31 Aralık 2014 Çarşamba

Eğlenceli okuma çağı!

13:51 Posted by Musa İğrek , , No comments

Yayıncılık endüstrisi teknolojinin hızlı gelişmesiyle yeni bir yöne çevrildi. Geleneksel yayıncılık yerini dijital teknolojilerin rağbet gördüğü bir alana bırakırken, yayın dünyasının yazarlardan beklentileri de değişiyor. Yayıncılar her kitabı yatırım yapılabilecek ‘dijital proje’ olarak görmeye başladı. Bu sürecin son örneklerinden biri Harry Potter serisinin yazarı J.K. Rowling oldu. Yazarın yeni yıl öncesinde kitaptaki karakterlerin hikâyelerini anlatan 12 yeni öyküyü, 2011’de kurulan Harry Potter serisinin interaktif sitesi Pottermore’dan yayınlayacağı iddia edilmişti. Haber asılsız çıksa da Rowling’in dünya çapında değeri milyar dolarlarla ifade edilen Harry Potter markası, yayımlanan yedi kitap ve çekilen film serisinin ardından Pottermore adlı siteyi yeniden gündeme getirerek yayın dünyasında değişen dengelerin göstergesi oldu.

Yayıncıların yazarlardan beklentileri artık basılı bir kitaptan öte, yayımlanacak eserin bir filme, bir diziye, interaktif bir siteye hatta bir video oyununa uyarlanabilmesi, aranılan yeni kıstaslardan biri. Görsel olarak zengin bir alan vaat eden romanların, yayıncılar tarafından gittikçe talep görmesi, Rowling gibi örneklerin başarısıyla daha da hız kazanmış durumda. Görsel içeriğin kelimelerden etkili olduğunu düşünen yayıncılar, yazarları, bir nevi görsel alanda ‘iş yapacak’ kitaplar yayımlamaları konusunda teşvik ediyor.

Yayıncılar dijital dünyada bir kitabın nasıl olması gerektiği sorusuna cevap ararken, okuru kitapta geçen karakterler, mekânlar ve olaylarla interaktif bir iletişime geçirip eğlenceli bir okuma eylemine dönüştürmeye çalışıyor. Pottermore örneğinin başarısı ve hızla gelişen dijital çağın gerekleri karşısında yayınevleri bir kitaba ‘yatırım’ yapmaya niyetlenirken, interaktif medya araçlarına uyarlanabilecek kitapları daha çok tercih ediyor. Edebiyat ajanlarının da bu konuda yazarlarına önerilerde bulunduğunu, yayıncıların isteklerini karşılamak için görsel dili zengin olan kitapları ‘piyasaya’ daha kolay pazarladıklarını hatırlatalım.

T.S. Eliot’ın interaktif Çorak Ülke’si

Yayıncılar günümüz yazarlarını dijital çağa hazırlamakla birlikte, klasikleri de yeniden ele alarak yeni teknolojilerle okura sunuyor. Dünyanın önemli yayıncılarından Faber’in geçtiğimiz yıllarda T.S. Eliot’ın meşhur kitabı Çorak Ülke’yi dijital ortama aktararak, ünlü oyuncuların seslendirdiği, kitabın eskizlerinin yer aldığı ve eleştirmenlerin de kitap hakkında görüşlerini paylaştığı interaktif bir uygulamaya dönüştürmüştü.

Bir başka ilginç örnek ise okurun tabletler ve akıllı telefonlar vasıtasıyla okuduğu kitabın okunduğu mekâna göre şekilden şekle girmesi, haritalar eşliğinde romanı takip etmesi ve kitabın ana karakterinden cep telefonuna mesajlar ve elektronik posta almasına kadar varabiliyor. Okuma eylemini eğlence ile harmanlamaya çalışan bu yaklaşımlar kimi okurlardan ciddi rağbet görürken, öte tarafta basılı kitap ile okuma deneyimini zenginleştiren mutlu bir azınlık da varlığını sürdürmeye devam ediyor. Yeni medya düzeninde özellikle geleneksel yayıncıların dijital yayıncılığa yatırım yapan büyük yayıncılar karşısında rekabet etmekte zorlanacağı açık. Yayıncıların, bu türden gelişmelere uzak kalmak yerine yeni adımlar atması gerekiyor, zira okuma eylemi elektronik devrimle birlikte yeni ve geri dönüşü olmayan bir aşamaya geçti. Önümüzdeki yıllarda ne gibi yeniliklerin çıkıp geleceğini tahmin etmek ise neredeyse mümkün değil!

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
31 Aralık 2014



25 Aralık 2014 Perşembe

Yazar, eleştiriye cevap vermeli mi?

22:44 Posted by Musa İğrek , , , No comments

Amerika’nın saygın gazetelerinden New York Times, geçtiğimiz hafta “Yazarlar eleştiriye cevap vermeli mi?” başlıklı bir tartışmaya yer verdi. Kötü bir eleştiri almanın artık elit bir deneyim olmadığına değinen yazar ve editör James Parker, her yazarın bu türden bir süreçle baş başa kaldığını belirterek, şöyle bir uyarıda bulunuyordu: “Hayır, hayır, bin kere hayır! Bir yazar kendi hakkında çıkan eleştirilere asla cevap vermemeli, o göz alıcı yalnızlığına doğru yükselmeli. Fakat bu, bazen mümkün olmayabilir.”

Her yazar, kitabı hakkında eleştiri yazılmasını ister. Fakat olumsuz eleştiriye karşı kimileri tahammül edemeyip karşılık vermenin telaşını yaşarken kimileri de kayıtsız kalır. Truman Capote’ye “Eleştirinin yapıcı etkisi var mıdır sizce?” diye sorulduğunda yazarın cevabı gayet manidardır: “Bir eser yayınlanmadan önce fikirlerine güvendiğiniz biri­sinden aldığınız eleştirinin tabii ki yapıcı etkisi olur. Ama yayınlanmasından sonra eser hakkında sadece övgüleri duyma­yı ya da okumayı isterim.” Önyargılı eleştirilere kulak tıkanması gerektiğine değinen Capote, bir öneride bulunarak şöyle devam ediyor: “Hakkımda yazılmış en ağır iftiraları bile okurken kılım kıpırda­maz. İşte benim tavsiyem; asla ama asla bir eleştirmene cevap vererek kendinizi küçük düşürmeyin. İstediğiniz kadar hayali mektuplar yazabilirsiniz ama sakın düşündüklerinizi kâğıda dökmeyin.”

Capote’nin bu önerisi aklımızın bir köşesinde duradursun, Selim İleri, yazınsal eserlerin zaman içinde değişen değerlendirilişleri üzerine geçtiğimiz günlerde iki yazı kaleme aldı. Bir tarafta yayımlandıkları dönemde yerden yere vurularak elenen kitaplar, diğer tarafta yazarın deyişiyle “zamanında göklere çıkarılmışlar, yer yerinden oynamış…” eserler. Kitaplar hakkında değerlendirmelerin zaman içerisinde nasıl değiştiğine değinen İleri, yazısına şöyle devam ediyordu: “Adını vermeyeceğim bir roman için, adını vermeyeceğim bir yazarımız, “Türk romanı bu yapıtla kurtuldu” demiş. O güne kadar yazılmış olanlar, koskoca bir birikim, tek cümlede çöp sepetine! Akıllara durgunluk verici ama öyle.”

James Parker, andığmız yazısında, arkadaşıyla bir şeyler içerken, yan masada birkaç hafta önce kendi kitabı hakkında bir gazetede kötü eleştiri yayımlayan dostunun yaşadıklarını da paylaşıyor. Parker’ın arkadaşı, kitabı hakkındaki eleştiriyi yazanı işaret ederek, “Ona bir şey ısmarlayayım” der ve sonra “Yok bekle, yüzüne bir yumruk atayım” diye devam eder. Bu kızgın yazar, sonunda sessizce kalakalır. Parker, “Ne benim ne de onun nasıl hareket etmemiz konusunda hiçbir fikrimiz yoktu.” diye aktarıyor.

