31 Temmuz 2014 Perşembe

Borusan Filarmoni’den Londra çıkarması


İngiliz klasik müzikseverlerin büyük bir heyecanla takip ettiği ve yaz etkinliklerinden en önemlisi olan BBC Proms, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nı (BİFO) ağırladı. Royal Albert Hall’ün tarihi atmosferinde önceki akşam şef Sascha Goetzel’in yönetiminde düzenlenen konsere beş binden fazla dinleyici katıldı. ‘Oriental Promise’ başlıklı konser sonrasında Goetzel, büyük bir heyecanla konser alanını dolduran sanatseverlere hitap ederek “BİFO, Anadolu’nun farklı illerinde yetişmiş sanatçılarından oluşan bir orkestra. Bizleri birleştiren ve bir bütün yapan bu müziği size getirdik. Müziğin her daim sınırları aşan gücüne bir kez daha şahit olduk.” dedi. Türkiye’nin klasik müzik alanında sesini dünyaya duyuran konserin, BİFO’nun Avrupa’nın en iyi on orkestrasından biri olma yolundaki kanaatini pekiştirdiğini söyleyebiliriz.

İlk kez 1895’te düzenlenen ve aralıksız olarak 120 yıldır gerçekleştirilen bu festivalde klasik müzik dünyasının önde gelen toplulukları, şefleri ve sanatçıları müzikseverlerle buluşuyor. Türkiye’den bir orkestranın festivale davet edilmesi büyük bir başarı olarak nitelendirilirken, BİFO’nun bunu nasıl gerçekleştirdiğine kısaca değinirsek… BİFO, 2011’de çıkan ve pek çok övgü dolu eleştiriler alan ilk albümünün ardından pek çok övgüler alır. BBC Proms’un da dikkatini çeken bu başarı sonrasında, Londra’dan böyle bir teklif gelir. Özellikle Respighi’nin Saba Melikesi Belkıs eseri çok beğenilir ve bu eseri seslendirmek kaydıyla, BİFO İngiltere’ye davet edilir. Dünyanın dört bir yanından izleyicisi olan televizyonlarda ve radyolarda büyük ilgiyle takip edilen bu festivale Avrupa’daki pek çok orkestra gibi BİFO da böylece katılmış olur. Her yıl yaklaşık 1 milyon kişinin izlediği festivalde yer almak hem sanatçılar hem de orkestralar için büyük bir onurun yanı sıra ağır bir sorumluluk getiriyor.

Konser öncesinde heyecanını ve hareketliliğini gizleyemeyen şef Goetzel’in coşkusunu orkestradakilerde de görmek çok da zor değildi. Konserde, Balakirev’in Islamey, Holst’un Beni Mora, Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma Uvertürü, Händel’in Solomon Uvertürü ve Respighi’nin Seba Melikesi Belkıs adlı eserlerini seslendiren BİFO’nun performansı büyük alkış topladı. Rus besteci Sergey Prokofyev’in torunu olan besteci, DJ ve prodüktör Gabriel Prokofyev’in BBC Proms’un siparişi üzerine I. Dünya Savaşı’nın 100. yılı dolayısıyla bestelediği Keman Konçertosu’nun da dünya prömiyeri de sanatseverlerin merakla beklediği bir eserdi. Eleştirmenlerin, “Orkestra iyi çalışmış” yorumunu yaptığı bu konçerto, savaşa bir ağıt niteliğinde. Genç bestecinin klasik müziğe elektronik öğeler kattığı ve savaşı tüm sesleriyle canlandırdığı bu başarılı eserde, günümüzün önemli kemancılarından Daniel Hope da solist olarak eşlik etti.

