31 Ocak 2015 Cumartesi

Hibrid yazarlar daha çok kazanıyor

18:10 Posted by Musa İğrek , No comments

Nobel ödüllü yazar Doris Lessing, “Bensiz edebiyat sanayii var olamaz” dediğinde hiç de haksız değildi. Yayıncılar, ajanlar, muhasebeciler, edebiyat bölümleri, profesörler, tezler, eleştiri kitapları, editörler ve tasarımcılara kadar hepsi “küçümsenen ve en az ücret verilen kişi” sayesinde hayatını devam ettirmekte. Fakat bu ‘kişi'nin değişen ekonomik şartlar, yeni yayıncılık anlayışı ve yayınevlerinin çok satan yazarlara tutkusu karşısında yaşadığı zorluklar giderek artıyor. Yazarlar çeşitli tanımlarla anılırken, kitaplarından kazandıkları da değişiyor. Bu yeni üç yazar tipini kısaca hatırlarsak… Eserinin yazılı, sesli, görüntülü ve e-kitap olarak tüm haklarını yayınevine devreden geleceksel yayıncılığı tercih eden yazar; kitaplarının bütün haklarını kendinde tutarak alternatif yayıncılığın, bir başka deyişle bilgisayar programları, online siteler sayesinde kitabın dizgisinden kapağına, redaksiyonundan dağıtımına her alanda söz sahibi olan yazar ve kitaplarını hem geleneksel hem de bireysel yöntemle yayımlayan ‘hibrid' yazar.

Yayıncılık stratejileri konusunda çalışmalar yapan Digital Book World, geçtiğimiz hafta yeni bir rapor yayımladı. Araştırmaya göre geleneksel yayıncılığı tercih eden yazarlar daha az kazanmaya başlarken, hibrid yazarların kitaplarından elde ettiği gelir artmış durumda. Rakamlara göre geleneksel yayıncılığı tercih eden yazar yılda 3,000 - 4,999 dolar; bireysel yazar 500 - 999 dolar; hibrid yazar ise 7,500 - 9,999 dolar kazanıyor. Araştırmaya katılan yazarların yarısı yazarak elde ettikleri gelirden memnun olmadıklarını dile getirirken, geleneksel yayıncılığı tercih edenlerin yarısı bir sonraki kitabını yine yayınevinden yayımlayacağını belirtiyor.

Raporu hazırlayan Amerika'daki Queens Koleji'nde sosyoloji profesörü Dana Beth Weinberg bireysel yayıncılığı tercih eden yazarların risk almayı seçtiklerini, geleneksel yayıncılığı tercih eden yazarların ise kitabın tüm haklarını yayınevine devrederek muhtemel bir sıkıntıdan geri durduklarını dile getiriyor. Yazar için maddi telaşın entelektüel üretimi olumsuz etkilediğini söyleyen Winberg, yayıncılık sektöründe hibrid yazarların daha da artacağı görüşünde. Rakamlar önceki yıllara göre büyük bir düşüşü işaret ediyor. Kitaplarının okura ulaşmasında farklı yayıncılık modelini tercih eden ve 1879 kişinin katıldığı raporun yazar dağılımı ise şöyle: %56 bağımsız, %13 geleneksel ve %31 hibrid.

SADECE YAZARAK GEÇİNMENİN ZORLUĞU

Raporda yayıncılık dünyasında kendine daha fazla yer edinen ve her iki yayıncılık anlayışının imkânlarını kullanarak kitaplar üreten hibrid yazarlar, kitabı okura ulaştırma tekniğini ve kitlelerini genişletme metotlarını yayınevinden çok daha iyi şekilde üstleniyor. Hatta kendi okurlarını yayınevinden daha iyi tanıyor denilebilir. Kimi ünlü yazarlar uzun yıllara dayanan geleneksel yayıncılığın ardından edindikleri okur kitlesini, bireysel yayıncılığa taşıyarak yeni imkânlar kazanıyor. Hibrid yazarlar arasında her iki yayıncılık anlayışını kullanarak çok satanlar listesine girenlerin olduğunu hatırlatalım. Bu yazarların yayıncılık dünyasında artarak, kendilerine daha özgür bir alan açtıkları yayın dünyasının kabul ettiği bir gerçek.

