30 Haziran 2014 Pazartesi

Zincir müzeler dönemi


Dünya mimarlık literatürüne ‘Bilbao Etkisi’ (Bilbao Effect) olarak geçen kavrama meraklısı aşinadır. Kısaca değinecek olursak, senelerce bir endüstri kenti olarak ömrünü devam ettiren İspanya’nın Bask bölgesindeki Bilbao, ekonomik krizler ve işsizlikle boğuşan kendi halinde bir şehir iken bir anda talihi döner. İspanyolların bile çok yüz vermediği, pek yolunun düşmediği Bilbao, 1997’de açılan Guggenheim Müzesi ile yeni bir çehreye kavuşur ve dünyanın dört bir yanından sanatseverlerin ziyaret ettiği bir kent haline gelir. New York’ta 1959’da kurulan Guggenheim Müzesi, elindeki dev koleksiyonu sergilemek için mekan sıkıntısı yaşarken Avrupa’da yeni bir mekan arayışına girince Bilbao’daki müze hayata geçirilir. Dünyaca ünlü mimar Frank Gehry, müzeyi kentin gecekondu mahallesine inşa eder, binanın ihtişamı da göz doldurur; öyle ki müze inşaat halindeyken bile günlerce konuşulur ve tartışılır. Açıldıktan sonra “modern zamanların en önemli binası” olarak tanımlanır ve kent bir anda sanatseverlerin ve turistlerin akınına uğramaya başlar. Müzenin hem mimari hem de turistik katkısı pek çok şehri kıskandırır; zira her yıl müzeyi ziyaret eden insan sayısı yaklaşık bir milyonu bulmaktadır.

Bir kentin talihini bir anda değiştiren bu türden vakalara rastlamak çok kolay olmasa da her şehrin biraz Bilbao etkisi yaşamaya meraklı olduğu söylenebilir. Özellikle yerel yönetimler, kültür sanat kurumları, büyük şirketler, ‘marka’ müzeleri kendi şehirlerinde şube açmaya çağırırken, dünyada zincir müzeler gitgide çoğalıyor. Guggenheim ve Louvre bu markalaşan kurumların başını çekerken, “gelecek, zincir müzelerin mi olacak?” sorusu iyiden iyiye tartışılmaya durdu. Londra, geçtiğimiz günlerde Guggenheim Müzesi ile işbirliği için çalışmalara başladığını duyurdu. Londra’nın Türk kökenli Belediye Başkanı Boris Johnson, müzenin Londra’da açılmasıyla şehrin bir kültür merkezi olarak konumunu daha da artıracağını dile getirdi. Fakat, Bilbao etkisinin her şehre uyduğunu söyleyemeyiz, zira Berlin’de 1997-2013 arasında faaliyet gösteren Deutsche Guggenheim ve 2001-2008 arasında faaliyet gösteren Las Vegas Guggenheim Hermitage da bir başarısızlık örneği olarak değerlendiriliyor.

SÜNNET DÜĞÜNÜ YAPILAN MÜZE!

Pek çok şehir, Guggenheim markasını kentine çekmek için epey çaba harcıyor, fakat zincir müzelerin kültürel üretime katkısı konusu çetrefilli. Yakın zaman önce, Fransız hükümetiyle Abu Dabi şehri arasında imzalanan ve 30 yıl geçerli olacak anlaşma kapsamında inşa edilmesine karar verilen Louvre Abu Dabi Müzesi, Aralık 2015’te kapılarını açacağını duyurdu. Bu fikir 2007’de ilk kez paylaşıldığında dünyanın dört bir yanından arkeologlar, sanat tarihçileri ‘müzeler satılık değil’ sloganıyla eylem başlatmıştı. Guggenheim Abu Dabi de 2015’te açılmayı planlarken, daha inşaat halindeki müzeye karşı protestolar ve tartışmalar sürüyor. Uluslararası sanatçı grupları ve eylemciler Guggenheim’ı ‘52 Hafta’ adını verdikleri yeni bir kampanyayla boykot ederek, her hafta yeni işler üreteceklerini ve müzenin inşaatında çalışan göçmen işçilere karşı insanlık dışı uygulamalara dikkat çekeceklerini duyurdu.