BİFO’dan ‘Köçekçe’ sürprizi

Dinleyicilerin uzun süre ayakta alkışladığı konserin sonunda ise Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası yoğun ilgi üzerine bir sürpriz gerçekleştirerek, Ulvi Cemal Erkin’in ‘Köçekçe’sini seslendirdi. Bu coşkulu bölüm, konserin bir anlamda “Türkiye’den geldik” mesajıydı. Şef Goetzel’in hem konser öncesinde hem de konser sonrasında dile getirdiği “Türkiye’nin başarısı” vurgusu büyük önem taşıyor. Borusan Kocabıyık Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Hamedi ise “On beş yılı geride bırakıp bir olgunluk dönemine giren BİFO’nun kendini Türkiye’de kanıtladığına inanıyoruz. Artık sınırların dışına çıkma ve BİFO’yu dünya ile buluşturma vakti gelmişti. Bu yönde sürdürdüğümüz çalışmaların ilk meyvelerini de BBC Proms’a katılarak aldık. Hedefimize koyduğumuz Avrupa’da ilerlemeye devam edeceğiz.” dedi.

Konserin sonunda başta şef Goetzel olmak üzere, orkestranın coşkusu ve mutluluğu gözden kaçmazken, bu başarı BİFO’nun Avrupa’nın daha pek çok ülkesine yeni yolculuklar yapacağının alameti... Bunda özellikle albüm çalışmalarında uluslararası alanda isim yapmış profesyonel bir ekiple çalışmasının yanı sıra, genç ve dinamik bir toplulukla yola çıkan ve Türk sanatçılarına yatırım yapan bir anlayışın önemli etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Konserin ardından ise BİFO’nun Balakirev, Rimksy-Korsakov, Ippolitov-Ivanov ve Ulvi Cemal Erkin gibi isimlerin yer aldığı üçüncü albümünün tanıtımı da gerçekleştirildi. Albüm, ağustos ayında müzik marketlerde olacak.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
31 Temmuz 2014


30 Temmuz 2014 Çarşamba

Virginia Woolf’un öteki yüzü!


Edebi kişilikler üzerine açılan sergilerin kışkırtıcı bir yönü vardır. Çekmecelerden, arşivlerden ve eşin dostun notlarından bir bir dökülen hatıralar, fotoğraflar ve anılar yazarın bir başka yüzünü önümüze sunar. 20. yüzyılın önemli yazarlarından Virginia Woolf (1882-1941) için Londra’daki National Portrait Gallery’de açılan Virginia Woolf: Art, Life and Vision başlıklı sergi, bu bilmece yüklü ismin dünyasını şaşırtıcı bir biçimde kazıyor. Sergi, tıpkı Woolf’un romanlarında işlediği o sıradan insanlar gibi gayet basit görünse de içine doğru girdikçe, sunduğu renkli ve şaşırtıcı dünya ile görülmeye değer. Sergi, Woolf’a odaklanan bir çalışma olarak duruyor, fakat dönemin meşhur Bloomsbury kuşağından Vanessa Bell, Duncan Grant ve Roger Fry gibi isimlerden de büyük izler taşıyor. Woolf’un ka­dınlar için şiddetle istediği “kendine ait bir odaya sahip olmak” sözüne, serginin küratörleri iki eser dolusu odayla karşılık vermiş gibi. 140’ı aşkın malzemenin yer aldığı sergide, yağlı boya portrelerden fotoğraflara, kişisel eşyalardan kitap taslaklarına, mektuplardan günlüklere kadar uzanan eserler sanatseverleri bekliyor.

Serginin odak noktası olan portreler ve fotoğraflar iki odaya yayılmışken, Woolf’u resmeden sanatçılar, hızlı olmaları gerektiğini çok iyi biliyordu, zira kendisi hemen yılgınlık gösterebilecek huysuz bir kişiliğe sahipti. Beresford, Man Ray, Beck ve McGregor gibi fotoğrafçıların makinesinden çıkan Woolf portrelerindeki yazarın yüzüne yansıyan o melankoli ve hüzün kolayca okunabiliyor. 1920’lerle birlikte artan şöhretine karşılık Woolf, öyle çok gazetelerde ve dergilerde fotoğrafının olduğu bir yazar değildir (Deniz Feneri kitabından sonra aldığı Femina Vie Heureuse ödülünü saymazsak). Kendi resmini görmekten pek hoşlanmayan bir isimdir. Denilir ki, onun için yeni bir elbise giyinip yemeğe çıkmak, en az yeni bir roman yazmak kadar güç bir iştir.

Aykırı yayıncı Woolf!

