26 Şubat 2015 Perşembe

Nobel Edebiyat Ödülü komitesinden uyarı!


Nobel Edebiyat Ödülü, her yıl yeni bir tartışmanın gölgesinde geçiyor. Ödülün açıklanmasına yakın, ortaya çıkan bahis listeleri ve tahminler bir gelenek halini alırken, dünyanın en büyük bahis şirketi Ladbrokes bu süreçte heyecanı adamakıllı körüklüyor. Geçtiğimiz yıl ödüle (yine kendi ülkesinin dışında az duyulmuş bir yazara) Fransız yazar Patrick Modiano layık görüldüğünde jürinin kararı sürpriz olarak değerlendirilmiş ve tartışılmıştı. Nobel komitesinin bu sürprizleri elbette edebiyat dünyasında eğlenceli bulunuyor fakat jürinin bu süreci nasıl yönettiği ve hassasiyetleri çok da bilinen konular değil.

Nobel Edebiyat Ödülü’nün kime verileceğine karar veren İsveç Akademisi’nin 18 üyesinin başkanı Peter Englund, geçtiğimiz günlerde blogundan bir açıklama yaparak önemli bilgiler paylaştı. Englund, Nobel Edebiyat Ödülü adaylarından birinin isminin sızdırılmasının, o adayın listeden çıkmasına neden olabileceğini söyledi. Englund, yazısında, bunun yanı sıra adaylardan birinin ismini sızdıran üyenin kuruldan ihraç edildiğini söylüyor. Seçtikleri aday adaylarını paylaşan ve bunu söylemekten çekinmeyen isimlerin olduğunu dile getiren Englund, bunun açıkça bir kural ihlali olduğunu ekliyor. Nobel’e aday ismin sızması halinde o adayı listeden çıkarmanın kendileri için çok zor olmadığını belirten Englund, bu tavırla “Nobel edebiyat ödülü adayı” diye bir etiketin önüne geçmek istediklerini de ifade ediyor.

Tıpkı Nobel Barış Ödülü’nde olduğu gibi edebiyat ödülü için de kurum ve kişiler aday sunabiliyor. Geçtiğimiz yıl bahis şirketi Ladbrokes’ın, İsveçli yatırımcıların yarışa katılması sonrasında bahis oranlarının bir anda değiştiğini duyurması, Englund’un kaygılarında haklı olduğunu ortaya koyuyor. Ekim 2015’te verilecek ödül için 36 yeni isimle birlikte şimdiye kadar 198 kişilik aday listesi oluşmuş durumda. Bu rakam nisanda 20-25 kişiye, mayısta ise beş kişilik bir listeye dönüşecek. Ekim ayında ise bu beş kişi arasından seçilen yazarın ismi duyurulacak.

Her yıl Nobel tahminlerinin ve bahis listelerinin değişmeyen isimleri Adonis, Haruki Murakami, Joyce Carol Oates ve Philip Roth gibi isimlerin bir türlü ödülü alamamasında bu sızmaların etkisi var mı bilinmez ama kural gereği 50 yıl boyunca aday listesindeki isimler açıklanmıyor. Bu 50 yıllık süreçten sonra edebiyat tarihçileri için Nobel listelerinden düşmeyen bu adaylar iyi bir araştırma konusu olacağa benziyor. (www.peterenglund.com)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
26 Şubat 2015

http://www.zaman.com.tr/kultur_nobel-edebiyat-odulu-komitesinden-uyari_2280147.html






22 Şubat 2015 Pazar

Yavaş oku mutlu ol!

17:26 Posted by Musa İğrek , No comments

Etrafımızı kuşatan dijital çağda yavaşlık kelimesinin gittikçe rafa kalktığı ürkütücü zamanlardayız. Milan Kundera'nın deyişiyle ‘hız iblisi'ne teslim olan çağımız, “kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir.” Bu hızlı ve telaşlı zamanlardan okuma eylemi de nasiplenmekte. Birçok metni baştan sona okumaya sabredemeyip üstünkörü bilgilerle yetinmek artık bir hayat tarzına dönüşmüş durumda. Teknolojinin kuşatmasına karşı İngiltere, Amerika, Kanada, İspanya ve Japonya gibi ülkelerde kitapseverlerin başlattığı yavaş okuma eylemi yayılırken, yavaş okuma ile ilgili kitaplar çoğalıyor. Yavaş okuma bir başka deyişle 'derin okuma' dijital çağın sunduğu hızlı alandan kurtulmaya davet ederken, okuru metin ile daha yakından bir ilişkiye davet ediyor.

