30 Eylül 2014 Salı

Çevirmenlerden anadilini serbestçe kullanma çağrısı


Edebiyat çevirisinin ülkemizde çok da önemsendiğini söylemek doğru olmaz. Türkçenin özensiz kullanıldığı çevirileri bir kenara bırakırsak, bu çeviri eylemi Alberto Manguel'in deyişiyle, ‘basit bir saf değiş-tokuş' olarak değerlendirilemez. Kültürün vazgeçilmez bir dinamiği olan çeviri, Tomris Uyar'ın tespitiyle "Türkiye edebiyatına her zaman taze bir kan, yeni bir soluk getirmiş, öz yapıtları etkilemiş, dilin olanaklarını genişletmiş. Kapalı odanın panjurlarını şöyle bir itip gün ışığını salmış içeri." Fakat çeviri edebiyatla beslenen ülkelerin başında gelen Türkiye'de çevirmenlik mesleği, karşılığı pek alın­amayan ve az kazanç getiren zorlu bir iş. Edebiyatın bu görünmez kahramanları çoğu zaman yok sayılır. 1953'te kurulan Uluslararası Çevirmenler Federasyonu, çevirmene hak ettiği itibarı vermek ve buna dikkat çekmek için 1991'den bu yana 30 Eylül'ü Dünya Çeviri Günü olarak kutluyor. Her yıl belli bir tema belirleyen federasyonun bu yılki teması ‘Dil Hakları: Tüm İnsan Haklarının Olmazsa Olmazı'.

İnsanların onurlu bir hayat sürmesi için anadilini serbestçe kullanmaya ve seçmeye vurgu yapan bu seneki tema herkesi bunun farkındalığına davet ederken, dilin sadece bir iletişim aracından öte bir kimlik olduğu vurgusu yapıyor. Tam da bu günde, Fethullah Gülen'in geçtiğimiz yıl Erbil'de Kürtçe yayımlanan Rudaw Gazetesi'ne verdiği söyleşide dile getirdiği şu sözleri hatırlatmakta yarar var: "Anadilde eğitimin ilke planında kabul edilmesi devletin vatandaşlarına karşı adil olmasının gereğidir. (...) Kürt veya Türk olmak elimizde ve bizim tercihimize bağlı değilken, anadil olarak Türkçe veya Kürtçeye sahip bulunmak elimizde, tercihimiz ve irademiz dahilinde gerçekleşmemişken, Türk veya Kürt olmayı, Türkçe veya Kürtçe konuşuyor olmayı bir ayrım sebebi yapmak, garabetten ve hepimizin zararına olmaktan başka ne manâya gelir?"

ÇEVİRMENLERİN EMEĞİ ÇALINMAMALI

Marquez'den alıntılarsak, çevirmenlerin "Entelektüeliteden çok, sezgileri güçlü"dür ve yayıncıların "yaptıkları işin karşılığında onlara ödediği kesinlik­le çok yetersiz ancak edebi bir eser ortaya çıkardıklarını da gör­müyorlar.” Usta romancının seneler öncesinden belirlediği bu açmazdan çok da kurtulabilmiş değiliz. Dünya Çeviri Günü'nde çevirmen, yazar Sabri Gürses'in geçtiğimiz yıl yaptığı çağrı hâlâ tazeliğini koruyor: "İşverenler çevirmenlere hak ettiği saygıyı ve ücreti vermeli. Sağlık sigortası ödeme zorunluluğuyla karşı karşıya kalan serbest çevirmenler, kendilerini başka işletmelerde çalışıyormuş gibi gösterip sigortalı olmak gibi yollara başvurma mecburiyetinden kurtarılmalı: Serbest çevirmenden hizmet alan işletme, hizmet süresince onun sağlık sigortasını ödemeli. Çevirmenler standart, asgarisi belirli olan, keyfi olarak değiştirilmeyen çalışma koşullarında çalışmalı. Çevirmenlerin emeği çalınmamalı–bir başkasının, örneğin Dostoyevski çevirisini çalıp başka isimle yayınlayan sahtekârlar için, çeviri intihalcileri için ağır cezalar getirilmeli; bunu yaparak çevirmenlik mesleğini lekeleyenlerin kamuya ilan edilmesi serbest olmalı."