Woolf, 1905’ten itibaren kız kardeşi Vanessa Bell ile 46 Gordon Meydanı’nda yazarlar, sanatçılar ve aydınlardan oluşan Bloomsbury grubunun haftalık toplantılarına ev sahipliği yapmaya başlar. Grupta John Maynard Keynes, Roger Fry ve Lytton Strachey gibi ünlü isimler vardır. Woolf, 1912’de Leonard Woolf ile evlenir. 1917’de eşi ile birlikte Hogarth Press adlı yayınevini kurar. Woolf ailesinin bu tavrı yayıncılık sektörüne karşı küçük bir ses olarak da okunabilir. Hem kendi kitaplarını hem de yayıncıların basmaktan sakındığı eserler için böyle bir yayıncılık işine girmek, çok da kolay bir macera sayılmaz. Fakat Woolf ailesi, kitabı estetik bir sanat eserine dönüştürmeyi başarmıştı. Woolf’un biraz aykırı bir yayıncı olduğunu söylemek çok yanlış olmaz, zira kitaplarının kapağında ne bir biyografi ne de tanıtıcı bir metne yer verirmiş. Öyle ki, ölüm ilanında bilgi eksikliğinden pek çok yanlışlıklar ve eksiklikler baş göstermiş.

Woolf’un Bloomsburry grubundan Fransız post-empresyonizmi Londra’ya taşıyan Roger Fry, yazarın eserlerindeki kurmaca, karakter ve olay örgüsündeki değişikliklerde bir etkendir. Jacob’un Odası (1922), Mrs. Dalloway (1925), Deniz Feneri (1927) ve Minâ Urgan’ın deyişiyle “o güne değin hiçbir başka romancının göze alamayacağı değişik şeyleri yapmak istediği”, Woolf’un ise “Hem düzyazıyla kaleme alınacak hem de şiir olacaktı; hem roman olacaktı hem de tiyatro oyunu.” şeklinde tanımladığı o benzersiz Dalgalar, bu modernist yaklaşımın etkisiyle kaleme alınır. Bilinç akışı akımının belli başlı yöntemlerine başvuran özgün bir eseri Dalgalar’ın yanı sıra yazarın pek çok eserinin taslağı sergilenmekte.

Savaş karşıtı bir yazar

Sergide, İspanya’daki iç savaştan etkilenenler için bir yardım kampanyası yürüten bir yazarla karşı karşıya kalıyoruz. Picasso’nun Royal Albert Hall’de düzenlenen bu yardım buluşması için yaptığı çizim; ölümünden kısa bir süre önce kız kardeşi Vanessa Bell’e, Katherine Mansfield ve eşi Leonard’a yazdığı mektuplar; Sylvia Plath’in “Virginia Woolf’un Bir Yazarın Güncesi’ni okuyarak cesaretimi topladım… bu günlüğü okuyun.” diye salık verdiği günlükleri sergide. Bu günlükler (26 defter) tıpkı eşi Leonard’ın dediği Woolf’un iç dünyasını ele veren gibi birer ‘kayıt defteri’ niteliğinde. Woolf’un kendisi gibi incecik ve narin el yazısının da hemen akıllara kazındığını söyleyelim. Sergideki, 1941’de Sussex’te Ouse ırmağında intihar ettiğinde, tahta banka bıraktığı yazarın bastonu ise trajik biten bir ömrü tüm çıplaklığıyla ele veriyor. Frances Spalding’in hazırladığı Virginia Woolf: Art, Life and Vision adlı biyografinin ise Türkçeye kazandırılması okurların zihnindeki Woolf portresini baştan aşağı değiştirecektir. Sergi 26 Ekim’e kadar gezilebilir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
30 Temmuz 2014

http://www.zaman.com.tr/kultur_virginia-woolfun-oteki-yuzu_2234751.html

11 Temmuz 2014 Cuma

Dünyanın şiiri bu arşivde

Şiirimizin büyük ustalarından Behçet Necatigil, yetmişli yıllarda Almanya'ya gittiğinde kasetli küçük bir teyp alır. Kullanma kılavuzunu büyük bir dikkatle okuyan şair, en nihayetinde teybi çalıştırmayı başarır. Günlerce odasına kapanıp şiirlerini kasete kaydeden şairin bu çabası olmasaydı, biz okurlar onun sesinden şiirlerini dinlemekten mahrum kalacaktık. Bu şiirler, geçtiğimiz yıl şairin ölümünden 33 yıl sonra "Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca" (YKY) adıyla yayımlandı. 

