30 Kasım 2014 Pazar

Edebiyat, iklim değişikliğini görüyor


Küresel ısınma ve iklim değişikliğini konu alan romanlar (‘climate fiction'; kısaca ‘cli-fi'), büyük ilgi görüyor.
Akademik çevrenin edebi tür olarak mesafeli durduğu bu romanlar, çoksatanlar listesinde üst sıralarda. İnsanlığın geleceğine dair en ciddi ‘meydan okuma' olarak görülen küresel ısınma ve iklim değişikliğini kendi ellerimizle hazırladığımızı belirten uzmanlar, bu konuda epey telaşlanırken edebiyat dünyası da buna kayıtsız kalmıyor. 

J.G. Bal­lard'ın 1962'de yazdığı Dünya Sular Altında romanını bu türün ilk örneklerinden kabul eden uzmanlar, 1960'lı ve 1970'li yıllarda Ursula K. Le Guin, John Brunner ve Harry Harrison'ın bilim-kurgu kitaplarını da bu kategoriye koyuyor. Margaret Atwood (The Year of the Flood), Barbara Kingsolver (Flight Behavior), Ian McEwan (Solar) ve Nathaniel Rich'in (Odds Against Tomorrow) romanları da yakın döneme ait örneklerden. Okuru muhtemel çevre felaketlerine karşı uyaran bu romanlar, insanlığın arzu ettiği dünyayı edebiyat aracılığıyla gösteriyor. Kimi yazarlar, cli-fi'yi bilim-kurgunun alt dalı olarak görse de, online alışveriş sitesi Amazon’da cli-fi'yi konu edinen kitapların uzunca bir listesi var.

Amerikalı yazar Nathaniel Rich, Sandy kasırgasını konu alan Odds Against Tomorrow (2013) ile “Yeni gerçekliği anlatan yeni bir roman türü gerekiyordu, korku ve­rici, bütün dünyayı etkileyen ve her şeyin hızla değiştiği bir dönemden geçiyoruz.” demişti. Ian McEwan'ın Solar romanı da küresel ısınmaya odaklanırken, elini taşın altına koymayan politikacılara göndermede bulunuyor.

İskoç yazar Gregory Norminton, çevre felaketlerine odaklandığı Beacons: Stories for Our Not So Distant Future adlı antolojide yazarların küresel ısınmaya karşı insanların nasıl tepki verdiğini gösterdiklerini belirtiyor. Çevre konusuna kafa yoran Prof. Judith Curry'ye göre romanlarında iklim değişikliğini konu edinen yazarlar, bilim insanlarına göre daha çok kişiye hitap edebiliyor. Küresel ısınma haberlerinin arttığı günümüzde, hükümetlerin gevşekliğine rağmen romancıların çabası işaretlenmeye değer.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
30 Kasım 2014



22 Kasım 2014 Cumartesi

Sanatı erkekler yönetiyor


Sanat dünyasında ‘cinsiyet’ tartışmasının evveliyatı bir hayli eski. Bu alanın erkek egemen bir güce sahip olduğunu söylemek çok zor değil, zira dünyanın önemli sanat kurumlarındaki koltuklara senelerdir erkekler kurulu. 2002’den bu yana güncel sanat dünyasında en etkili 100 ismi duyuran ArtReview, 2014 isimlerini geçtiğimiz günlerde açıkladı. Listenin geneli şaşırtıcı bir tablo sunmazken, erkek egemen bir sanatla kuşatıldığımız bir kez daha açığa çıkmış oldu. Listedeki önemli sanat kurumlarının yöneticilerinin pek çoğu erkekken, Amerikalıların ağırlıklı olduğu listenin ilk on ismi şöyle: Nicholas Serota (İngiltere), David Zwirner (Almanya), Iwan Wirth (İsviçre), Glenn D Lowry (Amerika), Marina Abramovic (Sırbistan), Hans Ulrich Obrist ve Julia Peyton-Jones (İsviçre, İngiltere), Jeff Koons (Amerika), Larry Gagosian (Amerika), Marian Goodman (Amerika), Cindy Sherman (Amerika). Bu arada listede 69. sırada yer alan SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Vasıf Kortun da yer alıyor. Liste; sanatçı, sanat dünyasının yöneticileri, küratör ve koleksiyonculara yer veriyor.