Avrupa ve Amerika’daki büyük sanat kurumlarının müze ihracatı artıyor. Bu konuda şehirlere destek veren marka müzeler gerekli altyapıyı hazırlayarak destek oluyor. Bu gelişmelerin sonuncusu ise İngiltere’nin önemli müzelerinden Victoria & Albert’ın, Çin’in Shenzhen kentinde açılacak tasarım müzesi için masaya oturması. Ülkenin tasarım sanatını dünyaya tanıtmayı amaçlayan bu müzenin 2016’da açılması planlanıyor. Müzede Victoria & Albert için bir galeri ve sergi alanı da yer alacak.

Dünyada yaşanan bu trende rağbet artarken ülkemizdeki hayli ironik duruma da değinmek gerek. Bir tarafta geçtiğimiz nisan ayında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi 2014 Yılı En İyi Müze Ödülü’ne Bayburt’un Bayraktar köyünde kurulu Baksı Müzesi layık görülürken, öte tarafta Eskişehir Eti Arkeoloji Müzesi’nde düzenlenen sünnet düğünü!... Müzelerin bazı bölümlerinin çeşitli faaliyetler için kullanılması Avrupa’da yaygın olsa da bu türden bir vaka pek bir kalıba sığmıyor. Fakat, dünyada artan bu zincir müzelerin kültürel üretime nasıl bir katkıda bulunacağını ise zaman gösterecek.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
30/6/2014





23 Haziran 2014 Pazartesi

Murakami’den ‘çıkartmalı’ roman


Günden güne okuru kitaba çekmeye çalışan fikirler şaşırtadursun, bu tekniklerin son örneği Japon yazar Haruki Murakami'nin son romanı oldu. “Colorless Tsukuru Tazaki and His Years of Pilgrimage” adlı kitap, beş Japon illüstrasyon sanatçısının çıkartmalarına yer veriyor. Japoncada inşa etmek, yapmak anlamına gelen Tsukuru, okura romanı istediği şekilde çıkartmalarla süsleme imkânı sunarken, kitaptaki mavi, kırmızı, beyaz, siyah ve renksiz karakterlerden yola çıkan kitabın kapağı da bu kampanyanın malzemesi durumunda. 2013'te Japonya'da yayımlanan kitabı İngilizceye kazandıran Harvill Secker adlı yayınevi, daha çok çocuklar için eğlenceli olan bu çıkartmaların yetişkinlerin okuyacağı bir kitapta yer almasından epey umutlu. 

Murakami'nin Japonya'da yayımlandığı ilk hafta bir milyon satan romanı, lisedeki arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalan Tsukuru Tazaki adlı kahramanın seneler sonra yeniden onlarla bir araya gelmek istemesini fakat arkadaşlarının onu reddetmesini ve bunun ardındaki nedeni konu alıyor. Roman, Murakami'nin 1Q84 adlı o kalınca romanından sonra kaleme aldığı ilk eser, bu roman da 400 sayfalık hacmiyle dikkati çekiyor. 

Eleştirmenler romanın, üslup olarak ‘eski' ve ‘yeni' Murakami'nin bir karışımı olduğu yorumunu yapıyor. Kitabın Türkçedeki yayın haklarını alan yayınevinin, nasıl bir pazarlama yöntemine başvuracağı merak konusu olsa da daha parlak fikirlere ihtiyaç olduğunu söylemek mümkün. Fakat kitabın satışını artırmaya yönelik bu ‘girişimcilik' ruhu, kendi kabuğuna çekilmeye pek meraklı gözükmüyor.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
23 Haziran 2014



21 Haziran 2014 Cumartesi

Yazarlar, Dünya Kupası’na katılırsa...


Brezilya’da düzenlenen 2014 Dünya Kupası tüm heyecanıyla sürerken futbola biraz mesafeli duran edebiyatın da bu alana ilgisi şimdilerde daha da konuşulmakta. Gazetelerin en iyi futbol kitapları listeleri, dünya yazarlarının sevdiği futbol kitapları hakkında kaleme aldığı yazılar ve kitabevlerindeki futbol kitaplıkları rağbet görmekte. Dünya Kupası’nı fırsat bilen yayıncılar ise dünyanın ‘edebi’ devlerine dikkat çekerken, futbol ile edebiyatın kesiştiği kitapların azlığı tartışılan konular arasında.

