31 Ağustos 2014 Pazar

Küratör de kim oluyor!

14:02 Posted by Musa İğrek , , No comments

‘Küratör' sıfatı, sanat dünyasını meşgul eden kavramlardan biri. Sanatın baş aktörleri olan küratörler, sergi temalarını, sanatçıları ve eserleri belirlerken, kimi zaman büyük gürültülere neden olan bir sürecin başında yer alır. Sanat kurumları isim yapmış küratörleri sayesinde çeşitli kazanımlar elde ederken, küratörler de bu vesileyle kendilerine kolayca üst sıralardan yer ediniyor. Küratörün bu tartışmasız iktidarının sanat üretimini etkilediğini de ekleyebiliriz. Değişen ekonomik ve politik şartların gölgesinde, özellikle 80'li yıllarla birlikte küratörler konumlarını iyice sağlamlaştırdı. Bugüne gelindiğinde ise sanat kurumlarını ve sanat ortamını yönlendiren küratörlük, mahiyeti tartışılır hale geldi. Küratörün rolü ve konumu farklı cephelerden ele alınmaya başlandı. 

Geçtiğimiz yıl Akbank Sanat Uluslararası Küratör Yarışması'nı kazanan Franz Thalmair, Ayşegül Sönmez'e verdiği söyleşide küratörün rolünü şöyle açıklamıştı: "Tarihi açıdan bakarsak, müzelerde ya da benzeri kültürel miras kurumlarında çalışan küratörlere genelde ‘tekkeyi bekleyen bekçi' rolü düşer – taşınabilir nesnelerden oluşan koleksiyonun bakımını üstlenen, eklenecek ya da çıkacak parçalara karar veren, bilgisini sergiler ya da yayınlar aracılığıyla halkla paylaşan uzman bir kişi. Bugünkü duruma baktığımızda bu bekçilik rolünün hâlâ sürdüğünü söyleyebiliriz ama artık bekçi, kapıları kapalı değil ardına dek açık tutuyor."

BİR SERGİ İÇİN BİNLERCE KÜRATÖR!

Sanat çevreleri küratörlük kurumunu daha eleştirel bir bakışla ele alırken, bu sıfatın dönüşüm geçirdiğinden, hatta onu isminin önüne koymak istemeyenlerin varlığından da söz edebiliriz. 2015'in sonbaharında düzenlenecek 14. İstanbul Bienali'nin hazırlanmasını üstlenen Carolyn Christov-Bakargiev bunlardan biri. Bakargiev, geçtiğimiz aylarda, ‘küratör' sıfatını kullanmama kararı aldığını duyurmuştu. Bu karar ile birlikte sanatseverleri İstanbul'da nasıl bir Bienal'in beklediği şimdiden merak konusu.

Öte taraftan seyirciyi sanatın seçim ve sergileme sürecine dahil eden yaklaşım, gittikçe daha kabul görmeye başladı. Hatta küratörler olmadan da sanatın kendi sesini duyurduğu bir döneme girdiğimiz söylenebilir. Bunun son örneği, Amerika'daki Frye Sanat Müzesi. Ağustos ayının başında Facebook, Pinterest, Instagram ve Twitter kullanıcılarının, müzenin koleksiyonundaki 232 resimden en sevdikleri eseri seçmesini isteyen kurum, önümüzdeki ekim ayında, sosyal medya üzerinden seçilen ve en çok rağbet gören eserleri sergileyecek. #SocialMuseum (Sosyal Müze) adıyla gerçekleştirilen etkinliğin seçim aşamasına, büyük bir ilgi gösterildi ve 17 bin kişi bu sürecin parçası oldu.

Proje, müzenin küratörlerinden Jo-Anne Birnie Danzker'e geçtiğimiz yıl kendi koleksiyonlarından açtıkları sergiye karşı, Britanya'dan bir sanatseverin müzeye bir mektup göndererek, aynı koleksiyondan kendi seçkisini önermesiyle başladı. Bunu bir çıkış noktası olarak gören Danzker, sosyal medyayı kullanan sanatseverleri küratörlük eyleminin merkezine koymuş oldu. Danzker, ortaya çıkan seçkinin "ayrı bir tadı" olduğunu söylerken sergide yer alan eserlerin, hangi sosyal medya aracılığıyla ve kimler tarafından seçildiğinin de isim isim ekleneceğini duyurdu. Böylece binlerce sanatsever, sergilenecek eserlerin seçimine karar vermekle küratör gömleğini giyecek ve bu tartışmalı kurumun parçası olacak. Fakat tek bir farkla: ‘iktidarı' paylaşarak! Müzenin bu projesi, küratörün işlevine dair eleştirel bir bakış olarak değerlendirilirken sosyal medyanın da sanat eylemindeki yerine dikkat çekiyor.

Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Prof. Adnan Çoker'in işini iyi yapmayan küratörleri ‘köratar' olarak nitelendirdiğini hatırlarsak, bu kuruma karşı gerçekleştirilen bu tür renkli etkinliklerin, daha katılımcı bir sanat eylemine yol açtığını söyleyebiliriz.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
31 Ağustos 2014



21 Ağustos 2014 Perşembe

Müzelerde ‘selfie’ tartışması


John Berger benzersiz kitabı Görme Biçimleri’nde bize görme eylemine dair ufuk açıcı bilgiler verir. Berger’den birkaç cümle alıntılarsak “Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bakmak bir seçme edimidir. Bu edimin sonucu olarak gördüğümüz nesne -her zaman elimizle dokunabileceğimiz bir nesne anlamında olmasa da- ulaşabileceğimiz bir alana getirilmiş olur. (...) Tek bir nesneye değil, nesnelerle aramızdaki ilişkilere bakarız her zaman. Görüşümüz sürekli olarak canlıdır, hareketlidir; her şeyi çevresindeki bir çember içinde tutar; bulunduğumuz durumda bizim için orada var olabilecek her şeyi gösterir bize. Bir şeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz.”