ONLAR ÇEVİRMEZSE DÜNYA DÖNMEZ

Yayınevleri bir taraftan çevirmen bulamamaktan şikâyet ederken, öte taraftan çevirmenin haklarını maalesef görmezden gelebiliyor. Hele çeviri piyasasında yeniyseniz işiniz daha da zor. Ülkemizde sadece çeviri yaparak geçinmenin zorluğu ister istemez kötü çevirilerin piyasada cirit atmasına sebebiyet verirken, okurun da payına düşenler yok değil. Zira çeviri kitaplara olan ilginin azlığı, yayınevlerinin baskı sayısını gitgide azaltmasına neden oluyor. Geciken ödemeler, yerine getirilmeyen sözleşmeler de bu zorlu çevirmenlik mesleğinin can sıkıcı taraflarından. Kültür Bakanlığı'nın çevirmenlerin sorunlarına ciddi eğilmeyişi ise bir başka önemli sorun olarak listenin başında.

Pablo Neruda, “Cortazar'ın hiçbir yapıtını okumamış olmak, ömür boyu şeftali yememiş olmak gibi bir şeydir, o kadar kötüdür.” der. İnsanın merak duygusunu kamçılayan bu kışkırtıcı cümle karşısında Cortazar'ı okumamak elbette imkânsızdır. Bu zorluğu aşarak başka dildeki metinleri önümüze getiren iyi çevirmenlere Dünya Çeviri Günü'nde anmak ve onlara çok şey borçlu olduğumuzu hatırlatmak gerekir. Geçtiğimiz yıllarda düzenlenen Dünya Çeviri Günü'nde söylediklerinden hareketle söylersek, “onlar çevirmezse dünya dönmez”!

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
30 Eylül 2014



28 Eylül 2014 Pazar

Talihsiz Bolaño nasıl kıymetlendi?

Roberto Bolaño (1953-2003)
Yaşadığı dönemde kendisine duyulan hayranlığı göremeyen yazarların talihsizliği dokunaklıdır. Binbir emekle ördükleri o edebî dünyanın sefasını sürmeden aramızdan usulca ayrılırlar. Şilili yazar Roberto Bolaño (1953-2003), bu talihsizler listesinin üst sıralarında yer alan yazarlardan. Elli yaşında karaciğer rahatsızlığından öldüğünde, ardında sonradan keşfedilecek büyük bir edebî miras bırakmış olsa da edebiyat yarışmalarına katılarak hayatını kazanan bir yazardı. Hatta bunun öncesinde yazları bağbozumu, gece bekçiliği, bulaşıkçılık ve satıcılık gibi işlerde çalışmıştı.

40 yaşındayken romanları basılmaya başladığında yüzü biraz gülen Bolaño’nun dört başı mamur bir hayat sürdüğü söylenemez. Ölümünün ardından gerek Türkçede gerekse diğer dünya dillerinde bir anda parlayan yazarın kabuğunu kırmasında, kitaplarını büyük bir sabırla İngilizceye çeviren yayıncının büyük payı var. Bolaño’nun on kitabını İngilizceye çeviren Chris Andrews’ın yeni yayımladığı Roberto Bolaño’s Fiction: An Expanding Universe / Roberto Bolaño’nun Kurmacası: Genişleyen Bir Evren (Columbia University Press) adlı kitap, son dönemde yayıncıların deyişiyle, okurları “kasıp kavuran” Bolaño rüzgarının nedenlerine odaklanıyor. Türkiyeli okurların da bu rüzgardan nasibini aldığı söylenebilir, zira son dönemlerde Türkçedeki Bolaño kitaplığı da genişledi.

BORGES’İN YAZMAK İSTEYECEĞİ BİR ROMAN

Bolaño’nun ölümünden sonra bir anda parlamasının hikayesi kısaca şöyle… İngiltere’deki Harvill Press adlı yayıncının, 2001’de yazarın “Nocturno de Chile” adlı kitabının haklarını satın almasından sonra Bolaño rüzgarı kuvvetli esmeye başlar. Yazar bu dönemde İspanyolca konuşulan ülkelerde bilinen bir isimdi. 1996’da ise İtalya ve Fransa bu isimle tanıştı. Fakat Bolaño’nun asıl ünü 1998’de yayımlanan Vahşi Hafiyeler romanıyla başlar. “Borges’in yazmak isteyeceği bir roman” olarak tanımlanan kitap, yazarın ifadesiyle “kendi kuşağına yazdığı aşk mektubu”dur. Bolaño, bu romanla Premio Rómulo Gallegos adlı saygın edebiyat ödülünü kazanır ve dikkatleri üzerine çeker. Zira ödülün önceki sahipleri Mario Vargas Llosa, Gabriel García Márquez, Carlos Fuentes’tir.