Son on yılda erkek egemen kültürün, biraz hafiften de olsa kadına yer açmaya meyilli olması çok da yeterli değil. Sanatsal üretimde kadının temsilden öte aktif bir rolü olduğu kabul edilmesinin yanı sıra sanat piyasasında kadın sanatçıların ürettiği eserler satış listelerinde kendine kolayca yer edinebiliyor. Fakat bunun yeteri kadar tatmin edici olduğunu söylemek güç. Bu konuda kafa yoranlar, bu rakamlara çok da aldanılmaması gerektiği kanaatinde. Bunun yanı sıra geçtiğimiz mart ayında yayımlanan önemli bir rapor, kadının sanat dünyasında bu görünmezliğini bir nevi onaylamıştı. Sanat müzelerindeki yönetici cinsiyet farkına odaklanan araştırmanın bulguları, bir hayli dikkat çekiciydi. Amerika merkezli Sanat Müzesi Yöneticileri Birliği’nin öncülüğünde hazırlanan rapora göre, piyasada yüzde 42 orana sahip kadınlar erkeklere göre daha düşük maaş alıyor. Müzelerin kadınlara emanet ettiği bütçe de erkeklere oranla daha düşük bir seviyede. Kadın müze yöneticileri büyük sanat kurumlarından öte, belli bir alana odaklanan butik müzelerde, galerilerde ve üniversitelere bağlı mekânlarda kendine daha fazla yer ediniyor. Bu mekânlarda iyi işler üreten yöneticilerin varlığı maalesef biraz görünmez kalıyor. Rakamların önümüze çıkardığı tablo, Amerikalı sanat tarihçisi Linda Nochlin’in 1971’de yazdığı ve büyük bir kırılma olan meşhur makalesi ‘Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?’ sorusunu müzelerdeki yönetim açısından akla getirirken, erkeklerin köşeleri kaptığı sanat yöneticiliğinde, kadınların ayrılan payın genişlemesi biraz daha zaman alacak gibi.

Türkiye’deki duruma baktığımızda ise dünyadaki diğer sanat müzelerinden farklı bir tablo yok. Devlet müzelerinde erkek egemen bir tablo hâkimken, özel müzelerde ise bu güç yerini bir nebze kadınlara bırakıyor. Türkiye’deki durumu özetleyen kısaca bir liste verirsek: Sabancı Müzesi (Nazan Ölçer), İstanbul Modern (Levent Çalıkoğlu), Pera Müzesi (Özalp Birol), Baksı Müzesi (Merve Kavalı), Sadberk Hanım Müzesi (Hülya Bilgi), Topkapı Sarayı Müzesi (A. Haluk Dursun), İstanbul Arkeoloji Müzesi (Zeynep Kızıltan), Ayasofya (Hayrullah Cengiz), Türk İslam Eserleri Müzesi (Seracettin Şahin), İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi (Ömer Severoğlu), Rezan Has Müzesi (Ahu Has), Salt (Vasıf Kortun), Konya Mevlânâ Müzesi (Erdoğan Erol).

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
22 Kasım 2014



17 Kasım 2014 Pazartesi

Çağımızın edebî hareketi

Philip K. Dick
Ülkemizde bilim-kurgu romanlarını okuyan ‘mutlu bir azınlık’ var. Bizde bu türde yazan az sayıda isim olsa da dünya edebiyatından dilimize kazandırılan pek çok roman var. Önceleri bilim-kurgunun içinde bir alt dal olarak tanımlanan ‘transrealizm’ ise şimdilerde kendi başına bir tür olarak değerlendirilmeye başlandı. Yazarın, kitabı kaleme alan roman kahramanı olarak karşımıza çıktığı bu türde, karakterler gerçek kişilerden oluşurken, okura fantastik öğelerle kuşatılmış bir dünya sunuluyor. Bilim-kurgunun avangart bir formu olan transrealizmin ustalarından Philip K. Dick’in toplu öykülerinin ikinci cildi Bay Uzay Gemisi (Büyülü Fener Yayınları) Türkçede. 21. yüzyılın büyük edebi hareketlerinden olan transrealizm, hem ülkemizde hem de dünyada kitlesini genişletiyor.

Kişisel deneyimlere kurulu bu edebi tür, gerçeklik kavramının sorgulanması üzerinde yoğunlaşırken türün önemli isimlerinden Rudy Rucker, transrealizmi şöyle tanımlıyor: “Transrealizm anlık algılar hakkında fantastik biçimde yazar... Transrealizm yalnızca o andaki somut gerçekliği değil, aynı zamanda hayatın içine gömülü olduğu daha yüksek gerçekliği de ele almaya çalışır... Karakterler gerçek insanları temel almalıdır. Standart kurgu tarzını bu kadar cansız ve soluk yapan şey kahramanların açıkça yazarın iradesinin kuklaları olmasıdır.”

Benzersiz bir sanatçı

Amerikalı bir matematikçi olan Rucker’ın 1983’te Transrealist Manifesto’yu yazmasıyla bu türün sesi daha da yankı bulur. Transrealizmi devrimci bir sanat formu olarak tanımlayan Rucker’ın Beyaz Işık adlı kitabı geçtiğimiz yıllarda Türkçeye çevrilmişti. JG Ballard, Margaret Atwood, Stephen King ve Martin Amis gibi Türk okurların yakından tanıdığı isimlerin yanı sıra Thomas Pynchon, Don DeLillo, David Foster Wallace ve Iain Banks bu türün önemli isimleri arasında sayılıyor. Transrealizmin rahatsız edici bir tarafı olduğunu ve bu gerçeklikten kaçamayacağımızı dile getiren yazar Damien G Walter de geçtiğimiz günlerde Guardian gazetesinde bu türün 21. yüzyılın büyük edebi hareketlerinden biri olarak değerlendirilebileceğini söylüyordu.