Milan Kundera, yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasındaki gizli ilişkiden bahsettiği o benzersiz kitabı 'Yavaşlık'ta: "Bir şey hatırlamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan kimse hızlanır." der. Kundera'nın bu sözlerini, okuma eylemi ile de ilişkilendirmek mümkün, zira dijital çağın sunduğu durmak bilmeyen hızın dayanılmaz cazibesiyle karşı karşıyayız. Dünyanın dört bir yanında 2014'ten beri faaliyette olan yavaş okuma eyleminin amacı Kundera'nın sözünü ettiği o yavaşlığı okumanın merkezine yerleştiriyor. Bunu gerçekleştiren okur, bu eyleme başlarken dikkatini dağıtan unsurları bertaraf edip (tüm elektronik cihazların kapalı tutulması) bir saatlik okuma gerçekleştiriyor. Meraklılar bir kitapçıda, kafede veya kütüphanede bir araya geliyor. Yavaş okuma eyleminde buluşanların kurduğu www.slowreadingco.com adlı site bu yavaş okuma kulüplerinden haberler vererek, herkesin kendi bulundukları mekânlarda böyle bir eylemi başlatmasını istiyor. Dijital teknolojinin hızlı ve üstünkörü okumayı teşvik ettiğini düşünen bu kitapseverler, yavaş okumayla bir nevi 'hız iblisi'ne karşı eyleme geçiyor. Bu eylemin kendilerine baş başa kalabilecekleri bir alan sunduğunu düşünen yavaş okuyucular, okumanın hazzını yaşadıklarını dile getiriyor.

Yavaş okuma herkesin sorunu

İnternet üzerinden kurulan sitelerin yanı sıra son dönemde yavaş okuma üzerine, tıpkı yavaşlığa övgü olan ‘yavaş şehir', ‘yavaş yemek' gibi pek çok kitap yayımlanıyor. Yavaş okuma konusunda uzun yıllardır kafa yoran akademisyen Lancelot R. Fletcher, yavaş okumanın kitapseverin metinle iletişime geçmesini ve yazarı daha iyi anlamasını kolaylaştırdığını belirtirken “Okur, yazılan metni anlamıyorsa bu yazarın değil, okurun suçudur” diyor. John Miedema, Slow Reading adlı kitabında ise okurun kitaptan yeterince fayda görmek, metinle olan ilişkisini artırmak ve yazarın düşüncelerine dahil olmak için yavaş okuması gerektiğini düşünüyor. Yavaş okuma konusunda çalışan uzmanlar ise sadece bilgisayardan okuma yapanların iletişim yeteneklerinin de gerilediği görüşünde.

Yavaş okumanın bireyler arasındaki (kitap ödünç alma ve verme) ilişkiyi artırdığını düşünen Miedama, basılı kitap zaman ve mekân açısından okura hatırda kalacak bir okuma deneyimi sunarken, kitabını bitirerek kütüphanesine yerleştiren okurun büyük bir haz ve mutluluk duyduğunu dile getiriyor. Bilim insanları, okumanın internetten değil kitaptan, gazetelerin de geleneksel baskılarından okunması gerektiğini dile getiriyor. Akademik çevreler de bu dijital çağda yavaş okumanın, sadece entelektüellerin değil, herkesin üzerinde durması gereken ortak bir sorun olarak görülmesi gerektiğini savunuyor.

Elektronik cihazlarla gerçekleştiren okumanın okura verdiği hazzın basılı kitaba göre daha az ve geçici bir deneyim olduğunu da düşünenler var. Zira bu cihazlar hızlı ve geçişken bir okuma sunuyor. Öte tarafta Alberto Manguel, okur olarak okuyuşumuzu yavaşlatabilme ya da hızlandırabilme hakkına sahip olduğumuzu anımsatır ve bir uyarıda bulunur: “Ne yaparsak yapalım, geçen zaman daima bir sayfanın çevrilmesiyle saat tutar. Sayfa bizim okumamızı kısıtlar, keser, uzatır, sansürler, yeniden biçimlendirir, tercüme eder. Baskı yapar, etkisizleştirir, köprü kurar, ayırır ve biz de bir gayret, bunları geri almaya çalışırız. Bu anlamda, okuma edimi okur ile sayfa arasında, metnin egemenliği üzerinde bir iktidar mücadelesidir. Genellikle kazanan sayfa olur.”

Dijital çağda 'hız iblisi'nin bize sunduğu değerler kadar elimizden aldıkları da yadsınamaz. Yavaş okuma eylemi bu hıza karşı durup bir an düşünme imkânı sunarken, Kundera haklı galiba... "Her şey çok hızlı geliştiğinde kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile…”

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
22 Şubat 2014



10 Şubat 2015 Salı

Kitap eleştirisi bir kamu hizmeti mi yoksa sanat mı?