Elinde akıllı telefonuyla her anı fotoğraflamak isteyenlerin çağında Berger’in sözünü ettiği bu görme eylemi, özellikle müzelerde daha karmaşık bir hale girdi. Bir yandan eserle arasında derinden ilişki kurup olabildiğince haz almaya çalışan, öte tarafta ise bu hazzı fotoğraf makinesi veya akıllı telefonuyla çeşitlendiren ve kişisel tarihine ‘buradaydım’ diye not bırakan sanat izleyicisi... İkinci grupta yer alan izleyicinin öyle her yerde rahatça makinesiyle dolaşabildiğini söyleyemeyiz. Zira, sergiledikleri eserlerin flaşlı çekimlerden zarar gördüğünü dile getiren müzelerin yanı sıra flaşsız çekimlere dahi izin vermeyen (müzenin mağazasının yolunu gösteren) sanat kurumları var. Çoğu ziyaretçiyi kızdıran bu farklılık her müzede ayrı işlerken, Londra’daki Ulusal Galeri geçtiğimiz hafta ziyaretçilerine uyguladığı fotoğraf çekme yasağını kaldırdı. Bünyesinde önemli bir koleksiyon bulunduran galerinin bu tavrı müzede fotoğraf çekme yasağını yeniden gündeme getirdi.

SANAT ADINA KAYGILANDIRICI BİR DURUM

İçinde bulunduğumuz ‘selfie’ (kendi fotoğrafını çekmek) çağında müzeyi ziyarete gelenlerle mücadele etmekten bir hayli bıkan kurumun bu politikası sanatseverleri epey mutlu etti diyebiliriz. Fakat, müzenin bu tavrına sanat camiasından eleştiri geldi. Ziyaretçilerin eserleri görmek için değil, kendi fotoğraflarını sanat eseriyle birlikte çekmek için buranın yolunu tuttuğunu düşünen eleştirmenler, yasağın kaldırılmasının sanat adına kaygılandırıcı olduğunu dile getiriyor. Zira, yasağın kaldırılmasıyla galeri ve müzelerin bir ‘selfie mekanı’na dönüşeceği düşüncesi hâkim. Kimi eleştirmenler ise bu uygulamayı müzelere dijital özgürlüğün gelmesi şeklinde değerlendiriliyor. Ulusal Galeri’nin bu tavrı diğer kurumları da harekete geçirirken, dünya müzeleri ikiye ayrılmış durumda: Fotoğraf çekmeyi yasaklayanlar ve yasaklamayanlar! Paris’teki Louvre ve New York’taki Metropolitan Müzesi fotoğraf çekmeye izin verirken, dünyadaki en eski ve en ünlü sanat müzelerinden olan İtalya’daki Uffizi Galeri ve İspanya’daki Prado Müzesi, fotoğraf çekmeye izin vermeyenler arasında yer alıyor.

GÖRSEL BELLEĞİ ZAYIFLATIYOR

Müzelerin bu farklı uygulamasına karşı Psychological Science adlı dergide geçtiğimiz yıl yayımlanan makaleyi hatırlatmakta yarar var. Araştırmaya göre, sanat eserlerini izlemek yerine, elinde makinesiyle onları fotoğraflayanların sanat belleği zayıflıyor. Araştırmayı yürüten Amerika’daki Fairfield Üniversitesi’nden Linda Henkel ziyaretçilerin sanat eserleriyle etkileşime geçip bu eylemi zihinlerine kaydetmek yerine görme eylemini fotoğraf makineleriyle böldüklerini söylüyor. Henkel’e göre bu eylem bireyin, sanat eseri ile kendisi arasındaki etkileşimini ve katılımını azaltıyor. Sonuç olarak elinde fotoğraf makinesiyle müzeyi gezen ziyaretçilerin görsel hafızası, fotoğraf makinesiz ziyaretçilere göre daha gerilerde kalıyor. Henkel’in önerisi ise şöyle: Fotoğraflarını çekip biriktirmek yerine, (buna sosyal medyada paylaşmayı da ekleyebiliriz) onlarla etkileşime geçip incelemek...

John Berger, 1972’de yayımlanan Görme Biçimleri’nde sanki bugünleri görmüş gibi… Bir tabloyu gördüğümüzde kendimizi onun içine koyduğumuzu söyleyen yazar, “Bu sanatı görmemiz engellendiğinde aslında bizim olan tarihten yoksun bırakılmış oluruz. Bu yoksunluktan kim yarar sağlar?” diye devam eder. Müzelerin yavaş yavaş fotoğraf yasağını kaldırması, içinde bulunduğumuz bu ‘selfie’ çağında, kendine bir tarih oluşturma çabası olarak da görülebilir; fakat öte tarafta, sanat eserinden alacağı hazza odaklanan izleyicinin zevkini bulandırabilir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
21 Ağustos 2014



19 Ağustos 2014 Salı

Salinger cephesinden haberler


Yazarların ölümünün ardından geride bıraktıkları edebi miras hep tartışma konusu olmuştur. Hak sahipleri bu mirasa dilediği gibi muamele ederken, söz konusu olan huysuzluğuyla meşhur bir yazarsa kimi yayıncılar bunu fırsata çevirir. Kıyıda köşede kalmış ve yazarın yeniden basılmasını arzu etmediği metinler bir anda kıymete biner ve okurların unuttuğu eserler yeniden dolaşıma girer. Şöhrete ulaştıktan sonra münzevi yaşamayı seçen ve neredeyse yarım asır gözlerden uzak bir ömür süren J. D. Salinger, bu tür yazarların ilk akla gelenidir şüphesiz. Salinger’ın 2010’daki ölümünün ardından -ki henüz hayattayken pek çok eserinin yeniden yayımlanmasına izin vermiyordu- tartışmalar hemen alevlendi. Çekmecesinde yayımlanmayı bekleyen eserlerin varlığı bir yana, baskısı yapılmayan kitapları yayın dünyasının iştahını kabarttı. Yazarın edebi mirasını korumak için kurulan J.D. Salinger Literary Trust, Salinger’ın yayımlanmamış dört eserinin çeşitli aralıklarla basılacağını duyurmuştu. Yazarın gün yüzüne çıkmamış metinleri 2015’ten itibaren okurla buluşacak. Sevenleri Salinger’ın yayımlanmamış metinlerini bekleyedursun, yayıncılar onun senelerdir kitaplaşmayan öykülerinin peşine çoktan düşmüştü.

CEKETİNİ ÇALDIRAN SALINGER!

Salinger’ın 1940’lı yıllarda çeşitli dergilerde yayımladığı üç hikâyesi “J.D. Salinger: Three Early Stories” adıyla 70 yıl sonra ilk kez tek kitap halinde ve yeni illüstrasyonlarla satışa sunuldu. ‘Devrim’ niteliğindeki bu kararla birlikte yazarın bu üç hikâyesi dijital yayıncılığın cazibesinden uzak kalamayarak e-kitap ve sesli kitap olarak da ilk kez okurla buluşmuş oldu. Salinger’ın 20’li yaşlarında yazdığı “The Young Folks”, “Go See Eddie” ve “Once a Week Won’t Kill You” adlı üç hikâyenin basımını üstlenen bağımsız yayınevi Devault-Graves’ın yayım haklarını almasıyla Salinger için yeni bir dönem başlamış oldu. Salinger, pek ortalarda görünen bir yazar olmadığı için 1965’te New Yorker dergisinde çıkan “Hapworth 16, 1924” öyküsünün ardından hiçbir şey yayımlamaz. Öyle ki, öykülerinin iki ciltte bir araya getirilmesinden pek hoşnut değildir ve 1974’te New York Times’ta bu memnuniyetsizliğini şöyle anlatır: “Sevdiğiniz ceketinizi birinin dolabınıza girip çaldığını düşünün, işte kendimi öyle hissediyorum.”