Özellikle Amerikalı bilim-kurgu yazarı Philip K. Dick’in (1928-1982) veya kendi deyişiyle PKD’nin Türkçeye pek çok kitabı çevrilmiş durumda. Ursula K. Le Guin’in “Dick aslında; gerçeklik ve delilik, zaman ve ölüm, günah ve kurtuluş konularında bizi eğlendiriyor. Kimse farkında değil, ama o bizim yerli Borges’imiz… Tarifi mümkün olmayan ve benzersiz bir sanatçı.” diye tanımladığı Dick’in Yüksek Şatodaki Adam adlı kitabı, birçok eleştirmence yazarın başyapıtı olarak değerlendirilmekte. Dick’in şu seslenişi transrealizmin bir özeti gibidir: “Tanrım, hayatım tıpkı romanlarımın ve öykülerimin izlekleri gibi... Bir PKD kitabının kahramanıyım ben!” Teknolojinin hayatımızı daha da kuşattığı ve türlerin arasındaki sınırların gittikçe kısaldığı bir çağda, uzun süre bir edebiyat türü olarak görmezden gelinen bilimkurguya, ilginin daha da artacağı kesin. Daha da ötesinde bu türün avangard formu olan transrealizmin önümüze yeni ve aykırı dünyalar sunmaktan vazgeçmeye niyeti yok gibi. Özellikle bu savaş çağında Asker Kaçağı-Savaşa Karşı Bilimkurgu Öyküleri’ni (Metis) yeniden okumanın vaktidir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
17 Kasım 2014




13 Kasım 2014 Perşembe

Yazarak geçinmek daha da zorlaştı

14:44 Posted by Musa İğrek , No comments
Richard Flanagan
İngiltere’nin en saygın edebiyat ödülü Man Booker’ın bu yılki sahibi, geçtiğimiz ay Avustralyalı yazar Richard Flanagan oldu. The Narrow Road to the Deep North isimli romanıyla bu ödüle layık görülen yazara 50 bin sterlin para ödülü verildi. Flanagan, bu yüksek miktardaki ödülü almadan önce, kömür madeninde çalışmaya hazırlandığını dile getirmiş ve yalnızca kitap yazarak geçinmenin gittikçe daha da zorlaştığı bir çağa girdiğimize dikkati çekmişti. Flanagan’ın bu açıklamasının ardından Kanada Yazarlar Birliği’nin yeni yayımladığı rakamlara göre ülkede bir yazarın yıllık kazancı 12 bin dolara kadar düşmüş durumda. Bu miktarla geçinmenin çok güç olduğuna değinen araştırma, yazarların başka işlere yöneldiğini belirtiyor.

Kanadalı yazarlar, geçtiğimiz yıl Alice Munro’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasının ülkedeki edebi üretime bir nebze olsun dikkatleri çekse de bunun yeteri kadar faydalı olmadığını düşünüyor. İngiltere’nin önemli gazetelerinden Guardian ise geçtiğimiz aylarda yazarların yıllık kazancının son sekiz yılda yaklaşık % 30 gerilediğini belirterek, 20 bin dolara yaklaştığını dile getirmişti. Edebiyat dünyası bu gelişmelerden sonra, yazarak geçinmenin zorluğunu yeniden tartışmaya başladı. Yalnız Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında sadece yazma eylemiyle uğraşan pek çok yazarın yüzleştiği bu acı gerçek, özellikle son dönemlerde daha da sorunlu bir hal almış durumda. Bu gelişmeleri kimi eleştirmenler yazarın ölümü olarak tanımlarken, entelektüel üretimin günlük hayatın maddi telaşıyla imtihana girdiği görüşünde.

Bir tarafta çok satan listelerine girmenin zorlu yarışı, öte tarafta geleneksel yayıncılığın yerini alan e-kitap ve sesli kitap endüstrisi, yayın dünyasında tutunmayı güçleştiriyor. Dünyada en çok satan yazarlardan biri olan Stephen King’in para ile yazmak arasındaki ilişki sorusuna cevabı, yayın dünyasındaki bu işleyişi kısaca açıklar nitelikte: “Bence yaptığınız işin karşılığını almalısınız. Her sabah çalar saatimle uyanıp bacak egzersizleri yapıyorum ve sonra bilgisa­yarın başına oturuyorum. Öğle zamanı sırtım ağrıyor ve yorul­muş oluyorum. Hâlâ eskisi kadar, hatta eskisinden daha çok çalışıyorum, onun için karşılığını almak isterim. Ancak temel­de bu geldiğim noktada aldığım para bu işin heyecanı. Artık yapmayı hiç istemediğim tek şey ise müthiş avanslar almak. Böyle birkaç avans almıştım. Bu büyük avanslar bir bakıma yazarın, ‘bütün parayı baştan alırım, eğer kitap satılmaz raflarda kalırsa bir kuruş bile geri vermem’ demesi gibi bir şeydir.”

