30 Ekim 2014 Perşembe

Dylan Thomas 100 yaşında

12:23 Posted by Musa İğrek No comments

Şair ve yazarların çalışma mekânlarını ziyaret etmek okurlar için büyük bir saadettir. Sevdiği yazarın peşine düşen meraklılar, onun geride bıraktığı yazı masasını, kalemleri, defterleri, karalamaları ve odasının manzarasını hayranlıkla izler. Doğumunun 100. yılı kutlanan Galli şair Dylan Thomas'ın Galler'in Laugharne kasabasındaki kayık evini ziyarete gelenler, şairin hatıraları arasında büyük bir merakla geziniyor. Nehrin kıyısındaki bu kayıkev, bugünlerde Thomas'ın okurlarıyla dolu. Bu ev ziyaretinin yanı sıra yıl boyunca Britanya'nın dört bir yanında düzenlenen sempozyumlar, okumalar, tiyatrolar, festivaller de okurları buluşturuyor. Thomas cephesinde bunlar olurken, doğumunun 100. yılını kutladığımız Fazıl Hüsnü Dağlarca adına ülkemizde yapılan etkinliklerin bir hayli sönük geçtiğini söylemek gerek.

Dylan Thomas, daha 19 yaşındayken Taf Nehri'nin karşı kıyısından bu kasabaya kayıkla gelir ve yaklaşık dört yıl sonra buraya yerleşmeye karar verir. II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle Londra'da çalışmak için yollara düşer. Savaşın ardından dönmek istese de bu arzusu ancak ünlü İngiliz oyuncu Margaret Taylor'ın 1949'da bir burada bir kayıkevi satın almasıyla mümkün olur. Thomas, 1949'dan 1953'e kadar üç çocuğuyla burada yaşar. Müzeye dönüştürülen bu kayıkevinin yanı sıra tepede yer alan yazı kulübesi de Thomas'ın şiir yazdığı mekanlar arasında. Kulübe biraz dağınık, şairin sanki bir yerlerden çıkıp selam vereceği haliyle öylece duruyor. Özellikle Amerikalı hayranlarının çokça ziyaret ettiği bu mekân edebiyat turizminin bir halkası durumunda. Thomas, "Under Milkwood" adlı ünlü radyo oyununu bu kasabanın halkından esinlenerek yazar. "Do Not Go Gentle", "Poem on His Birthday", "Over Sir John's Hill" adlı şiirleri de burada hayat bulur. New York'a şiir matinelerine doğru yaptığı ve geri dönemediği yolculuğun başlangıcı da yine bu kasabadır.

Ölümünden önceki birkaç yılda düzenlediği şiir programları Amerika'da büyük ilgi görürken, şiir onun sayesinde yeni bir ifade alanı bulur. Öyle ki Thomas şiir okumada, İngilizcenin gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olarak kabul ediliyor. ABD'ye gittiği dönemde alkol bağımlılığı yüzünden sağlığı giderek bozulur ve 1953'te hayata veda eder. Thomas şiirlerinde doğa sevgisini, doğum ve ölüm arasındaki esrarlı ilişkiyi yoğun ritimler, alışılmamış imgeler ve kendi oluşturduğu yeni sözcüklerle dile getirir.

Şairin Türkçede "Sanatçının Genç Bir Köpek Olarak Portresi" (Altıkırkbeş Yay.) ve Deri Ticareti Serüvenleri (Telos Yay.) dışında çeşitli mecralarda yayımlanan şiirleri bulunuyor. Behçet Necatigil, Ece Ayhan, Can Yücel ve Ülkü Tamer gibi isimlerin dikkat çektikleri Thomas'ın Türk şiirine etkileri de yadsınamaz. Devlet adamlarının kültürden gittikçe uzaklaştığı bir çağda, Bülent Ecevit'in Dylan Thomas'tan şiir çevirisi yaptığını da hatırlatalım.

Ölüme Kalmayacaktır Bu Dünya

Dylan Thomas, Çev: Bülent Ecevit

Ölüme kalmayacaktır bu dünya.
Çırılçıplak ölüler
Aydaki rüzgardaki adamdan olacaktır;
Kemikleri tertemiz ve tertemiz kemikleri yok olduğunda,
Yıldızlardan olacaktır, ayakları, dirsekleri;
Akılları başlarında olacaktır delirseler de,
Denizlere batsalar yükseleceklerdir yine;
Yok olsa da sevgililer sevgi yok olmayacaktır;
Ölüme kalmayacaktır bu dünya/
Ölüme kalmayacaktır bu dünya.
Dalgaların altında upuzun yatanlar
Dağılıp gitmeyeceklerdir denizde;
Burulsalar da kasları koparan
Çemberlerinde gerili, kırılmayacaklardır;
Kopsa da ellerinde gerilen insanları,
Kötülükler doludizgin delip geçse de onları;
Paramparça olsalar da çözülmeyeceklerdir;
Ölüme kalmayacaktır bu dünya.
Haykırmaz olsa da kulaklarında martılar
Gümbürdemez olsa da dalgalar kıyılarda;
Çiçeklerin fışkırdığı yerde bir çiçek bile
Kaldırmaz olsa başını çarpan yağmura;
Deli de olsalar ölü de çiviler gibi
Başverecektir kişilikleri, kırçiçeğinden sürer gibi;
Çıkacaklardır güneşe tükeninceye dek güneş,
Ölüme kalmayacaktır bu dünya.