Dünyanın önemli yayıncılarından Penguin, 2014 Dünya Kupası’na katılan ülkelerin yazarlarını bir futbol takımına dönüştürerek, yıldız oyuncusuna dikkat çekerken, Brezilya edebiyatının ‘usta oyuncu’larını şöyle sıralıyor: Antonio Machado, Paulo Coelho, João Guimarães Rosa, Jorge Amado, Clarice Inspector, Mário de Andrade, Aluísio Azevedo, Euclides da Cunha, Daniel Galera, Graciliano Ramos ve Lima Barreto.

FUTBOL HÜZÜNLÜ BİR ÖYKÜDÜR

2014 Dünya Kupası’na katılan diğer ülkelere baktığımızda ise Arjantin edebiyatının yıldızı Jorge Luis Borges; Avusturya’nın Miles Franklin; Kolombiya’nın Gabriel Garcia Marquez; Fransa’nın Voltaire, Almanya’nın Franz Kafka; Yunanistan’ın Homer; İngiltere’nin George Orwell; İtalya’nın Niccolo Machiavelli; Japonya’nın Haruki Murakami; Hollanda’nın Multatuli (Eduard Douwes Dekker); Nijerya’nın Chinua Achebe; Portekiz’in Fernando Pessoa; Rusya’nın Vladimir Nabokov; İspanya’nın Cervantes; Amerika’nın ise Ernest Hemingway olarak değerlendiriliyor. Kupaya katılan ülkelerin yazarlarından bir takım oluşturan bu karşılaştırma, sosyal medyada da rağbet görürken ülkelerin edebiyatına da odaklanmış oluyor.

Bir futbol tutkunu olan Uruguaylı yazar Eduardo Galeano futbol coşkusuna yaşama sevincini de kattığı kitabı Gölgede ve Güneşte Futbol adlı deneme kitabında “Futbolun öyküsü, zevkten zorunluluğa uzanan hüzünlü bir öyküdür. Spor bir sanayi dalına dönüştüğü oranda, iş olsun diye oynandığı zamanki güzelliğinden bir şeyler kaybetmiştir.” diye bir saptamada bulunur. Galeano, çok da haksız değildir. Öte taraftan, 2014 Dünya Kupası’na misafirlik eden Brezilya’nın ve dünya edebiyatının en çok satan yazarlarından Paulo Coelho ise Dünya Kupası’nı evinde izleyeceğini açıklarken, hükümetin yanlış politikalarından dem vurarak “Protestoculara uygulanan orantısız şiddet sürüyor. Çözülecek o kadar problem varken futbol endüstrisine milyon dolarların aktarılması vicdanımı yaralıyor.” diyerek, tüm maçlara davetiyesi olmasına karşın evinden çıkmayacağını duyurdu. Bir tarafta Terry Eaglaton’ın deyişiyle bir afyon olan futbol, öte tarafta sonsuz bir edebiyat. Bu ikisinin biraz karmaşık fakat çekici bir ilişkiye sahip olduğu kesin...

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
21 Haziran 2014



15 Haziran 2014 Pazar

Gölge yazarlık endüstrisi

13:20 Posted by Musa İğrek , , 1 comment

Amerika’nın eski dışişleri bakanı Hillary Clinton’ın anılarını yazdığı Hard Choices adlı kitabı piyasaya çıktı. Clinton’ın kitabında anlattıkları, dünya siyaseti açısından önemli anekdotlar içerse de yayıncılık cephesinde bir mesleği yani gölge yazarlığı (ghost writer) yeniden gündeme getirdi. Zira kitabın yazarı aslında Clinton’ın değil, ücreti mukabilinde yazdırdığı hayalet ya da gölge bir yazarın olduğu söylentiler arasında. Bu dedikodulara neden olansa, Clinton’ın daha önceki kitaplarında gölge yazarlarla çalıştığının ortaya çıkması. Söylentileri bir tarafa bırakırsak, kitap yazma tutkusu öyle küçümsenecek bir duygu değil; herkesin bir gün o yazı masasına geçip başkalarına aktarmak isteyeceği muhtemelen birçok hikâyesi var. Fakat yazma eylemi başlı başına bir yetenek ve bu alanda tecrübesi olmayanlar, bütün yükü Batı’da bir hayli geçmişi olan, gölge yazara bırakıp kitaba kendi adını yazdırıyor. Bu meslek, pek çok kimsenin iştahını kabartırken, gölge yazarlık bir endüstriye dönüşmüş durumda.

