduğunu dile getiren yayıncılar, boyama kitaplarının bu kadar yoğun bir ilgi ile karşılaşacağını da beklemediklerini itiraf etmekten geri duramıyor. Kitaplara gösterilen bu alakanın ardındaki bir başka neden olarak bu kitapların herhangi sanatsal bir yeteneğe sahip olmayı gerektirmemeleri. Bunun yanı sıra sosyal medya üzerinden boyadıkları sayfaları paylaşanların bir anda artması bu kitaplara olan ilgiyi de artıran etkenler arasında. Pek çok okurun bu gürültülü zamanlarda renklerin ve desenlerin sunduğu huzuru ve sükuneti arıyor olması bu ilginin öyle gelip geçici bir heves olmadığının göstergesi diyebiliriz.

8 Nisan 2015 Çarşamba

Eleştiride erkek egemenliği sürüyor


Hem ülkemizde hem de dünyada nitelikli eleştiri ve eleştirmen azlığı sık dile getiriliyor. Eleştiri kurumunun gücünü yitirdiği, eleştirel metinlere yer veren mecraların azaldığı da konuşulmakta. Fakat bu eksilmenin içinde dikkat çeken bir nokta var, üretimin erkek egemen bir alanda ilerlemesi. Amerika merkezli Vida adlı kuruluş, bu hararetli tartışmayı bir zemine döküp 2010'dan bu yana kadının edebiyat Eleştirisindeki yerini ‘rakamlarla' belirliyor. Her yıl edebiyat dergilerini tarayan kurum, 2014 rakamlarını geçtiğimiz hafta açıkladı. Önceki yıllara oranla yeni bir gelişmenin olmadığını söylemek lazım, zira eleştiride erkek egemenliği hâlâ hüküm sürüyor.

The Paris Review, Atlantic, New Yorker, London Review of Books, Times Literary Supplement ve Granta gibi edebiyat dergilerinin aralarında bulunduğu dünya çapında on beş yayına odaklanan Vida'nın araştırmasında rakamlar şaşırtıcı değil. Britanya'nın en önemli edebiyat dergilerinden biri olan London Review of Books geçtiğimiz yıl 527 erkek yazara ve eleştirmene yer verirken, kadın yazar ve eleştirmen sayısı ise 151. Diğer dergilerdeki veriler ise şöyle: The New York Review of Books: 677 erkek, 242 kadın; The New York Times: 909 erkek, 792 kadın; Nation: 469 erkek, 193 kadın. Özellikle Britanya'da satılan kitapların üçte ikisini kadınların aldığı gerçeğini bir kenara yazdığımızda eleştiride kadının görünmezliği daha da şaşırtıcı bir hale bürünüyor.

Rakamlar önceki yıllara göre kıyaslandığında ise 15 edebiyat dergisinin 14'ünde kadın yazar ve eleştirmenlerin sayısında bir artış olduğu gözüküyor. Dergilerin editörleri kendilerine gelen yazılarda herhangi bir ayrım yapmadıklarını, eleştirinin niteliğine odaklandıklarını aktarıyor. Vida'nın geçtiğimiz yıllardaki rakamlarından sonra, kimi yazarlar bu durumu kadın eleştirmenlerin kendilerini erkekler kadar öne çıkarmamasına bağlamıştı.

Vida'nın kurucularından Erin Belieu ise rakamlara dikkat çekmekten öte yayın dünyasında böyle bir bilincin oluşmasını istediklerini söylüyor. Rakamları yayımladıkları bu beş yıllık süreçten sonra dergilerde kadın-erkek dengesinde çeşitli değişikliklerin yaşandığını belirten Belieu, edebiyat dergilerinin doğasında bu cinsiyetçi yaklaşımın maalesef olduğunu aktarıyor. Söz konusu edebiyat dergilerinin uzun yıllardır aynı editörler tarafından yönetildiğini dile getiren Belieu, yeni kuşağın ise farklı bir deneyim ve bakış açısıyla geldiğini söylüyor. Ülkemizde yayımlanan edebiyat dergileri konusunda yapılacak bir araştırmanın farklı bir sonuç getirmeyeceğini söylemek çok zor olmaz. Nitelikli eleştirinin gittikçe azaldığı sorununa erkek-kadın eşitliği açısından bakmak da bir özeleştiri niteliğinde olabilir. (www.vidaweb.org)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
8 Nisan 2015