Musa İğrek, Laugharne
Zaman Gazetesi
30 Ekim, 2014



29 Ekim 2014 Çarşamba

Yazarından satılık roman kahramanı


Edebiyatçıların eserlerindeki karakterlere nasıl isim verdikleri okurlar için merak uyandırıcı bir sorudur. Jorge Luis Borges'e “Karakterlerinize isim bulurken belli bir yönteminiz var mı?” diye sorulduğunda, usta yazar şöyle cevap verir: "İki yöntemim var. Birincisi dedelerimin, onların babalarının adlarını kullanmak. Diğeri ise bir şekilde dikkati­mi çekmiş adları kullanmak. Örneğin, bir öykümde sürekli ora­dan oraya gidip gelen bir karaktere Yarmolinski dedim, çünkü isim ilgimi çekmişti – garip bir sözcük, değil mi? Diğer bir karakterin adı da Red Scharlach'tı çünkü Scharlach Almancada kızıl demektir ve karakter bir katildi; kıpkızıl yani, değil mi? Red Scharlach, Kızıl Kırmızı."

İçimizdeki edebi üretimi dışarı çıkarmaya gücümüz yetmese de sevdiğimiz bir yazarın kitabında karakter ismi olarak yer almak heyecan verecektir şüphesiz. Fakat bu edebi girişimin bedeli öyle çok kolay değil. Julian Barnes, Ian McEwan, Margaret Atwood ve Zadie Smith gibi ünlü isimlerin aralarında bulunduğu on yedi yazar, yeni romanlarında yer vermek üzere, bir karakter ismini satılığa çıkardı. Julian Barnes'ın öncülüğünde düzenlenen açık artırmadan elde edilecek gelir, şiddete karşı faaliyetler düzenlenen Fredom From Torture adlı vakfa bağışlanacak.

Açık artırma için yazarlardan yayımlayacakları kitaptan bir karakteri bağışta bulunmaları istenirken, açık artırmada en yüksek fiyatı veren, yazarın kitabında bir karakter ismi olarak yer alacak. Atwood, Shakespeare'in Fırtına adlı eserini yeniden yazdığı kitabın karakterlerden birini bağışlayacağı açık artırmanın ilgi görmesi bekleniyor. Kurmaca karakterlerin açık artırmada satılması yeni değil. 2005'te online satış sitesi ebay'in öncülüğünde, Stephen King, Dave Eggers ve Michael Chabon gibi yazarların yer aldığı bir başka bağış müzayedesi düzenlenmişti. Kings'in romanında bir karakter ismi olmayı kazanan kişi 25 bin dolar ödemişti. 

Karakter ismini bağışta bulunan yazarların listesi şöyle: Julian Barnes, Margaret Atwood, Ian McEwan, Alan Hollinghurst, Joanna Trollope, Martina Cole, Sebastian Faulks, Rober, Harris, Zadie Smith, Hanif Kureishi, Ken Follett, Will Self, Kathy Lette, Adam Mars-Jones, Adam Foulds, Pat Barker ve Tracy Chevalier. Açık artırma 20 Kasım'da Royal Institution of Great Britain'da düzenlecek. Artırmaya katılamayanlar online olarak 5 Kasım'dan itibaren tekliflerini verebilecek. (www.freedomfromtorture.org)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
29 Ekim 2014

27 Ekim 2014 Pazartesi

Uluslararası Yayıncılar Birliği: Türkiye ifade özgürlüğünün kısıtlandığı bir ülke

Uluslararası Yayıncılar Birliği Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Ola Wallin
Sansüre karşı mücadele eden, telif hakları, okur-yazarlık ile yayınlama özgürlüğünü dünya çapında destekleyen ve merkezi İsviçre’de olan Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (The International Publishers Association - IPA) Ekim 2013-Ekim 2014 raporu geçtiğimiz hafta yayınlandı. Türkiye, raporda ifade özgürlüklerinin kısıtlandığı bir ülke olarak anılırken, hükümetin ifade ve yayınlama özgürlüğünü güvence altına almaktaki başarısızlığına değiniliyor. Kırk ülkenin yer aldığı raporda, dünyadaki yayıncılık sektörünün son bir yılına dair çeşitli değerlendirmeler de var. Raporda, “Türkiye’de hükümetin sansür konusundaki tavrına duyulan endişeye karşılık, Uluslararası Yayıncılar Birliği Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Ola Wallin, geçtiğimiz yıl ekim ayında, İstanbul ziyaretinde Türk hukuk sisteminde acil reform çağrısı yaparak, yayıncı İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz’un hapis istemiyle yargılandığı 17 Ekim’deki duruşmasına katıldı.” ifadelerine yer veriliyor.

Raporda, iki yılı aşkın tutuklu bulunan ve daha sonra serbest bırakılan Deniz Zarakolu davasına da Birlik olarak dikkat çektikleri belirtiliyor. Birliğin raporunda ayrıca, “Uluslararası Yayıncılar Birliği olarak Çin, Belarus, Kamboçya, Suudi Arabistan, Tunus, Rusya, Fransa ve Türkiye’nin aralarında bulunduğu ülkelerdeki ifade ve yayınlanma özgürlüğü için çeşitli raporlar hazırladık ve gelişmeleri yakından takip ettik.” deniliyor. Geleneksel yayıncılığın yerini alan dijital teknolojinin endüstriyi dünya genelinde şekillendirdiğini belirten rapor, dijital çağda telif hakları, e-kitap yayıncılığı ve sansür gibi çeşitli konular üzerine analizlere eğiliyor.

Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Wallin, geçtiğimiz yıl Türkiye ziyareti sırasında şu sözleriyle ülkemizdeki durumu eleştirmişti: “Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri, bu yazar ve yayıncılara görüşlerini özgürce ifade etme ve hapsedilme veya eziyet görme korkusu taşımadan yazma ve yayınlama haklarını vermektedir. Yazmak ve yayınlamak toplumun politik ve kültürel hayatına tüm seslerin katılması için barışçıl ve demokratik yollardır. Uluslararası insan hakları yasası hükümetleri vatandaşların yazma, yayınlama veya okumayla ilgili seçimlerine saygı duymakla yükümlü kılar. Demokrasi, kültürel çeşitlilik ve toplumsal ilerleme için açık bir tartışma ortamı gereklidir. Görüşlerin çeşitliliğini ifade eden yazarlar ve yayıncılar bu diyalog için esastır. Uluslararası Yayıncılar Birliği Türkiye’de ifade ve yayınlama özgürlüğü için sürdürülen mücadeleyi desteklemekte kararlıdır.”

Uluslararası Yayıncılar Birliği raporunun sevindirici tarafı ise Türkiye’nin Brezilya, Çin, Kore ve Meksika ile birlikte dünya yayıncılık piyasasında gelecek vaat eden pazar arasında değerlendirilmesi. Raporda, kitaba ilgi gösteren yeni küresel orta sınıfın bu ülkelerde gittikçe daha da genişlediğine dikkat çekiliyor. Türkiye’ye ayrılan bir başka bölüm ise geçtiğimiz mart ayında getirilen Twitter yasağı ile ilgili oldu. Türkiye Yayıncılar Birliği ve Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin Twitter’ı engelleme girişimini özgürlüğe müdahale edildiği şeklinde ortaklaşa kınadıklarına yer veriliyor.

Dünyanın kitap cenneti Britanya

Raporda dikkat çeken bir önemli nokta ise Britanya’nın dünyada kişi başına en çok kitap yayımlayan ülkesi olması. Ülke genelinde her bir saatte yaklaşık yirmi yeni başlıkta kitap basılıyor. 2013 rakamlarına göre ülkede 184 bin yeni ve tekrar baskısı yayımlanan kitap var. Bu rakamın 60 binini ise dijital kitaplar oluşturuyor. Bu rakamlara göre her bir milyon kişiye 2.873 farklı kitap başlığı düşmekte. Britanya’nın hemen ardında ikinci sırada ikinci sırasında Tayvan ve Slovenya yer alırken, Avusturya bu listenin sonunda.

Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin raporu, İngiliz yayıncıları ve yazarları ikiye böldü ve yeni bir tartışmayı doğurdu. Bir tarafta yayımlanan kitapların kültürel bir canlılık olduğu öte tarafta ise bu gelişmenin bir yayıncılık intiharı olarak değerlendirilmesi. Kimi yayıncılar yılda gereğinden fazla kitap bastıklarını kabul ederek, bunun önüne geçilmesinin şart olduğunu söylüyor. Basılan kitabın kalitesinin tartışılmaya açık olduğunu ifade eden yayıncılar fazla kitap basımının yayıncılık endüstrisine de olumsuz etkisi olduğu kanaatinde. Bu görüşün karşısında ise bu kitapların toplumun kültürünün gelişmesine katkı sağladığı ve bu sürecin devam etmesi gerektiği yer alıyor.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
27 Ekim 2014

15 Ekim 2014 Çarşamba

Maddi destek edebiyata zararlı mı?


Entelektüel üretimin maddi kaygılardan arınmış olması pek çok yazarın hayali. Yazarlığın profesyonel bir uğraş olarak görüldüğü çağımızda, bu arzuyu gerçekleştirmek için kalem erbabının türlü türlü yollar aradığını görmek çok da zor değil. William Faulkner'a yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı olup olmadığı sorulduğunda, usta yazar ‘hayır' diye başlayarak devam eder: "Yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yok. Tek ihtiya­cı olan şey kâğıt ve kalemdir. Para karşılığı yazılmış iyi bir şeye rastlamadım hiç. Bir yazarın kurumlarla uğraşmaya hiç vakti yoktur. Her zaman bir şey yazmakla meşguldür. Eğer birinci sınıf bir yazar değilse, zamanı veya ekonomik özgürlüğü olma­dığı gibi özürlerin arkasına sığınır. İyi bir sanat eseri hırsızlar, kaçakçılar veya at bakıcılarından da çıkabilir. İnsanlar gerçekte zorluğa ve yoksulluğa ne kadar dayanabileceklerini keşfetmek­ten korkarlar. Ne kadar güçlü olduklarını keşfetmekten korkar­lar. Hiçbir şey iyi bir yazarı yok edemez. İyi bir yazarı değiştire­cek tek şey ölümdür. İyi yazarların başarıyla veya zengin olmak­la uğraşacak zamanları yoktur."

Faulkner'ın yazarın para ile ilişkisinin sınırları üzerine, bu bir hayli açık ve kararlı cümlesini bir kenara yazalım zira, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ‘Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik' kapsamında destek verdiği 40 yazar, hâlâ sır gibi saklanıyor. Bakanlık, söz konusu destekten hangi yazarların, hangi eserleriyle ne kadar yararlandıklarını açıklamazken, 2015 başvuruları da bugün sona eriyor. Nobel Edebiyat Ödülü'nün açıklanmasının hemen öncesinde ise İsveç Akademisi üyelerinden edebiyat tarihçisi ve eleştirmen Horace Engdahl'ın ​​6 Ekim'de Fransız La Croix gazetesinde çıkan söyleşisinde yazarlara verilen maddi desteğin edebiyata olumsuz etkisi olduğunu söylemesi ‘teşvik' konusunu yeniden akla getirdi. Nobel Edebiyat Ödülü'nün kime verileceğine karar veren akademinin 18 üyesinden biri olan Engdahl'ın bu görüşü bir taraftan haklı görülürken öte yandan, yazarın entelektüel etkinliklerini sürdürmesi için maddi telaştan uzak kalması karşı görüşünü yükseltti.