Her yazarın eleştirmenlerle kurduğu ilişki farklı bir zeminde sürerken, Marquez de tıpkı Capote gibi eleştirmenlerle çok da iyi geçinen bir yazar değildi. Kendi deyişiyle “Eleştirmenlerin hakkımda ne düşündüğü ilgilendirmi­yor beni, yıllardır yazdıklarını da okumuyorum. Kendi kendile­rine okurla yazar arasında bir aracı görevi tanımladılar. Ben her zaman çok açık ve titiz çalışan bir yazar olmaya çalıştım ve eleş­tirmen aracılığına gerek olmadan okura doğrudan ulaşmaya çalıştım.”

Olumsuz eleştiriye karşı yazarların genelde sessiz kalmayı tercih ettiğini söylemek mümkün. Fakat hangisinin doğru bir karar olduğunu söylemek zor. Belki de tıpkı Parker’ın kitaplarına kötü eleştiri yazarak incittiği yazarlara hitaben “eğer bir gün karşılaşırsak, bana bir şey ısmarlayın ve yüzüme bir yumruk atın” önerisine kulak vermek lazım!

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
25 Aralık 2014


Satırların altını çizmeye övgü


Okuduğu kitapta sevdiği bir cümlenin altını çizmek ya da sayfanın kenarına not iliştirmek, onu sahiplenmenin alâmetidir. Kimileri bu eylemi gerçekleştirmeyi, kitaba saygısızlık gibi görse de her okurun kalemle böyle bir imtihanı olmuştur. Kitapla kurduğumuz bu ilişki herkes için biricik bir eylem iken, bunun verdiği hazzı tarif etmenin zorluğu bir yana tavrımız farklıdır. Nazan Bekiroğlu’na kulak verirsek “Onun için çizip dururuz altını okuduğumuz satırların, bizden sonra okuyacaklara bir sesleniş: Bak senin için çizdim altını şu satırların. Bak! Ancak bu çiziş farklı bir yolculuğun da başlangıcıdır aynı zamanda. Çünkü altı çizilmiş her satır böylece kendi bütünlüğünden çıkmış ve bir daha geri dönse de farklı bir yükle yüklenmiştir artık. Kendi ruhumuza dair yeni bir okuma, dahası yeni bir yazma.”

Basılı kitabın yerini e-kitabın aldığı bir çağda, kitapla daha yakın bir ilişki kurduğumuzun işareti olan bu iz bırakma eylemi, görsel bir şölene dönüştü. Amerikalı grafik tasarımcı Erik Schmitt’in kurduğu yeni site (www.thepagesproject.com) altı çizilmiş satırların, kenarına notlar bırakılmış kitap sayfalarının fotoğraflarına yer veriyor. “Her sayfa iki hikâye anlatır.” sözünü kendine düstur edinen site, elimize aldığımız kitabın cümlelerinin altını çizme ve ona notlar iliştirme özgürlüğüne bir övgü niteliğinde. Dünyanın dört bir yanından okurların kendi sayfalarını da ekleyebildiği site, kitap kurtlarını mutlu eden bir alana dönmüş durumda.

Son birkaç yılda basılı kitabın yerini alan e-kitabın yaygınlaşması, kitabın ölümü kaygısını güçlendirse de öte taraftan eline kitabı almadan okuma eylemini gerçekleştiremeyen mutlu bir azınlık var. Bunlardan biri olan sitenin kurucusu Schmitt’in hikâyesi ise 2007’de dedesinin kütüphanesinin kendisine miras kalmasıyla başlar. Koleksiyonu incelerken her kitabın pek çok sayfasında notların ve altı çizilmiş onlarca satırın olduğunu fark eder. Daha sonra kitaplarda önemli gördüğü yerlerin fotoğraflarını çeker. Artık günümüzde pek rastlamadığımız kurşun kalemle, mavi, siyah ve kırmızı mürekkeple yazılmış notların, altı çizilmiş satırların yer aldığı bu sayfaları fotoğraflayarak bir sitede toplamaya karar verir.

Her sayfa bir hikâye

Schmitt’in bir sonraki işi ise, yaşadığı yerdeki kütüphanelere ve diğer aile bireylerinin renkli kitap sayfalarını siteye yüklemek olur. Projenin teknolojinin basılı kitabın yerini alıp, onu ortadan kaldırdığı düşüncesinden doğmadığını söyleyen Schmitt, “Çağımıza özgü bu teknolojik gelişmeyi kabullenmeyi bilmeliyiz.” diyor. Schmitt’in 2007’de dünyanın online kitap satış devi Amazon’un hayatımıza sunduğu e-kitap okuma cihazlarının tasarım ekibinde olduğunu söyleyelim. Tasarımı ve sayfa yükleme kolaylığıyla gayet şık bir alan sunan site, bir kitap sayfasının nasıl halden hale büründüğünün ve içinde okurunun sahip olduğu saklı bir hikâyeyi barındırdığını gösteriyor.

Her yazarın da bir okur olduğu gerçeğini düşündüğümüzde onların da birtakım okuma ritüelleri var. Büyük yazarların okudukları kitaplarla kurduğu ilişkiyi her okur merak etmiştir. Zaman zaman çekmecelerden çıkarak yayımlanan bu sayfalar heyecan verici bir haberdir okur için. Schmitt’in sitesi özellikle sıradan okurların kitapla olan ilişkisine odaklanması adına önem taşıyor. Fakat her yazarın bu konuda ayrı bir tutumu var. İnci Aral şöyle anlatır: “Kitaba not almaya çalışırım. Arka sayfalardaki boş yapraklara kitapla ilgili düşüncelerimi, bazen renkli not kâğıtları üzerine yazarak, yapıştırırım. Genellikle çok sevdiğim kitapları eskiden çok fazla çizerdim, şimdi ise kıyamıyorum, hatta onların yerine yenilerini aldım.” Cemil Kavukçu ise kitabın altını çizmektense deftere alıntılar yapmayı tercih ediyor. Schmitt’in projesinin bir benzerini Türkiye’de de birilerinin hayata geçirmesi heyecan verecektir. “Her sayfa iki hikâye anlatır.” diyen Schmitt sözlerinde haklı zira Nazan Bekiroğlu’ndan ödünçle; “Kim kendi hikâyesinden aynı sözcüklerle farklı ve yeni bir hikâye çıkarılmasına itiraz edebilir ki?”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
20 Aralık 2014


18 Aralık 2014 Perşembe

Avrupa ülkeleri, e-kitapta vergiyi düşürüyor

16:28 Posted by Musa İğrek , No comments

E-kitaplardaki vergi oranı, Ocak 2015 ile yeni bir zemine kavuşuyor. Avrupa Komisyonu, geçtiğimiz ekim ayında dijital teknolojideki vergi oranlarında yeni bir düzenlemeye gideceğini duyursa da yapılan görüşmelerden bir sonuç alınamadı. Avrupa Birliği’ne üye kimi ülkeler, teknoloji endüstrisini çekmek için vergi oranlarında indirime giderek haksız bir rekabet sağlarken, e-kitaptaki vergi indirimine mesafeli duruyor. Avrupa Birliği ülkelerinde geçerli olmak üzere ortak bir e-kitap vergilendirilmesiyle ilgili toplantıdan, birliğe üye ülkeleri memnun edecek bir karar çıkmamasının ardından, ülkeler e-kitap konusunda kendi vergilendirmelerini uygulamaya başladı.

Birliğe üye ülkelerden İtalya e-kitaptaki % 22 olan vergiyi % 4’e, Malta ise % 18 oranındaki vergiyi % 5’e düşürerek her iki ülke de vergiyi basılı kitapla aynı seviyeye indirmiş oldu. Bu yeni vergi oranları Ocak 2015 itibarıyla geçerli olacak. İtalya ve Malta’nın bu kararından sonra birliğe üye diğer bazı ülkelerin de indirime geçmesi bekleniyor. Avrupa’nın pek çok ülkesinde e-kitaplardaki vergi oranı yüzde 3,5 ile yüzde 7 arasında değişirken, basılı kitaplar vergiden muaf tutuluyor.

Okurun ülkesine göre vergi oranı

E-kitapların vergilendirilmesindeki bir başka önemli gelişme ise satın alınan kitabın o ülkenin e-kitaptaki vergi oranına göre fiyatlandırılacağı. Bir başka deyişle e-kitap satışı yapan sitelerin yayın yaptığı ülkelerden öte, okurun kitabı satın aldığı yerin vergilendirmesi söz konusu olacak. Bu gelişme Amazon, Kobo ve Nook gibi e-kitap firmalarının uyguladıkları indirimlerle merkezi konumuna dönüşen Fransa ve Lüksemburg gibi ülkelerin bu haksız kazancına karşı bir önlem olarak görülüyor. Zira İngiltere ve Almanya gibi ülkeler bu durumdan rahatsızdı. Özellikle Fransa’nın bu düşük vergi politikasından dolayı Avrupa Adalet Divanı’yla başı dertte.