Yayıncının bu üç hikâyeyi keşfi, geçtiğimiz yıl Salinger hakkında hazırlanan belgeselde, yazarın “Çavdar Tarlasında Çocuklar” adlı kitabından önce yirmi bir hikâye yazdığını öğrenmesiyle başlar. Uzun bir araştırmanın ardından üç hikâyenin peşine düşen yayınevi, yazarın edebi mirasını koruma altına almak için kurulan J.D. Salinger Literary Trust adlı kurumla anlaşır ve hikâyeleri yayımlar. Yayınevi, Salinger’ın bu konudaki hassasiyetini de ıskalamaz. Zira Salinger ne fotoğrafının ne de biyografisinin kitapta olmasını isteyen bir yazardı. Bunu dikkate alan yayınevi olabildiğince yalın bir kapak kullanmış öyküler için. Bir de sürpriz var okura: İllüstrasyonlar... Yayıncı, “Salinger kitabı görseydi muhtemelen beğenmeyecekti.” dedikten sonra yapabileceklerinin en iyisi için uğraştıklarını söylüyor.

Story dergisi ve University of Kansas City Review’da yayımlanan bu üç hikâyenin yeniden basım haklarını almayı başaran yayınevi genç bir çizerle anlaşarak öykülere görsel hazırlatmış. Çizer Anne Rose Yoken’ın da yolu Çavdar Tarlasında Çocuklar’dan geçmiş ve Salinger’a hayran bir okur. Çizimlerinde metnin sesini vermeye çalıştığını söyleyen çizer, illüstrasyonlarıyla öykülere eşlik ediyor. Bakalım, Salinger’ın ölümünden sonra yayımlanan öykülerini Türkçede ne zaman okuma imkânı bulacağız. Ülkemizde azımsanmayacak bir okur kitlesi bulunan yazarın bu üç öyküsünü okumak elbette ‘Salinger Sevenler Cemaati’nin de hakkı!

Salinger ile geçen kısa bir an!

Salinger'ın dünyasını önümüze seren bir başka yeni kitap ise yazarı temsil eden edebiyat ajansında bir dönem asistanlık yapan Joanna Rakoff'un hatıralarını anlattığı ‘My Salinger Year'. Rakoff'un yazara pek yakın olduğu söylenemez, zira asıl yaptığı, ajansta Salinger'a gelen okur mektuplarını cevaplamaktır. Öyle ki, işe başladığında ajansın temsil ettiği yazarlardan birinin Salinger olduğundan bile habersizdir. Patronu kendisini kimseye Salinger'ın telefonunu veya adresini vermemesi gerektiği konusunda uyarır ve Salinger ile bir yakınlık kurma hayalinden uzak durmasını tembihler. Salinger'ı bir kez ajansa geldiğinde gören Rakoff'un kitabının eleştirmenlerden pek de iyi not almadığını belirtelim. Özellikle "Salinger ismi üzerinden kendine pay çıkarmaya çalıştığı" gerekçesiyle eleştiriliyor Rakoff.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
19 Ağustos 2014




17 Ağustos 2014 Pazar

Murakami çılgınlığı!


Sevdiği yazarın yeni bir kitabının yayımlanması okuru heyecanlandırır. Okurun zaafını bilen yayıncılarsa bu heyecanı suistimal edip kitabın pazarlamasını daha cazip kılabiliyor. Bu tutum yazarın sadık okurlarını elbette rahatsız eder. Çünkü okur, sevdiği ve hayranlık duyduğu yazarın, pazarlama stratejisinin merkezine doğru çekilmesi karşısında çaresizdir. Türkiye'de de hatırı sayılır bir okur kitlesi olan Japon yazar Haruki Murakami'nin son romanı "Colorless Tsukuru Tazaki and His Years of Pilgrimage / Renksiz Tasaki'nin Hac Yolculuğu", bu stratejinin son kurbanlarından biri olma yolunda. Hafta içinde Londra'yı saran ‘Murakami kasırgası' bunun deliliydi.

Gece on ikide satışa çıkan kitabı almak için kuyruğa giren heyecanlı okurlar bir yana, kitabın kapağının Kraliyet Opera Binası ve Tate Modern'in devasa bacasına yansıtılması kitabın pazarlama nesnesi olarak ne hallere büründürülebileceğinin göstergesiydi. Daha da önemlisi, münzevilikleriyle nam salan Salinger ve Pynchon gibi yazarların yanına kondurulabilecek Murakami'nin bu ayın sonunda Londra'da bir imza günü yapacak olması okurlarını şaşırttı. Salinger'ın "Neden kitaplarınızı imzalamaktan nefret ediyorsunuz?" sorusuna verdiği cevabı hatırlatırsak: "İmza vermeye inanmıyorum. Anlamsız bir hareket. Kimse için adını yazarak imza atma. Aktör ve artistlerin imza vermeleri kabul edilebilir, çünkü onların verebileceği tek şey yüzleri ve isimleri. Fakat yazarlarda durum farklı. Onların verdikleri şey eserleri. Kendine saygısı olan hiçbir yazar, bunu asla yapmamalı.”

Yeni bir Murakami inşası!

Yazarın ülkesi Japonya ve Polonya’dan sonra İngitere’de yaşanan ve epey gürültü çıkaran bu gösterişli tanıtım kampanyası haliyle çeşitli eleştirileri de beraberinde getirdi. Yükselen sesler arasındaki can alıcı soru şuydu: Yayınevinin kitabı pazarlama çılgınlığına karşı yazarın duruşu nasıl olmalı? Murakami'nin kitabının bu şekilde okurla buluşacağını tahmin etmek zor değildi. Okuru kitaba çekmeye çalışan uçuk fikirler silsilesi, kitabın beş Japon illüstrasyon sanatçısının çıkartmalarına yer verdiği haberiyle başladı. Kitap, okura istediği şekilde çıkartmalarla süsleme imkânı sunarken, bu uygulama ucuz bir pazarlama eylemi olarak değerlendirilmişti. Kampanya başka eylemlerle devam etti. Londra'nın önemli zincir kitabevlerinden Foyles, romanın yayımlanması onuruna kitabevinde jazz konseri düzenledi. Bazı kitabevlerinin okurlara kahvaltı ve kahve servisiyle "Güne Murakami'yle başlama keyfi" sunması, eleştirilerin dozunu artırdı. Yayınevinin bu türden uçuk fikirlerine karşı yazarın ayak diremesi gerektiğini düşünenler bir tarafa, kitabın daha fazla okura ulaşmasının yazar ve yayınevine getirisinin yok sayılamayacağını savunanlar da vardı.