Halktan kopan yazarlar

Maddi güvencenin yazarı kimi endişelerden alıkoyduğu bir gerçek, fakat işin ipucunu kaçıran yazarın rehavete kapılması da tanıdık hikâyelerden biri. Engdahl'ın dikkat çektiği, devlet kurumlarının ve özel kurumların desteğinin, kitaplardan kazanılanların yazarı maddi bir rehavete sokup toplumdan kopardığı. Bir başka deyişle günlük, sıradan hayattan ayrı düşürdüğü. Özellikle devletle girişilen ‘maddi destek' sözleşmesi türünden bir girişimin, sağlıksız bir ilişki doğurduğuna işaret eden Engdahl, Samuel Beckett ve daha pek çok yazarın taksi şoförlüğü, kâtiplik ve garsonluk gibi işlerde çalıştığını hatırlatıyor. Böyle bir hayatın zorluğunu da dile getiren Engdahl, bu türden mesleklerin yazarları edebi olarak beslediği gerekçesini öne sürerken, yazarı baştan çıkarmaya yetecek maddi rehavetin edebiyata zarar verdiğini savunuyor. Engdahl, Batı edebiyatının bu maddi desteklerle gittikçe fakirleştiğine dikkat çekiyor.

Truman Capote'ye bir söyleşisinde maddi güvencenin iyi yazmak için belirleyici bir rolü olup olmadığı sorulur. Şöyle cevap verir yazar: “Maddi rahatlığa genç yaşta ulaştıysanız ve yaşamayı işinizi sevdiğiniz kadar seviyorsanız, ipin ucunu kaçırmamak için sağ­lam karakterli olmak lazım. Ancak yazmak en ağır günahınız ve en büyük zevkiniz olmuşsa tek engel ölümdür. Maddi güvence yazarı endişelerden kurtardığı için çok işe yarar tabii. Endişe, yazma yeteneğini yok eder. Sağlık sorunları da endişeye yol açar, bu da bilinçaltınızı rahatsız eder ve zihinsel birikimlerini­zi eritir.”

Bir taraftan yazara verilen maddi desteğin entelektüel özgürlük için tehlike oluşturduğu görüşü, öte yanda ise yazarın her türden ekonomik sıkıntıdan uzak kalması gerektiği fikri… Üretimin merkezinde olan yazarı vicdanıyla baş başa bırakan bu zorlu süreç, öyle kolayca içinden çıkılacak bir duruma benzemiyor, Faulkner'ın dediği gibi yazarın “tek ihtiya­cı olan şey kâğıt ve kalemdir” belki de.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
15 Ekim 2014


9 Ekim 2014 Perşembe

Yazar adaylarına kılavuz kitaplar


Hepimizin içinde saklı bir yazar olduğu söylenir. Yazma arzusuyla yanıp tutuşan pek çok hevesli, yazacağı kitabın raflarda okurunu beklediğinin hayalini kurar. Roland Barthes’ın deyişiyle, “Tam olarak okumayı sevdiğimiz yazar gibi yazmayı arzulamayız kesinlikle; arzuladığımız şey, yazı yazan kişinin yazarken duyduğu arzunun kendisidir ya da daha da ileri giderek şunu söyleyebiliriz: Yazarın yazarken okura duyduğu arzuyu arzularız, her yazıda var olan beni-sevin’i arzularız.” Kendi tecrübelerimizi başkalarına aktarma konusunda, bir türlü dinmeyen bu arzuyu gerçekleştirecek her yolu deneriz veya onu açığa çıkaracak yollar buluruz.

Amerikalı yazar ve eleştirmen William Zinsser, Manhattan’daki ofisinin duvarında E. B. White’ın bir fotoğrafının asılı olduğunu anlatır. White 77 yaşındayken küçük bir kayıkhanede çekilen bu fotoğrafında, ahşap bir masada, beyaz saçlı bir adam olarak daktilosunun başında yazı yazıyor. Etrafta bir kül tablası ve boş bir fıçıdan başka bir şey gözükmüyor. Zinsser odasına gelen yazarların ve yazar olmak isteyenlerin bu fotoğrafa birkaç dakika baktıklarını söylüyor: “Dikkatlerini çeken şey sürecin basitliğidir. White’ın ihtiyacı olan her şey orada: Bir yazı yazma aracı, bir kâğıt parçası ve cümleleri istediği gibi olmadığında gidecekleri bir hazne. O dönemden sonra yazı yazmak elektronik hale geldi. Daktilonun yerini bilgisayar, çöp tenekesinin yerini sil tuşu aldı ve metin yığınlarını yeniden düzenlemek için pek çok tuş eklendi. Ama yazarın yeri alınamadı. Yazar hâlâ diğer insan­ların okumak isteyebilecekleri bir şey söyleme işiyle uğraşı­yor.” Zinsser, insanlar ve yerler, bilim ve teknoloji, tarih ve tıp, iş ve eğitim, spor ve sanat ve var olan her şey hakkında nasıl yazılması gerekiyorsa onu öğrettiği ve Türkçede İyi Yazmak Üzerine (Altıkırkbeş Yay.) adıyla yayımlanan kitabında bunu anlatıyor. 1976’da ilk baskısı yapılan ve o günden beri milyonlarca satan kitap yazarın kendi deyişiyle, öğrenciler, yazarlar, editörler, öğretmenler ve nasıl yazı yazılması gerektiğini öğrenmek isteyenler için bir rehber.