Kendi şiirini sesli okumanın kimi şairler için zorluğu olsa da, kimi şairler şiirlerini başkalarından dinlemeyi tercih ediyor. Hilmi Yavuz'un kendi şiirlerini seslendirdiği “Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize” adlı iki CD'lik albümü de geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kendi şiirlerini ve sevdiği başka şiirleri sesli okumayı sevdiğini söyleyen Hilmi Yavuz, Ali Çolak'ın "Peki şiir sesli okunmak için midir, sessiz yani gözle okunmak için mi?" sorusuna "Ben kendi şiirim adına konuşayım: Bazı şiirlerim yüksek sesle okunmalıdır, diye düşünürüm;- bazı şiirlerim de alçak sesle..." cevabını vermişti. Yıllar önce Yahya Kemal, Necip Fazıl, Erdem Bayazıt ve İsmet Özel'in şiirleri kendi seslerinden okura ulaşmıştı. Yakın dönemde Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Özdemir Asaf, Oktay Rifat ve Behçet Necatigil'in sesli şiirleri yayımlaması dışında, sesli şiir adına ülkemizde öyle elle tutulur bir faaliyetin olduğu söylenemez.

İngiltere merkezli, dünyanın en büyük sesli şiir arşivine sahip Poetry Archive (Şiir Arşivi), www.poetryarchive.org adlı site yeni yüzü ve artan arşiviyle yeniden yayına başladı. Şiirin pek okunmadığı genel yargısını bir kenara bırakırsak Poetry Archive, ayda yaklaşık 250 bin ziyaretçi alıyor. Arşivini sürekli genişleten sitede, T. S. Eliot, Sylvia Plath, Ezra Pound, W. H. Auden, E. E. Cummings ve Dylan Thomas gibi klasik şairlerin yanı sıra günümüz şairlerinin sesli şiirleri yer alıyor. Britanya'nın 1999'daki milli şairi Andrew Motion'ın ve yapımcı Richard Carrington'ın yaklaşık on yıl önce kurduğu site, pek çok şairin şiirini okurken bir kaydının olmamasından yola çıkmış. "Bir şiirden nasıl zevk alırız? Hem gözümüzü hem kulağımızı kullanarak..." diyen Motion, sesin anlam ve duygularla iletişim kurduğu düşüncesinden hareketle bu siteyi kurduklarını dile getiriyor.

KULAK EN İYİ OKUYUCUDUR

Şiir metinsel bir forma sahip olmadan evvel sözlü bir sanat formuydu. Homeros'un şiirleri metne geçmeden önce dilden dile dolaşıyordu. Bir şairin şiirini seslendirmesi okura bir taraftan zevk verirken öte taraftan da eserin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. 19. yüzyılın başlarında kayıt teknolojisinin olmaması pek çok şairin kendi sesinden şiirlerini dinlememize engel olurken, teknolojinin çağ atlayıp kılık değiştirdiği 20. yüzyılda bile böyle bir eksiklikten söz edilebilir. Poetry Archive, bu eksikliği gidermek için yola koyulurken, klasik şiirler için seslendirme sanatçılarıyla veya başka şairlerle işbirliğine gidiyor, günümüz şairlerinin ise kendi sesinden şiirlerine yer veriyor. Teknolojinin imkânlarını kullanarak şiirin yeniden dolaşıma girmesi, okunması ve dinlenmesi için çaba harcayan Poetry Archive, özellikle yeni nesilleri, uçsuz bucaksız şiir dünyasına davet ediyor. İngiliz Sanat Konseyi (Arts Council of England) ve çeşitli bağışlarla sesli şiir üretimlerini gerçekleştiren Poetry Archive, bu arşivin bir sonu olmadığının farkındalığı içinde arşivine sürekli yeni şiirler ekliyor.