Murakami'nin, Japonya'da yayımlandığı ilk hafta bir milyon satan romanı, lisedeki arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalan Tsukuru Tazaki adlı kahramanın seneler sonra yeniden onlarla bir araya gelmek istemesini fakat arkadaşlarının onu reddetmesini ve bunun ardındaki nedeni konu alıyor. Kitap, Murakami'nin "1Q84" adlı eserinden sonra kaleme aldığı ilk roman olmasının yanı sıra 400 sayfalık hacmiyle de dikkat çekiyor. Murakami'nin son kitabı Türkiye'de sonbaharda Doğan Kitap tarafından yayımlanacak. İngiltere'deki pazarlama stratejisinin Murakami'nin bu türden heyecana alışık olmayan okurlarını hayrete düşürdüğünü söyleyebiliriz. Fakat Alberto Manguel’in, bu türden stratejiler için ‘bizi neden şaşırtıyor ki?' sorusunu unutmayalım: "Pek çok kitabın artık (Kafka'nın istediği gibi) ‘içimizdeki donmuş denizin baltası' değil, daha çok bir ajanın bürosunda halkın şimdiki arzularına cevap verecek şekilde hazırlanan derin dondurucu konfeksiyon ürünleri olduğu bir zamanda, kitaplara uygulanan bir ‘yaratıcı pazarlama stratejisi' bizi neden şaşırtıyor ki?" Kitabın adındaki ‘Tsukuru'nun Japoncada inşa etme anlamına geldiğini hatırlatırsak, yayınevinin bu pazarlama tekniğiyle inşa ettiği yeni Murakami'ye okurların hazırlıklı olması gerekiyor.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
17 Ağustos 2014

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Kadının adı yok, romanı var


İngiliz yazar Rebecca West (1892–1983) bir söyleşisinde “Sırf kadın yazar olduğum için insanlar bana çok kaba davrandı. Bu, olabilecek en kötü kabalık.” diye yakınır. Söyleşiyi yapan kişi bu yakınmayı fırsat bilip sorar: “Erkek olsaydınız daha mı kolay olurdu?” West’in yanıtı şöyledir: “Tabii, kesinlikle. (...) Kadın olarak iyi bir yaşam sürebilirsiniz ama erkek kimliğiyle çok daha iyisi olurdu. İşle ilgili bir yere üzerinde bir erkek adı, diğerinde de kadın adı olan iki kartla gitseniz erkeğe karşı daha bir yumuşak davranırlar, suç işlemiş bir mahkum olma ihtimali varsa bile. Erkek adı yazılı olan karta daha sıcak bakıyorlar.” Rebecca West, bu tespitiyle, senelerdir bitmeyen bir tartışmayı kısaca özetliyor.

Edebiyat tarihi sesini erkek adıyla duyurmak isteyen kadın yazarlarla dolu. Erkek maskesi, eserin yazarından bağımsız değerlendirilmesini arzu eden kadın yazarların kullandığı bir tür araç. Edebi bir alter-ego oluşturmak kimi zaman yazarın kendi seçimiyken, kimi zaman da yayıncının isteğiyle gerçekleşebiliyor. Victoria döneminde kadınların ağırbaşlı ve süslü görünmeleri beklenirken, kırılgan ve hassas olanların ancak güçlü bir erkeğin gölgesinde hayata tutunabileceğine inanılırdı. Kadın yazarlar erkek egemen dünyada tutunmak, görünmek ve ciddiye alınmak için eserlerini erkek adı kullanarak yayımladı. Kimi eleştirmenler erkek müstearına sığınan kadınların bu seçimini anlamsız bulurken, kendi adıyla yazmış Jane Austen gibi başarılı romancıları örnek gösteriyor.

Son örnek: J. K. Rowling

Edebiyat dünyasında erkek müstearı kullanan kadın yazarların, başka bir deyişle, erkek kimliğine bürünen kadınların son örneği J. K. Rowling oldu. Asıl adı Joanne Rowling olan yazarın ismindeki “K” harfi, babaannesinin adı Kathleen’in kısaltması. Tüm zamanların en çok satan serilerinden Harry Potter’ı kaleme alan Rowling’in, Robert Galbraith mahlasıyla bir polisiye roman yazdığının ortaya çıkması, edebiyat dünyasında çok konuşulmuştu.

J. K. Rowling
Yazarlığa isminin baş harflerini kullanarak başlayan Rowling, herhangi bir ayrımcılığa uğramamak için bunu yaptığını dile getirdi ve “edebi kişiliğini kendinden olabildiğince uzağa koyma” derdinde olduğunu söyledi. Yazarı ele veren olayı hatırlayalım: J. K. Rowling’in erkek takma adıyla yazdığı polisiye, avukatlarının “istemeden” sızdırmasıyla ortaya çıkmıştı. Hukuk şirketi Russels bir özür beyan ederek şirketin ortağı avukat Chris Gossage’ın söz konusu bilgiyi eşinin bir arkadaşına açıklamasından sonra haberin sosyal medyada yayıldığını duyurdu.

J. K. Rowling konuyla ilgili mesajında şöyle demişti: “Müstear ismimden sınırlı sayıda insan haberdardı, en eski arkadaşlarımın bile bilmediği bir şeyi pazar gecesine kadar adını duymadığım bir kadının nasıl olup da keşfettiğini merak etmek hoş değil. Duygularımı hayal kırıklığı olarak adlandırmak hafif kalır. Saygın bir hukuk firması olan Russels’tan beklentim mahremiyete koşulsuz sadakatti. Bu güvenimin boşa çıktığını görmekten dolayı öfkeliyim.” Avukat Gossage’a mahremiyetin ihlali nedeniyle bin sterlin para cezası kesilirken, olayın ardından yazarın kitabı çok satanlar listesinin ilk sırasına yerleşmişti. Rowling geçtiğimiz ay bir sürpriz daha yaptı ve polisiye serisinin Harry Potter’dan daha uzun soluklu olacağının haberini verdi. Yazarın Robert Galbraith müstearıyla kaleme aldığı yeni polisiyesi Guguk Kuşu geçtiğimiz günlerde Pegasus Yayınları tarafından Zeynep Heyzen Ateş’in çevirisiyle dilimize de kazandırıldı. Böylece J. K. Rowling özellikle Victoria dönemi İngiliz edebiyatı geleneğine eklemlenmiş oluyor. Zira kendisinden önce Brontë Kardeşler’den George Eliot’a birçok yazar erkek müstearıyla kitaplar yayımlamıştı.

