26 Mart 2015 Perşembe

Zonaro’nun Bayram’ı Londra’da satılıyor

13:42 Posted by Musa İğrek , , No comments

İtalyan asıllı saray ressamı Fausto Zonaro’nun (1854-1929) altı başyapıtından biri sayılan ‘Bayram’ isimli tablosu 50 yıldır İstanbul’da bir aile koleksiyonunda saklı duruyordu. Eser Mart 2012’de Arkas Holding koleksiyonuna katıldıktan sonra Nisan 2012’de açılan bir sergi ile görücüye çıkmıştı. Zonaro’nun yaptığı Bayram kutlaması konulu iki büyük boyutlu tablonun daha küçük olanı ise 21 Nisan’da Londra’daki Sotheby’s müzayede evinin “Oryantalist ve İslam Eserleri Haftası” kapsamında satışa çıkacak. 350-450 bin sterlin fiyat biçilen ve daha önce müzayedeye hiç girmemiş bu ikinci tabloya büyük bir ilgi var. Müzayedede bu ünlü tablonun yanı sıra resmin eskizi niteliğinde bir detay yağlıboya da 40–60 bin sterline satışa çıkacak.

Tabloda, Ramazan Bayramı’nda Tatavla’da kurulan bir panayır alanı resmediliyor. Resmin sağ köşesine kendisini de yerleştiren ressam, anılarında o günden şöyle bahseder: “Davul geliyor, ardından zurnayı çok iyi çalan Ermeni... Tulumbacılar birer birer kol kola bağlanarak diziliyor. Davulun tokmağının vurmasını bekliyorlar. Ve işte küçük küçük adımlar, küçük küçük eğilmeler başlıyor.”

En son Milan’da 1919’da sergilenen eserin satışa çıkışı Floransa’da Medici-Riccardi Sarayı’nda Nisan-Haziran 2015 tarihleri arasında düzenlenecek olan kapsamlı Zonaro retrospektifi ile aynı zamana denk geliyor. Eserin kimin koleksiyonuna gireceği ise şimdiden merak konusu.

Müzayedede Avrupalı ressamların Türkiye konulu eserlerinden oluşan bir seçki de yer alacak. Alman sanatçı Hubert Sattler’in Beyazıt Yangın Kulesi’nden İstanbul resmi 150–200 bin sterlin, Auguste Etienne François Mayer’in Bayezit Camii’nden ayrılan Sultan II. Mahmut adlı tablosu 70-90 bin sterline satışa çıkacak.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
26 Mart 2015

25 Mart 2015 Çarşamba

Resimlere bu kadar parayı kim veriyor?


Son yıllarda sanat piyasasında üst üste rekor haberleri geliyor. Dünyanın en büyük sanat araştırma merkezi Paris Artprice, 2013/14 yılını 2 trilyon dolar gelirle kapatan çağdaş sanat piyasasının, kendi rekorunu kırdığını geçtiğimiz aylarda duyurmuştu. Sanat bir taraftan iştah kabartıcı bir yatırım aracı olarak kendine yer edinirken bu dudak uçuklatan gidişe karşı aykırı sesler yükselmeye başladı. Alman ressam Gerhard Richter, bu isimlerden biri.

Yaşayan en önemli sanatçılardan biri olan Richter’in “Abstraktes Bild” (Soyut Resim, 1986) adlı eseri geçtiğimiz ay Londra’daki Sotheby’s’te düzenlenen müzayedede 46,3 milyon dolara satıldı. Söz konusu gidişi umutsuz bir aşırılık olarak değerlendiren usta sanatçı, bu yüksek rakamların kendisini dehşete düşürdüğünü dile getirdi. The Guardian gazetesinden Kate Connolly’ye geçtiğimiz hafta konuşan Richter, kendi resimlerine bu kadar yüksek fiyat verenleri “aptal” bulduğunu belirterek, piyasadaki bu balonun patladıktan sonra fiyatların bir nevi çakılacağını söylüyor.

GENÇ SANATÇILARIN İŞİ ZOR

83 yaşındaki sanatçı, eserini satın alan isimsiz alıcının bu esere neden bu kadar para verdiğine anlam veremediğini ifade ediyor. Abstraktes Bild’in son satış rakamı, resmin ilk satıldığı fiyatın tam 5 bin katı. Müzayedelerde yaşanan bu ‘çılgınlığı’ ‘iş çığırından çıktı’ şeklinde değerlendiren ressam, bu büyük rakamlardan kendisinin çok cüzi bir miktarda para kazandığını, asıl büyük kazancın satıcıya gittiğini belirtiyor. Böyle geniş çaplı müzayedelerin sanatçıya fayda getirmekten ziyade daha çok satıcıyı memnun ettiğini söyleyen sanatçı, bu durumdan hiç de memnun değil. Richter, yakın zamanda 2 bin Euro değer biçtiği bir eserinin galericisi tarafından “Bu fiyat çok düşük, bunu 10-20 bin Euro arasında fiyatlandırmalıyız.” dediğini aktarıyor. “Domplatz, Mailand” (Cathedral Meydanı-Milano) adlı eserinin 29 milyon Euro’ya satılmış olmasını epey tuhaf karşılayan sanatçı, bu eserinin o kadar da iyi bir resim olmadığını söylüyor.