“Hayat pek çok yazar için zor”

Büyük yayınevlerinin yeni yazarlara vakit ayırmaktan öte, para getirecek lokomotif yazarlara odaklanması yazarların gündelik hayatını sürdürebilmeleri için başka işlerle uğraşmasına neden oluyor. Üniversitedeki yazarlık bölümlerinde dersler vermeye yönelenler, reklam işine girenler, üniversite öğrencilerine tezlerine yazmada rehberlik edenler ve daha pek çok farklı iş, yazarların rağbet ettiği ek işler arasında. Geçinecek kadar para kazanmakta zorlanan yazarın, hayatını idame ettirmesi için sürekli çeşitli mecralarda yazması da metinlerin kalitesini tartışmaya açıyor öte taraftan. Gelecek endişesi ile kuşatılmış bu yazarların tüm enerjisini yazma işine verememesinin yanı sıra bunun karşılığını hemen aldıklarını söylemek zor, Flanagan’ın ödüle değer görülen romanına son halini vermeden önce beş farklı metni yaktığını hatırlatalım.

Yazarlığın günümüzde para kazanmak için zor bir uğraş haline geldiğini söylemek zor değil. Pek çok ödülün sahibi İngiliz yazar Rupert Thomson (60), geçtiğimiz günlerde bu yaşına rağmen haftanın yedi günü geçimini sağlamak için yazı masasının başına gömülmek zorunda kaldığını dile getirmişti. Kafka ve Ballard gibi yazarlarla kıyaslanan Thomson, günümüz edebiyat dünyasında kendini maddi güvende hissetmediğini de eklemişti. Pek çok isim Thomson gibi bir yazar olarak hayatta kalmanın yolunu arıyor günümüzde.

Dünyadaki pek çok örneğin yanı sıra Türkiye’de de sadece yazarak geçinen pek çok isim var. Orhan Pamuk, Adalet Ağaoğlu, Yaşar Kemal, Selim İleri, Füruzan, Latife Tekin, Murathan Mungan, Ahmet Ümit, Lale Müldür, Elif Şafak, Ayfer Tunç, Küçük İskender, Ayşe Kulin ve Buket Uzuner bu isimler arasında sayılabilir. Bunun yanı sıra reklam işine girip bir yandan da yazı hayatını devam ettiren şairlerimiz de var Haydar Ergülen ve Vural Bahadır Bayrıl gibi... Yazarlara bu yoğun emek gerektiren işlerinin karşılığını hakkıyla aldıklarını söylemek mümkün değil, Flanagan’ın ödül konuşması dediği gibi “Hayat pek çok yazar için zor” galiba...

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
13 Kasım 2014





6 Kasım 2014 Perşembe

Yazarları kıskanan ressam


Edebiyattan beslenen her sanat dalı izleyiciye sonsuz bir dünya vaat eder. Sevdiğiniz şairin, yazarın eserlerinin bir ressamın elinde başka hallere bürünmesi bir çeşit akrabalıktır. Çağdaş resim sanatının önemli isimlerinden Alman Anselm Kiefer’in Londra Royal Akademi’de açılan sergisi, bu sıcak ilişkinin bir göstergesi. Resim, heykel ve enstalasyonun yer aldığı sergi, kuşağının bu kışkırtıcı isminin kırk yıllık sanat hayatına odaklanıyor.

Paul Celan ve Ingeborg Bachmann’ın şiirlerine sık sık göndermeler yapan Kiefer eserlerini balçık, kül, kurşun, bez, saç, saman ve kurumuş bitkiler gibi basit malzemelerle üretiyor. Celan ve Bachmann gibi şairlerin eserlerinden etkilenmesi resim diline lirik ve huzursuz bir ses katıyor. Alman tarihinin karanlık yüzü, mitoloji, felsefe, tarih, din ve mistisizmle hesaplaşan işler üreten Kiefer, bu kavramlarla sıkı bir yüzleşme içerisine giriyor. Kavrulmuş ve harap olmuş manzaraları üretmek için boyayı katman katman kullanan sanatçı, bu yaklaşımla verdiği duyguyu derinleştiriyor.

NAZİ DÖNEMİYLE YÜZLEŞME: KONUŞ HAFIZA!

Kiefer 1945’te, kimi zaman bombaların yağdığı Almanya’nın güneyindeki Donaueschingen kentinde dünyaya gelir. Anne-babasının bombardıman gürültüsünü duymaması için kulaklarına balmumu tıkadığı sanatçı, savaşın neden olduğu yıkıntıların kuşattığı bir çocukluk geçirir. Üniversitede hukuk eğitimi alır ve daha sonra resim sanatına yönelir. Yaptığı kışkırtıcı işler nedeniyle sanat ve akademik dünya kendisini topa tutar. Çareyi, 70’li yıllarda sık sık görüştüğü bir başka muhalif Joseph Beuys’a sığınmakta bulur. Kiefer, Beuys’un sanatından etkilenir ve tıpkı onun gibi, sanat üretiminde pek çok farklı malzeme kullanır.