Usta yazar Jorge Luis Borges pek çok gazete için kitap eleştirisi yazmak zorunda olduğundan söz eder. Eleştirilerini yazmayı istediği kitapları ‘genellikle’ kendisi seçse de zevkini de bir kenara bırakmaz: “Örneğin biri benden edebiyat tarihi hakkında çıkan bir kitap için eleştiri yazısı istedi. Kitapta birçok gaf ve saçmalık buldum ve yazarını şair olarak çok beğendiğim için eleştiri yazısını kabul etmedim çünkü eğer kabul etsem yazdıklarım tamamen aleyhinde olacaktı. İnsanlara saldırmaktan hoşlanmıyorum –özellikle de şimdi, gençken bayılırdım ama zaman ilerledikçe insan bunun iyi bir şey olmadığını anlıyor.”

Türkiye’de kitap eleştirisinin zayıflığından sıkça şikâyet edilir. Bu ihtiyaç son yıllarda daha görünür oldu.Kitap dergilerinde ve gazetelerin kitap eklerinde yazı kaleme alanlar, bazen tıpkı Borges’ın sözünü ettiği o zorunluluk halinden bu işe yönelirken, okura ve eleştiri kurumuna olan sorumluluk ıskalanabiliyor.

Enis Batur’un işaret ettiği gibi, “Kitap piyasası ve yayın sektörü, lojistik destek kimliğiyle yer açıyor tanıtım eksenli eleştiriye; bu alanı reklâm bütçesiyle genişletmeye çalışıyor.” Dergilerde yayımlanan bu yazıların eleştiri adına yararsız bir uğraş olarak değerlendirilmeyeceğini dile getiren Batur, bir uyarıda bulunuyor: “Eleştiri aygıtını bu işleve indirgememek koşuluyla.” Batur’un bu tembihini bir kenara yazarsak… New York Times gazetesi, geçtiğimiz hafta “kitap eleştirisi bir kamu hizmeti mi yoksa sanat mı?” başlıklı bir tartışmaya yer verdi. Türkiye’deki kitap eklerinin azımsanmayacak çokluğu ve buralarda yayımlanan tanıtım ve eleştiriler dikkate alındığında bu tartışma ülkemiz için de hayli anlam kazanıyor.

Kültürel temizlik olarak kitap eleştirisi

Tartışmaya katılan editör, yazar James Parker, kitap eleştirmenliğinin elbette halk için yapıldığına vurgulayarak, bunun, bir nevi, tahliye borusunu temiz tutmaya benzediğini söylüyor. Parker, kitap eleştirmenliğini kültürel temizlik olarak tanımlıyor. Kitap eleştirisinin bir eylem olarak sanat kısmının da ıskalanmaması gerektiğini belirtiyor Parker. Öncelikle bu uğraşın eleştiri olduğunu vurgulayarak, bunu sanat olarak görenlerin batmakla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulunuyor. Bu türden bir entelektüel üretimin biricik oluşunu göz önünde bulundurursak, kitap eleştirisinin sanat yönünün olmadığını söyleyemeyiz. Parker’ın sözünü ettiği hedefi şaşırma, yani bu işin eleştiriden önce bir sanat olduğunu görme, ele alınan metnin bir başkası tarafından yazılmış kitap olduğu gerçeğine kulak tıkamak olur.

Gazetedeki tartışmaya katılan yazar Anna Holmes bu eylemi, bir kamu hizmeti olarak görüyor. Okurun “kitap iyi mi veya okunmaya değer mi?” sorusuna cevap aradığını dile getiren yazar, kitap eleştirisi yapanların, bu temel soruyu akıldan çıkarmaması gerektiğini düşünüyor. Holmes, kötü eleştirinin yapılıp yapılmaması gerektiği tartışmasını ise değerli buluyor. Ona göre, kitabın bir kusuru varsa bunun dile getirilmesi, okurun en doğal hakkı.

Türkiye’de kitap eleştirilerinin ve kitap tanıtım yazılarının bazen yayınevi ve kitap eki işbirliği içerisinde üretildiğine dair söylentiler sık sık dile getirilir. Böyle hallerde reklamı verilen kitabın eleştirisini/tanıtımını yazmak yayınevinin editörlerine düşer. Parker ve Holmes’ın üzerinde durduğu hem okura hem de eleştirinin kendisine karşı olan sorumluluk da böylece göz ardı edilmiş olur. Dergilerde yer alan kitap eleştirilerinin niteliği ise içinden çıkılamayacak bir alan… Bu yüzden, New York Times’ın tartışmasının yanı sıra Enis Batur’un uyarısı da bir hayli değerli.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
10 Şubat 2015


4 Şubat 2015 Çarşamba

‘İdeolojiler edebiyata zarar verir’