Müzayedelerin kendisine sık sık katalog gönderdiğini ve bunlara bakarken şaşkına döndüğünü itiraf eden sanatçı, dönüp bakılmayacak pek çok eserin fahiş fiyatlarla satışa çıktığını söylüyor. Resim piyasasında yaşananlardan genç sanatçıların ve ‘ciddi galeriler’in büyük ölçüde etkilendiğini dile getiren Richter, kimsenin sanatın kendisiyle ilgilenmediği ve resmi sadece bir yatırım aracı olarak gördüğü düşüncesinde. Richter, bu gidişata kendince dur diyebilmek için geçtiğimiz yıllarda 100 küçük eserini uygun fiyata satışa çıkarmış. Sanatçı, kısa sürede tükenen bu eserlerinin, daha sonra müzayedelerde yüksek fiyatlara satıldığına tanık olmuş. Kendisinin resim satın almadığını söyleyen Richter, sevdiği eserleri görmek için müzelere gittiğini anlatıyor. Güncel sanatın en güçlü 100 ismi arasında gösterilen Richter’in bu görüşleri sanatı bir yatırım aracı olarak keşfeden ve sanatın her türlü formuyla bir anda haşır neşir olan zengin sınıfın ‘çılgınlığına’ dikkat çekmek şeklinde değerlendirebilir. Bu yeni düzenle birlikte yükselen ‘balon’un ne zaman patlayacağı ise merak konusu.

TÜRKİYE’DE HERKES HALİNDEN MEMNUN!


Türkiye’de de son yıllarda müzayedelerde dudak uçuklatan fiyatlara resimler satılıyor. Fakat bu durumdan genç sanatçılar dışında kimse pek şikayetçi değil, zira zaten sanat alıcısının az olduğu ülkemizde bu tür haberler başta müzayede sahipleri olmak üzere herkesi sevindiriyor. Son on yıla bakarsak, Osman Hamdi Bey’in ünlü tablosu Kaplumbağa Terbiyecisi’ni Pera Müzesi TMSF’den 5 milyon TL’ye satın almıştı. Burhan Doğançay’ın Mavi Senfoni’si 2009 yılında, Erol Akyavaş’ın Enel Hak adlı eseri de 2010’da, Antik AŞ tarafından 2,2 milyon TL’ye satılarak o dönemin en pahalı resimleri ilan edilmişti. En son geçtiğimiz ay Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun İstanbul adlı eseri -ressamın kendi rekorunu da kırarak- 1.830.000 TL’ye satıldı. Bedri Rahmi, Osman Hamdi Bey, Erol Akyavaş bugün aramızda değil, o yüzden bu yüksek fiyatlar konusunda ne söylerlerdi bilinmez. Fakat 2013’te vefat eden Burhan Doğançay, eserinin bu kadar yüksek fiyata satılmasına tepki gösterenlere ateş püskürmüştü. Gerhard Richter gibi, sanatçıdan ziyade satıcılara para kazandıran bu sisteme ülkemizde karşı çıkacak sanatçı henüz yok.

Aynı yüzyıla iki farklı bakış

Gerhard Richter’in fotoğraflarının yer aldığı kitap, yakın zamanda Türkçede yayımlandı. Yazar, yönetmen, düşünür Alexander Kluege ile Gerhard Richter, 2009’un yılbaşı gecesi Sils Maria’da, Nietzsche’nin evinin hemen yakınındaki Waldhaus Oteli’nde buluşup aynı yüzyıla farklı gözlerle bakıyorlar. Bu buluşmadan ortaya çıkan “Sürükleyen Zaman” adlı kitap, usta sanatçıyı yakından tanımak için iyi bir kılavuz. Kluege’in kısa metinlerine Richter’ın kar altında doğayı anlatan fotoğrafları eşlik ediyor kitapta. Görselin ve yazının diliyle aralık ayına odaklanan bir kitap “Sürükleyen Zaman”. 39 fotoğraf ve onlara eşlik eden metinlerin yer aldığı kitapta tarih, geçmiş ve şimdiki zaman üçgeninde mitolojiden meteorolojiye, matematikten felsefeye uzanan bir konu çeşitliliği üzerine iki ustanın birlikteliği dikkat çekiyor.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
25 Mart 2015



24 Mart 2015 Salı

İsimsiz roman kahramanları yükselişte


Her yazar kitabındaki bir karakterin akılda kalmasını umut eder. Kahramanın okurda kalıcı bir etki bırakması için türlü türlü ustalıklara girişir. Dickens’ın kendi yazdıklarıyla kahkahalara boğulup, yine kahramanlarından biri öldüğünde gözyaşlarını tutamadığı söylenirken Ernest Hemingway’e “Karakterlerinize nasıl isim koyarsınız?” sorulduğunda “Elimden gelen en iyi şekilde.” diye cevap verdiği bilinir. Jorge Luis Borges ise karakterlerine isim verirken iki yöntem kullandığından söz eder. Birincisi dedelerinin, onların babalarının adlarını kullanmak, ikincisi ise dikkatini çekmiş isimlere yer vermek: “Örneğin, bir öykümde sürekli oradan oraya gidip gelen bir karaktere Yarmolinski dedim, çünkü isim ilgimi çekmişti – garip bir sözcük, değil mi? Diğer bir karakterin adı da Red Scharlach’tı çünkü Scharlach Almancada kızıl demektir ve karakter bir katildi; kıpkızıl yani, değil mi? Red Scharlach, Kızıl Kırmızı.”

Roman kahramanları hikâyenin önüne geçebilecek güçte iken yazarın bu kahramanı bir isimle akılda kalacak bir kimliğe büründürürken sancılı bir süreç yaşar. Son yıllarda okurun kitabın ana kahramanını aklından çıkaramadığı eserlerin azlığı bir yana yayımlanan kitaplardaki ana kahramanın isimsiz oluşu dikkat çekiyor. Tom McCarthy, Ben Metcalf, Greg Baxter, Daniel Galera, Deepti Kapoor, Paul Beatty ve Alejandro Zambra gibi yazarlar bunların başında geliyor. Modern yazarların bu tekniği hikâyeyi günümüzün dışında anlatmak istediklerinde başvurduğunu dile getiren Sam Sacks, bazen bu isimsiz kahramanın anlatıcının kendisi olduğu ve görevi okur ve hikâye arasında bir köprü olan bu sesin isminin çok da önem teşkil etmediğini belirtiyor. Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği, bu şekilde kaleme alınmış bir eserdir. Otobiyografik kurmacalarda, geçtiğimiz yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Fransız yazar Patrick Modiano’nun pek çok eseri gibi, anlatıcı ve yazarın, kurgu ve anı arasında gidip gelen o ince çizgiden dolayı kahramanın isimsiz olması tercih ediliyor. Sacks, özellikle son dönemde yazılan sürgün romanlarında kahramanın isimsiz oluşu tercih edilen yöntemler arasında olduğunu belirtiyor. Kimi eleştirmenler yazarın bu tercihinin bir dehadan öte kitabın karakteri ve okur arasında paradoksal bir dayanışma olduğuna dikkat çekiyor.