Satın alınan e-kitabın okurun bulunduğu ülkeye göre vergilendirilmesi e-kitap endüstrisinde büyük bir gelişme olarak görülüyor. Bunun yanı sıra dünyanın gelişen 8. büyük yayıncılık endüstrisine sahip Güney Kore, vergi konusunda yayıncılar için model bir ülke. Güney Kore’de standart vergi oranı yüzde 10 iken, basılı ve e-kitap ise vergiden muaf tutulmakta. Avrupa Birliği Komisyonu, birliğe üye ülkelerdeki farklılıkları gidermek ve e-kitaptaki vergi oranında standart bir indirim yapma çabası şimdilik olumsuz neticelenmiş durumda. Fakat her iki gelişme göz önünde bulundurulduğunda Uluslararası Yayıncılar Birliği’nden Jens Bammel’in “Basılı kitap ve e-kitaptaki vergi oranlarının azaltılması okumayı ve kitap alım gücünü artıracak.” sözlerini haklı çıkarıyor.
Türkiye’de e-kitap vergisi

Türkiye’yi Avrupa Birliği üyeleriyle kıyasladığımızda arada büyük farklılıklar söz konusu. Ülkedeki pek çok yayıncının dile getirdiği yüksek vergilendirmeler, dijital alanda üretime bir engel olarak sunulurken, çeşitli adımlar da atılmadı değil. Geçtiğimiz yılın aralık ayında Bakanlar Kurulu kararına göre, elektronik kitap ve benzeri yayınların elektronik ortamda satışında uygulanacak KDV oranı, 1 Aralık’ta yüzde 18’den 8’e düşürülmüştü. Bu indirimle birlikte basılı kitap ile e-kitabın vergi oranı eşitlenmiş oldu. Son bir yıl içerisinde yayımlanan e-kitaplara ve bunların çeşitliliğine baktığımızda bu indirimin çok da olumlu karşılanmadığı görülüyor. E-kitap sektörünün önümüzdeki yıllarda daha da hareketleneceğini göz önünde bulundurursak, hem Avrupa Birliği ülkelerinde hem de Türkiye’de e-kitaplara uygulanan vergi konusunda ciddi tartışmaların yaşanacağını söylemek mümkün.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
18 Aralık 2014

16 Aralık 2014 Salı

Edebiyat dünyasında 40 yaş sendromu

16:19 Posted by Musa İğrek , , No comments

Edebi üretimin bir kitaba ne zaman dönüşeceğini kestirmek zordur. Bu süreç her yazarın eseri gibi kendi içinde bir hikayeyi ve zorlukları barındırır. Bu yüzden edebi üretimin niteliği yaştan öte kalıcılıkla ilgili bir mevzu. Seneler sonra kimlerin okunacağını kestirmenin zorluğunu bile bile listeler hazırlamak, yayın dünyasının sevdiği eğlenceli uğraşlarından. Bir örnek verirsek, İngiltere’nin muteber gazetelerinden The Guardian gazetesi 1929’da okurlarına 2029’da hangi yazarların okunacağını sorar. Listedeki ilk beş yazar şöyledir: John Galsworthy (1.180 oy alır), H. G. Wells (933 oy), Arnold Bennett (654 oy), Rudyard Kipling (455 oy), J. M. Barrie (286 oy). Daha 2029’a ulaşmadan listedeki birçok yazarın ismi edebiyat dünyasından neredeyse silindi. Şimdilerde İngiliz edebiyatının klasikleri olarak nitelenen James Joyce, Virginia Woolf, D. H. Lawrence, E. M. Forster ise listede pek rağbet görmediğini ve Joyce’un sadece 10 oy aldığını hatırlatalım.

Son dönemde pek çok mecrada bu türden listelerle karşılaşmak mümkün: ‘Kırk yaşın altındaki yazarlar’, ‘kırkından sonra keşfedilenler’, ‘gelecek vaat eden genç yazarlar’… İngiliz yazar Joanna Walsh, geçtiğimiz haftalarda The Guardian gazetesinde bu listelerden yola çıkarak şöyle kışkırtıcı bir soru sordu: ‘İyi yeni yazar listeleri neden hep 40 yaşın altında? Bu listelerin sadece 40 yaşın altına odaklanmasını eleştiren Walsh, edebiyatın bir spor müsabakası, bir güzellik yarışması gibi çeşitli yaş gruplarına göre sınıflandırılamayacağını dile getiriyor. Bu yaklaşımın edebi üretimin yaş ile ilgili olduğu önyargısından kaynaklandığını belirten yazar, yaş odaklı listelerin “saçmalık” olduğunu söylüyor. Yazarın bu eleştirisi edebiyat dünyasının bir nevi 40 yaş sendromuna dikkat çekiyor. ‘Edebi kariyer’in bir kuralının olmadığını belirten yazar, New Yorker ve Granta gibi edebiyat dergilerinin 40 yaşın altındaki yazarlar listesini de topa tutuyor. Charles Bukowski’nin 49, Henry Miller’in 40; Raymond Chandler’in 51 ve George Eliot’ın 50 yaşında ilk kitaplarını yayımladıklarını hatırlatırsak edebiyat serüveninde yaşın çok da önem arz etmediğini belirtebiliriz.

Kırkından sonra yazar olanlara destek

Bir yandan 40 yaşın altındaki yazar listeleri çokluk kazanırken öte taraftan bu yaşın üstündekilere de dikkat çeken oluşumlar var. 2011’de Amerika merkezli Bloom adlı edebi hareket, kırkından sonra ilk kitabını yayımlayan yazarlara destek olmak için bir çalışma başlatmıştı. Bu yazarlara dikkat çekmek ve onların edebi üretimini desteklemek için kurulan sitede (yazarlarla söyleşiler, başarı hikâyeleri ve bu olgunluk dönemindeki üretimin ne kadar değerli olduğuna dair çeşitli yazılar yer alıyor. Dünyanın dört bir yanından 40 yaşından sonra ilk kitabını yayımlayan yazarları destekleyen oluşum ‘Geç’ kime göre?’ sloganıyla edebiyatçıları destekliyor.

Edebiyat dünyasının bu 40 yaş sendromu çok da kolay geçeceğe benzemiyor, fakat kalıcı olmak her yazarın içinde tükenmeyen bir arzu iken bunun kuralı olduğunu söylemek zor. William Faulkner’ın tespitiyle, “İnsan fani olduğuna göre, onun için tek mümkün olan ölümsüzlük, geride her zaman canlı kalacak ölümsüz bir şey bırakmaktır. İşte bu, sanatçının geçmek zorunda olduğu nihai ve geri dönülmez unutulma yolunda, duvara ‘Kilroy buradaydı’ yazma şeklidir.”

Dergilerde, genç yazarlar dosyası

Notos ve Mesele dergileri aralık sayılarında genç yazarları kapaklarına taşıyor. Edebiyat ve gençler arasındaki ilişkiyi tartışan Mesele, yeni bir yazar iklimi ve yeni eserler ortaya çıkmasından yola çıkarak sözü genç yazarlara veriyor. Notos ise “en yeni ve en genç yazarlar” kapağıyla çıkmış. Semih Gümüş dergideki değerlendirme yazısında “En Yeni, En Genç Yazarlar dosyası, son dönemin yazarları arasından öne çıkanları değerlendirmeyi amaçlıyor. Nasıl bir seçim yapmamız gerektiğini düşünürken, önce en çok iki kitabı yayımlanmış olanları ayırmaya karar verdik. Sonra da yalnızca kendi yargılarımıza bakarak değil, son yıllarda seçtiğimiz yazarlar üstüne yazılmış yazılar, yapılmış değerlendirmeleri göz önünde tuttuk. Her zaman olduğu gibi, eksik yanları vardır bu dosyanın. Biz bir bölük yazarı okurların gözü önüne bir de topluca getirmeyi amaçladık... Önemli olan, bu yazarları yakından izlemek, yazdıklarını okumak.” diyor.
Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
16 Aralık 2014

15 Aralık 2014 Pazartesi

Bekletilen kanun taslağı korsanı tetikliyor


Türkiye’nin yüzleşmekte zorlandığı internet üzerinden yapılan ve ‘dijital korsan’ olarak adlandırılan fikir hırsızlığına karşı somut bir adım attığını söylemek zor. Zaman, geçtiğimiz aylarda bu sorunu “Dijital korsanın önlenemez yükselişi” başlığıyla gündeme getirmiş ve Avrupa Birliği Komisyonu’nun çalışmalarından söz etmişti. Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı-yazar Metin Celal de Cumhuriyet gazetesindeki ‘Korsan kitap cenneti’ başlıklı son yazısında (10 Aralık 2014) bu soruna değindi. Basılı kitapların korsanlığı ile etkin mücadelede edildiğini dile getiren Celal, “Dijital ortam adeta korsan e-kitap cenneti halini almış durumda. Yayıncı meslek birlikleri dijital korsanlıkla da mücadele ediyor ama sonuç alındığını söyleyemek mümkün değil.” diyordu.