İbrahim Yıldırım
Edebiyatımızın üretken kalemlerinden İbrahim Yıldırım, yeni romanında yaşarken adı unutulmuş bir şairin gözünden Türkiye’nin sancılı birkaç dönemine odaklanıyor. Birkaç türün içiçe geçtiği romanda betimlenen darbe sonrası hayatlar ve huzursuz anlar, Yıldırım’ın deyişiyle ülkedeki karanlık karnavalı işaret ediyor. Edebî yolculuğunda, “Bir insanı nereye kadar tanıyabiliriz?” sorusunun peşine düşen yazarla Türkiye’nin “sıkıntı  tarihi” olarak tanımladığı son romanını konuştuk.
Dokuzuncu Haşmet siyasi bir roman olarak nitelenebilir. Bir dönemi anlatmak için kahraman olarak “yaşarken adı unutulmuş” kurmaca bir şairi seçmenizin sebebi ne? Bunu romanın yapısıyla nasıl ilişkilendirmeliyiz?
Romanın kahramanı Haşmet Alçıtepe, yalnızca yaşarken unutulmuş, edebi müfredata sahip yaşlı bir şair değil; aynı zamanda görmüş geçirmiş bir siyasi… Dolayısıyla onun bu özellikleri bana Türkiye’nin sancılı birkaç dönemini birlikte ele alabilme olanağı tanıdı. Öte yandan, kahramanın yaşlı olmasının yanı sıra şairliği ve edebiyatla iyice içli dışlı olması da bazı açılımlar sağladı. Böylece romanda anı, otobiyografik roman ve nehir söyleşi gibi türleri de tartışmaya çalıştım. Bir başka sebep ise aynı zamanda eski bir direnişçi olan Haşmet’in son eylemini (kendi ifadesiyle şiirsel performansını) ancak bir şair gerçekleştirebilirdi.
Romanda darbe sonrası parçalanmış hayatlar, psikolojik geri dönüşler ve okuru içine çeken bir kargaşa var. Eserlerinizde sık sık karşılaştığımız bu manzarada ısrar ediyorsunuz... Neden?
Haklısınız, tanımladığınız şekilde yazmakta ısrar ediyorum. Hatta inatlaştığım ve farkına varmadan risk aldığım bile söylenebilir. Bu tutumum hakkında net bir açıklama yapamam, ama böyle bir yolu seçmemin sebebi -belki de- bu ülkede olan bitenle, insanlara çektirilen sıkıntılarla hesaplaşmayı önemsemem ve sizin “kargaşa” dediğiniz insanı delirme noktasına sürükleyen karanlık karnavalın hâlâ sürüyor olmasıdır… “Belki de” diyerek benim bile tam açıklayamadığım bu “ısrar” eleştirilecek olursa, bazı yazarları hatırlayıp kendimi sessizce savunabilirim. Örneğin, önce Beckett’ın delilik konusundaki ısrarını hatırlar; Murphy’i, Watt’ı, Malone’u, Molloy’u bir kez daha düşünüp rahatlar; sonra da Carson McCullers’ı (başta Yalnız Bir Avcıdır Yürek ve Altın Gözde Yansımaları) olmak üzere aklıma getirip bu yazarın aynı temalar, aynı kişiler etrafında yoğunlaşmış olduğunu tekrarlayıp, galiba doğru yapıyorum, diye mırıldanırım. Biraz olsun sesimi yükseltmem gerekirse, Dublinliler’deki bazı öykülerin anlatıcısı -da- olan Stephen Dedalus’un önce Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’nde, sonra da Ulysses’te kahraman olarak geliştiğini söyler, hatta bu roman kişisinin Joyce’un alt benliği olduğunu bile iddia ederim. Günümüze gelecek olursak, Joyce Carol Oates’un öykülerindeki hemen hemen bütün kadın kahramanların aynı sorunlardan mustarip olduğunu hatırlayıp bunu savunma kalemi olarak bir köşeye mutlaka not ederim.
Roman Türkiye’nin çalkantılı bir dönemini anlatıyor. Gezi Olayları üzerine son dönemde yayımlanan kitapları düşündüğümüzde, bunun edebiyata yansıması erken olmadı mı sizce?
Siyaset bilimciler, sosyal bilimciler, hatta bu konular hakkında güncelin dışında bir şey söylemesi beklenmemesi gereken gazete yazarları bile çok erkenden -sosyal siyasal- derin yorumlar yaptılar, yapmayı da sürdürüyorlar. Durum böyleyken edebiyatın geride durması beklenemezdi. Nitekim çok sayıda ve çoğu piyasa koşullarına uygun üretim ortaya çıktı. Ben bu tür kitapların, Gezi Olayları’nın edebiyata yansıması olarak değerlendirmesinden yana değilim. Dokuzuncu Haşmet’e gelince, benim bu kitabın bir Gezi romanı olduğunu, amacının yalnızca o günleri anlatmak olduğunu kabul etmem pek olası değil. Çünkü Dokuzuncu Haşmet, İstiklâl Mahkemeleri’yle başlayan mağduriyetlerini 27 Mayıs sonrasında İnkılâp Mahkemeleri girişimiyle yeniden yaşayan, 12 Mart ve 12 Eylül’de başka türlü mağdur olan Alçıtepe Ailesi’nin tükenişini anlatıyor. Haşmet Alçıtepe ise bu ailenin son ferdi. Kısacası Dokuzuncu Haşmet’in yüzüncü yılına yaklaşmakta olan Türkiye’nin “sıkıntı tarihi” olarak değerlendirilmesi -bence- daha doğru olacaktır. “Bence” dedim, zira ben kabul etmesem de ve Gezi Olayları’na sadece dokunup geçmiş olsa da bu romanımı güncelle ilişkilendirenler çıkabilir. Öyle düşünenlere katılmasam da saygı duyarım.
Dokuzuncu Haşmet için “İbrahim Yıldırım’ın siyasi düşüncesinin biraz daha ön plana çıktığı bir roman” diyebilir miyiz?