Sadece yazarak geçinmenin gittikçe daha zorlu bir hal aldığını söylemek zor değil. Yazarın maddi sıkıntıyla imtihanını en iyi anlatan örnek olarak, yakın zamanda İngiltere'nin en saygın edebiyat ödülü Man Booker'ın geçtiğimiz yılki sahibi, Avustralyalı yazar Richard Flanagan edebiyat dünyasına yansımıştı. The Narrow Road to the Deep North isimli romanıyla bu ödüle layık görülen yazara 50 bin sterlin para ödülü verilmişti. Flanagan, bu yüksek miktardaki ödülü almadan önce, kömür madeninde çalışmaya hazırlandığını dile getirmiş ve yalnızca kitap yazarak geçinmenin gittikçe daha da zorlaştığı bir çağa girdiğimize dikkati çekmişti.

Öte tarafta ise tümüyle “yazmaya ve okumaya odaklı bir yaşam benim için çok sıkıcı” olurdu diyen Cemil Kavukçu var. Usta yazar, jeofizik mühendisi olarak MTA'da çalıştığı dönemde öykülerinin çoğunu şantiyelerde yazdığını dile getirir: “İş yaşamının tekdüzeliğini ve boşluğunu okuyup yazarak doldururken, kurgu dünyasının getirdiği içedönüklüğü ise çalışma ortamının hayhuyuyla giderdim. İkisi birbirini hem dengeliyor hem de besliyordu.” Raporun rakamları yazarların maişet derdiyle daha da zorlu günler yaşayacağını özetlerken, sadece yazarak geçinmenin de güçleştiğini de iyi özetliyor.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
31 Ocak 2015



21 Ocak 2015 Çarşamba

Münzevi Murakami kabuğunu kırdı

00:58 Posted by Musa İğrek No comments

Kitapların ardındaki yazarın nasıl bir dünyadan seslendiği okurda merak uyandırır. Fakat her yazarın, dünyasını açmada cömert olduğu söylenemez. Münzeviliği tercih edenlerin yanı sıra güncelliğini korumak için türlü türlü hamleler yapanlar da yok değil. Edebiyat dünyasının son günlerde bu konuda etraflıca konuştuğu yeni isim ise Haruki Murakami oldu. Renksiz Tasaki’nin Hac Yolculuğu adlı son romanı için geçtiğimiz aylarda yapılan ‘pazarlama çılgınlığı’ büyük eleştiriler alsa da köşesinde sessiz sedasız eserlerini yazan ve kitapları milyonlarca satan Murakami’nin alışkanlığını değiştirerek, ‘her fırsatta görünmek isteyen yazarlar’ sınıfına dâhil olması okurları şaşırttı.

Önceleri, münzevilikleriyle nam salan Salinger ve Pynchon gibi yazarların yanına rahatlıkla kondurulabilecek bir yazar iken, kabuğundan çıkan Murakami, son ‘proje’si ile okurlardan gelen soruları cevaplandırarak, dert dinleyen yazar konumuna dönüştü. Murakami’nin bu tutumu bir yazarın okuruyla olan mesafesini gündeme taşırken, internet çağında münzevi yazar olmanın zorluğunu akla getirdi. Bir anda, görünür bir yazar olmak isteyen Murakami, yayıncısına “Okurlarımla iletişim kurmak istiyorum, çok uzun zaman oldu.” önerisinde bulununca, yazarın yayıncısı, Murakami San No Tokoro (Murakami’nin Yeri) adıyla bir site (www.welluneednt.com) kurmaya karar verir. 15 Ocak’tan itibaren dünyanın dört bir yanından okurların sorularını almaya başlayan yazar, yayıncısının kurduğu internet sitesinden iletişime geçmeye başladı.