Hem sosyal hem de metafiziksel bir hastalık

Dünya edebiyatının en önemli isimsiz kurmaca karakterleri Sokaktaki Adam (Philip Roth); Rebecca (Daphne du Maurier); The Power and the Glory (Graham Greene); Görünmez Adam (Ralph Ellison); Surfacing (Margaret Atwood); The Aspern Papers (Henry James) şeklinde sıralanabilir. Philip Roth’un New York’ta bir reklam ajansından emekli olan “Sokaktaki Adam” adlı romanında da isimsiz ve görünüşte güzel bir hayat süren bir kahraman karşımıza çıkar. Herkesin hayranlık duyduğu ödüllü bir sanat yönetmeni olan bu karakter, yaklaşan ölümün sesini duyar. Cenaze töreninde başlayan roman boyunca çocukluğundan itibaren hastaneye yattığı, ameliyat olduğu ana kadar uzanır. Yine Samuel Beckett’ın 1953’te yayımlanan “Adlandırılamayan” adlı romanının kahramanı da isimsizdir. “Devam edemem, devam edeceğim” ile biten romanın bu son cümlesi isimsiz kahramanın merkezde olduğu eserden, geriye kalan önemli bir ses olarak edebiyat tarihine yerleşmiştir. Paul Auster’ın New York Üçlemesi’nin son kitabı “Kilitli Oda” da bu isimsiz kahramanların olduğu eserlerdendir.

Günümüz yazarları eserlerinde her ne kadar bu isimsiz kahramanlara sığınsalar da kitabı bitirdiğimizde yazarın kendisini bu görünürde adı olmayan karakter sayesinde daha yakından tanırız. Virginia Woolf’un o kışkırtıcı sorusunda dediği gibi “Ama hangi yazarın, eğer bu yazar düpedüz bir daktilo değilse, kendi kişiliğinden tamamiyle bağımsız olmayı başarabildiğini gördünüz?” Yoksa Sam Sacks’ın dediği gibi bir kurmaca eserde kahramanın isimsiz oluşu “hem sosyal hem de metafiziksel bir hastalık mı?”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
24 Mart 2015




19 Mart 2015 Perşembe

Nitelikli romanlar ıskalanıyor mu?


Amerikalı yazar John Williams'ın (1922-1994) 1965'te yayımladığı, pek de popüler kabul edilmeyecek, edebî niteliklere sahip romanı Stoner, iki yıl önce New York Review Books yayınevi tarafından yeniden basılınca, beklenmeyen bir vaka yaşandı ve roman pek çok ülkede ‘çoksatar' oluverdi. Williams'ın 1960'ta kaleme aldığı ve "ilk ustalık eserim" dediği Butcher's Crossing adlı romanı ise Stoner'ın gördüğü ilgiden sonra Türkçede, yakın zamanda yayımlandı. Yayıncıların ve eleştirmenlerin beklemediği bu geç gelen şöhreti çeşitli nedenlere bağlamak mümkün elbette, fakat edebiyatta fark edilmenin bir kuralı olduğunu söylemek zor. Kimileri bunu biraz talihli olmaya bağlasa da günümüz okurunun beklentilerini tam kestirememenin zorluğu, bir kitabın başarısını görmeyi engelliyor.

Williams'ın yaşadığı geç keşfedilme bir yana, bir başka ‘nitelikli roman' vakası yakın zamanda yaşandı. İngiliz yazar Samantha Harvey'nin Dear Thief adlı romanı geçtiğimiz eylül ayında yayımlandı. Ardında Penguin Random House gibi dünyanın önemli yayıncılarından birinin reklam ve pazarlama gücü vardı. Kitabın editörü ise Julian Barnes, Martin Amis, Ian McEwan gibi yazarların ardındaki isim, Britanya'nın en maharetli editörü olarak anılan Dan Franklin'di. Günümüzün Virginia Woolf'u olarak anılan Samantha Harvey'nin romanı, eleştirmenlerden de iyi not aldı fakat geçtiğimiz ay itibarıyla bin adet satan kitap, pek çok kitapçının stokunda bile yer almamakta. İlk iki romanı pek çok ödüle layık görülüp iyi bir satış rakamına ulaşsa da son romanında Harvey'nin yaşadığı bu talihsizlik, edebiyat dünyasında ‘Nitelikli romanların kolayca ıskalandığı bir çağda mıyız?' sorusunu gündeme getirdi.

Okur, nitelikli romanlara mesafeli

Harvey'nin yaşadığı sıkıntı, edebi niteliği olan romanlar kaleme alması. Zira günümüz okurunun basit ve hemen okunmaya müsait, sorunsuz kitaplara yöneldiğini söylemek zor olmaz. Yazarın editörü Franklin, 'Edebî niteliği olan kitaplar kaleme alan yazarların bir kariyer yapabilmelerini nasıl bekleyebiliriz?' sorusunu gündeme getirdiğinde haksız değildir. Nitelikli edebiyat ödülleri iyi bir romana dikkat çekmede elbette yardımcı bir etken fakat Franklin'in dediği gibi bu tür sıkı romanlar tamamen keşfedilmeyi bekliyor. Öte tarafta, her çağın okuma, yorumlama anlayışının farklı olduğu da kesin. Selim İleri'nin deyişiyle “Dün önemsenenler, yere göğe sığdırılamayanlar, bakıyorsunuz bugün sönüp gitmiş. Bazen tam tersi: Dünün gözden ırak tuttukları, görmezden geldikleri (belki sadece göremediği) yarına açılabiliyor.” Özellikle günümüzde nitelikli edebiyat ürünlerinin yokluğundan dem vurulurken, okur cephesinde bu kitaplara olan ilgisizlik de hem yazarın, hem yayıncının şevkini kırabiliyor. Penguin Random House'un yöneticilerinden Tom Weldon, "Yayıncılık dünyasında asıl zorlu iş dijital teknolojiler değil, yayımlayacağınız iyi bir kitabın fark edilmesini sağlamaktır.” derken, bu konudaki endişelerini dile getiriyor.