Korsan e-kitap sorununun altındaki nedeni, hazır olan Fikir ve Sanat Eserleri Kanun Taslağı’nın Bakanlar Kurulu’na 2013’ten beri gönderilmemesine bağlayan Celal, bir an önce bu yasanın hayata geçirilmesi gerektiğini belirtiyor. Yayıncıların bu konudaki kaygısı kulak verilmeye değer, fakat ülkede ironik bir durum var. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Bakanlar Kurulu’nun kararı ile Risale-i Nur külliyatının basım hakkının Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilme sürecinde büyük bir hızla çalıştı. Devlet tekeline alınan Risaleler ile ilgili karar geçtiğimiz günlerde Resmî Gazete’de yayımlandı. Fakat Bakanlık, telif hakkı konusunda binlerce insanı ilgilendiren bu hazır taslak konusunda hâlâ adım atmış değil.

Hazır bekleyen taslağın gelişim süreci

Dijital korsanın artması ve basılı korsan kitaba karşı etkili çözümlerin gerçekleştirilmesi için 1951’de kabul edilen 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda (FSEK) son değişiklik 2008’de yapılır. Fakat, dijital korsanın üzerinde durulmaz. Ertuğrul Günay’ın bakanlığı döneminde müzik, sinema ve yayıncılık meslek birliklerinin katkısıyla aylar süren ortak çalışma sonucunda dijital korsanlığı önleyecek bir yasa taslağı hazırlanır. 27 Haziran 2012’de Günay’ın başkanlığında gerçekleştirilen toplantıda Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı açıklanır. “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile koruma altına alınmış tüm hak sahiplerinin haklarını iyileştirmek, üniversiteler, eğitim kurumları, arşivler, engelliler, bireysel kullanıcılar ve radyo televizyon kuruluşlarına yönelik istisnaları revize etmek, sahibine ulaşılamayan eserleri kültürel yaşama kazandırmak, toplu hak yönetim sistemini etkinleştirmek ve dijital alanda hak ihlallerini engellemek hedefleri doğrultusunda hazırlanan kanun tasarısı taslağı” tüm paydaşların değerlendirmelerine sunulduğu ve yaklaşık 120 katılımcının bulunduğu toplantıda taslağın düzenlemeyi amaçladığı temel konular üzerinde uzlaşma sağlanır.

Dijital çağda telif hakları

Bakanlar Kurulu’na giden taslağın, burada imzalandıktan sonra Meclis’e sevk edilip yasalaşması beklenirken Günay, görevini Ömer Çelik’e devreder. Bu değişimin ardından taslak, Bakanlar Kurulu’ndan geri çekilir. Metin Celal yazısında şöyle bir soruyu gündeme getiriyor: “Ömer Çelik 24 Ocak 2013’te Kültür ve Turizm bakanı olmuş. O tarihten beri de zaten hazır olan FSEK taslağının tekrar Bakanlar Kurulu’na gelmesi bekleniyor. Bu arada e-kitap korsanlığı patladı, dijital alan korsan yayın cenneti halini aldı. Ömer Çelik neyi bekliyor bilemiyorum ama biraz daha beklerse yazarın, yayıncının dijital alanlarındaki haklarını korumaya o taslak yetmeyecek.”

Korsanların maddî açıdan hiç sarsılmadan yeni matbaalarla, yeni mekânlarda işlerini sürdürdüğüne dikkati çeken Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği Genel Sekreteri Avukat Melahat Boran, “Her operasyonda, bir yayınevinin sermayesi kadar ürün ve matbaa ele geçirilmesine rağmen korsanlar maddî açıdan etkilenmiyor. Bu sistemin parasal kaynağının daha derinlerde mutlaka araştırılması gerekiyor.” diyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı geçtiğimiz kasım ayında, internetten müzik, film, dosya indirmeyi içeren fikir hırsızlıklarına karşı Fransa’daki “uyar-kaldır” modeli uygulayacağını duyursa da somut bir gelişme olduğunu söylemek zor. Bir tarafta dijital çağda telif haklarına yönelik yeni yaklaşımlar üzerine kafa yoran ve bunları hayata geçirmek için birçok çalışma başlatan Avrupa ülkeleri, öte tarafta kitap basımını devletin tekeline almak için büyük bir hızla çalışan Türkiye...

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
15 Aralık 2014



11 Aralık 2014 Perşembe

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, en iyi çeviriler listesinde


Ölümüne yakın günlüğünde denemelerinin, hikâyelerinin, şiirlerinin yeteri kadar, hatta hiç ilgi görmediğinden şikâyet eden Ahmet Hamdi Tanpınar, bütün bunları kendisine karşı yapılan bir ‘sükût suikastı’ olarak değerlendiriyordu. İdeallerine dokunamadığından yakınan Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ise bu yılın başında The Time Regulation Institute adıyla İngiltere’nin en köklü yayıncısı Penguin tarafından yayımlandı. Edebiyat çevrelerinden ve okurlardan büyük ilgi gören roman hakkında The New York Times Book Review, The Wall Street Journal, New York Magazine, The Times Literary Supplement ve Literary Review gibi çeşitli dergi ve gazetelerde eleştiriler yayımlandı. Roman bu kez, İngiltere’nin önemli gazetelerinden Independent’ın yılın en iyi çeviri kitaplar listesine girdi. Gazete, eser için “Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında geçmiş ve gelecek arasında parçalanmış bir Türkiye ve İstanbul’un eksantrik, renkli ve trajikomik bir anlatısı” değerlendirmesinde bulundu.

Tanpınar’ın yaşarken ilgi görmeme talihsizliği, Amerikalı yazar John Williams’a yakındır. Yazarın 1965 tarihli Stoner adlı romanı, New York Review Books’un klasikler serisinden 2006’da yeniden basılır. Herkesi şaşırtan bir satış rakamına ulaşan kitap pek çok ülkede bir anda çoksatanlar listesine girer. Tanpınar’ın da Saatleri Ayarlama Enstitüsü İngilizcede 2001’de Ender Gürol çevirisiyle yayımlanmıştı. Kitaba erişmenin zorluğu bir yana 13 yıl sonra Alexander Dawe ve Maureen Freely’nin yeni bir çevirisiyle dolaşıma girdiğinde, Batı edebiyat dünyasının ıskaladığı bir yazar olarak kayıtlara geçti diyebiliriz.