‘HAKKIMDAKİ KÜÇÜK SIRLAR RAHATSIZ EDEBİLİR’

Murakami okurlarının merak ettiği konular arasında dikkat çeken sorular var. 51 yaşındaki bir doktorun Murakami ile bir gün geçirme isteğine yazar, ‘hayal kırıklığına uğrayabileceği’ uyarısında bulunarak şöyle cevap vermiş: “Hayatım hakkında küçük sırlar var, onları görmek size rahatsızlık verebilir.” Bir başka okurun küresel bir sorun haline gelen “nefret söylemi” konusunda kendisinin ne düşündüğü sorusuna ise, “Yazar olarak nefret söylemine karşı çok az maruz kalıyorum, fakat buna karşı dışarıda gittikçe yükselen bu sese karşı bir şey yapmak zorundayız. İnsanları, farklılıkları sebebiyle hedefe oturtmak doğru değil.” cevabını vermiş. Yazarın Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu adlı meşhur romanını yeniden yazmış olsaydı neler değiştireceğini soran okura cevabı ise manidar: “Yapabileceğimin en iyisini yaptım.”

Murakami’nin okurlardan gelen soruları cevapladığı site şimdilik Japonca. Şimdiden sitedeki soru ve cevapları İngilizceye çeviren birçok blog var. Yayınevi de dünyanın dört bir yanından soruları derleyerek yazara ileteceğini açıkladı. 2003’te 18 yıl aradan sonra ilk kez halkın karşısına çıkan Murakami, çekilen kuranın sonucunda 500 ‘talihli’ ile görüşmüştü. En son 2006’da internet ortamında okurlarının sorularını yanıtlayan Murakami’nin bu hali Borges’in şu sözlerini anımsatıyor: “Zaman geçtikçe iyi ya da kötü düşüncenizi açıkça ifade etmek istiyorsunuz çünkü bu düşüncenizi hissinizi veya o ruh halinizi okurla paylaşmak istiyorsunuz.”

Bir tarafta kendi yazı dünyasında okuru mutlu edecek kitaplar yazma hayalini kurarak eserler üreten ve onu okurla buluşturduktan sonra kenara çekilip hayatına devam eden yazar, öte tarafta tüm ilginin üzerinde toplanması için çeşitli yollar deneyen yazar… “Yazarın tek sorumluluğu sanatına mı, yoksa okuruna karşı mı?” sorusu zorlu bir alana davet ederken, edebiyat dünyasının bu her iki türden yazara aşina olduğu açık.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
20 Ocak 2014



14 Ocak 2015 Çarşamba

Yazarlar gözetlenmek istemiyor

23:58 Posted by Musa İğrek , , No comments
Suzanne Nossel
Hükümetlerin ifade ve yayımlama özgürlüğünü güvence altına almaktaki başarısızlığı, yazarların bu konudaki endişelerini artırıyor. Dünya yazarlar birliği PEN Amerika’nın, dünya çapında yaklaşık 800 yazarın katılımıyla hazırladığı yeni raporda bu kaygıya dair çarpıcı sonuçları gündeme getirdi. PEN’in 5 Ocak’ta yayımladığı “Global Chilling: The Impact of Mass Surveillance on International Writers” adlı rapora göre, demokratik ve demokratik olmayan ülkelerde düşünce özgürlüğü tehlike altında ve yazarlar hükümetlerin gözetiminden rahatsızlık duyuyor. Demokratik ülkede yaşayan pek çok yazara hükümetlerin uyguladığı bu gözetimi, ‘bir çeşit polis devletinde otosansüre zorlanma’ olarak tanımlayan PEN Amerika Başkanı Suzanne Nossel, “Gözetim sinsidir ve gözetleme altındaki bir kişi özgür kalamaz.” diyor. Özeti yayımlanan raporun tam metni ise Mart 2015’te açıklanacak.