Nitelikli bir edebiyat eserinin her ne şekilde olursa olsun okurunu bulacağından şüphe yok. Yakın zamanda emekli olacak ‘efsane editör' Dan Franklin “Yapılacak tek şey, iyi olduğuna inandığınız bir eseri yayımlayıp ardından dua etmek. Eğer bir roman nitelikliyse, en nihayetinde keşfedilir. Bunun mutlaka kitabın yazarının yaşarken olacağını da düşünmüyorum.” diyor. Williams ve Harvey gibi ıskalanan yazarlar bu ilgisizlik karşısında ya suskunluğa çekiliyor ya da yazmaya devam ediyor. Gaby Wood'a konuşan Harvey, yazmaya devam edeceğini söylese de edebî kariyerinin edebiyat dünyasının bu ilgisizliği karşısında biraz zorlu bir döneme girdiği kesin.

Nitelikli romanların günümüzde yaşadığı en büyük problemlerden biri olan bu ilgisizlik sadece Williams ve Harvey gibi ıskalanan yazarlar ile ilgili değil, epey derinlerde olan bir mesele olarak edebiyat dünyasında kendine yer ediniyor. Cemil Kavukçu, şu sözlerinde haklı galiba: “Değeri bilinmemiş, unutulmuş romanlar, öyküler vardır. Bunlar, zamana karşı direnemeyip yenik düştükleri için gözlerden ırak kalmış ürünler değildir; tuhaf yazgıları nedeniyle geçici olarak okurdan kopmuşlardır. Yapıt, gün gelecek değerini bulacak, okuruyla buluşacaktır ama ne yazık ki yazarının bundan haberi olmayacaktır. İşin trajik yanı da budur işte. Yazar, anlatmak istediklerini, kurguladığı dünyayı çekmecesinde saklamak için değil, okurlarla paylaşmak için yazar.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
19 Mart 2015


16 Mart 2015 Pazartesi

Suskunluk da yazarlığa dâhil


İlhan Berk’in deyişiyle “yazmanın cehennemi”nde bir kitabın ne zaman görünür olacağını kestirmek zor. Her yazarın sancısı kendine özgü bir nitelik taşıyor. Gabriel Garcia Márquez, bir söyleşide hangi proje üzerinde çalıştığı sorulduğunda şöyle karşılık vermişti: “Kesinlikle hayatımın en mükemmel romanını yazacağıma inanıyorum ama hangi kitapta, ne zaman mükemmeli bulacağım, emin değilim. Böyle bir hisse kapılınca –ki bir süredir böyle hissediyorum– o anı kaçırmamak için, sessizce pusuda bekliyorum.” Bir başka yerde, Şer Saati’nden sonra beş yıl hiçbir şey yazmadığını söyleyen Márquez devam eder: “Hep yapmak istediğim şeye dair bir fikrim vardı ancak eksik bir şey hissediyordum ve doğru dili –sonradan Yüzyıllık Yalnızlık’ta kullandığım dildir bu– bulana kadar emin olamadım. Büyükannemin masallarını anlatma tarzı bu dilin çıkış noktası oldu. Gerçeküstü ve hayali şeyler anlatırdı ama bunu büyük bir doğallıkla yapardı. Sonunda kullanmam gereken dili bulunca, on sekiz ay boyunca her gün oturup çalıştım.”

Edebiyat tarihi tıpkı Kolombiyalı yazarın yaşadığı türden sessizliklerle dolu. Bir kitap yazıp kenara çekilen, şöhrete ulaşan bir kitap yazdıktan yıllar sonra yeni bir eserle ortaya çıkan, mükemmeli yakalamak için pusuda bekleyen, bir türlü kendini hazır hissetmeyen yazarlar… Bütün bunların nedenlerini kestirmek kolay değil. Her yazarı sessizliğin eşiğine getiren arzu veya zorunluluk kendine özgü iken, bir efsaneye dönüşmenin hazzından da söz edebiliriz. Öte tarafta Virginia Woolf’un dediği gibi, “İnsanların sessiz hayatlarında kim bilir kaç isyan mayalanmaktadır.”

55 yıl sonra yeni kitap

Tek kitaplı yazarlar listesinin önemli isimlerinden Harper Lee geçen ay yeni bir kitap yayımlayacağını duyurdu. Amerikalı yazarın 1960’ta 34 yaşındayken yazdığı Bülbülü Öldürmek (To Kill a Mockingbird) aradan geçen 55 yılda milyonlarca satmış ve onlarca dile çevrilmişti. Bu ünlü kitabından sonra koyu bir inzivaya çekilen yazarın 88 yaşında ikinci romanını yayımlayacağını duyurması edebiyat dünyasını günlerdir meşgul ediyor. Lee açıklamasında şöyle diyor: “Kitabın özgün kopyasının bugüne dek gelebildiğinin farkında değildim. Sevgili arkadaşım Tonja Carter bunu bulunca çok şaşırdım. Epeyce düşündükten sonra güvendiğim birkaç kişiye okuttum, onların kitabın basılmaya değer olduğunu söylemeleri beni çok sevindirdi.” Temmuz ayında yayımlanacağı duyurulan Go Set a Watchman (Git Bir Gözcü Ayarla), Amazon’da şimdiden çok satanlar listesinin tepesine yerleşti. Yıllar önce “İyi bir kitap yazdım ve bu benim için yeterli.” diyen Lee şöyle devam etmişti: “Tanınmak ve para kazanmak için yazanlar ne yaptıklarını bilmiyorlar; onlar yazar değil, sadece yazanlar sınıfında.”