6 Nisan 2015 Pazartesi

Parçalanmışlığın çağı


20. yüzyıl İngiliz edebiyatının usta romancılarından Virginia Woolf’un aynı zamanda iyi bir denemeci olduğunu söylersek kimse itiraz etmez. Kafka Kitap’ın “Büyük Fikirler” serisinden Bir Hava Taarruzu Sırasında Barış Üzerine Düşünceler adıyla yayımlanan kitap, deneme türünde de büyük bir yetkinliğe sahip olan yazarı karşımıza çıkarıyor. Kitap Woolf’un edebi ve düşünsel dünyasını önümüze koyarken, bir kurşun kalem bahane edilerek gerçekleşecek Londra macerasının sonunda bir kitapçıdaki “nice bilinmeyen ve gelip geçmiş yazarla ani ve gelip geçici arkadaşlıklar”a uzanıyor. Bu ince kitapta okuru elinden tutarak oda oda gezdiren Woolf, “Yeni bir odaya girmek her zaman bir maceradır, zira sahiplerinin yaşamları ve karakterleri kendi atmosferini damıtıp o odaya katmışlardır ve biz de içeri girer girmez yepyeni bir duygu dalgasıyla göğüs göğüse geliriz.” diyor.

Bir kitap nasıl okunmalı?

Woolf biyografi sanatı üzerine kaleme aldığı denemesine “Yazılan onca yaşam öyküsünden kaç tanesi kalıcı oluyor?” sorusu ile başlarken bu türün edebiyattaki yerini belirlemeye çalışıyor. Biyografi yazarının yapabileceklerinin gerçeklerle sınırlı olduğuna değinen Woolf, buna karşılık bu türde üretim yapanların gerçekleri sonuna kadar kullanma hakkına sahip olduğu görüşünde. Doğruyu kavrama yeteneği güçlü olan biyografi yazarı, “bize kanıtlanmış gerçekleri söyleyerek, küçüğü büyükten ayıklayarak ve gerçeği genel hatlarıyla görebilmemiz için ona bütünlüklü bir şekil vererek, hayal gücünü, en ustaları hariç, şairler ve romancılardan çok daha fazla harekete geçirir.” “Bir Çağdaşın Gözüyle” adlı denemesinde hangi kitabın yaşayacağı konusunda ortak bir görüşe sahip olmadığımızı dile getiren yazar, yüz yıl sonra hâlâ yaşıyor olacağını düşündüğümüz bir kitabın varlığından bile ciddi şüphe duyulması gerektiğini söylüyor: “Çağımız, bütünlüğün değil parçalanmışlığın çağı. Birkaç dörtlük, birkaç sayfa, arada bir bazı bölümler, şu romanın başlangıcı, öbür romanın bitişi bütün çağların ya da yazarların en iyi üretimine denk olabilir.”

“Hedef Okur ve Çiğdem” denemesi ise yeni yazmaya başlayanlar için öğüt niteliğinde: “Genç erkek ve kadınlara genellikle mantıklı ama uygulaması mümkün olmayan şu tavsiye verilir: Yazacaklarınızı mümkün olduğu kadar kısa, mümkün olduğu kadar açık yazın ve zihinlerinizde ne varsa aynen söylemekten başka bir düşünceye sahip olmayın. Ama böyle durumlarda kimse bu tavsiyelere asıl gerekli olan şu eklemeyi yapmaz: ‘Okur kitlenizi doğru seçtiğinizden emin olun’, oysa meselenin özü budur. Çünkü bir kitap her zaman birisinin okuması için yazılır ve hedef okur sadece gelir kaynağı değil, aynı zamanda yazılanları oldukça imce ve sinsiz bir şekilde teşvik eden bir ilham kaynağıdır. Bu yüzden de hedef okurun istenen biri olması hayati önem taşır.” Bu hedef okur, Woolf’un deyişiyle, “çiçeklerimizi çürümekten korumamıza yardım edecek olan okurdur.” Woolf, hedef okur bulma işinin yazarlığın çilelerinden biri olduğunu aktarır: “Kim için yazacağını bilmek, nasıl yazacağını bilmek demektir.” Hedef okurun en faydalı olacağı nokta ise şudur: “Yazarı bir yandan aşırı duygu yüklü yazmasına karşı, diğer yandan da duygularını ifade etmekten korkma hatasına düşmesine karşı uyarıcı bir rol oynamaktadır.”