Rapor, 50 ülkeden yazar, çevirmen, gazeteci ve editörün katılımıyla, milyonlarca insanın dijital iletişimlerinin hükümetlerce gözetlenerek herkesin potansiyel suçlu ilan edilmesi karşısında duyulan endişeyi gün yüzüne çıkarıyor. 2014’ün Ağustos-Ekim ayları arasında düzenlenen rapor, yazarların hükümetler tarafından gözetlenmesi sonucunda üretimlerinin nasıl değiştiğine ve düşünce özgürlüğü konusundaki kaygılarına odaklanıyor. Düşünce özgürlüğünün yazarların üretimlerinin merkezinde olduğunu dile getiren rapor, hükümetlerin bunu göz önünde bulundurması gerektiğine dikkat çekiyor.

YAZARLAR OTOSANSÜRE BAŞVURUYOR

Rapora göre, demokratik ülkelerde yaşayan yazarların hükümetlerce gözetlenme endişesi yüzde 75 iken, demokratik olmayan ülkelerde yaşayan yazarların bu endişesi yüzde 80’e kadar varıyor. Liberal demokrat ülkelerde yazarların tıpkı demokratik olmayan ülkelerde olduğu gibi otosansür kıskacında olduklarına dikkat çekilen raporda, yazarların demokratik ülkelere olan inancının sarsıldığı dile getiriliyor. Bu kaygıdan dolayı düşüncelerini özgürce ifade edemediklerini dile getiren yazarlar, gözetimden ötürü muhtemel sorunlarla karşılaşmamak için otosansüre yöneltildiklerini söylüyor. Rapora göre liberal demokrat ülkelerde otosansür yaşayan yazarların oranı yüzde 34 iken, yarı demokratik ülkelerde yüzde 44. Otoriter ülkelerde ise bu oran yüzde 64 civarında. Çin ve Rusya gibi ülkelerde hükümetlerin gözetiminin yoğun bir şekilde yaşandığının farkında olduklarını dile getiren PEN Başkanı Suzanne Nossel, bu gözetimin Amerika, Kanada ve Avusturya gibi ülkelerin de bir politikası haline geldiğini ve bundan kaygılandıklarını belirtiyor.

DİJİTAL GÖZETLEME CİDDİ SORUNLAR DOĞURACAK

Yazarların özellikle dijital ortamlarda hükümetlerce gözetlenmesinin otosansüre neden olduğuna değinilen raporda, dünya çapında pek çok yazarın düşüncelerini ifade etmede sessiz kalınmaya zorlandığına işaret ediliyor. Raporun dikkat çeken bir başka sonucu ise bu kaygıyla yaşayan yazarların, entelektüel üretimlerinin büyük bir sekteye uğradığı ve endişenin giderilmesi için hükümetlerin yeni adımlar atması gerektiği yönünde. Yazarların ülkelerinde yaşanılanlar konusunda düşüncelerini özgürce ifade etmekten çekindiklerine değinilen araştırmaya göre, dijital iletişimlerin gözetim altında olmasının uzun vadede kötü sonuçlar doğurması kaçınılmaz. PEN Amerika’nın Ekim 2013’teki bir başka araştırmasına göre ise yazarların yüzde 40’ı sosyal medyada düşüncelerini ifade etmekten çekindikleri yönündeydi.

İfade özgürlüğü kısıtlamasına karşı ortak tavır

PEN’in bildirisi ilk değil. Aralık 2013’te Edward Snowden’ın ortaya çıkardığı gözetleme skandalının ardından aralarında Orhan Pamuk, Günter Grass, Margaret Atwood, Don DeLillo ve Arundhati Roy’un da bulunduğu yaklaşık 500 yazar Guardian’da bir bildiri yayımlamıştı. Kişisel verilerin gözetlenmesini hırsızlık olarak tanımlayan yazarlar, her insanın “rahat bırakılma ve gözlenmeme hakkı” olduğuna dikkat çekerek, hükümetlerin bu tavrına karşı endişelerini dile getirmişti. Aynı şekilde, Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (The International Publishers Association - IPA) geçtiğimiz ekim ayında yayımlanan raporunda Türkiye, ifade özgürlüklerinin kısıtlandığı bir ülke olarak anılırken, hükümetin ifade ve yayımlama özgürlüğünü güvence altına almaktaki başarısızlığına yer verilmiş ve Twitter’da uygulanan sansüre dikkat çekilmişti.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
14 Ocak 2015