Müstear: Bir çeşit savunma

Özellikle 19. yüzyılda müstear kullanımı altın çağını yaşar. 18. yüzyılın başlarında kitapların yazar adı olmadan yayımlanması bir çeşit gelenek iken, 20. yüzyılda takma ad kullanımında düşüş yaşanır. Yazarların müstear kullanmasının ardındaki ‘sır’ ile ilgili kaynaklar hem dünyada hem de ülkemizde sınırlı. Biyografiler araştırmacılar için en büyük kaynak niteliğinde. 2011’de müstear isimlerin saklı tarihi üzerine Nom de Plume: A (Secret) History of Pseudonyms adlı bir kitap yazan Carmela Ciuraru, “Yazar için bir isim nedir?” sorusunu ortaya atar ve “Her şey. Hiçbir şey.” cevabını verir. Pek çok yazar doğdukları andan itibaren taşıdıkları, bu kimi zaman ağır olan yükün edebi üretimi sürdürmek için sınırlı bir alan vaat ettiğini düşünmüş. Bunu aktaran Ciuraru, bazı edebiyatçılar için isimlerinin edebi yolculuklarına eşlik edecek kadar güçlü olmadığını söyler. Bir ismin içerisinde çok fazla ‘şey’ taşıdığını belirten araştırmacı şöyle diyor: “[Adından dolayı yazar] yorgun ve donuk görünebilir. Çok etnik, çok aptallaştırıcı, çok yaşlı veya çok genç olabilir.” Yazarın bu tehlikelere karşı kendince önlem alması olarak da görülebilecek gönüllü seçim, onu bir gölge gibi takip eder.

Ciuraru, 19. yüzyılda kadın yazarların erkek egemen edebiyat dünyasında tutunmak için erkek adıyla yazmanın şart olduğunu düşündüklerini söylüyor. Müstear kullanmayı yazar kimliğinin karmaşık psikolojik düzeneğiyle açıklıyor: Edebi şöhretin tehlikeleri, cesaret ve inanç, sanatçının toplum içindeki mücadelesi ve üretimin doğası gibi etmenler... Müstear kullanmanın bir çeşit savunma olduğunu dile getiren Ciuraru, televizyon ve film sektörünün yükselişiyle birlikte bu eğilimin azaldığına değiniyor. Bunun yanı sıra, genel olarak müstear kullanma sebeplerine farklı bir edebi türde yazmak ve kendi itibarını korumak gibi düşünceler de eklenebilir. Elaine Showalter ise kadın yazarları feminist eleştiri açısından ele aldığı A Literature of Their Own adlı kitabında, erkek müstearıyla yazan kadınların erkeklerle entelektüel açıdan eşit şartlarda değerlendirilmek istedikleri için bu yola başvurduklarını söylüyor.

‘Kadın yazar’ demek doğru mu?

Yapılan araştırmalara göre, erkekler hemcinslerini okumayı tercih ederken, kadınlar da kitabını aldıkları yazarın cinsiyetini önemsiyor. Penguin Yayınevi editörü Anne Sowards’ın şu tespiti hayli dikkat çekici: “Ana karakter erkekse ya da kitap bilimkurgu/aksiyon gibi erkeklere hitap eden bir türdeyse kimi zaman bir kadın yazarın erkek ismi kullanması kitabın satışına olumlu yansıyabiliyor. Bir kitabın çoğunlukla erkek okurlara hitap edeceğini düşündüğümüzde kapağının, baskısının, hatta yazarın isminin bile erkeklere hitap etmesine çalışıyoruz.”

Erkek müstearıyla yazan kadın yazarlara baktığımızda karşımıza uzun bir liste çıkıyor. Fakat bu isimlere geçmeden önce “kadın yazar”, “erkek yazar” gibi tanımlamaların tehlikesine kısaca değinelim. Zira bir yazarı müstear isimle yazmaya iten sebeplerden birinin, sıkça karşımıza çıkan kadın-erkek yazar ayrımı olduğunu söyleyebiliriz. Edebiyat ortamının kadın yazarlara önyargılı bakışının en önemli örneğinin 18. yüzyılda yaşandığını dile getiren Fatma Barbarosoğlu, Alexander Pope ile Anne Finch arasındaki ünlü düelloyu aktarıyor: “Pope’a göre edebiyat alanına girmeye cüret eden kadın ancak psikolojik problemleri olan kadındır. Ve kendilerini rahatlatmak için yazarlar. Hiçbir kabiliyetleri yoktur. Her biri birer süs köpeği gibi davrandığında etkileyici ve çekicidirler.

Anne Finch
Anne Finch, kadınları aşağılayan Pope’a duygu yüklü şiirleri ile cevap verir. ‘Introduction’ şiirinde tarihe yön vermiş kadınlardan bahseder. Kadınların da hakları vardır ve bu haklar arasında niçin yazma hakkı olmasın? Yeterli eğitim görmeyen kadının bir süre sonra hakikaten boş kafa olduğuna Finch de inanmaktadır. Ama kadınların kendini yetiştirmeye çalışmalarını kendini beğenmişlik noktasında değerlendiren cemiyet suçlu değil midir? Bütün bunları yazan Finch’in şiirlerinde yine de korku olduğunu söyler eleştirmenler. Kimden mi korkmaktadır? Erkeklerin eleştirisinden elbet. Kamunun bütün yüzleri gibi edebi kamu da erkeklerin hakimiyeti altındadır ve bir kadın onca isyankâr tavrına rağmen edebi kamudan dışlanmaktan korkmaktadır.”

Hangi kadın yazar?