2003’te By Night in Chile (Nocturno de Chile) 775 adet satar. İngilizcede 2004’te yayımlanan Distant Star (Estrella Distante) da aynı talihsizliği yaşar. Bu düşük satışlar, İngiliz yayıncı Harvill Press’in hevesini kırmaz; yayınevi Bolaño’nun ölümünden kısa bir süre önce yazarın öykü kitaplarından derlediği “Last Evenings on Earth” kitabını yayımlar. Bu kitabın ardından tüm duvarlar yıkılır; Amerikalı yayıncıların ve eleştirmenlerin gözü bir anda Bolaño’ya çevrilir. Vahşi Hafiyeler 2007’de yeniden yayımlandığında 22 bin adet satar; fakat asıl Bolaño kasırgası, kısa sürede 75 bin adet satılan ‘2666’nın yayımlanmasıyla başlar.

YAYINCININ SABRI BAŞARIYI GETİRDİ

Chris Andrews’a göre Bolaño’ya ilginin nedenleri şöyle: Bolaño olağanüstü bir yazardır; Bolaño çevrilebilir bir yazardır; Bolaño bir efsaneye yol açmıştır; Bolaño Kuzey Amerika edebiyatının eksikliğini tamamlayan bir isimdir; erkekler Bolaño’nun kitaplarını seviyor ve Bolaño yanlış yorumlanmıştır. Susan Sontag’ın deyişiyle “Çağının en etkili ve hayranlık uyandıran Latin Amerikalı yazarı.” Bolaño’nun eserlerinin son on yılda en çok satan çeviri kitapların başında geldiğini söyleyen Andrews, Bolaño’nun kurmaca edebiyatta yeni bir ufuk açtığını dile getiriyor. Bolaño’nun kitaplarını çevirmeye başladığında bu geniş ilgiyi beklemediğini söyleyen Andrews, yayıncının sabırlı bekleyişiyle bu başarının gerçekleştiğini dile getiriyor. Eleştirmenlerin ve akademik dünyanın Bolaño üzerine ciddi anlamda yeni yeni kafa yorduğunu da hatırlatalım.

Eleştirmenlerden de iyi not alan kitabında yazarın kurmaca evrenini siyasi, etik ve estetik yönden irdeleyen Andrews’ın Bolaño’nun dünyasına epey hakim olduğu görülüyor. Bu ‘talihsiz yazar’ hakkında kışkırtıcı sorularla ilerleyen Andrews’ın kitabında dediği gibi Bolaño’nun kurmacası, sürekli genişleyen bir evren vaat ediyor.

Türkçede Bolano kitaplığı

Vahşi Hafiyeler (2007), Roberto Bolano, Çev: Peral Bayaz, Metis
Uzak Yıldız (2008), Roberto Bolano, Çev: Zerrin Yanıkkaya, Metis
Katil Orospular (2010), Roberto Bolano, Çev: Peral Bayaz, Metis
2666 (2012), Roberto Bolano, Çev: Zeynep Heyzen Ateş, Pegasus
Tılsım (2013), Roberto Bolano, Çev: Zeynep Heyzen Ateş, Pegasus

Musa İğrek
28 Eylül 2014
Zaman Gazetesi



13 Eylül 2014 Cumartesi

Polisiye, kadınların elinde yükseliyor


Kendine has, sadık bir okur kitlesine sahip polisiye romanlar, okura heyecan, merak ve gerilim dolu bir dünya sunar. Amerikalı yazar Raymond Chandler, meşhur denemesi Adam Öldürmenin Yalın Sanatı’nda iyi bir polisiye romanı yazmanın bunu meslek edinmiş kişiler için bile zor iş olduğundan söz ederken, Selim İleri bu romanlardan ‘anlatma ve dile getirme sanatının kıvraklığını’ öğrendiğini paylaşır. Polisiye romanın ‘kraliçe’si ve kitapları dünyada milyonlarca satan Agatha Christie’nin adını yaşatmak ve onu yeni nesillerle tanıştırmak isteyen ailesi, yazarın unutulmaz karakteri Hercule Poirot’nun çoksatan kitapların yazarı Sophie Hannah tarafından yeniden kaleme alınmasına izin verdi.

Poirot’yu, Hannah’nın kalemine emanet eden Christie’nin ailesi adına, torun Mathew Prichard, “Sophie Hannah’nın büyükannemin eserlerine duyduğu büyük hayranlık öylesine güçlü ki, kurguladığı bu eseri okuyunca, yeni bir Christie’nin doğması gerektiğine karar verdik.” dedi. Tüm dünyayla aynı zamanda Türkiye’de okurla buluşan Monogram Cinayetleri (Altın Kitaplar) edebiyat dünyasında ve okur yakasında ilgiyle karşılaşırken, bir başka noktaya dikkat çekti: Polisiye romanların kadın yazarların elinde gittikçe daha da yükseldiği ve bu türe kadın okurların olan ilgisi...