5 Ocak 2015 Pazartesi

Yazmayanlara hayran olan yazar

Marguerite Duras
Yazarlarla gerçekleştirilen söyleşiler kışkırtıcıdır. Orhan Pamuk’un deyişiyle bu söyleşileri “onların yazar­lık sırlarını, roman dünyalarını nasıl kurduklarını” anlamak için okuruz. Bu çıplak gerçeklerin bize sunduğu, kitaplarından tanıdığımız yazardan apayrı bir portredir. İtalyan gazeteci Leopoldina Pallotta della Torre’nin Fransız edebiyatının usta ismi Marguerite Duras ile 1987-1989 yılları arasında yaptığı uzun söyleşi Askıya Alınmış Tutku bu halkaya eklenebilecek eserlerden. Duras’yı bütün halleriyle önümüze seren kitap, yazarın ülkesi Fransa’da da uzun bir unutuşun ardından ilk kez 2012’de yayımlandı ve pek çok tartışmayı yeniden başlattı. “Çocukluk”, “Paris Yılları”, “Yazının Güzergâhı”, “Edebiyat ve Eleştiri” gibi başlıklarla on üç tematik bölümden oluşan söyleşi, Duras’nın kırgınlıklarını, annesiyle olan karmaşık ilişkisini, yazarlık hallerini, sinemaya bakışını, siyasi duruşunu, ilişkilerini, zaaflarını ve sevinçlerini bir bir ortaya koyuyor. Soruları tüm doğallığı ve umursamazlığıyla cevaplayan Duras, bu uzun söyleşide net ve çekincesiz bir yazar olarak karşımızda.

“Acı terk etti beni”

“Yazıyla canlandırılamayacak kadar güçlü, şimşek gibi çakıp yok olan” anıları olduğunu söyleyen Duras on sekiz yaşına kadar, o dönemde Fransız sömürgesi olan Vietnam’da yaşadığını ve tüm yazılarının oradan, o çeltik tarlalarından, ormanlardan, o ıssızlıktan doğduğunu söylüyor: “Çıplak ayak dolaşan, zaman kavramı olmayan, görgü kurallarını bilmeyen, nehrin üzerinden alacakaranlığa bakmaya alışkın, yüzü güneşten kavrulduğundan hiçbir zaman tam olarak beyaz olamayan, Fransız’dan çok Vietnamlı o cılız şaşkın çocuktan.” Dört yaşındayken babası ölünce, annesi ve iki erkek kardeşiyle birlikte kalan yazar, söyleşinin gerçekleştiği dönemde tüm aile bireyleri ölmüş olduğundan daha rahat konuşabiliyor. “Acı terk etti beni” diyor Duras.

Yazar, Komünist Parti saflarında geçen günlerini ise bir nevi pişmanlıkla anıyor: “Hâlâ komünistim ama komünizm içinde bulamıyorum kendimi. Bir partiye katılmak için otistik, nevrozlu, bir anlamda kör ve sağır olmak gerekiyor.” Parti deneyimlerinin edebi üretimini belirlemediğine ve okuyuculara mesaj vermek için yazıldığına inanmayan Duras, gerçek bir yazarın politik sınırlardan sıyrılması gerektiğini düşünüyor. Kitabın özellikle edebiyat ve yazmak üzerine Duras’nın kendisini açıkça ifade ettiği bölümleri hayli değerli. Ona göre edebiyatın görevi: “Yasak olanı temsil etmek. Normal koşullarda söylenmeyeni söylemek. Edebiyat, skandal yaratıcı olmalıdır: Günümüzde tüm zihinsel etkinlikler riskle, macerayla ilgili olmak zorundadır. Bizim aksimize, kendini hayattan korumayan şair bile, bu riski kendi içinde barındırır. Rimbaud’ya bakın, Verlaine’e... Fakat Verlaine sonra gelir. En büyüğü her zaman Baudelaire’dir: Ebediyete ulaşmak için yirmi şiir yetti.”

İnsanlar yazmıyorlarsa ne yaparlar?