“Kadın yazar”, “erkek yazar” sınıflandırmalarına karşı Tomris Uyar, “Nasıl bir kadın yazardan söz ediyoruz, bu önemli.” diyerek şu soruyu önümüze getirir: “Cinsiyeti kadın olan bir yazardan mı, yazısı kadınca olan bir yazardan mı?” Uyar şöyle devam eder: “Kadınca yazan bir sürü usta erkek yazar varken önce bu ayrımdan yola çıkmak gerek. Soralım sözgelimi: George Sand kadın bir yazar mıydı? (...) Mallarmé’nin bir şiirinde oldukça aydınlatıcı bir ipucu var: ‘Bir kadın dansçı, dans eden bir kadın değildir, çünkü kadın kapsamına da girmez artık, dans da etmiyordur.’ Yazar kadınsa, kendi cinselliğinin getirdiği sorunları da dile getirecektir elbet, kaçınılmaz bir şey. Ama teşhircilik ile sözümona edebiyat birleştiğinde, bir yazarı tanımlayan bir sıfat olmaktan çıkıyor ‘kadın’ sözcüğü. Ortaya, çıka çıka devekuşu türünden zorlama bir bileşik sözcük çıkıyor.”

Peride Celal
Kadının romanlarında önemli bir yer edinen Peride Celal, kadın yazar-erkek yazar ayrımı karşısında net bir duruş sergiler: “Mesela bana kadın yazar dedikleri zaman, ‘kadın yazar değil, yazarım,’ diyorum. Erkek nasıl yazıyorsa, ben de yazarım, kadınlığımı ayırmam.” Elif Şafak ise “Kadın yazarlar erkek özneyi anlatabilir mi?” ya da “Erkek yazarlar kadını gerçekçi anlatır mı?” gibi soruları ve tartışmaları yapay bulduğunu dile getiriyor: “Böyle yekpare, tekil bir erkek sesi, aynı şekilde yekpare, tekil bir kadın sesi olduğunu düşünmüyorum. O anlamda eğer dişil bir ses varsa onun içindeki erkek yankıyı bulmak, erkek sesi varsa onun içindeki dişil yankıyı bulmak benim daha çok hoşuma giden, bana daha yakın gelen uğraşılar.”

Kan gütmek gibi bir şey!

Peki kadın olmak edebiyat dünyasında yazarın işini kolaylaştırır mı? Tomris Uyar’ın bu soruya cevabı şöyle: “Kadın olmak, bir yazarın işini güçleştiriyor ya da kolaylaştırıyorsa o yazar, yazar değildir, kadındır. Şiirlerinde ya da hikâyelerinde ‘kadınlığı’nın üstüne basar; sanki bu toplumda yaşayan herhangi bir kimse değil de erkeklerin zavallı çoğunluğundan kendini ayırmayı başarabilmiş, onlardan daha ince düşünen, duyan, acı çeken bir ‘mutlu kadın azınlığı’nın temsilcisidir. Bunu hoş karşılamak bir ülkede yaşayan, aynı toplumsal tedirginliği, aynı siyasal dalgalanmaları, aynı sosyolojik koşulları paylaşan kişileri ‘kadın’ ve ‘erkek’ diye ikiye ayırmak, kan gütmek gibi bir şey...”

Şu kışkırtıcı soru ile devam eder Uyar: “Virginia Woolf’un, Nathalie Sarraute’un, hatta Katherine Mansfield’ın kadın olup olmadıkları önemli mi? Ülkemizde kadın, kadınlığını üstlenmeye ve kullandırmaya o kadar elverişli ki (Aynı soruyu neden erkek sanatçılara da sormuyorsunuz? Erkek olmak kolaylaştırıyor mu, güçleştiriyor mu bir şeyleri, sözgelimi?), sorunuza ‘kolaylaştırıyor’ diye karşılık vereceğim. Neden mi? Dergilerde adlarına rastladığım çoğu kadın yazarların, erkek olsalardı, yazdıklarını yayımlatamayacaklarına inanıyorum da ondan.”

Edebiyat giderek daha çok kadın işi olmuştur

Mario Vargas Llosa ise edebiyatın giderek daha çok kadın işi olduğu düşüncesinde. Edebiyat etkinliklerinde, kitabevlerinde ve üniversitelerin beşeri bilimlere ayrılmış bölümlerinde kadınların sayısının erkeklerden daha fazla olduğuna değinen Llosa bu olguyu şu şekilde açıklıyor: “Orta sınıftan kadınlar, erkekler kadar çalışmadıkları için daha çok kitap okuyorlar: Ayrıca kadınların çoğu, düşlemlere ve düşlere zaman ayırmayı, erkeklerden daha kolay haklı görebilir. Kadınlarla erkekleri katı sınıflara ayıran, kadının ve erkeğin birbirinden farklı erdem ve kusurları olduğu görüşünden yola çıkan açıklamalardan hiçbir zaman hoşlanmamışımdır; ne var ki, edebiyat okurlarının sayısının her geçen gün azaldığı ve kalan okurlar arasında da kadınların ağır bastığı açıktır.” Llosa’nın tespitinin farkında olan yayıncılar özellikle kadın okurlara ulaşmak için ellerinden gelen ‘cinliği’ yapıyor.

Charlotte Bronte
Erkek müstearıyla yazan kadın yazarlara baktığımızda her birinin bir erkek ismine sığınma gerekçesinin farklı olduğunu görüyoruz. Bu örneklerin en ünlüsü İngiliz Brontë Kardeşler. Charlotte Brontë (1816-1855) Currer Bell adıyla; Emily Brontë (1818-1848) Ellis Bell adıyla ve Anne Brontë (1820-1849) Acton Bell adıyla kitaplar yayımladılar. Charlotte kendilerini kadın yazar olarak göstermediklerini, çünkü o zamanın kadınsı diye adlandırılan düşünce ve onları yazı tarzına dönemin otoritesinin önyargısı olduğunu dile getirmişti. Bunun yanı sıra, eleştirmenlerin kadın yazarlara karşı cezalandırma ve yerden yere vurma eğiliminden haberdar olduklarını söylemişti Brontë. Ciuraru, Charlotte Brontë’nin hem kendisinin hem de kardeşlerinin yeteneğine çok güvendiğini söyler. Charlotte’un evlenmemiş bir kadın için çok cesur olduğunu belirten Ciuraru, “Eserlerinin erkek adıyla yayımlanmasında kararlıydı zira bütün önyargıların önüne geçmek istiyordu.” der.

George Eliot
İngiliz yazar Mary Ann Evans (1819-1880), ki edebiyat dünyasında George Eliot olarak nam salmıştır, erkek maskesine bürünen kadın yazarlar denilince ilk akla gelen isimlerden. “Silly Novels by Lady Novelists” başlıklı denemesinde kadın yazarlar tarafından kaleme alınan romanların kadınsı budalalığından söz ederken, kendi kuşağından hemcinslerini epey hırpalar. Adam Bade adlı ilk romanını erkek müstearıyla yayımlamasının ardından gördüğü ilgiden sonra gerçek ismini açıklar. Bu itiraf eleştirmenlerin ve okurun gözünde büyük bir değişikliğe sebep olmaz ve romancı yazı hayatını George Eliot olarak sürdürür.