Erkek egemen bir tür olan polisiye, kadın yazarla bu zemini paylaşmaya başladı. Çok satan kitap listelerinde polisiyenin yeri daha da görünür olurken, bu türe olan ilgi de artmakta. Britanyalı ünlü polisiye yazarı Val McDermid, kadın yazarların okuru korkutma konusunda erkeklerden daha maharetli olduklarını ve kadın yazarların erkeklere göre kadın karakterlere daha içerden bir bakış yakaladığını söylüyor. McDermid, çocukluktan itibaren kadınların karanlıktaki ayak seslerinden korkutulduğu, erkeklerin ise daha cesur büyüdüğü kanaatinde. Bunun yanı sıra bir kurban veya ana karakter olarak kadının yer aldığı bir kitabın kapağının okurların dikkatini daha çok çektiğini bilen yayıncıların, bunu bir pazarlama aracı olarak kullandığını sözlerine ekliyor.

KADINLAR, İÇ GERİLİMİ YANSITMAKTA BAŞARILI

Polisiye roman yazarı Ruth Dudley Edwards ise kadınların şiddet içeren polisiye romanlara daha çok ilgi gösterdiklerini belirtiyor. Kadın okurların bu tavrı, şiddeti güvenli bir mesafeden izlemeyi çekici bulmak olarak değerlendirilirken, kadınların korkuyu erkeklere oranla daha iyi bildikleri yargısı bu türe karşı artan ilginin bir nedeni olarak görülüyor. İngiliz Polisiye Yazarlar Birliği Başkanı Alison Joseph ise kadın okurların polisiye türüne olan ilgisini kitabın ana kahramanının kadın olmasına bağlıyor. Son dönemde kadın yazarların (Lauren Henderson, Karin Slaughter, Tess Gerritsen, Chelsea Cain ve Mo Hayder) polisiye türüne olan ilgisine kimi eleştirmenler bu romanların çokça şiddet içerdiğini dile getirerek biraz mesafeli duruyor. Öyle ki, erkek yazarlara göre şiddet konusunda kadın yazarların bir hayli mesafeyi açtığına dikkati çekiyor. Polisiye romanlar konusunda kafa yoran Sarah Winmen, kadınların bu kitaplarda iç gerilimi iyi yakaladıklarını söylüyor. Hatırlatmakta fayda var: Britanya’nın önemli polisiye edebiyat ödülü olan Theakstons Old Peculier’in bu yılkı sahibi Belinda Bauer, geçtiğimiz yılki ödülün sahibi ise bir başka kadın yazar Denise Mina oldu.

Özellikle Britanya’da 90 milyon sterlin civarında bir polisiye roman pazarı var. Bu iştah kabartan pazarın farkında olan yazarlar, yayınevleri bu türe daha fazla yöneliyor. Avrupa’da ve Amerika’da polisiye türe olan ilgi artarken, Forbes’in her yıl yayınladığı en çok kazanan yazarların zirvesinde Stephen King’in senelerdir yer işgal ettiğini anımsatmakta fayda var. Bu getiri haliyle pek çok yazarın bu türe ilgisini de artırıyor.

Türkiye’de kadın polisiye yazarı çoğalıyor

Polisiye edebiyatında kadın yazarların varlığı, Türk edebiyatında da gittikçe yükseliyor. Ahmet Ümit, ‘kadınların ayrıntı okuma yeteneklerinin erkeklere göre daha geliştiği’ tespitinde bulunur, özellikle polisiye romanda önemli bir süreç olan bu okuma başarılı metinleri karşımıza çıkarıyor. Son dönemlerde polisiye romanlar yazan kadın yazarlar arasında Elçin Poyrazlar, Hesna Onbaşı, Ayşe Erbulak, Piraye Şengel, Sibel Köklü, Şule Şahin, Esra Türkekul ve Zühal Kuyaş sayılabilir. Esra Türkekol’un bir söyleşisinde “Polisiyenin belli bir okuru var. Bu kitle yeni çıkan her polisiyeyi takip ediyor. Sanırım bir de aslında istemesem de kadın polisiye yazar sayısının az olmasının avantajını yaşıyorum. Bir kadın polisiye yazınca ilgi uyandırıyor.” sözleri bu ilgiyi özetliyor.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
13 Eylül 2014



10 Eylül 2014 Çarşamba

‘Yasaklı Kitaplar Haftası’ bizde de kutlansa...