‘İyi bir kitap yazmanın üç ku­ralı var’

Zinsser’ın dilimize çevrilen bu kitabı yazmayı öğreten kitapların son dönemdeki yükselişini akla getiriyor. Bir şey söyleme uğraşındaki yazarın iyi bir kitap yazması kolay bir süreç değil elbette. Somerset Maugham, “İyi bir kitap yazmanın üç ku­ralı var” demişti, “ne yazık ki kimse ne olduklarını bilmiyor.” Fakat Maugham’ın bu sözüne kulak tıkayıp yine de iyi bir kitap yazmanın kurallarını öğreten yayınların çokluğu ilgilisinin dikkatinden kaçmamıştır. Yol gösterici sözler ve tembihlerle dolu bu kitaplar, bir öğretmen edasına bürünerek yazma eylemini anlatıyor.

Ünlü yazarlardan yazma öğütlerini, yayınevi editörlerinden yayımlanma sırlarını, akademisyenlerden yazma aşamalarını derleyen bu kitapların bazıları işlevsel iken (Zinsser’ın bu kitabı ilgilisi için iyi bir kaynak), bazıları ise kişisel gelişim kitaplarını çağrıştırıyor.

Her alanda yazma rehberi

Yazmayı öğretme iddiasındaki rehber kitapların çokluğu dudak uçuklatacak cinsten. Yazma şehvetini tatmin etmenin tüm yollarını gösterme iddiası taşıyan ve nasihatlerden oluşan bu kitaplar romandan şiire, öyküden hatıraya, gezi yazısından senaryoya, tarihten polisiyeye uzanan farklı türlerin yanı sıra gazetecilik ve blog yazarlığı gibi alanlarda da yazma eyleminin sırlarını anlatıyor. Kendilerini “kitap doktoru”, “yazı koçu” gibi yeni adlarla pazarlayanların yayımladığı piyasa işi kitapların yanı sıra akademisyenlerin, eleştirmenlerin ve edebiyatçıların kaleminden çıkan nitelikli kitaplara da erişmek mümkün. Geleneksel yayıncılığın yerini yavaş yavaş e-kitaba ve kişisel yayıncılığa bırakmasıyla birlikte, bu alanlarda başarı sağlayan yazarların da yayımladığı rehber kitaplar gözden kaçmıyor.

Yayınevlerinin neler istediği ve bu beklentileri karşılamak için yazar adayının neler yapması gerektiği ve yazma eylemi üzerine kafa yoran bu rehber kitaplar, tavsiye ve reçetelerle bezenmiş durumda. Yazarlık atölyelerinin gördüğü yoğun ilgiden öncesine dayanan bu tür çalışmaların yükselişi, yazma becerisinin bu kitaplarla kolayca kazanılabileceği inancına dayanıyor. Bu rehberler, ilk kitabını kaleme alıp yayımcıya verdikten sonra çok satanlar listesine bir anda girenlerin kaleme aldığı kitaplar oluyor kimi zaman. Bazen de senelerce yayıncı kapısını aşındırıp kitabının yayımlanması için sabırla bekleyenlerin hikâyesini anlatıyor.

Bir ayda roman yazmanın sırrı

“Okurunuzu baştan sona romana kilitleyecek”, “sarsıcı bir kurgunun kilit anahtarı”, “unutulmayacak bir karakter oluşturmanın yolu” gibi reklam kokan cümlelerle yazar adayını kendine çeken bu kitaplar, yazarlık atölyelerine gidecek vakti ve parası olmayanlar için de bir seçenek. Bu tür kitapların yazarları, “sevgi ve sabır” gerektiren yazma eylemi süresinde ilk sayfaları yazmanın zorluğunu anlatırken, kimileri biraz daha ileriye giderek bir yılda kitap yazma garantisi veriyor. Süreyi daha da kısaltıp çeşitli yazma stratejileriyle bir ayda romanınızı rafta görme garantisi veren No Plot? No Problem!: A Low-Stress, High-Velocity Guide to Writing a Novel in 30 Days gibi kitapların varlığını da hatırlatalım.

Emeklilikten sonra yazmaya karar verenlere yardımcı olan Writing After Retirement: Tips from Successful Retired Writers gibi kitaplar, konu bulmakta zorlanan emekli yazarları bu açmazdan kurtaracak çözümler sunuyor. Hangi türün yazar adayına uygun olacağına varıncaya kadar analizler yapan The Writer’s Advantage: A Toolkit for Mastering Your Genre ve benzerleri ise içinizdeki saklı yazarı gün ışığına çıkarmanın peşinde. Günümüzde hangi türlerin rağbet gördüğünün yanı sıra yayın dünyasındaki boşluklara dikkat çekip yazar adayını bu konuda yazmaya sevk ediyor bu tür kitaplar. Bir yıl içerisinde kitabınızı raflarda göreceğinizi vaat eden bir başka kitap How to Bring Your Book to Life This Year: An Exploratory Guidebook on Writing and Self-Publishing ise yazma önerilerinin yanı sıra kitabınızı internet üzerinden pazarlamanın tekniklerine dair de ipuçları veriyor.

Yazarın yapılacaklar listesi

The Fiction Writer’s Book of Checklists adlı bir rehber hazırlayan Angela Hunt, yazmak konusunda yapılması gerekenler listesi tasarlayan yazarlardan. Bir tür yazma reçetesi veren yazar, bununla yazmaya aday herkesin başarıya ulaşacağı görüşünde. David Quantick ise yazarın el kitabı niteliğindeki How to Write Everything adlı kılavuzunda gazetecilikten senaryo yazarlığına kadar uzanan bir yelpazede yazma meraklılarının nasıl metin üreteceği konusunda deneyimlerini paylaşıyor. Yazma eyleminin safhalarını tek tek anlatan Fiction - The Art and the Craft: How Fiction is Written and How to Write It adlı kitap da bu rehberlerin önde gelenlerinden.