Duras nasıl bir okur olduğunu ise şu cümlelerle anlatıyor: “Ben geceleri okurum, sabah üçe, dörde kadar: Karanlık, insanı sarmalayan karanlık kitapla aramızda kurulan mutlak tutkuya çok şey ekliyor. Siz de öyle düşünmez misiniz? Gün ışığı yoğunlukları bir biçimde dağıtıyor.” Yazarın günlüklere olan merakını da yine söyleşiden öğreniyoruz. Senelerce gazetelerde yazılar kaleme alan Duras bu mesleğin işlevini şöyle açıklıyor: “Başka türlü kimsenin fark etmeyeceği olaylar hakkında bir kamuoyu yaratmak. Ben mesleki bir nesnelliğin var olabileceğine inanmıyorum: Net bir ‘duruş alma’yı tercih ediyorum. Bir tür ahlaki duruş. Bir yazarın kendi kitaplarında kolayca vazgeçebileceği bir duruş.” Duras’nın bu tanımı özellikle ülkemizdeki şu gürültülü zamanlar düşünüldüğünde epey anlamlı.

Peki, Duras’yı yazmaya iten sebep neydi? Yazardan dinleyelim: “Aciliyetini hissettiğim ama tam olarak gerçekleştirme gücüne sahip olmadığım bir şeyi beyaz bir sayfa üzerinde var etme ihtiyacı.” Camus ve Sartre gibi çağdaşlarının kendisini sıktığını belirten yazarın şu kışkırtıcı sorusu kaydedilmeye değer: “İnsanlar yazmıyorlarsa ne yaparlar? Yazmayan insanlara karşı gizli bir hayranlığım var ve nasıl yapabildiklerini tam olarak bilmiyorum.” Kitapta Duras’nın tiyatro ve sinema üzerine eleştirileri de dikkat çekici.

Okur kitabın sonunda yazar hakkında çok şey öğrenirken, zihinlerdeki Duras portresi daha farklı bir yere oturuyor. Kitabı bitirdikten sonra Duras’nın şu sözleri epey anlam kazanıyor: “Yazarlar, asla başkalarının onların olmasını istediği yerde olmaz.”

Musa İğrek
Kitap Zamanı
5 Ocak 2014



1 Ocak 2015 Perşembe

Yazarlarda tıkanma sendromu!


Graham Greene, yazı konusunda, er geç her yazarın kurbanı olacağı writer’s block’tan (yazarın yazamamalı hali veya yazar tıkanması) söz eder. Pek çok yazarın korkulu bir rüyası olan bu durumdan sıyrılmak çok kolay değil. İngiltere’nin saygın gazetelerinden Guardian’da, Prof. Rowena Murray geçtiğimiz hafta yazar tıkanmasına değinen bir yazı kaleme aldı. Murray’a göre bu durum özellikle son yıllarda yazarlar ve akademisyenler arasında artış göstermekte. Murray bu tıkanma halinin, yazma eylemi ile ilgili bir kaygıdan oluşabileceği gibi, yazma sürecinde gerçekçi taleplerin hedeflenmemesinden de kaynaklanabileceğini belirtiyor.

Keith Hjortshoj da Understanding Writing Block adlı kitabında, yazar tıkanmasının kalem erbabı arasında yaygın bir durum olduğundan söz ediyor. Margot Atwell’e göre ise yazarın yazamama haline sebep olan iki şey var: İlham eksikliği ve korku. Bunun yanı sıra değişen çevresel koşullar, politik baskılar, stres ve endişe gibi nedenlerin tetiklediği yazar tıkanmasının özellikle Türkiye’deki bu gürültülü zamanlarda pek çok kalem erbabının muzdarip olduğu bir sendrom olduğunu söylemek zor değil.