“Benim özgeçmişim, Almanya’nın özgeçmişidir” diyen Kiefer’in eserlerindeki metafor yoğunluğu ve malzeme çeşitliliği arasında sıkı bir ilişki var. Karlar üzerindeki kırmızılar ve yanmış ayçiçekleri bunlardan biri. Kiefer’in sergisi, tarihî olayların detaylarına girerek, onları etkileyici bir anlatımla birleştiren Nabokov’un “Konuş Hafıza” adlı kitabını hatırlatıyor bir taraftan. Kiefer’in görsel malzemelerle konuşturduğu bu görsel hafıza, Nabokov’un aksine neşeli olmaktan öte sarsıcı bir dile sahip, zira bu yaklaşım Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşma üzerine kurulu. Bu hafızayı konuşturma eylemi Kiefer’in sanat yaşamında önemli bir yer tutuyor. “Sanatın sorumluluk üstlenmesi ama sanat olmaktan da vazgeçmemesi gerektiğine inanıyorum.” diyen Kiefer’in kurşun levhalara olan düşkünlüğünden de söz etmek gerek. Bu basit malzeme onun elinde kitabın sayfalarına dönüşüyor, kimi zaman da resmi için bir tual oluyor. Galerinin hemen girişindeki üst üste yığılmış kurşun kitaplar ve kenarlarındaki kurşun kanatlar dikkat çekici bir eser. Kiefer’in serginin tek bir odasına yayılan ve bitmemiş tuvallerin üst üste yığılmasıyla, aralarına demir ayçiçeklerin yerleştirildiği Ages of the World (2014) isimli enstalasyonu da Nazi döneminde zarar verilen sanat eserlerine bir gönderme.

ORHAN PAMUK'UN HAYRANLIĞI

Son dönem işlerinde daha çok küçük ebatlı eserlere, defterlere ve çizimlere yönelmiş sanatçı. Yine kelimelere sığınan bir ressam olarak önümüze çıkıyor. Kiefer, kimi zaman şair ve yazarları kıskandığını dile getiriyor: “Sanatçı olarak bazen seçiminizi yaparken zorlanıyorsunuz. Diğer imkanlardan yararlanamıyorsunuz. O nedenle bazen yazarları kıskanıyorum; çünkü kalem-kâğıt dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymuyor, istedikleri zaman ve mekanda üretebiliyorlar. Ben ise atölyeme, aletlerime ve diğer unsurlara ihtiyaç duyuyorum.” Kiefer’in devasa işlerinin yer aldığı sergiyi görünce, onun bu sözlerine hak vermemek elde değil.

Türkiye’deki izleyicilerin Kiefer ile çeşitli karşılaşmaları var. Orhan Pamuk’un büyük bir hayranlıkla izlediği ve İletişim Yayınları’nın kimi dünya klasiklerinin editörlüğünü yaptığı dönemde bu seriden çıkan kitapların pek çoğunda Kiefer’in eserlerini görmek mümkün. Bunun yanı sıra, 30. İstanbul Film Festivali kapsamında eserlerinin üretim sürecini konu alan Çimler Örtsün Üzerinizi adlı belgesel gösterilmişti. İstanbul Modern’in de geçtiğimiz yıl bir Kiefer sergisi açacağı söylentileri duyulmuştu fakat henüz bir gelişme yaşanmış değil. Kiefer’in Britanya’daki bu ilk retrospektif sergisi 14 Aralık’a kadar sürecek.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
6 Kasım 2014


5 Kasım 2014 Çarşamba

Sevmediğiniz kitabı bitirmeyin!


Herkesin, okuduğu kitapla kaynaşamadığı zamanlar olmuştur. Okur ne kadar çabalasa da kitap bir türlü akmaz. Onu bitirip bitirmeme kararsızlığı okuyanı kuşatır ve kitabı yarıda bıraktığında yerini suçluluk duygusuna terk eder. Okurun tıkandığı, bıkkınlık hissettiği anlarda kitabı yarıda bırakma hakkı var mıdır? Bu soru bir tartışmayı da beraberinde getirir. Söz konusu, herkesin dilinden düşmeyen klasikler ise kitabı yarıda bıraktığımızı itiraf etmek hayli güçleşir. Zira Italo Calvino’nun o meşhur deyişiyle, klasikler “okuyorum” değil, “yeniden okuyorum” dediğimiz eserlerdir.

Türkiye’de de okurların yakından tanıdığı İngiliz yazar Nick Hornby, geçen ay Cheltenham Edebiyat Festivali’nde okurun kitabı yarıda bırakma özgürlüğünden bahsetti. Özellikle okuma zorunluluğu hissederek başladığımız kitapların bize haz vermeyeceğine değinen yazar, “sevdiğiniz kitapları okuyun” çağrısında bulunarak okumanın tıpkı film ya da televizyon izlemek gibi zevk aldığınız sürece yapılması gereken bir eylem olduğunu söyledi. Okurun sevmediği bir kitabı bitirmek için kendini zorlamasının anlamsızlığına yapılan bu vurgunun ardından birçok kişi yarıda bıraktığı kitapların listesini paylaşırken, bu özgürlüğün bir anlamda tadını çıkardı.
Bir kitabı bitirmeme hakkı