Risale-i Nur Külliyatı’nın hak sahiplerinden izin alınmaksızın yayımlandığı bahanesiyle, Kültür Bakanlığı’nın yayıncılara bandrol vermemesi hâlâ devam ediyor. Basımı bir nevi duran Risale-i Nur’lara uygulanan bu akıl almaz uygulama, devletin bu eserleri kamu malı sayarak tekeline almasına doğru ilerliyor. Senelerdir hiçbir sıkıntı yaşanmadan basılan Risale-i Nur’ların, bir anlamda yasaklı kitaplar listesine girdiği söylenebilir, zira devlet inisiyatifine bırakılan bu yayımlama özgürlüğünün ne kadar süreceği ve bu kitapları basmak isteyen yayıncılar için nasıl bir yol bulunacağı, tam bir bilmeceye dönmüş durumda.

Devletin yayınevlerine Risaleleri yayımlama engeli süredursun, Amerika’da okuma ve yayımlama özgürlüğüne dikkat çekmek için senelerdir kutlanan ‘Yasaklı Kitaplar Haftası’ için gün sayılıyor. 1982’den bu yana okullarda ve kütüphanelerde bulunan kitaplara karşı başlatılan çeşitli yargılama ve tartışmalara bir tepki olarak doğan hafta kapsamında her yıl bir tema belirlenerek çeşitli etkinlikler düzenleniyor. 21-27 Eylül arasında kutlanacak olan haftanın bu yılki teması, çizgi romanlar. Bilgiye serbest erişimin değerini vurgulayan etkinlik kitapseverleri, yayıncıları, kütüphanecileri, kitabevlerini, yazarları, gazetecileri ve öğretmenleri her türlü bilgiye ulaşma ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü için bir araya getirmeyi amaçlıyor.

YASAKLI KİTAPLARI SESLİ OKUMA EYLEMİ

Birliğin hazırladığı listeye göre, ABD’de geçtiğimiz yıl ve bu senenin ortaları kadar yaklaşık 350 kitap kütüphanelerde ve okullarda sansürlendi. Etkinlik kapsamında her yıl, o yılın en çok yasakla karşılaşan on kitabı seçilerek okuma etkinliği düzenleniyor. Bu yıl engellemeyle karşılaşan kitaplar arasında şunlar yer alıyor: Isabel Allende, The House of the Spirits; Margaret Atwood, The Handmaid’s Tale; Anne Frank, The Diary of a Young Girl; Toni Morrison, Bluest Eye; Suzanne Collins, The Hunger Games; Jeff Smith, Bone...

Amerikan Kütüphaneler Birliği’nin öncülüğünde kutlanan Yasaklı Kitaplar Haftası kapsamında, ülkenin dört bir yanındaki kütüphaneler ve kitabevleri, düzenledikleri etkinliklerle düşünce özgürlüğüne vurgu yapıyor ve yasaklılar listesine giren kitaplar okurlarca sesli okunarak sansürcü anlayışa dikkat çekiliyor. Yasaklı Kitaplar Haftası etkinliğine dünya genelinde de destek var. Bunun yanı sıra dileyenler, yasaklı kitaplar listesinden seçilen kitaplardan bölümler seslendirerek kameraya kaydediyor ve bunu sosyal medyadan paylaşıyor. Hafta boyunca okuma özgürlüğünü savunanlar ve sansüre karşı olanlar sosyal medya üzerinden #bannedbooksweek hashtag’i seslerini duyuruyor. Yasaklı Kitaplar Haftası’nın resmi sitesi ise: www.bannedbooksweek.org. Türkiye’nin yasaklı kitaplar konusunda pek de iç açıcı olmayan durumunu düşündüğümüzde ülkemizde böyle bir etkinliğin düzenlenmesi elbette büyük tartışmalara sebep olacaktır, fakat böyle bir haftaya ihtiyacımız olduğu kesin!

Türkiye’nin yasaklı kitap karnesi kötü

Amerika'da düzenlenen Yasaklı Kitaplar Haftası, geçtiğimiz mayıs ayında Işıl Eğrikavuk'un İstanbul'daki Rampa Galeri'de açılan Karanlık Kütüphane adlı sergisini akla getirdi. Serginin bir bölümünü oluşturan Yasaklı Kitaplar Kütüphanesi'nde çeşitli dönemlerde yasaklanan dört yüz kitaba yer veren sanatçı "Her dönemin kendi yasaklamalarını getirdiği ve faturanın her daim kitaba, yazara, yayıncıya ve okuyucuya kesildiğini çok net görüyoruz." diyordu. Türkiye'nin yasaklı kitap karnesi çok parlak olmasa da iyi gelişmeler olmuyor değil, fakat yasaklamalar hâlâ sürüyor. Türkiye'de kayıtların tutulmaya başlandığı 1952 yılından beri, adli ve idari birimlerce hakkında toplatma, yasaklama, dağıtım ve satışın engellenmesi kararı alınan yaklaşık 22 bin 600 yayın bulunuyordu. Geçtiğimiz aralık ayında bu yasak kalkarken bu ürküten yasaklı yayınlar arasında 2 bin 336 kitap yer alıyordu. Mahkemeler, bu kitaplardan 2 bin 221'sinin yasağını kaldırırken, 115 kitap hakkındaki toplatma, yasaklama ve satışının engellenmesi kararının devamına hükmetti.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
10 Eylül 2014