Peki Tanpınar’ın romanında Batılı okurlar kendilerine yakın ne bulmuştu? Bu sorunun cevabını romanın çevirmenlerinden Alex Dave şöyle cevap vermişti kendisiyle yaptığımız söyleşide: “Roman, hem Türkiye’nin o dönemdeki durumunu, hem de Batı’da hâkim olan sistemleri, ideolojileri ve kurumları irdeliyor. Üstelik daha evrensel sorunlara da değiniyor: Bireyin toplumla uzlaşma çabası ve görev duygusu ile bireysel istekler arasında kurmaya çalıştığı denge; gerçeklik ve kurgu ilişkisi, hakikat kavramının göreceliliği. Şu an içinde yaşadığımız ‘geç kapitalizm’ sistemi, dünyayı yöneten dev bankaları, danışmanlık ve pazarlama şirketleriyle Tanpınar’ın kurguladığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden pek farklı değil bence.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
11 Aralık 2014

https://www.zaman.com.tr/kultur_saatleri-ayarlama-enstitusu-en-iyi-ceviriler-listesinde_2263484.html

4 Aralık 2014 Perşembe

Okurlar, hemcinsi yazarları okuyor

12:21 Posted by Musa İğrek , , No comments

Nobelli yazar Mario Vargas Llosa, geçtiğimiz yıllarda edebiyatın giderek daha çok kadın işi olduğunu dile getirmişti. Kitabevlerinde, konferanslarda ve beşeri bilimlerde kadın sayısının daha fazla olduğu tespitinde bulunan yazar, bu sözlerini şöyle açıklamıştı: “Orta sınıftan kadınlar, erkekler kadar çalışmadıkları için daha çok kitap okuyorlar. Ayrıca kadınların çoğu, düşlemlere ve düşlere zaman ayırmayı, erkeklerden daha kolay haklı görebilir. Kadınlarla erkekleri katı sınıflamalara ayıran, kadının ve erkeğin birbirinden farklı erdem ve kusurları olduğu görüşünden yola çıkan açıklamalardan hiçbir zaman hoşlanmamışımdır; ne var ki, edebiyat okurlarının sayısının her geçen gün azaldığı ve kalan okurlar arasında da kadınların ağır bastığı açıktır.” Llosa’nın sözlerinde haksız olduğunu söylemek yanlış olur. Fakat dünyanın en çok ilgi gören online kitap eleştiri sitesi Goodreads’in araştırmasına göre, yazar seçimine gelince, kadınlar tıpkı erkekler gibi kendi cinsinden yazarları okuyor.

Kadın yazarları okuma yılı

Online kitap satış devi Amazon’un geçtiğimiz yıl satın aldığı siteye üye olan 40 bin kişinin bilgilerinden yola çıkılarak hazırlanan rapor, 20 bin erkek, 20 bin kadın üyenin bilgilerinin analiz edilmesiyle oluşturulmuş. Rakamlara göre erkekler tarafından en çok okunan 50 kitabın 45’ini erkek yazarlar, 5’ini ise kadın yazarlar; kadınlar tarafından en çok okunan 50 kitabın 45’ini kadın, 5’ini ise erkek yazarlar oluşturuyor. En çok okunan ilk elli kitabın % 90’ı erkek yazarlar tarafından kaleme alınmış eserlerden oluşurken, Robert Galbraith takma adıyla yazan J.K. Rowling’in kitabının erkek yazar kategorisinde değerlendirildiğini söyleyelim. İngiliz yazar Joanna Walsh’ın sosyal medyada ve basında çokça ilgi gören 2014’ü “kadın yazarları okuma yılı” hareketine karşın bu rakamların verdiği bilgiler okurun yayın dünyasında kadın-erkek ayrımının hâlâ bir sınır olarak kaldığını göstermekte. Okurların bu cinsiyet tercihini açıklamak çok da kolay değil, fakat sitenin yayımladığı araştırmanın ardından pek çok okur, okuduğu yazarlar listesinde baskın olan cinsiyeti yeniden gözden geçirdiğini ve her iki cinsten yazarı okumaya gayret edeceğini dile getirmiş. Sitenin Türkiye’den de hatırı sayılır ve gittikçe artan üye rakamı var.

2014’te erkekler tarafından en çok okunan kadın yazarlar ise City of Heavenly Fire (Cassandra Clare); We Were Liars (E. Lockhart); Cress (Marissa Meyer); The Storied Life of AJ Fikry (Gabrielle Zevin) ve Four (Veronica Roth); kadınlar tarafından en çok okunan erkek yazarlar ise Hollow City (Ransom Riggs); The Silkworm (Galbraith); The Blood of Olympus (Rick Riordan); All the Light We Cannot See (Anthony Doerr) ve Mr Mercedes (Stephen King). Bu arada hatırlatalım, 2010’dan bu yana kadının edebiyat eleştirisindeki yerini ‘rakamlarla’ tespit eden Amerika merkezli Vida adlı kuruluşun geçtiğimiz yılki verileri erkek egemen bir edebiyat eleştirisinin varlığına yeniden dikkat çekmişti.

Çocuk kitaplarında cinsiyet ayrımına hayır!

Bir başka cinsiyet tartışması da çocuk kitaplarında yaşanıyor. İngiltere’de geçtiğimiz aylarda kitapların üzerindeki “kız” veya “erkek” çocuklarına uygundur ibaresinin kaldırılması için bir kampanya başlatılmıştı. Ülkenin önemli çocuk yayıncılarından Ladybird Books da bu kampanyaya dahil olduğunu duyurdu. Parragon, Chad Valley, Dorling Kindersley ve Miles Kelly gibi yayıncıların destek verdiği Let Books Be Books adlı kampanya, cinsiyet ayrımcılığı yapan “kızlar için hikâyeler”, “erkekler için hikâyeler” türünden başlıkları içeren yayın politikasından vazgeçilmesine odaklanıyor. Çocuk kitaplarındaki kız ve erkek ayrımı yapan pembe ve mavi kapakları taşıyan anlayışın da değişmesi gerektiğini savunan kampanya, bu türden sınırların çocukların algısını olumsuz yönde etkilediği kanaatinde, zira çocukların kendi seçimlerinde özgür bırakılması gerekiyor.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
4 Aralık 2014



1 Aralık 2014 Pazartesi

Bir yazar kitabına nasıl isim koyar?


Okur, önce kitabın adıyla karşılaşır. Hatta bu buluşma seneler sonra yazarı unutturup kitabın adının zihinlerde kaldığı bir duruma dönüşebilir. Kitabın ismi içeriğinden rol çalmaya eğilimlidir; çoğu kez metnin kendisinden daha çok şey vaat eder. Yazar için metne kimliğini veren ismi bulmak zorlu bir uğraştır. Salâh Birsel’den ödünç bir ifadeyle, “Kitap adları fırdır. Tam ele geçireceğinizi sandığınız anda atlayıp kaçarlar.” Bir kitabı diğerlerinden ayırmaya yarayan bu eylemi Orhan Pamuk şöyle tanımlar: “Kitap adları kafamızda tıpkı insan adları gibidir; bir kitabı milyonlarca benzeri içinden ayırmaya yararlar.”

Bazen bir kitap, seneler önce yayımlanmış bir başka kitapla aynı adı taşıyabilir. Stephen King geçtiğimiz yıl Joyland adlı bir roman yayımlamıştı. Kitabın raflarda yerini almasının ardından, Emily Schultz’un 2006’da aynı adla yayımladığı e-kitap birden hatırı sayılır bir satış rakamına ulaştı. Zira okurlar King’in romanı zannederek Schultz’un kitabını satın almıştı. Genç yazar bu benzerlikten dolayı yüklü miktarda para kazanmış ve bu parayı nereye harcadığını faturasıyla birlikte internet sitesinde muzipçe paylaşmıştı.

İsim, metnin bir parçasıdır

Bir kitaba isim bulmak sancılı bir süreçtir ve pek çok faktör araya girer. Murat Gülsoy, Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık adlı incelemesinde kitap isimleri hakkında şu saptamayı yapar: “Öykülerin, romanların, kitapların adları öncelikle metni birer varlık yapmaya yararlar. Bir metni dünyadan, diğer metinlerden ayıran işaretlerden biri ve en önemlisi o metnin adıdır. Eğer bir kitaptan söz ediyorsak o kitabın adı kadar kapağı ve kapakta kullanılan grafik anlatımın da önemi vardır ancak genelinde bunların metnin asli unsurları olmadığı kabul edilerek çoğu zaman yayınevinin tasarım anlayışına göre düzenlenirler. Aynı kitabı farklı zamanlarda başka başka yayınevleri değişik kapaklarla basabilir. Kimi zaman yazarlar kapakta kullanılan görsel anlatımı da belirleyebilir ve bunu yayıncıdan talep edebilirler. Ancak metnin başlığı/adı metnin bir parçasıdır. Bir şeyin adı biraz da kendisidir.”

Gülsoy’un deyişiyle “metnin bir parçası” olan kitabın ismini yazarların farklı şekillerde bulduklarını görüyoruz: Kitabı yazmadan önce isim aklında olanlar, romanını bitirene kadar herhangi bir isim bulamayanlar, editöründen medet umanlar, eşine dostuna bu süreçte akıl danışanlar, klasiklerden başlık cımbızlayanlar, yayıncısıyla işbirliğine yanaşmayanlar.... Kısacası her yazarın isim bulma süreci, tıpkı eseri gibi, farklı bir hikayeye sahip.