Okuma eylemini tarif etmek güçtür. Enis Batur’un Kitap Evi adlı romanında kahraman şöyle der: “Okumanın ayrılmak, içeriye çekilmek olduğunu söylememiş miydim, eminim en az bir kez söylemişimdir. Bütün evren kenarda durur, okurken. Bir kitabın sayfaları arasına daldığınızda, ötekiler, sesleri ve sözleriyle kaybolurlar. Aydınlık, ılıman, korunaklı bir diyardasınızdır; karanlık, sert, ürkütücü bir yazının harfleri gözünüzün önünden akıyor olsa bile. Ondandır, ışığınızı söndürüp başınızı yastığa koyduğunuzda, sizi kuşatan gerçek dünyanın yerini daha gerçek bir dünyanın alacağını bilirsiniz. Böyle okumamışsanız hiç, siz henüz yaşamamışsınız demektir.” Büyük bir arzuyla başladığımız kitap bizi Batur’un kahramanını sözünü ettiği o başka diyara götüremiyorsa okuma hazzı eksik demektir. Okurun bir kitabı yarıda bırakma hakkı elbette vardır. Fakat bunu dile getirmek zordur; okuma hazzının bir kere keyfine varan okur, bu eylemi her seferinde yeniden yaşamak ister.

Fransız yazar Daniel Pennac da Roman Gibi adlı kitabında “Okurun Hakları” başlıklı bir bildirge ile şu maddeleri sıralar: “1. Okumama hakkı; 2. Sayfa atlama hakkı; 3. Bir kitabı bitirmeme hakkı; 4. Tekrar okuma hakkı; 5. Canının istediğini okuma hakkı; 6. “Bovarizm” hakkı; 7. Canının istediği yerde okuma hakkı; 8. Çöplenme hakkı; 9. Yüksek sesle okuma hakkı; 10. Susma hakkı”. Pennac bir kitabı bitirmeme hakkını şöyle açıklıyor: “Bir romanı sonu gelmeden bırakmak için sayısız neden vardır: Önceden okumuşluk hissi, bizi sürüklemeyen bir öykü, yazarın tezlerine bütünüyle muhalif olmamız, tüylerimizi diken diken eden bir üslup veya tersine, daha ileri gitmek için hiçbir neden bırakmayan bir üslup boşluğu... Diş çürüklerini, kısım şefimizin zulmünü veya kafamızı felç eden bir kalp çarpıntısını da dâhil edebileceğimiz diğer nedenleri sayıp dökmemiz gereksizdir. Kitap elimizden mi düşüyor? Düşsün!”

Roland Barthes için ise okuma eylemi şifre çözmektir: “Harflerin, sözcüklerin, anlamların, yapıların kodları çözülür, okumanın bu tanımına karşı çıkılamaz; ancak okuma doğası gereği sonsuz olduğundan kod çözmeler biriktirildiğinde, anlamın durma cesareti elinden alındığında, okuma pedal çevirmeden aşağı sürüklenerek yaşanan bir eyleme (yapısal eğilimi de bu yöndedir) dönüştürüldüğünde okur diyalektik bir altüst olma yaşar: Sonunda kodları çözmez, yeni kodlar belirler; şifreleri çözmez, üretim sürecini yaşar, dilleri üst üste yığar, hiç usanmadan sonsuza dek diller tarafından aşılmaya bırakır kendini: İşte okur, o aşılan kişidir.” Başka deyişle, bir kitabın bitirilmeye lâyık olmadığının farkına varmak uzun bir okurluk süreci gerektirir.

Pennac bir kitabı okumayı bırakmamızı şu sebebe dayandırıyordu: “Anlaşılmaz bir yenilgi duygusu.” Bu yenilgiyi şöyle açıklıyor yazar: “Açtım, okudum ve benden daha güçlü olduğunu sezdiğim bir şey tarafından bastırıldığımı hissettim. Sinirlerimi topladım, metinle kavga ettim ama nafile, burada yazılı olanın okunmaya değer olduğunu düşünmem boşuna, hiçbir şey anlamıyorum -veya hiç denecek kadar az şey anlıyorum-, bana bir tutamak sunmayan bir ‘gariplik’ hissediyorum.”

‘Okumanın zevkine ulaşmak için okuyun’

Elimize aldığımız kitap merak duygunuzu kamçılamıyorsa sorumluluğu yazara atmaya hakkımız var, zira bu ilişkide tek suçlu okur değildir. Sözü Ernest Hemingway’e verelim: “Benim yazdığım her­hangi bir şeyi sadece okumanın zevkine ulaşmak için okuyun. Bunun dışında ulaştıklarınız okuma eylemine kendi katkınız yönünde olacak.”

Okuduğumuz kitaptan haz alamıyorsak onu bırakmaya gücümüz olmalı, önerisinde bulunan Hornby aslında Alberto Manguel ile aynı cepheden konuşur. Manguel iyi okuru işaret ederek, “Herhangi bir du­ruma öylece herhangi bir kitabın uymayacağını da öğrenmiştir. Kendini yanlış yerde yanlış kitapla bulan ruha acıyın.” der ve ekler: “Kimse, okurların en iyisi bile, bazı kitapların ne­den bazı durumlara uygun olduğunu ve ötekilerin olmadığını açıklayamaz. Kelimelerle ifade edilemez şekilde, insanlar gibi, durumlar ve kitaplar da esrarengiz bir biçimde birbiriyle anlaşır ya da uyuşmaz.”