Yazar ajanından öğütler

Yazar ajanlarının bu alanda kaleme aldığı kitaplardan da söz etmek mümkün. Yazar ajanları genellikle kitabın yayımlanma sürecinde ne gibi zorlukların yaşandığı ve yazar adayını bekleyen sorunlar konusunda yol gösteriyor. Bunun yanı sıra yazar ve yayınevi arasındaki sözleşmelerden yazma egzersizlerine kadar çeşitli konularda yardımlar sunuyor. Yayın dünyasına pek çok yazar kazandırdığının altını çizerek özellikle genç okurlara hitap etmek isteyen Regina Brooks, Writing Great Books for Young Adults adlı kitabında bunun örneğini veriyor.

Yazarlık atölyelerinde ders veren yazarların bu atölyelere katılamayanlar için hazırladıkları kitaplar da koca bir rafı dolduracak kadar çok... How to Write Short Stories That Sell: Creating Short Fiction for the Magazine Markets adlı kitap yazarlık atölyelerinde ders vermiş bir akademisyenin kaleminden çıkan bir kitap. Julie Armstrong’un Experimental Fiction adlı kitabı ise James Joyce, Virginia Woolf, Franz Kafka, Marcel Proust gibi usta yazarlardan yola çıkarak deneysel kurmacanın nasıl yazılacağına dair ipuçları veriyor.

Editörden yazma rehberi

Kitabını bastırmak isteyen yazar adaylarından genellikle dosyalarının ilk 10-15 sayfasını isteyen editörler, böylece kitabın yayımlanıp yayımlanmayacağına karar verir. The First Five Pages: A Writer’s Guide To Staying Out of the Rejection Pile adlı kitap, yayınevine teslim edilen dosyanın ilk beş sayfasında neler olması gerektiğine odaklanıyor. Çok satan kitapların editörü Donna Ippolito ise Writing Fiction: Ask the Editor adlı kitabında yazı eylemi üzerine neler yapılması gerektiğini (hikâye bulma, kurguyu geliştirme, karakterleri belirleme) ve metnin bir editör gözüyle nasıl elden geçirileceğini soru-cevap eşliğinde anlatıyor. Kısa öyküler için bir rehber niteliğindeki Writing Short Stories adlı kitap, editörlerden yazma konusunda ipuçları verirken farklı öykücülerin yazma önerilerini paylaşıyor. Yazarların bir araya gelerek meraklısına yazma üzerine öğütler derlediği kitaplar da yok değil. Why We Write: 20 Acclaimed Authors on How and Why They Do What They Do bunlardan biri.

Ustalardan yazmak üzerine öğütler

Ünlü yazarların kaleminden çıkan yazma eylemi üzerine kitaplar da okurun rağbet ettiği eserlerden. Yazmak üzerine konuşmanın kötü şans getireceğine inansa da Ernest Hemingway, hayatının son dönemlerinde mektuplarında, romanlarında ve denemelerinde kendi yazı serüveninden yola çıkarak bu eylem üzerine kafa yormuştu. Ernest Hemingway on Writing adlı kitap, usta romancının yazmak üzerine düşüncelerini, öğütlerini bir araya getiriyor. Stephen King ise Yazma Sanatı adlı kitabında, dünyaca tanınmış bir yazar olmanın yollarını sıralarken, yazı serüveninde başından geçenleri anlatıyor ve yazma ile ilgili teknik bilgiler sunuyor. King’in yazmak isteyenlere en önemli tavsiyesi şu: “Çok okuyun ve çok yazın.” Nobelli yazar Mario Vargas Llosa’nın roman sanatı hakkındaki düşüncelerini aktardığı Genç Bir Romancıya Mektuplar adlı kitabında da konu, biçim, üslup, zaman, mekân, anlatıcı, karakter, gerçeklik gibi unsurlar örneklerle incelenerek yazma eylemine dair bir yol haritası sunuluyor.

‘Yazmayı öğren­me süreci kalp paralayıcı’

Pek çok kimse yazma eyleminin sadece kitaplar üzerinden öğrenilemeyeceğinde hemfikir olsa da kitabın yazardan çıktıktan sonra geçirdiği süreç hakkında bu tür kitapların yol gösterici olabileceği kanaatinde. Öte tarafta, bu işin bir zanaat olduğunu ve ciddi bir disiplin gerektirdiğini dile getirenler, yazma yeteneğinin iyi bir okur olmakla elde edilebileceğine dikkat çekenler var. Ama yazma eylemini salt teknik bir uğraş olarak görmek elbette yanlış. Faulkner, bakın neler söylüyor: “Eğer bir yazar teknikle ilgiliyse, ameliyat yapsın veya tuğla döşesin. Yazma işinde mekanik bir yöntem veya kestirme bir yol yoktur. Genç bir yazarın teori peşinden koşması deliliktir. Kendinizi hatalarınızla eğitin; insanlar sadece yanlışlarından öğrenirler.” Alberto Manguel ise bu konuda şöyle diyor: “Yazmayı öğren­me süreci kalp paralayıcıdır, çünkü anlaşılamaz. Ne miktarda olursa olsun sıkı çalışma, görkemli amaç, iyi nasihatler, kusur­suz araştırma, müzik kulağı ve üslup zevki, iyi yazma garantisi değildir.”

Bir sözcüğe krallığım!