Bülbülü Öldürmek’ten önce yazılmış Go Set a Watchman’ın yayımlanacağı haberi, soruları da beraberinde getirdi. Yazarın avukat kardeşi Alice Lee, 2011’de yaptığı açıklamada Harper Lee’nin “hiçbir şey göremediğini ve duyamadığını, önüne koyulan hiçbir belgeyi, eğer yanında güvendiği bir yakını yoksa imzalayamayacağını” söylemişti. Kayıp romanın yayımlanacağı haberinin ardından aslında tartışılan şuydu: Yazar romanı yayımlamak için neden bu kadar uzun süre bekledi? Lee gerçekten kitabı yayımlamak istedi mi, yoksa başkaları tarafından mı buna zorlandı? Bu kitabın ilk ve tek romanı kadar başarılı olamayacağını düşündüğü için mi bekledi? Go Set a Watchman, eğer Bülbülü Öldürmek kadar iyi değilse bu başarısızlık yüzyılın en iyi romanlarından birine gölge düşürür mü? Bu sorulara cevap bulmak için Lee’nin hikâyesine daha yakından bakalım.

Kasada bulunan roman

Yazarın senelerdir avukatı ve arkadaşı olan Tonja B. Carter, romanı geçtiğimiz yaz emanet kasasında bulduğunu duyurdu. Metni Bülbülü Öldürmek’in bir kopyası olarak düşünen Carter, yazara “Sen Bülbülü Öldürmek romanını bitirmemiş miydin?” diye sorduğunda, “Evet, öyle sanıyorum” cevabını alır. Carter bulduğu metinden yazara bahsettiğinde ise Harper Lee şöyle der: “O romanın kaybolduğunu düşünüyordum.” Öte tarafta, geçtiğimiz yıl 103 yaşında ölen, Lee’nin avukat kardeşi Alice, yazarın yeni bir kitap yayımlamaması konusunda ısrarcıydı. Kayıp kitabın yayımlanmasını geciktiren en büyük sebep ise vaktiyle romanı basılmaya değer bulmayan Lee’nin editörü Tay Hohoff’tu. Harper Lee yıllar önce Bülbülü Öldürmek’i kendisine getirdiğinde kitaptaki öyküleri bir romana dönüştürmesini öneren, böylece Amerikan edebiyatının en büyük romanlarından birinin ortaya çıkmasına öncülük eden yine Hohoff’tan başkası değil. Harper Lee, Bülbülü Öldürmek’ten sonra bir daha roman yayımlamayacağını dile getirmişti ama yazarın yakın çevresi bu taslaktan haberdardı. Romancının en yaşlı yeğeni Hank Conner 1950’lerde bu taslaktan bölümler okuduğunu ve bu romanın ailenin mülkünde olduğunu belirtmişti.

Tillie Olsen
J. D. Salinger - Tillie Olsen
Yazarın yaşadığı Monroeville’in sakinlerinin Harper Lee hakkında dedikoduları da bu gelişmeden sonra ayyuka çıktı. Yazarın zihinsel olarak pekiyi durumda olmadığı, dostlarını bile tanımaz bir halde yaşamını sürdürdüğü söylentileri kulaktan kulağa yayıldı. Fakat bu konuşulanların aksine, akrabaları yazarın 88 yaşında hâlâ kendi kararlarını verebilecek ve sağlıklı düşünecek durumda olduğunu söylüyor. Senelerdir Lee’nin bakımını üstlenen Cynthia McMillan bu kayıp romanın yayımlanacak olmasının yazarı yeniden hayata döndürdüğünü belirtiyor. Harper Lee ile 1980’lerden beri tanışan Monroeville’deki komşusu yazar, akademisyen Claudia Durst Johnson ise böyle saklı bir kitaptan haberi olmadığını fakat yazarın kız kardeşinin asla yeni bir kitap yayımlamaması konusunda ısrarcı olduğunu aktarıyor. Yazarın eski eşi Joy Brown da kitabın varlığından geçtiğimiz ocak ayına kadar haberdar değilmiş.

Yeteneğini öldüren yazar

Edebiyat tarihinde Harper Lee gibi uzun süre susmayı tercih eden birçok yazar var. Arthur Rimbaud, J. D. Salinger, Clement Cadou, Robert Walser, Juan Rulfo, Felipe Alfau, Bobi Bazlen, Ferrer Lerin, Joseph Joubert, Herman Melville, Edmundo de Bettencourt, Jacques Vaché, Nicolas Chamfort, Emilio Adolfo Westphalen, Hugo von Hoffmansthal, Henry Roth gibi isimler çeşitli nedenlerle ‘susan’ ünlü yazarlar. Her birinin farklı bir hikâyesi var.

Yazarın sessizliğini anlamlandırmak güç. Bu sessizlik, Hemingway’in, Kilimanjaro’nun Karları’nda anlattığı, kahramanın, yeteneğini kullanmayıp öldürmesini akla getiriyor. Suskunluğu tercih eden yazarların bu gizemli hali bir yandan da çekicidir. Paul Auster, Yanılsamalar Kitabı’nda karısıyla iki küçük oğlunu bir uçak kazasında yitiren David Zimmer’ın hikâyesini anlatırken buna değinir biraz da. Zimmer, The Road to Abyssinia (Habeşistan Yolunda) adlı kendi kitabından söz eder. Kitabın konusu, bir nedenle suskunluğa gömülen yazarlardır: “Habeşistan Yolunda, yazmaktan vazgeçen yazarlar üzerine bir kitaptı, suskunluk üzerine düşüncelerdi. Rimbaud, Dashiell Hammett, Laura Riding, J. D. Salinger ve başkaları şu ya da bu nedenle yazmayı bırakmış olağanüstü yetenekli şairler ve yazarlar üzerineydi.”