Amerikalı yazar Louisa May Alcott (1832-1888) özellikle erken dönem eserlerini A. M. Barnard takma adıyla kaleme alır. 1855-1856’da Bostonlı yayıncısı ile mektuplaşmalarında, yayınevi kendisine şöyle der: “Sizden daha çok hikâye bekliyoruz. Dilerseniz A. M. Barnard adıyla, dilerseniz başka erkek yazar müstearıyla yazabilirsiniz.” Amerikalı ünlü aşk ve macera romanı yazarı Nora Roberts (1950) da kendi adıyla başarılı romanlar yazsa da daha sonra tıpkı J. K. Rowling gibi erkek müstearı kullanmaya başlar. Rowling’in aksine sırrını iyi saklayan Roberts, J. D. Robb adıyla uzunca bir seri kaleme alır. Okurları bu sırrı öğrendikten sonra yazarın her iki isim altında yazdığı eserler büyük ilgi görür.

Nam-ı diğer George Sand

Danimarkalı yazar Karen Blixen’in (1885-1962) Isak Dinesen adıyla kitap yayımlamasının ardındaki gerekçe, zengin bir aileden geliyor olmasıdır. Yazarın Out of Africa adlı romanı dünya çapında ilgi görür.

George Sand
Fransız romancı Amantine Lucile Aurore Dupin (1804-1876) ise George Sand adıyla yazdığı kitapların yanı sıra giydiği erkek kıyafetleri ve sigarasıyla, ki kendi döneminde kadınların halk içinde böyle bir yaşam sürmesi pek kabul edilemezdi, hatırlanıyor. Özellikle bilimkurgu romanlarında kadın yazarların erkek adıyla yazmasına sıkça rastlanıyor. Örneğin, pek çok ödül kazanan Alice Bradley Sheldon (1915-1987), James Tiptree, Jr. adıyla romanlar kaleme almasıyla ünlüydü.

Harper Lee
Amerikalı yazar Nelle Harper Lee (1926), adının başındaki Nelle’i atarak kendi kimliğini oluşturmuştu. Bülbülü Öldürmek adlı ünlü romanıyla tüm dünyada tanınan yazar, Harper Lee ismiyle, aslında kadınlığını gizlemekten öte, daha eril bir havaya bürünür. Ann Rule (1935) ise Andy Stack adıyla çeşitli dergilerde gerçek polisiye hikâyeleri yazmaya başlamasının ardından büyük bir okur kitlesine sahip olur. Editörünün daha çok okur kazanmak için erkek adıyla yazması gerektiği önerisinden sonra Andy Stack ismiyle yazan Rule’un romanları uzun süre çok satan listelerinde yer alır. Her iki isim altında romanlar kaleme alan yazar, Andy Stack adıyla eser vermeye devam ediyor.

İki kafadar Christina Lynch ve Meg Howrey 2012’de Magnus Flyte imzasıyla bir roman yayımlar. Başarı yakalayan romanın ardındaki iki isim, biri TV programcısı öteki ise yazar ve oyuncu, çok geçmeden yakayı ele verir. Magnus Flyte ile yapılan söyleşide erkek müstearıyla kitap yazmanın gerekçesini, erkeklerin kadın yazarlar tarafından kaleme alınmış romanları okumaması, kadınların ise her iki cinsiyetten yazarın da kitabını okuması diye açıklıyorlar.

Türk edebiyatının maskelileri

Türk edebiyatında erkek müstearıyla yazan kadınların varlığı biraz görünmezdir. Bu konuda kaynakların azlığı bir yana, dünyadaki kadar çok örnek sıralama imkânımız yok. Fatma Barbarosoğlu’nun deyişiyle, “Her ne kadar bizim geleneğimizde müstear erkek ismine sığınan kadın yazarlar yoksa da, müstear isim kullanarak kendini saklayan ama kadınlığını saklamayan yazarlar vardır.

Fatma Aliye
İlk kadın müellifimiz Fatma Âliye Hanım mesela. Fransızcadan tercüme ettiği Meram adlı romanını kendi ismini koymayarak ‘Bir Kadın’ imzasıyla yayınlar 1892 yılında. Bu güzel tercümenin bir kadına ait olamayacağı olsa olsa bunun bir erkek tarafından yapılmış olabileceğini düşünür Osmanlı edebi kamusu. Bir erkeğin kadın müstearına sığınması kendilerine çok yabancı gelmiyor olmalıydı. Bunda Leyla Feride müstearıyla yazan Ahmet Rasim’in katkısı var mı bilinmez.”

Edebiyatımızda Müstear İsimler kitabının yazarı Tahsin Yıldırım ise şöyle diyor: “Erkek müstearıyla yazan kadınlar ya da kadın müstearıyla yazan erkekler her zaman var olmuştur. Edebiyat ortamının bir kadın yazarın eserine hoş bakmayacağı endişesinin ilk kadın yazarları bir erkek isminin arkasında yazmaya ittiği ifade edilebilir. Her ne kadar bizim geleneğimizde müstear erkek ismine sığınan kadın yazarlar azsa da müstear isim kullanarak kendini saklayan ama kadınlığını saklamayan yazarlar da vardır.”

Türk edebiyatının belki de en muzip müstear vakası Nihal Yeğinobalı’nınkidir (1927). Yayınevine, Vincent Ewing isimli bir Amerikalı yazarın Genç Kızlar romanını İngilizceden çevirdiğini söyleyen yazar, aslında kitabın sahibidir. İçerdiği cinsel öğelerle 1940’larda bir genç kızın böyle bir kitap yazması haliyle büyük bir tepki çekecektir ve kitabın basılması mümkün olmayacaktır. Roman bir çok kez basılırken işin aslı seneler sonra anlaşılır. Vincent Ewing’in Genç Kızlar’ı çeviri bir kitap kandırmacası olarak edebiyat tarihine geçer.