Herkes gibi ben de siyasi bir düşünceye sahibim ve tabii ki, benimsediğim bu dünya ve hayat görüşü, zaman içinde bazı biçimsel değişikliklere uğradı, bakış açımda kimi sapmalar yaşandı. Hatta zamanı geldi, düşüncelerimi şeklen yer yer törpüleyip kendimi yeniledim. Ancak gençliğimde edindiğim siyasi duruşun muhtevası hiç değişmedi, çünkü özgürlükçü, demokrat, eşitlikçi o muhtevanın insanları mutlu edeceğine inancım hiç azalmadı. Ancak bu görüşümü roman kişilerime yüklemekten, onlar üzerinden ideolojik bir şeyler söylemekten; çekilen sıkıntılar, acılar, pişmanlıklar dışında daima geri durdum. Dahası her zaman serinkanlı ve tarafsız olmaya çalıştım. Çünkü ideolojilerin edebiyata zarar verdiğine inanırım. Dokuzuncu Haşmet’te de bu eğilimimden ödün verdiğimi pek sanmıyorum. Şöyle ki, İstiklâl Mahkemeleri’nce yargılanan büyükbabanın 27 Mayıs’tan sonra kurulmaya çalışılan İnkılâp Mahkemeleri’nden korkmasına nasıl yaklaştıysam, 1951 Tevkifatı’ndan itibaren sık sık içeri alınan, bir anlamda 141-142 mağduru babaya da öyle yaklaştım.
Romanın kahramanı Haşmet şöyle diyor: “O haziran günü Taksim’e bu tür duygular eşliğinde, yanıma aldığım eşya ve elli yıl sonra sırtıma geçirdiğim forma ile anlamı olan biri olduğumu kendime kanıtlamak için gitmiştim.” Gezi günleri sizin için ne ifade ediyor?
Önce roman bağlamında yanıt vereyim: Gezi günleri, Taksim Meydanı’nda 1969 Kanlı Pazarı’nı, 1977 1 Mayısı’nı yaşamış, eski bir direnişçi olan Haşmet Alçıtepe için hem nostaljik bir eylem girişimi hem de -bir anlamda- geçmişle hesaplaşma… Gerçi Taksim’de başına gelenler “son vuruş” olması düşünülen bu girişimi can acıtıcı başka boyutlara çekiyor, ama onun için gezi olayları yalnızca bunlar… Bana gelince, Gezi Olayları’nın çok önemli bir kırılma olduğunu, dolayısıyla çok daha serinkanlı ve boyutlu değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum ve aklıma nedense Althusser’in 68 Olayları hakkında yazı yazmasını isteyen editöre verdiği, asgari nesnel bilgiler olmadan, önemli bir tarihî olay üzerine yazmaya, söz söylemeye kalkışmanın doğru olmayacağı cevabı geliyor. Ancak asgari nesnel bilgilere sahip olmasak da o günlerden başlayarak hayat kendi değerlendirmesini yapıyor: Hepimiz biliyoruz ki, bir şeyler bitti, bir şeyler ise başladı…
Romanda futbol ve edebiyatın sıcak, bir o kadar da huzursuz edici ilişkisi de yer alıyor. Türkiye’de pek az örneğini gördüğümüz bir şekilde edebiyat ve futbol buluşuyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Futbol ve edebiyat deyince aklıma önce Orhan Kemal’in futbol sevgisi ve bu tutkunun kimi romanlarına öykülerine yansıması geliyor… Ardından Aziz Nesin’in Gol Kralı’nı hatırlıyorum. Bu arada Attilâ İlhan’ın Sırtlan Payı’ndaki futbol maçlarına da meraklı olan Basket Sevim’i unutmamalı. Altyapı çalışması niyetiyle okuduğum Semih Gümüş’ün Futbol ve Biz’inden, Tanıl Bora’nın Çizgi Açığı’ndan da söz etmeliyim… İyice geçmişe yöneldiğimde ise Evliya Çelebi’nin “Çevgan” adı verilen, keçi derisinden yapılan topu karşı takımın kalesine sokmak, yani gol atmak üzerine kurgulanmış, bir tür savaşa hazırlık antrenmanı olan oyundan söz etmesi ilgimi çekmiş, fakat Reşat Ekrem Koçu’nun yeniçerilerinin kellesini aldıkları bir vezirin başıyla futbol maçına benzer bir şeyler yaptıklarını anlatması çok daha ilginç gelmişti… Bu arada tabii ki siyaset ve futbol ilişkisini de kurcaladım ve bu ilişkinin hemen her dönemde hiç de masum olmadığı, hatta huzursuz edici olduğu hakkındaki var olan görüşüm iyice pekişti. Belki de romana bu huzursuzluk yansıdı. Takım renklerinin bile giderek siyasi anlamlar taşımaya başladığı günümüzde, bir anlamda siyasi roman olan Dokuzuncu Haşmet’e futbol tabii ki pek huzurlu yansımayacaktı. Fakat futbol her şeye rağmen benim için -oynamayı beceremediğim ama seyretmeyi, ilgilenmeyi sevdiğim- eğlenceli, oyalayıcı, rahatlatıcı bir oyun. Şu sıralar yakından takip ettiğim takım ise birinci ligde top koşturan Osmanlıspor!
Okurlarınız Haşmet ile yazar İbrahim Yıldırım arasındaki bağı, “Romanlarıyla ilgimi çeken bir muharrir, yazdıklarının temel sorusunun, bir insanı nereye kadar tanıyabiliriz, olduğunu defalarca ifade edegelmiştir…” cümlesini okuyunca fark edecektir. Nasıl bir yakınlık kurmak istediniz Haşmet ile?
Bildiğiniz gibi, romanın başında yer alan küçük notlardan birinde metinde çok sayıda şair, yazar, düşünür ve sanatçıya -çoğunlukla adları anılmadan- atıfta bulunulduğu belirtilmiş ve adları tespit edilebilenlerin listesi verilmişti. Musa İğrek’e dikkatinden dolayı teşekkür ediyor, adı tespit edilemeyen İbrahim Yıldırım’ı -tabii dilerse- Haşmet Alçıtepe’nin listesine eklemesini rica ediyorum… Roman kahramanı ile yazarının yakınlığına gelince, bu meseleyi, “Bir insanı nereye kadar tanıyabiliriz?” sorusunun yanı sıra, Haşmet Alçıtepe’nin kendisiyle söyleşi yapan gazeteciye kendini ne kadar anlattığı, kendini ne kadar tanıttığı bağlamında ele almak gerekir.