Bu yazıda sözü edilen bazı kitapların “Yazar olmayı mı arzuluyorsunuz?” “Senelerdir beklediğiniz kitabınızı rafta mı görmek istiyorsunuz?” “Okur olmaktan bıktınız mı?” “Okurluktan yazarlığa mı geçmek derdindesiniz?” gibi ucuz söylemleri elbette kafa karıştırıcı. Fakat bu kitapların alıcısı olmadığını söylemek ve hepsini aynı potaya koymak da haksızlık olur. İyi okurun da bu seçimde gayet hassas olduğunu söyleyebiliriz. Fakat yayın dünyasında bu boşluğu gören kurnaz yayıncılar ve yazarlar meraklı okurun hevesini popüler kişisel gelişim kitapları düzeyinde metinlerle tatmin ediyor. Yayın dünyasını gittikçe kuşatan bu rehber kitaplar azalacağa benzemiyor, zira ‘beni sevin’ arzusu hepimizin içinde bir yerlerde... Yine Roland Barthes’ın deyişiyle, “Bir dile, bir adlandırmaya yeniden ka­tılmak için kavga ediyorum: Bir sözcüğe krallığım! Ah, yazmasını bilseydim!”

Musa İğrek
Kitap Zamanı
6 Ekim 2014

8 Ekim 2014 Çarşamba

Saf sanatın babası Maleviç’e armağan



Bir müzede veya galeride önüne dikildiğimiz tabloya karşı boş bakışlarımızı, onları hayranlıkla izleyenlerden kaçırmak bizi biraz rahatlatır. Bu yüzden izleyicinin soyut sanata duruşu ya sevgi ya da nefret üzerine kuruludur. Fakat aradaki mesafeyi kısalttıkça, zevkli bir alışverişe girdiğimiz anlar da olur. Her tablo görsel bir metafor şölenine dönüşür, zihin tatlı yorgunluğuna teslim olur.

Rus ressam Kazimir Maleviç’in (1879-1935) Londra’daki Tate Modern Müzesi’nde sergilenen soyut sanat tarihinin en önemli tablosu Siyah Kare önündeki kalabalıktan, hayranlık veya boşvermişliği okumak zor değil. Maleviç için yaklaşık 30 yıl aradan sonra açılan ilk retrospektif sergide 150’den fazla eserle birlikte yer alan bu tablo serginin en önemli eseri. Tate Modern’in 12 odasına yayılan “Maleviç: Rus Avangardının Devrimcisi” adlı sergi, yaşadığı dönemde yeni bir soyut dil arayışına giren usta sanatçının tüm evrelerini ele veriyor. Sergi dünyanın dört bir yanından çeşitli müze ve koleksiyonlardan derlenmiş.

14 çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak Kiev’de doğan Maleviç’in çocukluğu, sanat dünyasına epey uzak bir yerde, şekerpancarı yetiştirilen köylerde geçer. Buradaki yaşantı sanatının başlangıcı olur. Babasının ölümünün ardından Moskova’da sanat eğitimi alan Maleviç, Rus avangart ressamlarının arasına girer. 1915’te 106 x 106 cm boyundaki siyah bir kareyi, bir ikon gibi serginin baş köşesine yerleştirdiği 0.10 adlı sergi, sanat tarihinde radikal bir olay olarak kayıtlara geçer; zira süprematizm adını verdiği bu yaklaşım, soyut geometriciliği benimseyen bir resim anlayışının manifestosu gibidir. Maleviç eleştirmenlerin ve halkın görmeye alıştıkları şeyi yerle bir etmiştir. Son derece yalın ve çarpıcı bir eserdir söz konusu olan. Tate Modern’deki sergide, dünyada dört tane olan Siyah Kare’lerden ikisi sergileniyor. 1915’teki ilk tablo halen Mosko-va’da ve buradan hiç ayrılmadı.

Kendi dilini bulan sanatçı

Maleviç’in Latince “en üst, en yüce” anlamına gelen “supreme” sözcüğünden türettiği süprematizm, ‘hiçbir şeyin’ ve ‘her şeyin’ iç içe geçtiği bir sanat. Başka deyişle, saf sanatı temsil eden bir yaklaşım. Tate Modern 0.10’dan yola çıkarak, bir odayı tıpkı o dönemde sergilenen haliyle düzenlemiş. Süprematizmi mimariye de uygulamak isteyen Maleviç’in çeşitli maketleri de sergileniyor. Ünlü mimar Zaha Hadid’in Maleviç tutkunu olduğunu hatırlarsak, Maleviç’in etkisi daha iyi anlaşılır.

Maleviç’in formları doğayı çağrıştırmaz, nesnelerin zihnimizdeki tanıdık görünümleri geçersizdir. Sergide yer alan Beyaz Üzerine Beyaz adlı bir başka önemli tablo, resmin en saf formu olarak değerlendiriliyor. Onun renk dünyasında gökyüzü mavinin aksine beyazdır ve sonsuzluğun rengidir. 1919’da yazdığı Nesnesiz Resim ve Süprematizm adlı manifestosunda sonsuzluğun hakiki sembolünün beyaza evrildiğinden söz eder ve ressamlara bir çağrıda bulunur: “Rengin sınırlarının mavi ışık gölgelerinden geçtim ve beyaza ulaştım. Beni izle yoldaş. Renkli gökyüzünün hatlarını altüst ettim, yıktım ve rengi sıkıca düğümlediğim bohçaya koydum. Beyaz, özgür derinlikte yüz, sonsuzluk önünde...”