Yazar çeşitli nedenlerle suskunluğu tercih ettiğinde okura düşen, bu seçime gönülsüz de olsa boyun eğmek ve tıpkı Salinger örneğinde olduğu gibi, yazarın ölümünden sonra çekmecelerin açılmasını beklemektir. Salinger’ın yazıp kenara koyduğu yayımlanmamış beş eserinin yakın zamanda kitaplaşacağı haberi de edebiyat dünyasını günlerce meşgul etmişti. Yazar büyük şöhret kazandığı Çavdar Tarlasındaki Çocuklar romanının ardından, 1950’lerden beri kimselerle konuşmamış ve 1974’te suskunluğunu, New York Times’a verdiği kısa söyleşiyle bozduğunda şöyle bir cümle kurmuştu: “Kitap yayımlamamak çok huzurlu. Garip bir adam olduğumu biliyorum. Ben kendimi ve eserimi korumak istiyorum.”

Suskunluğun türleri

Yazdığı tek romandan sonra başka eser vermeyen Tillie Olsen, kenara çekilmenin nasıl bir dürtü olduğunu anlattığı Silence adlı kitabında (ki bunu bir derleme olarak tanımlamış ve kendisini yine kenarda tutmayı bilmiştir) yazarların sessizliğini bazı nedenlere bağlar: Otosansür, din, editörün beğenmemesi, yayınevinin kitabı reddetmesi, ailevi sorunlar, hastalık ve entelektüel üretimin ölümü. Bunlara sınıf, cinsiyet ve ırk gibi nedenleri de ekliyor Olsen. Sessizliği seçip kendi içindeki yazma arzusunun ölümünü izleyen bir yazar olarak bu konuya kafa yorduğunu aktarıyor.

Tillie Olsen’in sözünü ettiği öteki tür suskunluğun sebebi ise yazarın unutulmayacak, başka bir deyişle hayatının kitabı denilebilecek eseri için pusuya yatması… Kimi yazarlar çok ses getiren bir kitaptan sonra yayımlayacağı eserin aynı ilgiyi görmeyeceği korkusuyla suskunluğu tercih ediyor. Olsen şöyle kışkırtıcı bir soruyu önümüze bırakıyor: “Bu yazarların boğazına sanatta ve hayatta mükemmellik fikrinin bıçağı mı dayanmış?” Cevabını vermek zor, fakat Borges’in şu cümlelerini anımsarsak bu yazar tipi biraz daha anlam kazanacaktır: “Şairin bazen yetenekli, bazen neredeyse utanç verici biçimde yeteneksiz olması gibi yaygın bir durum vardır. Çok daha sıra dışı ve hayranlık uyandırıcı olansa şairin sınırsız bir ustalığa ulaştıktan sonra yapıtlarını küçümsemesi ve suskunluğu yeğlemesidir.”


Dashiell Hammett - Herman Melville
Eleştirmen Brian Klems ise yazarın suskunluğunu üç nedene bağlıyor: Görünme korkusu, aşağılanma endişesi ve yazma uğraşının neden olduğu yalnızlık korkusu. Graham Greene çoğu yazarın kurbanı olduğu writer’s block’tan (yazarın yazamamalı hali veya tıkanması) söz ederken biraz bu suskunluğa işaret eder. İlham eksikliği, yazacak konuların tükenmiş olduğu düşüncesi de bu sessizliğin nedenlerinden. F. Scott Fitzgerald ve Henry Roth gibi yazarlar, bu tıkanmadan muzdarip olarak edebiyat dünyasında nam salmıştı.

Örnekleri artırmak mümkün. Paul Valéry de 20’li yaşlarının başında şiirler yayımladı ve ardından 20 yıllık bir suskunluğu tercih etti. Daha sonra arkadaşlarının zorlamasıyla yeniden şiire döndü ve altı yıl içinde ona şöhret getirecek üç kalın kitap yazdı, fakat sonrasında yeniden suskunluğu seçti. Ralph Ellison’ın ilk romanı Görünmez Adam 1952’de yayımlandığında çoksatan kitaplardan biri olmuştu. Yazar, dili ve üslubu ile çok şey vaat ediyordu. Ellison’ın başarısının ardından ikinci kitabını herkes merakla bekliyordu. Ama o, tüm dillerle, tüm kültürlerle kuşanmış senfonik bir roman yazmak istiyordu. Kitap üzerinde tam 40 yıl çalışarak geriye iki bin sayfalık bir metin bıraksa da yazarın ömrü bunu yayımlamaya yetmedi. Kimi eleştirmenler Ellison’ın kitabı yayımlanmaya hazır görmediği için uzun bir süre beklediğinden söz eder. Roman yazarın ölümünün ardından Juneteenth adıyla kısaltarak yayımlanmıştı.

Moby Dick gibi benzersiz bir romanı edebiyat dünyasına armağan eden Herman Melville de yaşamının son kırk yılında herhangi bir eser vermedi. O dönemde pek ünlü olmadığı için kimseler onun bu resmi olmayan emekliliğini fark etmemişti aslında. E. M. Forster da yaklaşık elli yıl boyunca, ölümüne dek susan yazarlardan. Yazarlığının ilk dönemlerinde epey üretken olan Forster cinsel tercihinden dolayı toplum baskısından çekinerek sessizliği tercih etti.

Philip Roth, Alice Munro, Imre Kertész gibi edebiyattan emekli olduklarını duyuran yazarların yanı sıra Márquez gibi sağlık sorunlarından dolayı artık yazmayacağını duyuran isimler de ‘suskunlar’ olarak değerlendirilebilir. Fakat Munro daha sonra yeniden yazıya döndü ve Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi oldu. Kertész de emeklilik duyurusundan bir süre sonra fikrini değiştirip imkân bulduğu sürece yazmaya devam edeceğini söylemişti.