Fransızcasını, değer verdiği yazarları tercüme edebilecek düzeye ulaştıramadığından yakınan Haşmet, “pestenkerani romanları takma adlarla Türkçeye uydurarak kendime ihanet ettim” diye pişmanlığını anlatıyor. Sizin edebiyat yolculuğunuzda pişmanlıklarınız oldu mu?
Tabii ki oldu, olmaya da devam edebilir.  Romanlarımı ve öykülerimi dışarıda tutacak olursak, bazı yazılarımdan dolayı, başkalarına değil ama kendime haksızlık etmiş olduğumu düşünüyorum. Şiddetli olmasa da düşmanca davranışlarla karşılaştım. Olgunlaşmış olmalıyım ki, artık pişman olacağım yazılar kaleme almamaya çalışıyorum. Ama edebiyat bu, yaşımı başımı almış olmama karşın gelecekte de bazı pişmanlıklar yaşayabilirim. Fakat asıl sıkıntıyı romanlarım kitaplaşıp raflara dizildiğinde yaşıyorum. Daha iyi olabilir miydi sorusunun kışkırttığı, pişmanlığa benzeyen bir huzursuzluk bu. Ötesi de var. O da kitap ilgi görecek mi, edebiyat çevreleri nasıl karşılayacak sorularının her defasında bir süre zihnimi kurcalamasıdır. Çok geçmeden her şeyi zamana bırakıp rahatlamaya çalışıyorum, ama pek mümkün olmuyor. Sanırım bu, hemen hemen bütün yazarların sorunu: Sonraki hayat, yani kitapların hayatı.
Son dönemdeki siyasi ortamı göz önüne aldığımızda, devletli saldırılara karşı dayanma gücümüzü yitirdik mi sizce, tıpkı Haşmet gibi kendimizi gizli bir bölmede daha mı emin hisseder hale geldik?
Hiç kuşkum yok, günümüzde yüz binlerce insan, aklını/düşüncesini gizli bölmeye kapatmış olarak yaşıyor. Kısaca söyleyecek olursam, gizli bölme bence, susmayı, geriye çekilmeyi, hatta ana rahmine -aklen- sığınmayı imleyen bir metafor olarak değerlendirilmeli ve sağlıklı doğumların gecikmemesi umulmalı…
Romanın kahramanı, şiirlerine “şekersiz aşure” diyen yazarı bir edebiyat dergisinde müstear isimle topa tutuyor. Bir yazar eleştirilere cevap vermeli mi?
Yapılan eleştiride art niyet yoksa, değerlendirmeler özel bir saldırı içermiyor ve yok sayma eğilimi taşımıyorsa, bırakın yanıt vermeyi, teşekkür etmek gerekir. Fakat eleştiri sınırları ihlal ediliyor ve eleştiriyi kaleme alan kişi bambaşka amaçlara hizmet ediyorsa tabii ki savunmaya, hatta karşı saldırıya geçilebilir… Müphem davranıp “geçilebilir” dedim, çünkü ben romanlarım bağlamında bu tür eleştirilerle pek karşılaşmadım. Şimdi düşünüyorum da, biraz kırılıp üzüldüğüm tek bir kritik oldu. Onu da eleştirmenin iyi niyetli olduğunu varsaydığımdan sineye çekmeyi yeğledim…
Haşmet bir yazarın “didaktik olma” tehlikesinden söz ediyor. Bunu biraz açar mısınız? Bir yazar için bunu önlemenin yolu nedir?
Öğretici olma, bilgilendirme, ders verme eğilimi taşımak gibi çabaların, başta şiir olmak üzere, bütün türlere yük olacağı, estetiği zaafa uğratacağı söylenegelmiştir. Dolayısıyla “didaktik olma pahasına”, “didaktik olmadan” gibi söz kalıpları türemiştir. Oysa şiir de öykü de roman da bir şeyler söylediği için olumlu olumsuz bazı şeyler düşündürebilir, hatta öğretebilir. Eğer yazar ya da şair, bu işlevi okurun da onaylayacağı, estetiğe zarar vermeyen bir yöntemle gerçekleştirirse tehlike bertaraf edilmiş olur. Bunun tersi olursa hiç kuşku yok ki eleştirmenler kılıçlarını çekecek, yukarıdaki söz kalıplarının karşıtı bir şeyi söyleyecek, yazarı “didaktik olma tuzağına düşmüş” diye kritik edeceklerdir. Dolayısıyla yazar yöntemini iyi belirlemeli, “tuzak” denilen bu şeye düşmemeli. Ben “Vatan Dersleri” üst başlıklı iki romanımda, onlara verdiğim bu toparlayıcı isimden başlayarak tehlikeyi gidermeye çalıştım. Şöyle ki: Kahramanlardan biri öğretmendi, ülkenin bazı sorunlarını tartışan bir başka kişi ise bir akademisyenle yazışıyordu… Başarıp başarmadığımı bilmiyorum, ama yöntemim uygundu.
Yazı serüveninize öykü ile başladınız, romanla devam ettiniz ve son kitabınızda da Haşmet’in şiirleri beliriyor. Bu edebi türler arasında nasıl bir hiyerarşi/ilişki var?
Evet yıllardır şiir-öykü-roman biçiminde sıralanan dikey bir hiyerarşi tartışılıp duruyor. Böyle olmasında ısrar edenlerin türler arasında geçişkenliği, alışverişi göz önüne alarak hiç olmazsa, daha hoşgörülü olan yatay hiyerarşiye geçilmesini kabul etmeleri gerekir. Üstelik, epeydir tekrar edip duruyorum, artık yerleşik, alışılmış türler dışında -adlandıramasak da- bazı eğilimlerin, bazı çalışmaların olabileceğine ikna olmamız gerekir. Örneğin Giacomo Joyce ülkemizde yıllar önce “şiir-roman” diye adlandırılıp yayımlanmıştır, ama iki üç bin kelimelik bu metin, öykü olarak da okunabilir. Bana gelince, çok eskilerde şiirle uğraşmış, bir ikisini dergilerde yayımlamıştım. Şair değilim ama şiir hâlâ en önemli düşünce ve okuma kalemlerimden biri. Romandaki şiirler ise Haşmet Alçıtepe’nin şairliğinin yansıması yalnızca; dolayısıyla öyle ele alınmalı, onun şiirleri olarak okunmalı… Öykü ise, yazmadığımdan, yazamadığımdan olacak, nicedir içimde ukde...
Musa İğrek
Kitap Zamanı
2 Şubat 2014