Bir kitaba isim vermenin kuralı yoktur. Yazar, metnin en az kendisi kadar başlığının da önemli olduğunun farkındadır. Öyle ki, kitap artık hep o isimle anılacaktır. İsim eseri tanımlayan bir çeşit kimliktir. Şiir, deneme ve öykü kitaplarına genelde kitapta yer alan bir parçanın adı verilirken, romanda ise daha sıkıntılı bir süreç söz konusudur. Yazarın metnin kendisine yol gösterecek ismi bulması günler, aylar, hatta yıllar sürebilir. Kimi romancılar daha bir kitabı bitirmeden bir sonrakinin ismini defterine not etmiştir. Kimi şairler ise kitabın en vurucu dizesini isim olarak seçer. Kitabına metinde yer almayan, bağımsız bir isim verenler de yok değil. Kitap adlarının geçmişten günümüze büyük bir değişim geçirdiği söylenebilir. Özellikle günümüzde, Fatih Andı’nın deyişiyle “Edebiyatçılar ya çarpıcı, aykırı, hatta okuyucu ile inatlaşan, muzip adları daha çok tercih etmektedirler yahut da şiirsel, tedaileri zengin, okuyanı alıp başka dünyalara daha kolay götürebilecek adları... Bunun için de, söz sanatlarıyla örülmüş adlar, bir şiirin bir mısraından ödünç alınmış adlar, şiirsel çağrışımlı adlar, dilde var olan kalıp sözlere yaslanan adlar, bu kalıp sözler üzerinde küçük oynamalarla çarpıcı hale getirilmiş adlar vs. daha cazip imkânlar sunmaktadır yazara.”

Sait Faik’in talihsizliği

Hulki Aktunç başından geçen şöyle bir isim hikâyesi anlatır: “Kitaplarıma ad ararken hayli zorlanırım. Bir Çağ Yangını’nı Abdi İpekçi Roman Ödülü’ne yollayacaktım. Adını saptayamadığım için geciktim. Yıllar sonra, Sezen Aksu söylüyordu -bağırıyordu- bir şarkısında, romanın adı, küçük harflerle ‘bir çağ yangını’ olmuştu artık, yitirmiştim o adı ben. O adı benden çalmışlardı; biraz üzüldüm, biraz sevindim. Böbürlenme sanmayın; yazarlık natura’m böyledir. İyi laf, birçok şey gibidir, mirî malı’dır ülkemizde. Nedense, yangınlıdır hep; ‘Yangın kavmindeniz/ Ne giysek alev’ dersiniz, dediklerinizi bir kitabın bölüm başlığına koyarlar, o kitabı size yollamak inceliğini bile göstermezler. Bir herif tamam da, bir kadının kalınlığına katlanılmaz. Kader! Sizin bir yerde var olup olmamak isteminizi bile düşünmezler. N’apalım. (Soru imi yok.)”

Sevengül Sönmez, Sait Faik’in ölümünden çok kısa bir zaman önce yayımlanan Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabının Varlık Yayınları tarafından 1954’te yayımlanan ilk baskısında adının “Alemdağında Var Bir Yılan” olduğunu aktarıyor. Sait Faik kitabın adını Yaşar Nabi Nayır’a telefonla bildirdiği için böyle bir hata ortaya çıkar. Yaşar Nabi sonraki baskıda bunu düzeltir.

Eşine isim danışan İlhan Berk

Kitaba isim bulma işi bazen yazmak kadar sancılıdır. İlhan Berk, Kanatlı At kitabına isim verme kararsızlığını ve ilk kez eşinin onayını alarak kitabına verdiği ismi, Enis Batur’a yazdığı mektubunda paylaşır: “Sevgili Enis, kitabı gönderiyorum. Ad konusunda epey sıkıldım. ‘Su adını sevmediğini söyledi bana’ koymuştum. Vazgeçtim sonra. Kanatlı At mı diyeyim diyordum kendi kendime. Ve hayatta ilk kez Edibe’ye hangisi iyi? diye sordum. (Edibe’ye hiçbir zaman şiirle ilgili ne bir şey dedim, ne de o bir şey sordu. 45 yıl bu böyle oldu. Tarih ve yabancı yazarları okumayı sever, özellikle romanları.) Kanatlı At’ı seçti o da. Bunu düşündüm kendi kendime işte.”

‘Sana istediğini yapma seçeneğini bırakıyorum’

Tezer Özlü’nün Almanca kaleme aldığı “Auf dem Spur eines Selbsmords” (Bir İntiharın İzinde) adlı kitabı, yazar tarafından dilimizde Yaşamın Ucuna Yolculuk başlığıyla bir anlamda yeniden yazılır. Kitabın isim hikâyesi Ferit Edgü ve Tezer Özlü arasındaki mektuplaşmalarda saklıdır. Ferit Edgü şöyle yazar: “Bir İntiharın İzinde müthiş bir kitap. Çok müthiş bir kitap. (Başka sözcük bulamıyorum.) Yıllar var ki böyle bir metin okumadım. (Tabii Türkçe metinlerden söz etmiyorum.) (...) Kitabına ne güzel yakışırdı ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’. Ama sen İntiharın İzi’ni seçmişin.”

Tezer Özlü’nün Edgü’ye cevabı şöyledir: “O on günlük yolculukta, bu kitabı yazarken, bir kez gerçekten, otel odalarından birinde kalbim duruyordu ve ben gerçek bir yazma krizi içinde yazdım, yeryüzünden hiçbir şey algılamadan, edebiyat dışında, duygular dışında. Bu yüzden Yaşamın Ucuna Yolculuk, dediğin gibi iyi bir ad. L. F. Celine’nin ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ adına çok benzetmiyorsan, kitaba bu adı verebilirsin, belki de ‘Bir İntiharın İzinde’den daha iyi olur, İntiharın İzi, biraz bir hafiye romanını da çağrıştırıyor gibi. Bu açıdan sana istediğini yapma seçeneğini bırakıyorum.” Edgü kitabı “Yaşamın Ucuna Yolculuk” adıyla yayımlar.

Adını bekleyen kitaplar

Yazar isim seçerken kitabın sesini verecek bir tercih yapar, başlık metinle bütünleşir. Kitaplarına ad verme konusunda takıntılı biri olduğunu dile getiren Yalçın Tosun şöyle der: “Çok titizlendiğim bir konu. Kitaptaki tüm öykülere değin olsun isterim. Aynı zamanda kitaptaki öykülerden birinin adı olmamasını da… Kitabın içeriğine dâhildir kitabın adı, bir taraftan kapakla birlikte okura ilk selamı verdiğiniz yerdir. Bir tanışma ânıdır kitap adları. Benim için kitabı bitirmeye yakın, aylarca sürecek ad arama dönemi başlıyor. Çağrışımlarla dolu geçen aylar bunlar. Yazdığım kitabı tekrar tekrar okuyarak doğru adın beni bulmasını ümit ettiğim bir arayış dönemi. Üç kitabımın adı da içime çok sindi, düşünmelerle dolu o ayların sonunda tatmin edici bir sonuca varamamak da vardı ne de olsa.”

Bir başlık hazinesi: Shakespeare

Dünya edebiyatı da pek çok isim bulma hikâyesiyle doludur. John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar’ı İskoç şair Robert Burns’ün bir şiirinden almıştır. Edith Wharton’ın The Glimpses of the Moon, David Foster Wallace’ın Infinite Jest romanları ve Agatha Christie’nin pek çok kitabı adını Shakespeare’in eserlerinden alır. Raymond Carver’ın kitaplarının başlığı editörü tarafından çoğu kez değiştirilmiştir. F. Scott Fitzgerald ise Muhteşem Gatsby adlı eserine önce “Trimalchio in West Egg” başlığını düşünür, fakat telaffuzu daha kolay olduğu ve eşi Zelda öyle istediği için “The Great Gatsby”de karar kılar.