Tomris Uyar
Tomris Uyar ise uzun yıllar “R. Tomris” takma adını kullanmıştır. “R”nin ne olduğunu bir söyleşisinde şöyle açıklar: “Benim göbek adım yok. Ama olsaydı herhalde babaannemin adı Refia olurdu. Tiyatrocu Sermet Can, ‘R’nin Richard olduğunu ileri sürmüştü ama değil.” 1978’de ilk kitabı Eski Bahçe’yi yayımlayan Tezer Özlü’nün, aynı yıl Ossip Piatnizki’nin Bir Bolşeviğin Anıları adlı kitabını Tuncay Gökmen takma adıyla çevirdiğini de hatırlatalım. Halide Edip Adıvar’ın da Salih Zeki müstearıyla yazdığı söylentisini bunlara ekleyebiliriz.

Yazarın tek kimliği: Yazarlık

Bugün kadın yazarlar yayıncılık endüstrisinin kimi alanlarında hâlâ eşitsizliğe maruz kalabiliyor. Kimi zaman kendi istekleri kimi zaman da yayıncının teklifiyle erkek adı kullanan kadınların bu tercihi sona ereceğe pek benzemiyor. Tomris Uyar’ın şu tespiti tartışmaya noktayı koyuyor diyebiliriz: “Kadınlık ne bir ırktır, ne bir sınıf. Kadın yazar, karşılaştığı güçlükleri, sadece cinsel sorunlara bağlamazsa, her şeyin ancak düzen değiştiğinde değişeceğine inanıyorsa, anlattıkları kadın-erkek herkes için geçerlidir. Yazarın kadını-erkeği yoktur Türkçesi. Yazarın tek kimliği vardır: O da yazarlıktır. Bu ayrım erkeklerin kendilerine ayrıca bir pay çıkarma cakasına bağlanır.”

Musa İğrek
Kitap Zamanı
4 Ağustos 2014


http://www.zaman.com.tr/kitap-zamani_kadinin-adi-yok-romani-var_2235723.html

Ödünç e-kitap yaygınlaşıyor


Dünyanın online kitap devi Amazon okuma eylemimizi gittikçe farklı hallere büründürmeye devam ediyor. Amazon, geçtiğimiz hafta yeni bir uygulama başlatarak, aylık 9,99 dolara 600 bin e-kitaba sınırsız erişim sağlayan projesini (Kindle Unlimited) hayata geçirdi. Uygulama sayesinde okurlar, aylık ücretini ödediği sürece ‘ödünç’ aldığı binlerce kitabı okuma imkânı buluyor. E-kitabın yanı sıra Amazon’un sitesinde yer alan iki bin kadar sesli kitaba da ulaşmayı kolaylaştıran uygulama yayıncılık endüstrisinde büyük bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Hem e-kitaba hem de sesli kitaba ulaşmayı birlikte sağlayan uygulama yazarlardan, yayıncılardan ve okurlardan farklı tepkiler alırken yayıncılık dünyası, bu uygulamanın kitap endüstrine neler getireceğini konuşuyor.

E-kitap pazarının yüzde 60’ını elinde bulunduran Amazon’un ‘sınırsız okuma’ ve ‘keşfetme özgürlüğü’ olarak adlandırdığı bu yeni uygulamasına, yüksek e-kitap fiyatlarına yumuşatıcı bir etki gibi olarak görülüyor. Uygulamanın okura sunduğu bu olanağın yanı sıra yazarların bu uygulamayla daha fazla okura ulaşacağı düşünülüyor. Amazon’un bu yeni programından faydalanmak için e-kitap okuma cihazına sahip olmak gerekmiyor çünkü akıllı telefon ve tablet uygulamalarından da programa erişim sağlanabiliyor. Şirket şimdilik sadece Amerika’da başlattığı bu projeyi, yakın zamanda dünyanın dört tarafında yaygınlaştırmayı amaçlıyor. Uygulama, bu alanda hizmet veren diğer şirketler ve Amazon arasında da yeni bir yarışın habercisi. Amazon’un rakip olarak gördüğü Oyster ayda 9,95 dolara 500 bin, Scribd ise ayda 8,95 dolara 400 bin e-kitaba erişim imkânı tanıyor. Sürekli eleştiri konusu olan yüksek e-kitap fiyatlarına karşın bu uygulamaların en mutlu tarafı yüz binlerce kitaba ulaşan okurlar kuşkusuz, fakat yayıncılar ve yazarlar cephesinde çeşitli ihtilaflar var.

Ödünç e-kitap pazarı kızışıyor

Kindle Unlimited, film (Netflix gibi) ve müzik endüstrisinde (Spotify gibi) yaygın olan ödünç alma yönteminin kitaba uygulanmış hali olarak yorumlanıyor. Yayıncılık dünyasında ‘altı büyükler’ diye anılan (Penguin ve Random’un birleşmesinden önce), Hachette Book Group, HarperCollins, Macmillan, Simon and Schuster ve Penguin Random House ise bu anlaşmanın dışında kalmayı tercih ederken, ödünç e-kitap pazarı da daha da kızışacağa benziyor. Zira, yayınevlerinin bu tavrı, tüm pazara sahip olan Amazon’a karşı muhalif bir duruş olarak değerlendiriliyor. Uygulamaya yapılan eleştiriler ise her kitaba erişimin olmamasının ve telif hakkı dolmuş yazarların kitaplarının çokluğu.

Amazon’un bu yeni programı, bireysel yayıncılık yapan yazarlara dikkati çekti, zira en çok satan e-kitap listelerinin başlarında bu yazarların kitapları yer alıyor. Yayıncılık dünyasında seslerini daha da gür çıkarmaya başlayan bu yazarlar, kitaplarını sadece Amazon’da yayımlamayı kabul ederse programa dahil olabiliyor. Amazon ayrıca başka e-kitap satış platformlarından yazarların kitaplarını çekmesini istiyor, ki bununla diğer e-kitap satış platformlarına (Scribd ve Oyster) bir nevi çelme takmaya çalışıyor. Kişisel yayıncılık yapan yazarlar, küçük bir azınlık gibi gözükse de bu kitlenin e-kitap pazarında önemli bir payı var ve her geçen gün kitlesini çoğaltıyor.

Yayın dünyasında demokratik ve özgür bir hareket olarak görülen kişisel yayıncılık, pazarda yüzde 60’lık bir paya sahip olan bu dev karşısında zorlu bir seçim yapmak zorunda. Bu kitlenin Amazon’a biat edip e-kitaplarını tek bir elden satışını yapmaları eleştirilirken, Amazon’un bu politikasının diğer e-kitap ödünç hizmeti veren şirketlere karşı bir yıpratma stratejisi olarak görülüyor. Öyle ki, Amazon’un bu programına katılmayan yazarları kitaplarını satmayarak bir cezalandırmaya gittiğini de söyleyebiliriz.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
4 Ağustos 2014