Sergide karalama ve eskizlerin yer aldığı 10. oda, sanatçının tüm sanat evresinin iz düşümü. Buradaki küçücük kâğıtlara yaptığı çizimlerin, o dönemde kağıdın pahalı olması sebebiyle, daha sonra tablolara dönüştüğünü sergideki eserlerden görebiliyorsunuz. Edebiyata ve operaya da ilgilidir Maleviç. Kitaplara çizdiği kapaklardan ve sahne tasarımını yaptığı Güneşe Karşı Zafer operasından eskizler de sergide yer alıyor. 1930’larda ise Maleviç yeniden figüre döner ve serginin son odasındaki portreler sanatçının bu dönüşümünü önümüze seriyor. Stalin rejiminin baskısından nasiplenen ve resimlerine el konulan Maleviç, 56 yaşındayken kanserden hayata veda eder. Ölürken yatağının başında Siyah Kare asılıdır. Mezarına da aynısından yerleştirilir. Tate Modern’deki Maleviç sergisi her sanatçının arzuladığı kendi anlatım biçimini, kendi dilini oluşturmanın zirve örneklerinden biri sayılabilir, zira saf bir sanatla kurulmuş bir dünya var karşımızda. Sergi 26 Ekim’e kadar açık.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
8 Ekim 2014





5 Ekim 2014 Pazar

Sanat piyasası Çin kuşatmasında

23:22 Posted by Musa İğrek , No comments

Sanat iştah kabartıcı bir yatırım aracı olarak kendi sularında akıyor. Bu kârlı alanın senelerdir büyük oyuncusu olan Avrupa, rolünü ABD’ye devrederken, son rakamlar piyasanın buradan Çin’e doğru uzandığını gösteriyor. Dünyanın en büyük sanat araştırma merkezi Paris Artprice’ın rakamlarına göre, 2013/14 yılını 2 trilyon gelirle kapatan çağdaş sanat piyasası, bu uçuk rakamlarla birlikte aynı zamanda kendi rekorunu kırmış oldu. Piyasanın en önemli gelişmesi ise Amerikalı Jeff Koons’un, “Balloon Dog” adlı eserinin 58,4 milyon dolara satılmış olmasıydı.

Rakamlara göre bireysel satışlarda Amerikalı sanatçıların lider olduğu bir liste dikkati çekerken, Çin 811 milyon dolarlık satışla sanat marketini büyük ölçüde tekelinde bulunduruyor. Geçtiğimiz hafta İstanbul’da düzenlenen Artinternational’ın katılımcıları arasında Galerie Paris-Beijing, Lehmann Maupin, Pace ve Pearl Lam Galleries gibi Çin kökenli galerinin çokluğu da bunun küçük bir işaretiydi. Dünyanın ikinci büyük ekonomisine sahip olan Çin’de sanat piyasasının gittikçe güçlendiği açık bir gerçekken herkesin aklındaki soru, bu piyasa bir balon mu ve öyle ise ne zaman patlayacak!

Çin sanat piyasası 2011’den sonra büyük bir yükselişe geçti. Çin’deki birçok endüstrinin önü alınmaz büyümesiyle bu coşkunluktan nasibini alan sanat piyasası uzmanları endişelendirmiyor değil, zira bu alan çok hassas ve korunmasız. Öyle ki geçtiğimiz yılın haziran ayında Çin hükümeti özel bir müzeyi, mekanda yer alan yaklaşık 40 bin parçalık sahte eser nedeniyle kapatmıştı.

Sanat piyasasının yükselmesindeki bir başka etken, komünizmden kapitalist bir düzene doğru silkinen ülkedeki yeni zengin sınıfın, bastırılmışlıktan sıyrılıp bir anda kendine yeni bir yol bulması... Sanatı bir yatırım aracı olarak keşfeden ve sanatın her türlü formuyla bir anda haşır neşir olan bu yükselen zengin sınıfın, ülkedeki sanat piyasasına güvensizliğini de belirtmek lazım. Bunun altındaki neden ise sahte eser üretimindeki artış. Hem bu yeni zengin zümreye mensup hem de sanat piyasasında yükselişinin farkında olan pek çok kimse, Avrupa’daki ve Amerika’daki sanat fakültelerine eğitim almak için yollara düşüyor.

Küresel ekonomi ve sanat piyasası

Sanat piyasasında uzun yıllar çalışanlar bile bu duruma hayret ederken gelişen bu yeni düzeni kavramak zorlaşıyor. Çin’in etkisi dünyanın dört bir yanında açılan sanat fuarlarında (yaklaşık iki yüzün üstünde), düzenlenen müzayedelerde (online olanlar daha da müşteri çekiyor), bienallerde, yeni galerilerde etkisini gösterirken, sanat piyasasının yeni aktörleri ortaya çıkıyor. Çin’in ardından piyasaya sessizce giren ve büyük bir pazar oluşturan Rusya, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni de bir kenara yazmak gerek. Küresel ekonominin çarklarıyla burun buruna giden bu piyasanın nelere gebe olduğunu kestirmek zor.

Çin bir taraftan da yetenek ve deneyim konusunda Londra, New York, Paris ve Berlin gibi kültür sanat merkezleriyle işbirliğine girerek ülkeye sanat ithal ediyor. Bunun yanı sıra çeşitli ülkelerde Çin’in kültürel hazinesini dünyaya tanıtacak sergiler düzenleniyor. Bunların son örneği ise geçtiğimiz günlerde Londra’daki British Museum’da açılan ve ülkenin 1400 ve 1450 yılları arasındaki dönemine odaklanan “Ming: Çin’i Değiştiren Elli Yıl” adlı sergi. Çin’in, bu tür etkinlikleri kültürel diplomasinin bir aracı olarak gördüğü de söylenebilir. Bir diğer önemli nokta ise eğitimlerini Çin dışında tamamlayıp ülkeye geri dönen birinci ve ikinci kuşak sanatçıların oluşturduğu yeni dilin sanat ortamına getirdiği hareketlilik. Bu gelişmelere, son yıllarda Christie’s Sotheby’s gibi ünlü müzayede evlerinin ülkede şube açmasını da eklemek lazım. Ekonomisinin yanı sıra sanat alanında da yükselişte olan Çin’in, büyük bir pay sahibi olduğu sanat piyasasının gerçekten bir balon mu olduğu sorusunun cevabını ise zaman gösterecek.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
5 Ekim Pazar