Haruki Murakami’nin o epey kalınca romanı 1Q84’ü okuyanlar, bu gölge yazarlığa aşinadır. Kitabın kahramanı Tengo, gölge yazarlıktan geçinen ve kendi kitabını bir türlü yazamayıp geciktiren bir yazar tiplemesi olarak karşımıza çıkmıştı. Bu işin altını biraz daha didiklediğimizde ise şaşırtıcı notlar çıkıyor. Mesleği bireysel olarak yapanların yanı sıra bir şirket veya yayınevi bünyesinde ekip halinde bu işi ifa eden yazarlar mevcut. Gölge yazarlık, sizin adınıza kitap, roman, hikâye, senaryo, tez, köşe yazısı, konuşma ve sunum metni hazırlayan ve yayıncılık dünyasında bir hayli ilgi gören bir meslek artık.

Türkçede hizmet veren yazarlık şirketlerinden birine kulak verdiğimizde şu bilgilerle karşılaşıyoruz: “Gölge yazar, ilgili telif ve kullanım haklarını ücret karşılığı müşteriye devreder. Metin zaten o müşteriye özel olarak üretilmiştir. Çağdaş toplumlarda bir gölge yazar hemen her alanda etkinlik gösterebilir. Geleneksel olarak başkası adına konuşma metni yazan gölge yazarlar, artık bundan çok daha geniş bir uygulama sahasında faaliyet göstermektedir. Dillerden düşmeyen bir şarkının ya da örneğin bir ünlünün adıyla basılan bir kitabın bir gölge yazar tarafından üretilmiş olması günümüzde giderek daha sık rastlanan bir durumdur.”

Özellikle politikacıların, müzisyenlerin ve iş dünyasından ünlü isimlerin meraklı olduğu bu gölge yazarla kitap yayımlama işinin ekonomik cephesinde dudak uçuklatan rakamlar dönmekte. Sadece politikacılar ve işadamları değil, akademisyenler hatta kimi yazarlar da bu yönteme başvurabiliyor. Bu işi yapan şirketlerin aktardığına göre gölge yazarın kaleminden çıkan bu metinler, bir işbirliği içerisinde “siparişi veren kişi bilsin veya bilmesin, gölge yazarın kimliği açıklanmadığı gibi, bir uzmanın yardımına başvurulduğu dahi gerekmedikçe ilan edilmez. Nadiren, edebi eserlerde veya kitap yazamayacağı çok aşikâr bir ünlünün otobiyografisinde, gölge yazarın varlığı, hatta adı açıklanabilmektedir ki, orada da söz konusu profesyonelin kimliği, teşekkür bölümünde veya ortak yazar adı altında duyurulur.”

NOBEL ÖDÜLLÜ YAZARLARIN DA ‘GÖLGESİ’ VAR

Gölge yazarlık mesleğine baş koymuş Türk kökenli bir yayınevi ise bu işi şu cümlelerle özetliyor: “Kafanızda çok güzel bir roman konusu, harika bir hikâye ya da senaryo var. Ancak yazamıyorsunuz. Hayal etmek, kurgulamak ayrı, yazıya dökmek ayrı… Bir kitaplaştırıp bastırabilseniz var ya, bestseller olacak. Zengin, ünlü, popüler olacaksınız ama olmuyor, olmuyor… Sizin yerinize biz yazalım. Sizin isminizle yayınlansın. Okuyanlar size ‘helal olsun’ derken, siz içinizden bize teşekkür edin.”

Gölge yazarların ödül aldığı kitaplar da yok değil. Hillary Clinton ve John F. Kennedy adına yayımlanan kitaplar, en bilinen örnekleri arasında. Bunun yanı sıra 1989’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan İspanyol yazar Camilo Jose Cela için 2002’de öldükten sonra koca bir gölge yazar ordusuyla senelerce çalıştığı iddiası ortaya atılmıştı. Edebiyat dünyasında epey tartışmalara yol açan bu iddiaya göre gölge yazarlar Cela’ya karakter oluşturma ve üslup katma konusunda epey yardımcı olmuş ve özellikle yazarın son dönemlerinde pek çok metni yazdıkları dile getirilmişti. Meşhur olup da aynı zamanda gölge yazarlık yapan Katherine Anne Porter, Kingsley Amis, James Ramsey Ullman ve H.P. Lovecraft gibi isimleri de saymak lazım.