Çevirmenin kitabın adına etkisi

Okurun kitap ismi konusunda çevirmeni suçlu bulduğu zamanlar da vardır. Özellikle çeviri metinlerde, çevirmenin fikri alınsa da son karar genelde yayınevine aittir. Eserin özgün dilindeki sesini koruyan kitap adları olduğu gibi, Türkçeye çevrildiğinde büyüsünü yitirenler de var. Yayın dünyamızda en bilinen örnek, J. D. Salinger’ın o benzersiz romanı Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın “Gönülçelen” adıyla yayımlanmasıdır. 1967’de Adnan Benk’in Fransızcadan yaptığı dolaylı çeviriden ötürü kitap “Gönülçelen” adıyla tanınır. Roman daha sonra Coşkun Yerli tarafından bu kez İngilizce aslından Çavdar Tarlasında Çocuklar adıyla çevrilir.

Kitaba isim verme konusunda yayıncı ile yazar arasında da zorlu bir süreç yaşanabiliyor. Yazarın ayak dirediği ve editörüyle işbirliğine yanaşmadığı zamanlar bir tarafa, teslim olduğu anlar da vardır. Graham Greene’in Travels with My Aunt (Teyzemle Seyahatler) adını değiştirmeyi öneren Amerikalı yayıncısına gönderdiği telgraf ibretliktir: “Yayıncıyı değiştirmek, kitabın adını değiştirmekten kolay.”

Ülkeye göre kitap ismi

Türkiye’de kitabın adına yatırım yapan bir anlayışın varlığından söz edilebilir. Her yayınevinin bu noktada bir tavrı var. Mesela Timaş Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Emine Eroğlu, kitaba isim verme konusunda şöyle bir yaklaşımdan söz eder: “Ben bir yayın yönetmeni olarak kitabın isminin okura vaat ettiği şeyi içeriğinin doldurmasını isterim. Okurda hayal kırıklıkları oluşturmak, bir yayınevinin gelecekteki okur potansiyelini feda etmesi demektir. Fakat kitap isimlerinin okur psikolojisi üzerindeki etkisini de asla ihmal etmem.” Bir dönem yayıncılık yapan Doğan Hızlan ise şöyle paylaşır deneyimlerini: “Uzun süre yayınevi yönetmenliği yaptığım için kitabın adının önemini bilirim. Oturur, değişik adları tartışırdık. Kendi kitaplarımın adları için de arkadaşlarımla uzun uzun tartışıp, değerlendirmeler yaparız tek tek bütün isim önerileri için... Kitabın adının bazen yazarın önüne geçtiğini söyleyebiliriz, çoğunlukla okurlar elbette kitabın adını söyleyerek kitabı satın alırlar ama kimi zaman da çok tanınmış, bilinen yazarların adını vererek onun son kitabını istiyorum, diyenlere rastladım.” Bunun yanı sıra, aynı kitabın mesela İngiltere ve Amerika’da bazen farklı isimlerle yayımlandığını da ekleyelim. Yayıncının kitabın alıcısını düşünerek izlediği tutum, ülkelere göre değişiyor.

Sözcükler yerinden oynatılmalı

Her yazarın kitabına isim vermesi farklı bir hikâyeyi barındırır. Yazmayı bir “cehennem” olarak gören İlhan Berk’in bu tarifine yazarın kitabına isim bulma sancısını da ekleyebiliriz. Öyle ki, bunun uğruna “sevgili sözcükler yerlerinden oynatılmalı”dır. Kitaba isim verme işinin zor bir uğraş olduğu ortada, tıpkı yazmak gibi… Necatigil “Kitaplarda Ölmek” şiirinde ne demişti: İsimler okurun elinde “can çekişen kuşlar gibi”dir, zira yazardan geriye onlar kalır.

Yazarlara sorduk...

1- Kitaplarınıza isim düşünürken sizi yönlendiren nedir?
2- Kitabın adını yazarken mi bulursunuz yoksa metni yazmaya başlarken isim hazır mıdır?
3- İlginç bir ‘kitap adı bulma’ hikâyeniz var mı?

Sibel K. Türker
1- Benim için adların bir önemi vardır zaten. Ad vücuda getirir çünkü ruhani olanı cismani kılar. Kitabımın adının da o kitap içinde sayfalarca dile getirdiğim ana fikri taşıyan ve hatta taçlandıran bir yönü olması önemlidir diyebilirim. Benim “Fihi ma Fih”imdir verdiğim isimler. “Ne varsa benden içeridir” derim kitap adlarımla. Kalemin sivri ucudur kitap adları. Sivri dilliliğidir hatta yazarın. Düşünüşüdür. Okura “ben kendi fikrimce bunu anlatmayı taahhüt ederim” dediği yerdir. Ve gerçekten de kitap adları kitapların “zafer tak”ları gibidir. Göz alıcı, akıl çelici, düşündürücü ve/veya vurucu olmaları beklenir. Kitaplara bu süsün altından bakılır, onlar hakkında düşünülür; kitaplar adlarıyla okunmaya karar verdirir ve okurun elleri arasına alınırlar. Değerlerini de biçerler böylelikle. Bazen verdiğimiz bu adlar ya beğenilmez ya yanlış anlamlandırılır veya sevimsiz bulunabilir. Fakat tüm etkiyi kitap adlarında aramak da kötü bir şairin güzel bir imge yakaladığını sanması kadar acıklıdır.

2- Yazmaya başlarken hiç adı hazır bir kitabım olmadı şimdiye kadar. Ama belki ileride, doğmamış çocuğa don biçebilirim, neden olmasın? Kitabın adı bende en başta varsa, onun ruhu ve düşünüşü de vardır da dışarı çıkmak için bir mazeret ararmış demektir bu. Ben şimdiye kadar ad vermedim, kitaplarımın ad almasını istedim. Kitap var oluşuyla adını alır çünkü. Kitabın adı bende ortalara doğru yavaş yavaş şekillenir, kavramsal ve duyusal bir elle tutulurluk kazandığında üzerinde düşünülüp tartılır, son noktayı koyduğumda da (noktalar konur mu ondan da emin değilim) benim adım bu diye bağırır, ben de reddetmem, kitapla ters düşmem; istediği, özlediği adı koyar, onu huzura kavuştururum.

3- Öncelikle kitap adları konusundaki bazı mizahi durumları paylaşmak isterim sizinle. İlki, Öykü Sersemi adlı kitabımın, okurun yüzde doksanı tarafından “Uyku Sersemi” olarak değiştirilerek kullanılması. İkincisi, Hayatı Sevme Hastalığı adlı kitabımın yüzde seksen okur tarafından “Hayatı Sevme Sanatı” olarak söylenmesi. Bunları düzeltme gereği bile duymadan, gülümseyerek geçiştiriyorum.

Başka bir kitap adı hikâyesi, esasen Diyarbakırlı bir Kürt olan kayınbabamın kitaplıkta Kemal Tahir’in Kurt Kanunu adlı kitabını “Kürt Kanunu” olarak okuyup yüzyıllık derin bir refleksle “Bunları sokmayın eve, Kürt’ün kanunu mu olur?” sorusudur. Demek adlar önemli ama okur nezdinde de değişebilirlikleri var. Bir benimsenme ya da benimsenmeme durumudur bu, yazarına söz düşmez. İlk öykü kitabımı yayınevine teslim ettiğimde başka bir ad taşıyordu ve bir türlü içime sinmemişti o ad. “Tek Kişilik Oyun”du ismi. Ben ne tek kişilik oyun oynuyordum, hatta oyun filan da oynamıyordum. Ben bizi, hepimizi yazdığımı düşünürken kitaba bu ismi vermem de canımı sıkıyordu. Mesele yalnızlıksa da bu isim kitabımı taşımıyordu. Bu mutsuzlukla bir gece geç saatlerde bambaşka şeyler düşünürken biri “Kalpyazan” diye fısıldadı bana sanki “Ne ne?” diye sordum, uysallıkla tekrar etti. Hatta lütufta sınır tanımayarak “bitişik” bile dedi. Bu göklerden fısıldanan orijinal adı çok sevdim ve benim yazarlıktaki yönümü de oluşturdu diyebilirim. Yaptığım işin adı oldu Kalpyazan... Günebakan gibi. Hatta bir arkadaşım “Gönülçelen” gibi olmuş da demişti.