Türk edebiyatının suskunları

Türk edebiyatında da suskunluğu seçen yazarlar var. Bir Gece Yolculuğu adlı öykü kitabıyla 1986 Akademi Öykü Başarı Ödülü’ne ve 1988 Sait Faik Hikâye Armağanı’na (Mahir Öztaş’la birlikte) değer görülen Gülderen Bilgili, bu eserinden sonra başka bir kitap yayımlamamıştı. Ahmet Kutsi Tecer de Şiirler (1932) adlı kitabının ardından şiir/kitap yayımlamadı ve 1967’de vefat etti. Aşka Kitakse adlı öykü kitabıyla kendine önemli bir yer edinen Naim Tirali, başka kitap yayımlamadı. Selçuk Baran da “başarısız” bir yazar olduğunu düşündüğünden suskunluğa gömülmüştü. Eleştirmen Hüseyin Cöntürk ve şair Celal Sılay da edebiyatımızın suskunlarından.

Suskunluğun cazibeli ve değerli bir yanı var. Iris Murdoch’ın dediği gibi: “Denize yumurtlamak için dönen canlılar gibi, her sanatçı girmek zorunda olduğu bir suskunluğun hayalini kurar.” Bu suskunluk yazarlığa dâhildir.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
2 Mart 2015


10 Mart 2015 Salı

T.S.Eliot hiç genç oldu mu?


Her yazar, kalıcı olmakla bir imtihan yaşar. Ingeborg Bachmann, geleceğe kalmayı yazarın dilinin kalıcı olmasına bağlarken, bunun eksikliğinin ‘yazmanın cehennemi’ni artırdığını söyleyebiliriz. 20. yüzyılın usta şairi Thomas Stearns Eliot (1888-1965), “Hiçbir dürüst şair, yazdıklarının kalıcı değerinden emin olamaz. Bütün zamanını ziyan etmiş ve bir hiç için hayatını altüst etmiş olabilir.” diye yazdığında, kendisinin de seneler sonra okunacak bir yazar olduğunu düşünmüştür içten içe, zira genç yaşta yakaladığı kalıcı bir ses vardı. Amerika doğumlu İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni Eliot, 4 Ocak 1965’te öldüğünde, İngiliz modern şiirine yön veren bir usta ve dünya edebiyatına büyük katkılar sunan bir isim olarak anılmayı çoktan hak etmişti. Eliot, ölümünün 50. yılında sempozyumlar, sergiler ve çeşitli etkinliklerle anılırken, hakkında yayımlanan yeni kitaplar da zihinlerdeki imgesini değiştiriyor.

Robert Crawford’un Young Eliot: From St Louis to ‘The Waste Land’ adıyla kaleme aldığı yeni biyografi, şairin birer başyapıt olarak değerlendirilen “J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı”ndan “Çorak Ülke”ye uzanan eserlerinin yanı sıra edebi üretimine odaklanarak yeni bir portre sunuyor. Crawford, Eliot için ‘hiç genç oldu mu?’ sorusunun peşine düşüyor. Bu yeni biyografi eleştirmenleri karşı karşıya getirse de Eliot’un soğuk, yavan ve zor bir kişi olmadığını ortaya koyuyor. Şairin çocukluğunun geçtiği St Louis’ten Çorak Ülke’yi yazdığı döneme kadar geçen süreye odaklanan kitap, utangaç, zeki ve yaralı; ailesinin isteklerine karşı gelip İngiltere’ye göç eden Amerikalı bir genç şairin hayatına dair; mektuplar, şiirler ve kaleme aldığı metinler üzerinden yeni bir okuma yapıyor. Kitap, yazarın eserlerinden alıntılar, onun hakkında yapılan röportajlar, arşiv belgeleri ve daha önce yayımlanmamış anılarına da yer veriyor.

“Kuvartet, en iyi eserim”

Genç Eliot’un biraz ıskalanan bu dönemi, şairin yazı yolculuğunda pek çok taşı yerine oturtuyor. 26 yaşında tanıştığı Vivien Haigh-Wood ile üç ay sonra evlenen şair, sorunlu bir ilişki yaşar. Çorak Ülke’nin ilk okurlarından olan Wood, genç şairin edebi üretiminde önemli bir rol oynasa da bu evlilik uzun sürmez. Crawford, biyografide bu ilişkinin tüm ayrıntılarına değiniyor. 1957’de 68 yaşında iken evlendiği sekreteri, 30 yaşındaki Valerie Eliot, şair hakkında yeni bir biyografinin yazılmasına pek de müsaade etmez. Yazarın tüm edebi mirasına sahip çıkıp bir kısmını da elden geçiren Valerie, 2012’de ölür. Eliot’ın ailesi ve eski eşiyle mektuplaşmalarının izine rastlayamayan Crawford, şairin Yahudi düşmanlığına da odaklanarak şiir ve mektuplarında bunun izlerini arıyor. Sinirli ve çoğu zaman mutsuz bir birey olan Eliot’ın parlak bir şair olduğunun altını çizen Crawford, kalemiyle biraz silik kalan Eliot portresini renklendiriyor.

T.S. Eliot, iki yıl kadar üzerinde çalıştığı Çorak Ülke’yi bitirdikten sonra arkadaşı Ezra Pound’a gösterir. Pound, şiirin ilk taslağından tam 360 dizeyi siler. Geriye 434 dize kalır ve eser 1922’de yayımlanır. Eliot, 1948’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülür. Pek çok okur onu Çorak Ülke ile anarken, “Kuvartet’in en iyi eseriniz olduğuna inanıyor musunuz?” sorusuna, “Evet, her birinin bir öncekinden daha iyi olduğunu düşünüyorum. İkincisi birinciden daha iyi, üçüncüsü ikinciden daha iyi ve dördüncüsü hepsinden daha iyi. Bu da benim kendi kendime avuntum işte.” der.