“Okumak fiilinin emir kipine tahammülü yoktur. Başka fiillerle de paylaşır bu nefretini: ‘Sevmek’ fiili...’ Hayal etmek’ fiili...” diyen Pennac gibi düşünür Manguel de... Ona göre vaktiyle bir kenara bıraktığımız kitap tozlu halde mevsimini bekliyordur. Yine Pennac’ın sözleriyle: “‘Olgunluk’ kavramı garip şeydir okuma alanında. Belli bir yaşa gelene kadar belli okumalar yapacak durumda değilizdir, pekâlâ. Fakat iyi şarapların tersine iyi kitaplar yaşlanmaz. Raflarımızda bizi beklerler ve yaşlanan biz oluruz. Kendimizi onları okuyacak kadar ‘olgun’ sandığımızda bir kere daha varırız üzerlerine. O zaman iki şeyden biri olur: Ya buluşma gerçekleşir ya da yeni bir fiyaskoyla karşılaşırız. Belki bir daha deneriz, belki de asla.”

Kötü kitaplar zihin için zehirdir

Pennac’ın sözünü ettiği olgunluk, yarıda bıraktığımız kitabın kötü olduğu anlamına gelmez. Fakat okuma eylemi elimize aldığımız her kitabı bitirme alışkanlığından öte bir zevke dönüşmediğinde durum değişir. Öte tarafta, kötü kitapla vakit kaybeden okur, haliyle iyi kitaba ayıracak zamanı da öldürmüş olur. Bitirdiğimiz her kitabın iyi olduğu yanılgısı bir başka çıkmaz olarak karşımıza çıksa da, kötü kitabın okurdan götürdüğü çok şey vardır. Ayrıca yarıda bıraktığımız bir kitap hakkında yorum yapma, onu başkalarına önerme hakkımızın olup olmadığı da tartışılabilecek bir konu.

“Kötü kitaplar zihin için zehir mesabesindedir, aklı tahrip eder.” diyen Arthur Schopenhauer, sevmediği bir kitabı bitirip bitirmeme kararsızlığı yaşayan okurun imdadına şu sözleriyle yetişmişti: “[...] okumak söz konusu olduğunda geri durabilmek -nerede duracağını bilmek- çok önemlidir. Geri durulacak yeri kestirmedeki maharetin esası, zaman zaman neredeyse salgın halinde, yaygın olarak okunan herhangi bir kitabı sırf bu yüzden okumaktan ısrarla uzak durmaktır denebilir; sözgelimi sebepsiz gürültü şamata koparan, hatta yayın hayatının ilk ve son gününde birkaç baskıya ulaşabilen, sonra da unutulup giden siyasi veya dinî risaleler, romanlar, şiirler ve benzeri böyledir. Ama şunu hatırdan çıkarmayın, ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar; okuma zamanınızı sınırlamaya dikkat edin ve okumak için ayırdığınız zamanı da münhasıran bütün zamanların ve ülkelerin büyük kafalarının eserlerine tahsis edin, onlar insanlığın geri kalanını yukarıdan seyrederler, şöhretleri onları zaten bu hüviyetiyle tanıtır. Okunması halinde sadece bunlar insana gerçekten bir şeyler öğretir ve onu eğitir.”

Bir okur sadece bütün kitap adlarını ve yazarlarını öğrenecek kadar bile ömrünün olmadığını bilir. Yayımlanan kitapların çokluğunu düşününce, Hornby’nin kitabı yarıda bırakma özgürlüğüne vurgusu anlamlı görünüyor. Hem ne demişti Schopenhauer: “İyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli: Çünkü hayat kısa ve hem zaman, hem dinçlik insan için sınırlı.”

Musa İğrek
Kitap Zamanı
3 Kasım 2014



Her tebessüm kısadır

13:33 Posted by Musa İğrek , , No comments
Cem Kızıltuğ
Kelimelere çizgilerin eşlik ettiği bir kitap iyi bir çizerin elinden çıkmışsa, sunduğu dünya kışkırtıcıdır, okuru huzursuz eder. Zaman’daki işlerinden tanıdığımız Cem Kızıltuğ, bize bu merak uyandırıcı alanı vaat eden çizerlerden. Daha önce C’empati ve Alegorik Gri albümlerinde çizimlerini bir araya getiren Kızıltuğ, bu kez Doku adlı kitabıyla karşımızda. 50 denemenin yer aldığı Doku, “Her Tebessüm Kısadır”, “Size Hoyrat Diyecekler” ve “Küllerinizi Nasıl Taşırsınız?” başlıklı üç bölümden oluşuyor, kitaptaki her denemeye bir çizgi eşlik ediyor. Kızıltuğ’un C’empati’deki çizgilerinin sertliği Alegorik Gri ile daha sıcak ve hikâyesi olan bir üsluba evrilmişti. Doku’da ise ayakları yere sağlam basan görsel dilin hâkimiyeti dikkati çekiyor. Kızıltuğ’un çizgisinde yakaladığı bu dilin kurmacaya yakınlığı, böyle bir kitabın çoktan habercisiydi. Çizgisiyle bir hikâye anlatıcısı olan Kızıltuğ, bu denemelerle kendi sanat serüvenini de biraz daha görünür kılmış oldu.