3 Şubat 2015 Salı

Devlet romancısı


Romanın günümüz dünyasında taşıdığı anlam ve işlev gitgide derinleşirken bu edebi tür, hem şiir hem de öykü ile arayı iyice açtı. Her yıl yayımlanan roman sayısının yanı sıra dünya dillerine çevrilen edebi türlerin başında olan romana geniş bir ilgi olduğunu söylemek zor değil. Okurdan bu rağbeti gören romanın, otorite nezdinde de itibar kazandığını söyleyebiliriz, zira James Joyce'un ülkesi İrlanda, geçtiğimiz hafta devlet romancısı ‘fiction laureate' adlı yeni bir edebi unvanı başlattığını duyurdu. ‘Devlet romancısı' makamına değer görülen yazar Anne Enright, üç yıllık bu unvana karşılık her yıl için 50 bin Euro para ödülü alacak. Ayrıca hem İrlanda hem de Amerika'da çeşitli üniversitelerde yazarlık dersleri vererek, ülkenin romancı yüzünü temsil edecek. Dünyanın pek çok ülkesinde yaygın olan devlet şairliğinden sonra devlet romancısı unvanı, tartışmaları beraberinde getirirken bu yeni statü, devlet kanadında da romanın kabul görmesi olarak değerlendiriliyor.