8 Eylül 2014 Pazartesi

Joan Miró'nun evinden haberler


Sanatçı evleri ve koleksiyonları biraz tehlikelidir. Ressamın sanat evreleri tüm sırlarıyla açığa çıkarken, geride bıraktığı izler ve hatıralar da onun dünyasına kolayca girmenin anahtarıdır. Sabancı Müzesi, 22 Eylül'de açılacak Miró sergisi öncesi, Katalan sanatçı Joan Miró'nun (1893-1983) İspanya'nın Mallorca adasında yaşadığı eve ve vakfının yer aldığı Barcelona'ya geçtiğimiz cuma günü sona eren dört günlük bir ziyaret düzenledi. Ziyaretin ilk durağı, sanatçının yaklaşık otuz yıl kadar yaşadığı ve hayatının son dönemlerini geçirdiği evi ve iki atölyesinin yer aldığı Mallorca'daki mekândı. Buradaki Pilar ve Joan Miró Vakfı'nın tüm yükünü kırk altı yaşındaki torun Joan Punyet Miró çekiyor. Torun Miró, neşeli ve hareketli üslubuyla hemen dedesini anlatmaya başlıyor: "Burası Miró için kendi kökleri, doğa, toprak, gökyüzü, şiir, mavi ve sessizlik gibi anlamlara sahipti. Haftada bir-iki gün kendisini burada görürdük. Hayatımda sadece bir kez dedemin atölyesine gittim o da seksen beş yaşındaydı. Merdivenden indiğimizde Mallarme ve Rimbaud'un kitapları yerde duruyordu ve bu şiir kitaplarından rastgele bölümler açarak ruhunu çalıştırdığını söylemişti.”

Masmavi bir denize tepeden bakan, zeytin, palmiye ve badem ağaçlarının arasındaki böyle bir eve ve atölyeye sahip olmayı Miró uzun süre düşler. Aynı anda birkaç tabloyla çalışacak büyüklükte bir mekanın hayalini mimar Josep Lluis Sert -aynı zamanda Miró'nun yakın arkadaşıdır- gerçeğe dönüştürür. Koleksiyonun sergilendiği vakıf binası, sanatçının önemli figürlerinden yıldız şeklinde tasarlanır. Aynı mekanda Miró'nun diğer atölyesi olan tarihi Son Boter binasında ise Miró odalardan birinden çıkacakmış gibi duruyor. Fırça darbeleri, boyalar, duvarlardaki karalamalar, taslaklar ve boya izleri ilk günkü gibi taze ve canlı. Torun Miró, binanın halka açık olmayan kısımlarını da gezdirirken bir yandan da anlatıyor: “Benim ve kardeşimin topları, şapkaları ve kuklaları ortadan kaybolduktan seneler sonra, bir heykelin üzerine sıvanmış veya birleştirilmiş olarak görünürdü.” Torun Miró dedesinin sanatçı olmanın dışında, kendi dönemiyle iç içe bir hayat yaşadığını söylüyor: “Çocuğun çıplak gözle dünyayı gördüğü gibi dedemin de bakışı ve sanat anlayışı bu doğrultudaydı. Sanat hayatında ünü yakalamasına rağmen son yıllarına kadar üretti ve kendini sürekli yeniden keşfeden bir sanatçı olarak hayatını sürdürdü.”

Miró'nun sanatın insanlar ve kültürler arasında köprü kurduğunu belirten Joan, savaşlar, darbeler ve diktatörler gören dedesinin yaşamı boyunca, demokrasiden yana biri olduğunu dile getirirken, Miró'nun kulağımızın arkasına saklanan rüyaları ve arzuları çekip önümüze bıraktığını anlatıyor. Kendisi de sanata düşkün olan torun Miró, para ve tabloların miras olarak kalabileceğini fakat yeteneğin devredilemeyeceğini söylüyor. Bunun yanı sıra, oldukça renkli gözüken tabloların ardında aslında yoğun ve saklı bir hüznün olduğunu belirtiyor. İspanyol ve Türk kültürünün birbirine çok yakın olduğunu söyleyen Joan, İstanbul'da açılacak serginin iki ülke insanını birbirine daha da yakınlaştıracağı kanısında. Sergide, Miró'nun evinden daha önce hiç çıkmamış tablolar ve seramikler de yer alacak.