Yazarın yoldaşı okur

“Bir Kitap Nasıl Okunmalı?” başlıklı kışkırtıcı denemesinde ise, “Bir kişinin başka bir kişiye okuma konusunda verebileceği tek öğüt kimsenin öğüdünü dinlememek, kendi iç güdülerinize kulak vermek, kendi aklınızı kullanmak ve kendi sonuçlarınızı çıkarmak olacaktır.” diye tavsiyede bulunur usta yazar. Okurun bir kitabı bir başka kitapla karşılaştırabilme hakkına sahip olduğunu söyleyen Woolf, bu karşılaştırmanın, kitaba karşı tavrımızın değiştiğinin göstergesi olduğunu belirtiyor. Okur bu yaklaşımla “artık yazarın bir dostu değil, yargıcı” haline dönüşür: “Ve nasıl dostlar arasında duygudaşlığın aşırısı olmazsa, yargıçlıkta da katılığın aşırısı olmaz. Zamanımızı ve iyi niyetimizi israf etmemize neden olan kitaplar suçlu değil midir? Sahte kitapların, yapmacık kitapların, havayı çürümeyle ve hastalıkla dolduran kitapların yazarları, toplumun yozlaşma ve kirlilik aşılayan en sinsi düşmanları değil midir?” Woolf’un bu deneme kitabı edebiyatseverlere ve yazı meraklılarına pek çok tavsiye içeriyor. “Kaçış zevklerin en büyüğüdür” diyen Woolf’un bu incecik kitabına sığınmak okur için kuşkusuz zevkli bir macera olacaktır.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
6 Nisan 2015



2 Nisan 2015 Perşembe

Batı’da itibarlı bir meslek: Biyografi yazarlığı

15:14 Posted by Musa İğrek , No comments

Biyografi, yoğun emek gerektiren türlerin başında geliyor. Göz değmemiş mektuplar, günlükler, yazarın eş-dost çevresiyle görüşmeler ve çekmecelerde bekleyen terekenin altından kalkmak uzun bir uğraş gerektiriyor. Selim İleri, geçtiğimiz hafta sonu “Hayal ürünü bir karakter” başlıklı köşe yazısında Virginia Woolf’tan Türkçede yayımlanan denemeler seçkisinden hareketle, Türkiye’de biyografi yazmanın zorluklarına değiniyordu. “Bir romancının biyografisini yazacaksınız sözgelimi; mektuplar, günceler, yaşamı noktalanmış romancının henüz yaşayan eşi, dostları… Bizde bunlara ulaşmak da epey zor.” diyen İleri yazısını şöyle bitiriyordu: “Hoş, yayınlansa, şimdinin hayhuyunda kaç kişi önemseyip okuyacak!”

Ülkemizde biyografiye olan ilgisizlik ve yayımlanan kitapların azlığı düşünüldüğünde Selim İleri çok da haksız değil. Bir tarafta böyle ağır bir türe odaklanan yazarların üretimleri yayın dünyasının kargaşasında arada kaynarken, öte tarafta yayıncılar da biyografi türüne kafa yoranların pek de fazla olmayışından genellikle başka dillerden çevirilerle bu alanı doldurmakta. YKY, İletişim, İş Kültür ve Kapı gibi yayınevlerinin çeviri biyografi kitaplarının yanı sıra Türkiye’den bazı isimler hakkındaki biyografiler mevcut. Fakat, Batı’da biyografi, çok canlı ve sürprizli bir alanda ilerliyor. Kitabevlerinin biyografi türüne ayrılmış rafları, yılın en iyi biyografi kitabı seçkileri, bu kitaplardan yola çıkarak sinemaya uyarlamalar ve edebiyat ödülleri (Samuel Johnson gibi) bu türe ilgiyi hem okur, hem yazar hem de yayıncı cephesinde diri tutuyor. Biyografiler, çok satanlar listelerinde bile yer alabiliyor.

Lessing için biyografi yazarı aranıyor

Son on yılda bu türün yükselişi bir dönem kendilerini ‘biyografi yazarı’ olarak tanımlamaya çekinenlerin talihini değiştiren bir sürece dönüştü. Claire Tomalin, Richard Holmes, Margaretta Jolly, Peter Ackroyd, Frances Wilson, Claire Harman, Maggie Fergusson, Charles Nicholl, Miranda Seymour ve yakın zamanda T.S. Eliot hakkında yazdığı yeni biyografi ile dikkat çeken Robert Crawford gibi isimler bu türün ustaları arasında. Bu alanda üretim yapanlara kulak verdiğimizde ise çeşitli gözlemler ve endişeler var. Birçok ödül alan Maggie Fergusson için biyografi, öyle bir derinlikte ve çekicilikte yazılmalı ki normal şartlarda yan yana bile gelmeye tahammül edemeyeceğiniz bir insanın hayatını okuduktan sonra, onunla vakit geçirmeyi arzulamaya götürmeli sizi. Biyografi yazarı olan Profesör Kathryn Hughes, son dönemlerde bu türde yazanlar arasında Wikipedia kaygısı yaşandığını dile getirmiş ve ‘Tüm bilgileri bu tür online sitelerden ulaştıktan sonra biyografi yazarlarına ne iş kalıyor?’ sorusunu gündeme getirmişti.