Psikanalist Edmund Bergler’in 1954’te literatüre kazandırdığı bu kavram, yazarın elindeki metni bitirememesi ya da yeni bir metin kaleme alamaması olarak tanımlanıyor. F. Scott Fitzgerald ve Henry Roth gibi yazarlar, yazar tıkanmasının ünlü muzdariplerinden. Fransız edebiyatının usta ismi Marguerite Duras, yazarın yazamama halini bakın nasıl anlatıyor: “1968’den önce, büroya gider gibi her gün gelip bu masaya oturuyor, düzenli olarak yazıyordum. Sonra, o tarihten itibaren, birden kriz: Neredeyse bir yıl boyunca, hayal gücüm bloke oldu. Sonunda, Yıkmak Diyor Kadın sel suları gibi sökün edip geldi, en çok beş ya da altı gün çalıştım. Ondan sonra da hep böyle oldu: Kitaplar bitmek bilmeyen uzun sessizliklerden sonra çıktı.”

MADEM YAZAMIYORSUN, OKU!

İlhan Berk de yazar tıkanmasından muzdarip olan ustalardan biridir. Fakat o, bu sürecin öğretici bir yanı olduğunu söyler: “Yazıyordum, yazamayacağım aklıma gelmemişti. Bir-iki yıl yazamama sıkıntısı çektim. Sonra şiirin de resim gibi yapılacağını öğrendim. Böylesine bir iyiliği de var, bilinçle işe sarılıyorsun: Ken­dini bırakmıyorsun (gerçi ben şiir başını alıp gidiyorsa, keserim azda bırakırım, bırakırdım), boyuna gözünün önünde olduğu için (din­ginlikle) üstünde çalışıyorsun.”

Ferit Edgü de Tezer Özlü’ye yazdığı bir mektubunda, insanın her defasında yazmayı yeniden öğrendiğini anlatır: “Yazmıyorum. Ya da yazamıyorum. Dosyamda birikmiş yazıları, taslakları bile gözden geçirip yayımlamak gelmiyor içimden. Tükenmiş kitaplarımı bile yeniden basılı görmek istemiyorum. (...) Geçende, madem yazmıyorsun, yazamıyorsun, öyleyse oku dedim. (...) Thomas Bernhard’ın, Paris’teyken aldığım Beton’unu okumaya başladım. Bir kez daha, yazmamanın, yazamamanın yazılabileceğini gördüm. Bu karanlık kitabı okurken, garip değil mi, içim ışıdı sanki. Ve her şeye karşın yazılabileceğini (bir-iki eş dost için de olsun) düşündüm. Yazı masamın başına oturup bir sayfaya, yaz yaz yaz yaz yaz maama ma mamamamamamama, yazaaaaamama diye yazmaya başladım. Her yazıya başlayışta yazmayı yeniden öğrenmek zorunda olmak… Ne güç!”

ZİHNİNİZİ DAĞITIN, SEYAHAT EDİN...

Prof. Murray, yazar tıkanmasından kurtulmak için başkalarının yazı yazdığı bir mekânda olmanın bir kurtuluş olabileceğini dile getirir ki, Avrupa’da ve Amerika’da kafelerde buluşup birlikte kesintisiz iki-üç saat yazma saatleri düzenleyenlerin varlığını hatırlatalım. Atwell ise elle yazmak, zihni dağıtacak işlere yönelmek, farklı şeyler okumak, seyahat etmek ve yeni bulduğunuz fikirleri not ettiğinizden emin olmak gibi önerilerde bulunarak yazar tıkanmasına reçeteler sunar.

Yazarın bu tıkanmadan ne zaman çıkacağını kestirmek zor, fakat bir hayli sıkıntılı bir hal olduğunu söyleyebiliriz. Yazar tıkanmasını atlatan kalem erbabının bu süreçten çıkarak, ürettiği metni eline alması en büyük haz olsa gerek. Marguerite Duras’a tam da bunu anlatır: “Bir kitap gün yüzüne çıkmadığı sürece, doğmaktan, dışarı çıkmaktan korkan biçimsiz bir şeydir. İnsanın içinde taşıdığı, yorgunluktan, sessizlikten, yalnızlıktan, yavaşlıktan şikâyet eden bir varlık gibi. Fakat bir kez dışarı çıktı mı, bir şimşek çakması gibi diğer her şey ortadan yok olur.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
1 Ocak 2015