Joan Punyet Miró ve Nazan Ölçer.
Miró'nun saklı hazinesi

Ziyaretin ikinci durağı ise 1975'te Barcelona'da yer alan Joan Miró Vakfı'ydı. Ziyaretçilerle bir hayli kalabalık bu mekana girer girmez, bu binanın da mimarı olan Sert'in Miró'ya bir mektubunda yazdığı gibi "vakıf yaşayan bir mekan olmalı" sözlerinin nasıl gerçekleştiğini görebiliyorsunuz. Her yıl yüz binlerce sanatseverin ziyaret ettiği vakıfta Miró'ya ait büyük bir koleksiyon var. Eserlerin pek çoğu Miró tarafından bağışlanmış. Vakıf, sanatçı adına her iki yılda bir düzenlenen bir ödül veriyor. Miró'nun dünya çapında daha da tanınması için çalıştıklarını ve farklı ülkelerde düzenledikleri Miró sergileriyle bunu gerçekleştirdiklerini dile getiren vakfın müdürü Rosa Maria Malet, Türkiyeli sanatseverlerin de Miró'nun renkli evrenini yakından tanıyacağını belirtiyor. Miró'nun kendinden sonraki sanatçılara da yol açıcı olduğunu söyleyen Malet, onun eserlerinin gerçek hayatla sıkı sıkıya bir bağlantısı olduğunu söylüyor. Serginin küratörü Jordi J. Klavero ise Miró'nun bir Rönesans sanatçısı olduğunu belirterek serginin Miró'nun sanat hayatının son kırk yılına odaklandığını dile getiriyor. Müze ekibi, Miró'nun çalışma metodunun izlerini bir bir ele veren on bine yakın desen ve eskizin yer aldığı mekanı da gezdirdi. Sadece Miró üzerine çalışan araştırmacılara açılan bu hazine niteliğindeki bölümde, düzenli oluşuyla nam salan sanatçının tüm sanat evreleri saklı.

Sabancı Müzesi'nin gayreti

Sabancı Holding'in katkılarıyla açılacak "Joan Miró: Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar" adlı sergi için müze ekibi yaklaşık iki yıldır çalışıyor. Gezici bir sergiyi müze ekibine öneren Barcelona'daki Miró Vakfı'nın bu teklifini kabul etmeyen Nazan Ölçer'in yerinde kararıyla İstanbul sergisi için yeni bir seçki oluşturuldu. Ölçer’in, sanatçının hem Mallorca'daki evinden hem de Barcelona'daki vakıftan daha önce sergilenmemiş eserlerin yanı sıra vakfın senelerdir girişinde yer alan Miró'nun önemli bir heykelini bile yerinden söktürüp İstanbul'a getirmeyi başardığını belirtelim. Hem müze yetkililerinin hem de torun Joan'ın bu durumdan hiç şikayetçi olmadığı kesin.

Sahte Miró vakası

Hem Miró Vakfı hem de torun Joan Punyet Miró, İstanbul’da geçtiğimiz aralık ayında Tophane-i Amire’de sahte Miró eserlerinin sergilenmesinin ve ardından apar topar kapatılarak hukuki sürecin yaşandığı vakadan pek hoşnut değil. Bu duruma çok da şaşkın değiller zira dünyanın pek çok yerinde önemli sanatçılar için sahte eserlerin ustaca üretildiğinin farkındalar. Bu yüzden Paris’te titizlikle çalışarak sahte eserlerin peşine düşen ofis uzun süredir faaliyette. Müzayedelerde, kişisel koleksiyonlarda ya da açılan sergilerdeki sahte eserlere karşı bu uzman ekip sürekli tetikte. Bu tatsız vakadan sonra gerçek Miró ile karşılaşmak sanatseverler için değerli bir tecrübe olacak.