Gölge yazarlığın, özellikle belli meslek grubu ve statüdeki insanlar için artık bir gerekliliğe dönüştüğü varsayımını yabana atamayız. Fakat İlhan Berk, “Başkalarını bilmem, yazmak benim için cehennemdir.” derken, bu yazmanın kahrediciliğini, baskısını ve yüklediği zorluğu pek güzel özetliyordu. Anlaşılan o ki, gölge yazarlarla işbirliğine giren isimlerin, bu cehenneme girmeye ve yükü kaldırmaya güçleri yetmiyor.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
15/6/2014



10 Haziran 2014 Salı

Dijital korsanın önlenemez yükselişi


Korsan kitapların önüne geçme konusunda kendini hafiften de olsa toparlamaya çalışan ülkemizde, internet üzerinden yapılan ve "dijital korsan" olarak adlandırılan fikir hırsızlıklarına karşı ciddi bir gelişme olduğu söylenemez. Kısa bir örnekle devam edersek, internet devi Google'dan sevdiğiniz bir yazarın, hele epey popüler bir isimse, kitabını yüzlerce siteden indirmek kolayca mümkün. Bunun yanı sıra e-kitap diye yazdığınızda arama motoru size “e-kitap indir”, “e-kitap oku”, “e-kitap arşivi” gibi önerilerle size yol göstererek ilgili sitelere rahatça ulaştırıyor. Akıllı telefonların ve tabletlerin yaygınlaştığı bir dönemde piyasadaki e-kitabın azlığı da okurların bu tür korsan sitelere başvurmasındaki etkenlerden biri. Gittikçe büyüyen bu dijital korsan pazarı büyük ilgi görürken, siteler de sayfalarına pek çok reklam alıyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Reşat Nuri, Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Sait Faik, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Ayşe Kulin, Elif Şafak, Ahmet Altan ve İlber Ortaylı'ya uzanan uzunca bir yazar listesinin yanı sıra klasiklerden popüler kitaplara, edebiyat dışı kitaplardan dergilere oldukça geniş bir arşive ulaşılabiliyor. Kimi duyarlı (!) siteler ise hukuki sorumluluğu üstünden atmak için “mevcut yasal mevzuata ve telif haklarına karşı duyarlı” olduklarını dile getirerek, başka sitelerden bu yayımlara ulaştıklarını belirtiyor. Sorumluluğu üzerinden atmaya çalışan siteler, beslendikleri dijital korsan sitelerin linkini vererek kitaplara erişimi sağlıyor. Zira herhangi hukuki bir süreç için yayının yer aldığı site ile içeriğin kaldırılması için bağlantıya geçilmesi gerekiyor. Uyarılara rağmen yayından kaldırılmayan korsan e-kitaplar için savcılığa başvurulabiliyor. Fakat pek çok hak sahibi bu uzun sürece dahil olmak istemiyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı geçtiğimiz Kasım ayında, internetten müzik, film, dosya indirmeyi içeren fikir hırsızlıklarına karşı Fransa'daki "uyar-kaldır" modeli uygulayacağını duyurmuştu. Çeşitli uyarı mekanizmaları içeren bu model kapsamında kullanıcılar, ilk seferinde e-posta, ikincide ise eve mektup yollanarak uyarılacağı dile getirilmişti. Bu uyarılara karşı üçüncü kez korsan eser indiren kullanıcıların suçlu sayılacağı ve para cezasına çarptırılacağı konuşuluyordu. Fakat bu modeli hayata geçirecek Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda değişiklik yapılmasına dair kanun taslağından henüz somut bir gelişme görünürde yok.