Crawford eleştirmenlerden iyi not alan bu biyografinin ikinci serisini hazırlarken, 25 Mart’ta İngiltere’deki Oxford Edebiyat Festivali’nde “J.Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı”nın yayımlanmasının 100. yılı dolayısıyla çeşitli etkinlikler düzenlenecek. Harvard Üniversitesi’nde nisan ayında açılacak ve hazirana kadar ziyaret edilebilecek “Ragged Claws: T.S. Eliot’s Prufrock at 100” adlı sergide ise “J.Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı”nın ilk baskıları ve şairin bilinmeyen yönleri konuşulacak. Eliot’un, her okurda bir karşılığı olan, seneler önce dile getirdiği şu sözler, tıpkı o benzersiz şiirleri gibi hâlâ önemli: “Edebi yargı yahut değerlendirme için aynı anda keskin biçimde iki şeyin birden farkında olmamız gerekir: ‘Neyi sevdiğimizin (veya neden hoşlandığımızın)’ ve ‘Neyi sevmemiz gerektiğinin’ Çok az kimse her ikisini bilecek kadar dürüsttür.”

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
10 Mart 2015




1 Mart 2015 Pazar

E-kitap pazarı hareketleniyor


Türkiye, yayın dünyası dijital yayıncılık ile arasındaki bağı kuvvetlendirmeye başladı. Yeni teknolojiler ve e-kitap platformları sektörü hareketlendirirken, yeni bir okur ve yazar tipi de yükseliyor. Yayın dünyası yerli bir bireysel yayıncılık platformu ile tanıştı: Publitory (www.publitory.com). Kendini “bağımsız yazarların kendi kitaplarını doğrudan yayınlayabilecekleri bir özyayıncılık platformu ve topluluğu” olarak tanımlayan bu yeni mecrada yazar, yayıncılık gömleğini de giyiniyor. Kitabını doğrudan site üzerinde yazıp yayına hazır hale getirebilen bu yeni yazar tipi özellikle Avrupa ve Amerika’da yükselen ve en çok kazanan yazarlar arasında iken yerli malı bir mecra olan Publitory ülkemizdeki bu boşluğu doldurmayı hedefliyor.

Dijital yayıncılık sektöründe e-kitapların satış fiyatı uzun süredir, okuru mutlu edecek bir seyirde ilerlemiyordu. Maliyetinin düşük olmasına rağmen, yayıncıların bu kitapları neden yüksek fiyata sattığı eleştirileri sürekli gündeme gelirken, geçtiğimiz günlerde dijital yayıncılık pazarında önemli bir gelişme yaşanmıştı. “Aynısının Yarısı!” sloganıyla yola çıkan Can Yayınları e-kitapları, basılı kitabın yarı fiyatına satışa sunulmaya başlandı. Yayıncılık dünyasında senelerdir büyük bir tartışma konusu olan ve birçok okurun e-kitaba karşı mesafeli durmasındaki ana etmenlerden biri haline dönüşen bu fiyat süreci Can Yayınları’nın bu yeni kampanyasıyla pazarı daha da hareketlendirecek. Türkiye’deki öteki büyük yayıncıları da tetiklemesi beklenen bu karar, okurun dijital yayıncılığa karşı olan ilgisini artıracak gibi görünüyor.

YAYINCILARIN MAZERETLERİ AZALIYOR


Yayınevlerinin e-kitaba uygulayacakları fiyat politikası tamamen kendilerine has bir yaklaşım. Bu konuda belirlenmiş ortak bir anlayıştan söz etmek mümkün değil. Okurun beklentisini karşılamayan bu yüksek rakamlara karşı yayıncıların da kendilerine göre gerekçeleri var. Uzun süre, ülkedeki pek çok yayıncının dile getirdiği yüksek vergilendirmeler, dijital alanda üretime bir engel olarak sunuluyordu. Fakat, 2013’ün Aralık ayında Bakanlar Kurulu kararına göre, elektronik kitap ve benzeri yayınların elektronik ortamda satışında uygulanacak KDV oranı, 1 Aralık’ta yüzde 18’den 8’e düşürüldü. İndirimle birlikte basılı kitap ile e-kitabın vergi oranı eşitlenmiş oldu. Bu adımla yayıncıların vergi bahanesi bir nebze de olsa ortadan kalktı. Fakat, bu indirimi diğer Avrupa ülkeleriyle kıyasladığımızda çok da büyük bir gelişme olmadığını dile getirmek lazım.

Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi Genel Yayın Yönetmeni Murat Gülsoy, yayıncıların yüksek rakamlarını şifreleme şirketlerine ödenen paraya bağlıyordu, zira e-kitabın kopyalanmasını ve paylaşılmasını engellemek için çok ciddi bir para ödenmekte. Sel Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni İrfan Sancı ise bu anlayışı yayıncının elektronik kitabı basılı kitaba rakip olarak görmesinin neden olduğuna dikkat çekiyordu.

Küresel e-kitap pazarı hızla büyüyerek gelecek vaat ederken, dijital okuma eylemini okurlara sunan ‘yerli’ e-kitap okuyucuları da bu sektörün yeni aktörlerinden. Geçtiğimiz ekim ayında online kitap satış sitesi www.babil.com ile birlikte kurulan ve Libronet bünyesinde faaliyet gösteren Calibro, e-kitap cihazları arasında kendine yer edinmeye çalışıyor. Calibro, Türkiye’de 10 civarında olan e-kitabı, bu yıl sonunda 50 bine çıkartmayı hedefliyor. Özyayıncılık platformu, Calibro ve Can Yayınları’nın bu indirim atağından sonra dijital yayıncılık pazarının daha da farklı bir döneme girdiğini söyleyebiliriz, zira e-kitabın tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kendine bir yer edinmesi için e-kitaba mesafeli durmayan yayıncılara büyük sorumluluk düşüyor.


Musa İğrek
Zaman Gazetesi
1 Mart 2015

http://www.zaman.com.tr/kultur_e-kitap-pazari-hareketleniyor_2280794.html