Musa İğrek, Barselona
Zaman Gazetesi
8 Eylül 2014


1 Eylül 2014 Pazartesi

Bir ada masalı


Nobelli yazar José Saramago’un 1997’de kaleme aldığı en kısa kitabı, Bilinmeyen Adanın Öyküsü (O Conto da Ilha Desconhecida) çarpıcı bir eser. Türkçede ilk kez 2001 yılında İş Kültür Yayınları’nca Emrah İmre’nin çevirisiyle basılan kitap, bu kez Saramago’un pek çok eserini dilimize kazandıran Kırmızı Kedi Yayınları tarafından okura sunuldu. Kimseyi varlığına inandıramadığı bilinmeyen bir adanın peşine düşen bir adamın ve her şeyini geride bırakarak bu yolculuğa katılmaya gönüllü bir kadının hikâyesini anlatan eser, insanın hayal kırıklıklarına ve hırslarına odaklanırken bürokrasi eleştirisi de yapan, neşeli, bir o kadar da felsefi bir metin. Hikâyeye Birol Bayram’ın desenleri eşlik ediyor. Saramago’un uzun paragraflarına alışık okur, bu incecik kitapta da benzer bir metinle karşılacak. Saramago oldukça basit görünen bir öyküyü derin mizah anlayışıyla kaleme alırken, metne zekice yerleştirdiği eleştiriler dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır.

Binbir Gece Masalları gibi

Kitabın açılış cümleleri Binbir Gece Masalları tadında. Bir masal havasında ilerleyen metinde Saramago, okuru üslubuyla sürükleyeceği büyülü dünyaya hazırlıyor bir anlamda: “Bir adam kralın kapısını çalmış ve ona demiş ki, bana bir tekne ver. Kralın evinin daha bir sürü kapısı varmış, ama adamın çaldığı kapı dilekler kapısıymış.” Kral daima armağanlarla meşgul olduğundan cevap vermekte gecikirken “halkının refahı ve mutluluğu uğruna bir şeyler yapması gerektiğine karar verir ve birinci kâtibe resmî bir yanıt yazmasını emredermiş”. Bürokrasinin hantallığı burada da karşımıza çıkıyor, zira birinci kâtip de emri ikinci kâtibe iletir, o da üçüncüye haber verir, böylece emir yine bin türlü makamdan geçerek temizlikçi kadına ulaşır, kadıncağız da o anki keyfine göre evet veya hayır diye cevap verir. Fakat bu kez kralın kapısına dayanan bilinmeyen adanın peşine düşen ısrarcı bir adamdır. Adayı bulmak için kralın kapısına dayanan adam, üç koca gün sürse bile, eninde sonunda kralın merak edeceğini tahmin eder ve tahmininde haklı çıkar zira, kralın beklenmedik biçimde kapının ardında belirmesini, ki taç giydiği günden beri böyle bir şey yaptığı pek görülmemiştir, herkes şaşkınlıkla karşılar.

Meraklı bakışların ve üşüşen kalabalığın arasında bu kargaşadan biraz bunalan kral, duruma daha fazla katlanamayarak biraz da politik nedenlerden dolayı kapının önünde biriken halkı kışkırtmak istemez. Adamın dileğini yerine getirir. Yaşananlara şahit olan temizlikçi kadın da bu manzara karşısında şaşkındır. Dahası, yaptığı işten biraz bunalmıştır. Bilinmeyen adayı bulmak için kralın kapısına dayanan adamın peşine takılır ve teknenin tayfası olmaya taliptir.

Kraldan aldığı emirle yola çıkmak için tekneyi almaya giden adam, bilinmeyen adayı bulmaya çıkan bu ısrarcının durumuna şaşırır. Bilinmeyen bir adanın kalmadığını söyleyen adama, “Mühim olan varış değil, gidiştir mi demek istiyorsun” diye sorar. Öykünün kahramanı, “Kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir.” diye cevap verir. Tekneyi aldıktan sonra temizlikçi kadınla birlikte ne yapacaklarının şaşkınlığını yaşarlar, zira bilinmeyen adayı bulmak için çıkacakları yolculukta kendilerine eşlik etmesi için kimseyi ikna edemezler.

‘Rüya hünerli bir sihirbazdır’

Yorucu geçen günün sonunda ise gittikçe gönlünü kaptırdığı temizlikçi kadının düşüncesiyle uykuya dalar adam. Saramago, metnin sonuna doğru rüyalarla örülü bu kısa öyküsünde şöyle bir tarif yapıyor: “Rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzaktaki kişileri kavuşturur...” Saramago’un kaleme aldığı öykünün kodları buradan da kolayca okunabilir, zira bilinmeyen bir adayı bulmak için yola koyulan adamın gerçek ile rüya arasındaki hallerine işaret ediyor. Öykünün sonunda ise rüyadan uyanan adamı bir sürpriz beklemektedir...

Saramago’un zekice kurguladığı bu son metni, basit görünen bir hikayenin alt metinlerle nasıl ustaca dallanıp budaklanabileceğini gözler önüne seriyor.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
1 Eylül 2014