Şık tasarımıyla, sosyal medyada da şiirlerin paylaşımına imkân veren site, bünyesindeki seçici kurulun katkısıyla farklı türden sesleri ve şiir anlayışlarını meraklısına sunmaya çalışıyor. Siteyi ziyaret eden şiir meraklılarının da taleplerini göz önünde bulunduran site, çocuk şiirleri için ayrı bir kategori oluşturmuş durumda. Siteden dinlenebilen şiirleri meraklısı indirebiliyor veya satın alabiliyor. Bu sayede gelir elde eden Poetry Archive, daha fazla şiiri arşivine eklemeye çalışıyor. Sesli şiire artan ilgi düşünülünce, Poetry Archive gibi bir sitenin benzeri Türkiye'de neden hayata geçirilmesin diye düşünmekten kendini alamıyor insan. Türk şiirinin de bir sesli hafızaya ihtiyaç duyduğu kesin. Amatörce hazırlanmış siteleri bir kenara bırakırsak, böyle bir çalışma Türk şiirine büyük katkı sağlayacaktır. Amerikalı şair Robert Frost'un (1874-1963) dediği gibi, 'kulak en iyi okuyucudur'. (www.poetryarchive.org)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
10 Temmuz 2014




9 Temmuz 2014 Çarşamba

İyi edebiyat yıkıcıdır

Mario Vargas Llosa, Carlos Fuentes ve Gabriel García Márquez
Latin Amerika edebiyatının “Boom” kuşağı olarak adlandırılan Gabriel García Márquez, Mario Vargas Llosa, Julio Cortázar ve Carlos Fuentes gibi yazarları Türkiyeli okur yakından tanıyor. Bu yazarların kurmaca metinler dışında okura sundukları, en az roman ve öyküleri kadar ufuk açıcı. Celal Üster’in farklı zamanlarda dilimize çevirerek değişik dergilerde yayımladığı Mario Vargas Llosa ve Carlos Fuentes’in üç metni Edebiyata Övgü’de (Notos Kitap) bir araya geldi. Kitapta, Llosa’nın “Neden Edebiyat” ve “Okumaya ve Kurmacaya Övgü”, Fuentes’in ise “Romana Övgü” adlı metinleri yer alıyor. Celal Üster sunuş yazısında kitabın özünü şu sorunun oluşturduğunu söylüyor: “Edebiyat, olmasa da olur bir eğlencelik midir, yoksa zihnin en önemli ve en gerekli uğraşlarından biri olarak, modern ve demokratik bir toplumun yurttaşlarının, özgür bireylerden meydana gelen bir toplumun oluşumu için onsuz edilemez bir etkinlik midir?”

Edebiyat ne işe yarar?

Kitabın ilk yazısı “Neden Edebiyat?” Llosa’nın, 2001’de The New Republic dergisinde yayımlanmış bir metni. İyi edebiyatı okurken büyük keyif aldığımıza, aynı zamanda “toplumdaki imgemizde ve bilincimizin gizli kovuklarında ne olduğumuzu, nasıl olduğumuzu” öğrendiğimize değinen Llosa şöyle devam ediyor: “Edebiyatın insanlar arasında kurduğu kardeşlik bağı, onların diyaloğa girmelerini, ortak bir köken ve ortak bir ereğin bilincine varmalarını sağlayarak tüm zaman engellerini aşar. Edebiyat, bizi geçmişe taşır ve bize erişmiş olan o metinlerde, şimdi bize keyifler yaşatan, düşler kurdurtan o metinlerde bir zamanlar keyifler yaşamış ve düşler kurmuş insanlara bağlar bizi.” Llosa, nitelikli edebiyat eserlerinin tamamının köktenci ve içinde yaşadığımız dünyayla ilgili kışkırtıcı sorular ortaya attığını, büyük edebiyat metinlerinde yazarın böyle bir niyeti olmasa da bir ayartıcılık olduğunu belirtiyor. Şu tespiti dikkate değer: “İyi edebiyat, insanların doyumsuzluğunu geçici olarak giderirken, aslında yaşam karşısında eleştirel ve uzlaşmaz bir tutum geliştirerek o doyumsuzluğu, o yetinmezliği artırır. Edebiyatın, insanları mutsuz kılmaya daha yatkın olduğu bile söylenebilir.”