Edebiyat dünyasının şiirde Amerika, Almanya, Yeni Zelanda ve Güney Kore gibi ülkelerden aşina olduğu bu mevki, Britanya'da 17. yüzyıldan bu yana devam ediyor. Bu unvana karşılık şairin devlet törenleri ve yaşanan önemli vakalar için şiir yazması bekleniyor. Kraliçe tarafından atanan şair, ömrünün sonuna kadar bu unvanı taşıyor.

İrlanda'da kimin devlet romancısı olacağı, ülkedeki uzun bir değerlendirme sonrasında gerçekleşti. 114 adayın arasından kütüphanelerde, kitapçılarda ve kitap kulüplerinde edebiyatseverlerin seçimiyle liste 34 kişiye düşürüldü. Jüri, daha sonra aralarında John Banville, William Trevor, Edna O'Brien, Emma Donoghue, Roddy Doyle, Sebastian Barry ve Eimear McBride gibi güçlü İrlandalı yazarların yer aldığı bir listeden Anne Enright'ı bu unvana layık gördü. 1962'de Dublin'de doğan ve romanlarının yanı sıra öyküler de kaleme alan yazarın Türkçede, Toplantı (Kyrhos Yayınları, Çev: Deniz Taşdemir, 2013) adıyla yayımlanan bir kitabı bulunuyor. Roman 2007 Man Booker Ödülü'ne layık görülürken, “Güçlü, rahatsız edici ve hatta öfkeli” olarak nitelendirilen Enright, eğlenceli bir şeyler okumak isteyenlerin kitabını almaması gerektiğini söylemişti.

Enright'ın devlet romancısı unvanını alması iktidar ve sanatçı arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmaya açtı. Özellikle Britanya'da devlet şairliğinin gereksiz bir unvan olduğunu dile getiren pek çok eleştirmen ve edebiyatçı var. Fakat, bu geleneğin öyle kolayca terk edileceğini söylemek zor. Wendy Cope, 2009'da İngiltere'de devlet şairi olarak seçilecek güçlü isimler arasında yer alırken kaleme aldığı bir yazıda, bu unvanın iyi şairleri kötü şiirler yazmaya ittiğini dile getirmişti. Devlet şairi unvanının kaldırılması gerektiğini düşünen yazarlar arasında olan Cope, her ne kadar saray ya da hükümetin devlet şairinden bir şey yazmasını talep etmese bile basının ve halkın bunu istediğini belirtmişti.

Öte tarafta sanatçının devlet ile olan ilişkisini tartışmaya açan bu yeni uygulama örneğinde olduğu gibi, entelektüel üretimin devlet kanadına yaslandığı anda nasıl bir tehlike ile karşı karşıya kaldığını, eleştirmen Sabit Kemal Bayıldıran şu sözlerle açıklar: “Büyük şairler, sayıca daha azdırlar; bu sanatın genel karakterinden kaynaklanmaktadır. Çünkü sanatta ortalamaya yer yoktur; ya büyük sanatçısınız ya da sanat dışısınız. Dünyadan milyonlarca şair gelip geçmiş olduğu halde, bir şiirseverin dünya edebiyatında sayacağı şair sayısı yirmiyi geçmez. Bu nedenle modern Türk şiirinde yarına üç şair kalsa bu büyük bir zenginliktir. Yayımladığı kitaplarla, okulların müfredatıyla, törenlerle, anma günleriyle devletin desteklediği şairlerden hiçbiri yarına kalmayacaktır; bu şimdiden görülmeye başlanmıştır.”

Romanın yükselen bir tür olarak rağbet görmesinin devlet cenahında da onaylandığının bir göstergesi olan ‘devlet romancısı' unvanı, önümüzdeki günlerde ‘devlet şairliği'ne getirilen eleştirilerden nasibini alacaktır. Zira sanatçıdan iktidar ile el ele edebi üretim içinde olması beklenemez. Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülmesinin ardından ‘devletçi' eleştirilerine maruz kalan Çinli yazar Mo Yan'ın da geçtiğimiz aylarda, “Kitaplarımda parti yöneticilerini eleştirdiğimde, siyasi düşüncelerimle çelişmiş olmuyorum. Parti için değil, halk için yazdığımı defalarca söyledim. Yozlaşmış idarecilerden tiksiniyorum.” sözleriyle kendini savunduğunu anımsatalım.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
3 Şubat 2015