Caydırıcı önlemler şart

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği, korsanın bitirilemeyişinin nedenlerini araştırdığı makalesinde, Birliğin Genel Sekreteri Av. Melahat Aşnük Boran'ın dijital korsan üzerine şu tespitlerde bulunuyor: “Ne yazık ki ülkemizde “ahtapot yazılım”lar kullanılamadığı için ihlaller anında tespit edilememektedir. Gerekli tüm yasal işlemlerin yapılması ile korsan sitelerden içeriğin kaldırılması ya da erişimin engellenmesi sonrası kısa süre içinde farklı bir site adı altında farklı linkler ile aynı ihlallere devam edilmektedir. Yasa koyucunun bu konuda caydırıcı bir çözüm bulması gerekmektedir.” Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği, tüm Türkiye'de korsancılara karşı açılan davalarda 2013'te toplam 230 adet mahkeme, 90 adet savcılık dosyasına müdahil olarak, dijital korsanlık yapan 95 internet sitesinin korsan kitap yayınına son verdirmişti.

AB'nin dijital biriminden sorumlu başkanı Neelie Kroes, geçtiğimiz aylarda Avrupa'daki mevcut telif hakkı sisteminin yetersiz olduğunu, ilgili yasaların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini söylemişti. Avrupa Birliği Komisyonu'nun bu yıl içerisinde bu soruna ve yeniden düzenlemeye karşı harekete geçeceğini söyleyen Kroes, dijital çağda telif haklarına yönelik yeni yaklaşımlar üzerine kafa yorulmasının zorunlu olduğunu belirtmişti. Komisyonun üzerinde çalıştığı yeni Telif Hakkı Reformu'nun bu yıl içerisinde duyurulması beklenirken, ülkemizde de Fikir ve Sanat Eserleri Kanun Taslağı'nın bir an evvel hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunun yanı sıra yayınevlerinin de kendi bünyesindeki kitapların takibini yapıp ilgili korsan yayın yapan sitelerden bu içeriklerin kaldırılması için hukuki yollara başvurmasını on binlerce sitenin varlığı düşünülünce, biraz zorlu bir iş gibi gözüküyor. Bu yüzden Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın caydırıcı yaptırımlar üzerine yoğunlaşması dijital korsanın önüne geçilmesine yardımcı olabilir.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
10 Haziran 2014



9 Haziran 2014 Pazartesi

İdeal okur kimdir?