İbrahim Yıldırım
1- Biraz dolaylı olacak ama ilk soruyu -yazarı yönlendiren etken- Italo Calvino’ya giderek şöyle yanıtlayayım: 1951 yılında İkiye Bölünen Vikont’u, 1957’de Ağaca Tüneyen Baron’u yayımlayan Calvino, 1958 yılında, o güne kadar yazmış olduğu bütün öyküleri bir araya getirir ve kitabına I Racconti, yani yalnızca “Öyküler” adını verir... Yazar, çok sade, düşünme uğraşı gerektirmeyen; özgüven çağrıştıran bu kitap adı hakkında bir söyleşisinde, kendini profesyonel yazar saymaya başladığını bir soru cümlesiyle vurgulayarak şunu söyler: “... kısacası artık yalnızca ‘Öyküler’ diye başlık koyabildiğim öyküler yayımlayabiliyordum.” Evet, 1958 tarihli o kitabın adı çok sadedir, albenili değildir, ama yazar ya da yayınevi kapak resmi olarak Paul Klee’nin çarpıcı illüstrasyonlarından birini uygun bulmuştur: Scena di battaglia dall’opera comica!

2- Doğrusu kitabın adını yazdığım metnin koymasını isterim. Koyar da, ama çoğu kez, birçok nedenden dolayı bu ad üzerinde yeniden düşünür, çok daha başka, çok daha çarpıcı sonuçlara ulaşmaya çalışırım. Kitapları baskı üstüne baskı yapan profesyonel bir romancı olmasam da bu çaba profesyonel bir uğraştır. Ancak pek başarılı olduğumu söyleyemem. Üstelik aklım her defasında yazmış olduğum metnin koyduğu adda kalır. Belki de bazı romanlarımın iki adı olmasının nedeni budur.

3- Yirmi yedi yaşımda (1977) yazmaya kalkıştığım, ilk romanımı 1981 yılında bir yarışmaya göndermiştim, çalışmam övgüye değer bulunmuştu. Yüz sayfayı zor bulan o naif cesaretin adı Bıçkın ve Orta Halli idi. Aynı adı benimsediğimden olacak, 2003 yılında da kullandım: Bıçkın ve Orta Halli bu kez beş yüz sayfayı aşan hacimli bir kitap olarak yayımlandı... Aynı adı taşıyan iki roman arasında yirmi yılı aşkın bir mesafe vardı. Yalnızca bu da değil, ikisi arasında tema dışında benzerlik de yoktu, biçemim değişmişti, ama o ad, her iki romanıma da çok yakışmıştı. Bir diğer ilginç ad serüvenim ise Yaralı Kalmak’la ilgilidir: 2001 yılında yayımlanan bu romanın adını, yazdığım metnin beni yönlendirmesiyle severek isteyerek “Generali Bağışlayın Lütfen” koymuştum, gelin görün ki -çok iyi anlaşılacağı üzere dönemsel kimi nedenlerden dolayı- ad değiştirilmişti. Her Cumartesi Rüya’ya gelince: Bu ad, bir kitap ekinin hınzır editörlerinden birinin ilgisini çekmiş olmalı ki, ekin künye ve içindekiler sayfasına -tabii ki kitabın içeriği hakkında bilgi edinilmediğinden, o adın niçin verildiği araştırılmadığından- “Her Gece Rüya” spotu konulmuş ve canım sıkılmıştı. Aslında o romanın bir diğer adı daha vardı: “Aşk ve Mevt Tabirleri”. Anlaşıldığı gibi, kitap adları konusunda sorunları olan bir yazarım. Bunun nedeni ise amatörlükten başka bir şey olmasa gerek...

Nursel Duruel
1- Beni yönlendiren etkenler, kitabın türüne, alanına göre değişkenlik gösteriyor. Bir öykü kitabıyla biyografi kitabı ya da antoloji arasındaki temel yapısal farklar doğal olarak o kitaplara verdiğim isimlerin seçiminde de farklı arayışlar içine girmemi gerektirdi. Türü ne olursa olsun kitaba isim bulmak başlı başına bir uğraş. Biyografilerde ve antolojilerde okur algısını gözeterek içerikle doğrudan bağı olan isimler seçmeye özen gösterdim. Öyküde ise yalnızca yazının bağlayıcılığına (özgürlüğüne) bıraktım kendimi.

2- Yine türe göre cevap vereyim: Örneğin öykü kitabı, roman gibi tek bir yapı değil; içindeki her öykünün kendine göre bir kurgusu, kendi adı var. Bazılarının adı önceden konmuş, bazıları yazma sürecinde ortaya çıkmış. Öyküler kitap haline getirilirken-genel eğilime göre-içlerinden birinin adı kitabın da adı olur. Ama hangi öykü ve neden? Zor bir seçim. Belki de bu yüzden bazı öykü kitapları içindekilerden bağımsız bir ada sahiptir.

3- İlginç sayılır mı bilmem, Frigler’in Yazılı Kaya’sı lise öğrencisiyken takılmıştı aklıma ama görme olanağı bulamamıştım. Nice zaman sonra öykü kitabımın adı oldu Yazılı Kaya (1992). Aradan yine çok zaman geçti, ancak 2012’de gidebildim. Tuhaf olan şu ki, yine göremedim, restorasyon nedeniyle üstü örtülüydü çünkü. Kitabın adı, ait olduğu türe, alana göre farklı bir arayış gerektiriyor. Örneğin öykü kitabı roman gibi tek bir yapı değil, içindeki her öykünün ayrı bir yapısı ayrı bir başlığı var. Genel eğilim, içindeki öykülerden birinin adını vermektir kitaba. Bu hem kolaydır hem zor: Kitaptaki öykü sayısı kadar isim var elinizde, istediğinizi seçebilirsiniz. Ama hangisini ve neden? Zor olan bu seçimi yapmak. Belki de bu yüzden bazı öykü kitaplarında kapaktaki ismi taşıyan öyküye rastlanmaz. İster istemez bağlayıcıdır çünkü ad.

Murat Gülsoy
1- Kitabın içeriğini en iyi şekilde yansıtmasını, temsil etmesini isterim.

2- Belli olmaz, her kitabın farklı bir yazım süreci var.

3- Bu Kitabı Çalın adlı bir kitap vardır, 60’lı yılların protest yaşam biçimini savunan Abbie Hoffman’ın yazdığı kitabın başlığını çok sevmiştim. Kışkırtıcı ve okuru daha kapağını okuduğunda eyleme çağıran bir özelliği vardı. Ben de yazdıklarımda edebiyatın kendi üzerine düşünme, yazma sürecinin farkına varılması ve metakurmaca gibi kavramların izini sürdüğüm için Hoffman’ın başlığını “çalarak” bir öykü yazmış olan yazar kahramanımın başına gelenleri anlatan bir öykü yazdım ki kitabımın ilk öyküsüydü. Öykünün içindeki öykü yayımlandıktan sonra bir alışveriş merkezindeki kitapçı soyulur, kitap gerçekten çalınır ve öykünün içindeki yazarımızın başı belaya girer. İlginç olan okuduğumuz öykünün tam da o öykü oluşuydu. Ancak yazı içinde yaratılabilecek bir sonsuz döngü imkânı sağlıyordu bu başlık ve bu öykü. Ayrıca kitap ilk yayımlandığında gerçekten de çok dikkat çekti, okurlar türlü “çalma” şakaları yaptılar.

Ayfer Tunç
1- Kitap adları konusunda çok başarılı olduğumu söyleyemem. Kitaplarımın adları hep yanlış hatırlanır. Mağara Arkadaşları’na pek çok okur “Mağara Adamları” der mesela ya da en yaygını Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek yerine “Müsaitseniz Annemler Gelecek”. Tabii bu durum beni sadece eğlendiriyor, üzmüyor. Ama öte yandan okurun kitabın adındaki özü çok çabuk algıladığını gösteriyor ki, benim için önemli olan metnin derdini ortaya koyan bir isim olması. Yayıncılık dönemimden de bilirim, yayıncılar kitapların adlarının okuru çekmesini isterler, benim böyle bir derdim yok.

2- Hiçbir zaman hazır olmadı. Hep metin bittikten sonra koydum adını. Yazma süreci içinde pek çok isim koyuyorum, ama sonuçta değişiyor.

3- Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı romanımın adını çok kolay buldum. Kitabın bitimine yakın adı da hazırdı. Ancak çok uzun olduğu için bir kısa versiyon düşündüm ve “Yalan Yanlış”ı seçtim. Gelgelelim okurlar “Yalan Yanlış”ı kabullenmediler, onlar için kitabın adı Deliler Evi oldu.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
1 Aralık 2014