“Romana Övgü”, Carlos Fuentes’in 2005’te Berlin Uluslararası Edebiyat Şenliği’nde yaptığı açılış konuşmasının metni. Yazar, yayımlanışının 400. yılı kutlanan Don Quijote’den yola çıkarak edebiyatın ve romanın günümüz dünyasında işlevini tartışıyor. Don Quijote’yi 17. yüzyıldan bu yana evrilip gelişen roman türünün temel taşı olarak gördüğünü söyleyen Fuentes, romanın Cervantes döneminden günümüze hem yazarlığı hem de okurluğu çoğaltarak demokratik bir araç olduğunu dile getiriyor. Edebiyatın mühim sorularından biri olan çok satan listeleri, popülerlik ve kalıcılık konusuna da değiniyor Latin Amerikalı romancı: “Kimi yazarlar büyük bir popülerlik yakalar, sonra da bir daha ortaya çıkmamak üzere kaybolup giderler. Son elli yılın çok satan listeleri birkaç canlı, ayrıksı örnek dışında, iç karartıcı bir ölü kitaplar mezarlığıdır. Ne var ki, kalıcılık isteğe bağlı değildir. Hiç kimse ölümsüz olacağım diye kitap yazamaz.”

‘Mario, iyi yaptığın tek bir iş var, o da yazmak’

Kitabın son yazısı “Okumaya ve Kurmacaya Övgü”, 2010’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Mario Vargas Llosa’nın Stockholm’deki ödül töreninde yaptığı konuşmanın tam metni. Kurmacanın “bir eğlenceden, insanın duyarlığını bileyen ve onda eleştirel bir ruh uyandıran düşünsel bir alıştırmadan öte” bir şey olduğuna değinen Llosa, “Kurmaca, uygarlığın varlığını sürdürebilmesi, içimizde insanın en iyi yanlarının uyandırılabilmesi ve korunabilmesi için mutlak bir gerekliliktir.” diyor. Yazarların eşleri çoğu zaman görünmezdir. Llosa, bu metninde hayata dair pek çok yükünü omuzlayan eşine bir selam gönderiyor ve Patricia’nın şu sözünü aktarıyor: “Mario, iyi yaptığın tek bir iş var, o da yazmak.”

Celal Üster’in duru çevirisiyle yayımlanan kitaptaki üç metin, edebiyatın okurlara nasıl bir dünya sunduğunu ve bir yazar için ne anlama geldiğini ortaya koyan bir seçki. Birden çok kez okunmayı hak eden bu metinler, bize edebiyatın sınırsız gücünü gösteriyor. Llosa’nın dediği gibi, “Edebiyat olmasaydı, şu yaşamda hiçbir şey o kurmacaların yalanları kadar tedirginlik katamaz, düşgücümüzü ve isteklerimizi kışkırtamaz, böylece gerçek yaşamın bize hiçbir zaman vermeyeceği büyük serüvenlerin, yüce tutkuların kahramanları olmamızı sağlayamazdı.”

Musa İğrek
Kitap Zamanı
Sayı: 101
7 Temmuz 2014




8 Temmuz 2014 Salı

Ulysses’in illüstrasyonları sergileniyor


Bazı klasiklerin ‘yüksek edebiyat’a dahil oluşundan mı yoksa okuru zora sokan yanlarından mı bilinmez James Joyce’un başyapıtı Ulysses, bu türden kitapların başında gelir. Enis Batur’un deyişiyle: “Ulysses’i tanımak için kırk fırın gerektiği bilinen bir gerçek”. Joyce’un modern romanın başlangıcı kabul edilen Ulysses’in, zor okunurluğu konusunda söylediği şu sözü ile devam edersek: “İçine o kadar çok bilmece, bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar; insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur.”