Okurlar da tıpkı edebi türler gibi çeşit çeşittir. Aralarındaki ayrım kimi zaman ince bir çizgide sürse de bunu tarif etmek kolay değil. Alberto Manguel, Türkçede yakın zamanda yayımlanan Okumalar Okuması adlı kitabının “İdeal Okurun Tanımına Yönelik Notlar” başlıklı denemesinde ideal okurun tarifini veriyordu. Manguel’in bu hayli kışkırtıcı denemesi, son dönemlerde pek çok yazarın şikayet ettiği “nitelikli okurun azlığı” meselesini akla getirdi. Nitelikli okurlar gittikçe azalıyor mu? Enis Batur’a kulak verirsek: “Yakın gelecekte nitelikli okur ortadan tümüyle kaybolmaz ama eskisi kadar çok yetişmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü böyle bir dünyadayız; her şey görsellik üzerine kurulu ve bu pasifleştiriyor insanları.” Nitelikli okur dediğimiz azınlığın özellikleri, sınırları, özgürlükleri, yazarla ve metinle ilişkisi, kısaca tanımı konusunda görüş birliğine varmak zor. Edebi metnin bir nevi tamamlayıcısı olan, çeşitli niteliklere sahip bu okurun peşine düştüğümüzde, başka sıfatlarla da karşılaşırız. Bir taraftan klasik eleştirinin okuru yok sayan tavrı, öte taraftan 1960’lı yıllarla birlikte okur-yazar ikilisine odaklanan kuramların artması bazı kavramları yeniden ele almayı zorunlu kılıyor.
Okumak, kodları çözmektir
Okur türlerine geçmeden önce okuma eylemi üzerinde biraz durmak yol gösterici olabilir. Okumanın şifre çözmek olduğunu belirten Roland Barthes şöyle devam eder: “Harflerin, sözcüklerin, anlamların, yapıların kodları çözülür, okumanın bu tanımına karşı çıkılamaz; ancak okuma doğası gereği sonsuz olduğundan kod çözmeler biriktirildiğinde, anlamın durma cesareti elinden alındığında, okuma pedal çevirmeden aşağı sürüklenerek yaşanan bir eyleme (yapısal eğilimi de bu yöndedir) dönüştürüldüğünde, okur diyalektik bir altüst olma yaşar: Sonunda kodları çözmez, yeni kodlar belirler; şifreleri çözmez, üretim sürecini yaşar, dilleri üst üste yığar, hiç usanmadan sonsuza dek diller tarafından aşılmaya bırakır kendini: İşte okur, o aşılan kişidir.” Her okumanın bireylere göre değişen biçimlerden doğduğunu dile getiren Barthes, “Okuma gerçekten bir üretimdir: İç imgelerin, yansıtmaların, düşlerin üretimi değil de, harfi harfine çalışmanın üretimidir.” der.
Okuma eylemi üzerine kafa yoran çağdaş edebiyatçılardan Umberto Eco, konuya farklı bir açıdan yaklaşır: “Bir kurmaca yapıtı okumak, kurmaca dünyasını yöneten iktisadi ölçütler ile ilgili bir tahminde bulunmak demektir. Bunun bir kuralı yoktur; daha doğrusu, her yorum bilgisel çevrimde olduğu gibi, metni temel alarak kuralı çıkarsama girişiminde bulunduğunuz anda belirlemeniz gerekir kuralı.” Eco bu yüzden okumayı bir bahis olarak tanımlar, zira metnin “bize ne önerdiğini açık bir biçimde söylemeyen bir sesin önerilerine bağlı kalacağımıza bahse gireriz.” Sâlah Birsel ise o neşeli üslubuyla okumanın tadına varmamız için bizi uyarır: “Yaşamın boyunca binlerce kitap devirmedinse hiçbir şey okumamış sayılırsın.” Usta denemeci şöyle devam eder: “Aralık aralık, yasak savmak, bir toplulukta utançlı duruma düşmemek ya da geceleri uykuyu egavlamak için fıştıklanan kitaplar, okuma sınırı içine girmez.” Birsel bu bahsi, “Gerçek okumak, okumak değil, yeniden okumaktır” diyerek noktalar.
Etken bir varlıktır okur
Peki kimdir okur? Akşit Göktürk’ten ödünçle okuru genel olarak “bir sayfaya bakarak iletişime girebilen kimse” diye tanımlayabiliriz. “Etken bir varlıktır okur” diyen Michel Butor ise okurun “sayfa üzerinde toplanmış belirtkenlerden yola çıkarak elindeki gerecin, yani belleğinin yardımıyla, yeniden bir görüntü ve serüven” kurduğunu söyler. Okuru metnin tamamlayıcısı olarak gören birçok kuramcı da var. Fakat kurmaca metnin yazarı ile okur arasındaki ilişkiyi tarif etmek biraz güç. Arada bir hiyerarşinin olup olmadığı, yazarın durduğu yer ve okurun konumu hep tartışılmıştır. Bir başka deyişle, güç kimdedir? Akşit Göktürk’e dönersek: “Bir kurmaca metnin anlamı, okurun kafasında, duyarlığında, işinde gücünde sürer, dal budak salar, büyür, yaşamla yeniden yazılır. Evet, yazın metninin ortak yazarıdır okur. (...) Bir yazın yapıtı da okurda yaşar ancak. (...) Yazın yapıtlarının kendi başlarına birer yaşamları yoktur. Ancak okurca yaşandıklarında, okurların belleğinde, kafasında yaşam kazanırlar.”