Nobel ödüllü yazar Doris Lessing, 2013’te ölmeden önce George Bernard Shaw hakkında yazdığı eserle ödül alan Michael Holroyd’un kendi biyografisini yazmayı çok arzuladığını belirtmişti, fakat bu ne yazık ki gerçekleşmedi. Lessing ise vasiyetinde Holroyd’u bu konuda yazması için işaret etse de şimdilerde 80 yaşında olan yazar bu işin altından çok da kolay kalkamayacağını söylüyor, zira seneler evvel böyle bir teklifi Lessing’e sunduğunda ise böyle bir eser gerçekleşmediğini belirtelim. Bu yüzden yazarın edebî mirasını elinde bulunduran vârisleri yeni bir biyografi yazarı arıyor. Britanya’nın önemli edebiyat ödüllerinden biri olan ve kurmaca olmayan eserlere verilen Samuel Johnson Ödülü’nün, biyografi türüne odaklandığını da hatırlatalım.

Biyografi, Selim İleri’nin dediği gibi ülkemizde henüz ilgiyle okunan bir tür değil. Bu türün Batı’daki seyri gittikçe genişlerken, üretimlerini biyografi alanında sürdüren pek çok yazar var. Yeni yayımlanan her kitap, hakkında yazılan kişiye alışılmadık aynalar tutuyor ve bu eserler türün meraklılarına da büyük haz veriyor. Fakat Woolf’un o kışkırtıcı sorusunda dediği gibi “Yalnızca büyük adamların hayatları mı yazılmalı? Yaşamış olan ve geriye yaşamından bir kayıt bırakmış olan herhangi birinin yaşamı da biyografisinin yazılmasına layık değil mi?”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
2 Nisan 2015



1 Nisan 2015 Çarşamba

Llosa: Günümüz romanları tamamen eğlence

12:32 Posted by Musa İğrek , No comments

Latin Amerika edebiyatının ustalarından Mario Vargas Llosa, ilerleyen yaşına rağmen epey üretken bir dönem geçiriyor. 2010’da Nobel Edebiyat ödülünü alan 78 yaşındaki Llosa, geçtiğimiz haftalarda İspanya’da kendi yazdığı “Tales of the Plague” adlı tiyatro oyununda rol almıştı. Yazarın 2014 Eylül ayında Türkiye’de okura ulaşan “Ketum Kahraman” adlı son romanı, İngilizcede (The Discreet Hero) yayımlandı. 

İki ayrı kentte yaşayan iki karakterin öyküsünü anlattığı ve suç, suçluluk, ceza ve ahlâk kavramları üzerine okuru düşünmeye zorlayan yazar, İngilizceye çevrilen bu romanın ardından Telegraph’tan Tim Martin’e konuştu. “Günümüz romanları çok etkili bir teknikle, iyi yapılmış ve çok parlak; fakat edebiyat değil, sadece eğlence.” diye yakınan Llosa, oyunculuk deneyimini ise “Herkes bir süreliğine de olsa başka bir kimliği yaşamak ister ve bu oyunculuk deneyimi benim gibi ömrünü kurmaca eserlerle geçiren biri için heyecan verici bir olaydı.” diye tarif ediyor. Pek çok konuşmasında “edebiyatı olmasa da olur bir eğlencelik gibi gören anlayışa” karşı sürekli eleştiriler getiren yazarın bu son açıklamaları dikkate değer. 

Edebiyatın değişiklikler üretmediğine inanmadığını söyleyen Llosa şöyle devam ediyor: “Edebiyatın sosyal ve politik etkisi daha az kontrol edilebilir bir düzeyde. Belirli konularda yazarak, bazı şeylerin değişmesinde etkili olunabileceğini düşündüm. Şimdi tamamen yanıldığımı anladım. Fakat edebiyatın etkisi olmadığına inanmıyorum. Benim için önemli olan, okurda eleştirel bir bakış açısını geliştirmek.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
1 Nisan 2015

http://www.zaman.com.tr/kultur_llosa-gunumuz-romanlari-tamamen-eglence_2286521.html