Pop art’ın Britanya’daki ‘babası’ Richard Hamilton’ın (1922-2011) kırk yıl boyunca üzerinde çalıştığı Ulysses’in kara kalem ve suluboya illüstrasyonları, British Museum’da sergileniyor. Hamilton’ın ölümünün ardından müzeye bağışlanan çizimler, 2002’de açılan küçük çaplı serginin ardından, farklı çalışmalar eklenerek yeniden sanatseverlerle buluştu. Sanatçının yüzden fazla illüstrasyon içeren Ulysses serisinden yaklaşık otuz eser sergileniyor. Ulysses’in geçtiği gün (16 Haziran 1904) romanın kahramanı Leopold Bloom’un soyadından hareketle, dünyada Bloomsday olarak anılıyor. 1954’ten beri, her yıl coşkuyla kutlanan Bloomsday’de, Joyce tutkunları Dublin’de toplanarak Bloom’un izinden gidiyor ve kahramanın Ulysses’te uğradığı mekânları ziyaret ederek, kostümler giyiyor. British Museum’daki sergi bu etkinliğe bir katkı niteliğinde.


Ulysses’in Paris’te yayımlandığı yıl olan 1922’de Londra’da dünyaya gelen Hamilton, 1950 ve 60’lı yıllarda İngiliz resminde yaşanan köklü değişimin öncülerinden kabul edilirken, senelerini verdiği bu illüstrasyonlar büyük önem taşıyor. Hamilton’ın illüstrasyonları, bir yandan 20. yüzyılın önemli bir sanatçısının Ulysses tutkusunu gösterirken, öte yandan bu ölümsüz ve zorlu eserin görsel bir dil ile nasıl anlatılabileceğini gözler önüne seriyor. Hamilton 2002’de açılan sergide, ölümünden önce tüm kitabı bitirebileceğine ihtimal vermediğini söylemişti, zira on sekiz bölüm olan romanın sadece sekizini bitirebildi. Kendi deyişiyle “yalnızca bu bile tam kırk yılımı aldı”. Hamilton, illüstrasyonlarının orijinal metinle yan yana yayımlanması fikrine hiç sıcak bakmadı.

Ulysses’te asıl ağırlık dildedir

Hamilton’ı zorlayan kitabın hiçbir tasvir içermemesi: “Kitabı mükemmel bulmuştum, çok eğlenceliydi, büyüleyici bir dili vardı. Fakat resimlemeyi düşündüğümde, birden hiçbir şeyin tasvir edilmediğini ve kitabın görsellik taşımadığını fark ettim. Yine de kafamda bir imge vardı. Joyce, bu imgeyi alışılagelen metinsel araçların hiçbirini kullanmadan yaratabilmeyi başarmıştı. Kitapta hiç tasvir edilmese de, Leopold Bloom herkesin kafasında aynı şekilde canlanır mesela.” Sanatçının en çok etkilendiği ve ilham aldığı kısım ise romanın 14. bölümü. 


Ulysses’in başka dillere aktarılması da epey zahmetli iken romanı, tıpkı Hamilton gibi, kırk yıllık bir uğraşla 1996’da YKY’den dilimize kazandıran Nevzat Erkmen’in ardından, 2012’de Armağan Ekici’nin bir Ulysses (Norgunk) çevirisi okurla buluşmuştu. Kawa Nemir ise geçtiğimiz yıl, Ulysses’inin Kürtçe çevirisi üzerinde çalıştığını söylemişti. Hamilton’ın dikkat çektiği romanın görsel olarak biraz ‘cimri’ olması İlhan Berk’in, Michel Butor’dan ödünçle Ulysses’in konusunun dil olduğu sözlerini akla getiriyor. Berk şöyle diyor: “Gerçekten de Joyce’ın büyük yapıtında konudan çok, asıl ağırlık derinlemesine dildedir. O vurur ilkin. Kimi yerde hiçbir şey üretmiyor gibidir, kendinden başka. Hep o egemen öğedir.” British Museum’da 31 Ağustos’a kadar sergilenecek illüstrasyonların, dünya edebiyatının en zorlu eserlerinden birinin görsel bir dile, yarım da olsa, Joyce tutkunları için bir hayli değerli bir tecrübe.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
8 Temmuz 2014