‘Nokta’sız metinler

Doku’da çizgiler ve denemeler bağımsız birer çizgi ve metin olarak değerlendirilebileceği gibi, birbirini tamamlayan iki ayrı üretim şeklinde de ele alınabilir. Müzikten, resimden ve edebiyattan beslenen, sık sık kendi kişisel okumalarına, dinlemelerine gönderme yapan Kızıltuğ’un denemelerinde dikkati çeken, cümlelerin birbirine virgülle bağlanması. Birbiri ardınca sıralanan kelimeler ve cümleler virgüllerle okura soluk aldırırken, günlük hayattan felsefi sorulara uzanarak ilerliyor. Kızıltuğ bu seçimini şöyle açıklıyor bir söyleşisinde: “Yazarın koyduğu o noktayı çizer çizerek devam ettirir. Yani çizer için bir başlangıç oluyor o son nokta. Yazıda da öyle, yazdığım zaman bir nokta koyamadım, durduramadım kendimi. Kaybetmiş olduğum dünyamdaki şeyleri ekledim. Bu biraz rüya anlatmaya da benziyor aslında.”

Çizgi ve denemenin birleştiği deneysel bir metin olarak da okunabilecek Doku, kışkırtıcı sorularıyla okuru köşeye sıkıştırıyor, öneriler sunuyor ve akıl çeliyor. Cem Kızıltuğ hitap ettiği “siz”e karşı bir ses olarak belirirken, kimi zaman gözlemler, eleştiriler, küçük anekdotlar ile metnin merkezindeki anlatıcıya da ayna tutuyor. Çizerle Alegorik Gri adlı albüm kitabı üzerine yaptığımız söyleşide şunları söylemişti: “Çizgi yolunda bitmişlik yok, gidişim devam ediyor. Bitmemişlik duygusu beni tetikliyor. C’empati’de bir çizgi içinde birkaç konuyu sığdırmak zorundaydım. Alegorik Gri bana özel. Pek çok konuyu harmanlayarak çizilmiş işler. Herkesin kendi gidişatından bir şeyler bulacağı, hikâyesi olan işler.” Nicedir bekletilmiş metinler olduğu belli olan Doku’daki denemeler, Kızıltuğ’un sanat hayatında bir yenilenme ve ses arayışı olarak da okunabilir.

Kaç kişi hayattan kaçar?

Kendi içindeki arayışı çizgi aracılığıyla görsel bir şölene dönüştüren Cem Kızıltuğ’un deneme üslubuyla çizgileri paralel bir görüntü arz ediyor. Birbirini pekiştiren bu iki yolculuk, bir sanatçının eğilimlerinin, düşlerinin, kızgınlıklarının ve tebessümlerinin dile geliş biçimine dair de bir manzara sunuyor aslında. Kızıltuğ’un satır aralarında hissedilen çığlıkları, reddedişleri Cioran’ın şu sözlerini akla getiriyor: “İnsanlar ‘her şey geçer’ derler, fakat bu dehşet verici bayağılığın menzilini kaç kişi kavrar? Kaç kişi hayattan kaçar, hayat için şarkı söyler, ona ağlar?”

Doku’daki denemeler gürültünün, barbarlığın ve tahammülsüzlüğün gittikçe arttığı günümüzde okuru soluklanmaya davet ediyor. Bu kitabıyla metnin hazzını tadan Kızıltuğ’un yeni eserlerle okurunu şaşırtacağını tahmin etmek zor değil.

KİTAPTAN...

“Kimse başaramaz rüyalarda gülmeyi, rüyalarını anlatmaya hevesliler, rüya onların, onlar gördü, rüyada anlattıklarıysa siz, anlattıklarına göre bir evsiz olabilirsiniz, değişik ağızlardan bunun aksini dinliyor, siz öyle yorumluyorsunuz, dışarıda yaşıyorsunuz, dışarıda derken, dışarıda işte, çatısız ve sınırınız, sınırınız yoksa bile sırrı varmış gibi aynı yerleri dolaşıp eskitiyorsunuz, var mı, yaşantı üçgen, ev, iş, sosyal alan, gerçekten eskiyor, tanıdık evler, yüzler anbean yabancılaşıyor, bu süreçte bir taşı yol arkadaşı edinip onunla konuştunuz, çok sessizdi, dinledi, yatınca başınızın altına yerleştirdiniz, her yatışta size amaçsızlık aşıladı, öyle sandınız, durma, dedi, durma, tersini düşünürsün (...)”

Musa İğrek
Kitap Zamanı
3 Kasım 2014