Okurun bir metni nasıl yorumladığı, birikimiyle doğru orantılıdır. Öte tarafta okurun ne tür ölçütlerinin olduğunu kestirmek zor, onun bir metni neden sevdiğini anlamak kolayca tarif edilecek bir alan sunmaz. Fakat yazarın önce bir okur olarak bu işe başladığını hatırlarsak, yazarın da okurluğun türlü aşamalarından geçtiğini söyleyebiliriz. Barthes’ın tanımı kulak verilmeye değer: “Okur tarihi, biyografisi ve psikolojisi olmayan bir insandır; yazı’yı oluşturan tüm izleri aynı alanda tutan biridir yalnızca.”
Okuma hazları ve okur
Okurun birçok niteliğini sıralayanBarthes, üç tip okuma hazzından söz eder. Bunlar okuru daha yakından tanımak için yol işaretleridir. İlk tip hazzı tercih eden okur “metinle fetişist bir ilişki”ye geçer. Bir başka deyişle, “Sözcüklerden, bazı sözcüklerden, sözcüklerin kimi düzenleniş biçimlerinden haz alır; metinde geniş, yalıtılmış alanlar oluşur, bunların büyüsüne kapılan okur kaybolur.” İkinci okuma hazzına göre, okur “öykünün olayları geciktirerek o en yüksek noktasına varma hareketinin düzenine ait olan bir güç tarafından kitap boyunca bir biçimde önden çekilir durur”. Barthes bunu şöyle örneklendirir: “Kitap yavaş yavaş biter ve zevk de bu sabırsız, öfkeli yıpranmada yaşanır”. Üçüncü tip okuma hazzı ise hazzın okura ulaşmasındaki serüvendir, Fransız kuramcı bunu da şöyle açıklar: “Okumayı sevdiğimiz yazar gibi yazmayı arzulamayız kesinlikle; arzuladığımız şey, yazı yazan kişinin yazarken duyduğu arzunun kendisidir ya da daha ileri giderek şunu söyleyebiliriz: Yazarın yazarken okura duyduğu arzuyu arzularız, her yazıda var olan beni-sevin’i arzularız.” Ernest Hemingway’in okuruna sunmak istediği, Barthes’ın sözünü ettiği hazdır aslında: “Benim yazdığım herhangi bir şeyi sadece okumanın zevkine ulaşmak için okuyun. Bunun dışında ulaştıklarınız okuma eylemine kendi katkınız yönünde olacak.”
Eserin tek sahibi yazar mı?
Barthes’ın bir başka tespiti ise yazarın, eserinin sonsuza dek tek sahibi olarak görüldüğü, okurun ise bu eserden yararlanma hakkı bulunan kişi sayıldığıdır: “Yazarın okur üzerinde hak sahibi olduğu düşünülür; yazar okuru yapıtın belli bir anlamına doğru iter ve bu anlam doğal olarak iyi olan, uygun olan anlamdır: Tam da bu noktada doğru anlamın (ve bu tavırda var olmayan ‘yanlış anlam’ın) ahlâki bir eleştirisinin gerekliliği doğar. Bu tavır bağlamında yazarın ne demek istediği açıklanmaya çalışılırken okurun ne anladığına hiç değinilmez.” Okuru ıskalayan ve görmezden gelen yaklaşıma karşın, yazarı sonsuza dek yaşatanın okuru olduğunu unutmamalı.
Tomris Uyar kendini okurdan üstün gören yazarları acınası bulduğunu söyler. Yazarın asıl görevi ve çabası “edebiyatın görkemli zincirlerine bir halka daha eklemek”tir. Bunun için kendini yetiştiren yazar, Uyar’ın deyişiyle “var olduğunu bildiği donanımlı edebiyat okuruna seslenmek ister.”
Okuru yok sayan eleştiri
Her yazar önce bir okur olarak yola çıkmasına rağmen Barthes, klasik eleştirinin okurla hiç ilgilenmediğini hatırlatır ve şöyle devam eder: “Metin, farklı kültürlerden gelen, birbirleriyle diyalog kuran, kavga eden, birbirlerinin parodisini yapan çok sayıda yazıdan oluşur; ancak bu çokluğun bir araya gelip toplandığı bir nokta vardır ve bu nokta, şimdiye kadar söylendiği gibi yazarın değil, okurun kendisidir. Okur, bir yazı’yı oluşturan tüm alıntıların kaybolmadan kaydedildiği yerdir; bir metnin bütünlüğü kökeninde değil, ulaştığı yerde bulunur, ancak ulaştığı yer artık belli bir kişinin özelliklerini taşıyan bir yer değildir.” Kuramcı şöyle tamamlar bu ilişkiyi: “Okurun doğumunun bedeli yazarın ölümü olacaktır.”
Tomris Uyar için ise “bir okur kitlesi varsa, edebiyat eleştirisi vardır.” Öyle ki, eleştirmenin yazardan daha çok okura ihtiyacı olduğunu belirtir Uyar. 1960’lı yılların başlarından bu yana okur-yazar ikilisiyle ilgili kuramların sayısının arttığını dile getiren Umberto Eco da günümüzde artık anlatan ve anlatılan kategorilerinin yanı sıra bir tarafta göstergebilimsel anlatıcılar, kurmaca anlatıcılar ve başkaları, sözceye dönüş(türül)müş sözcelemenin özneleri, odaklayıcılar, üstanlatıcılar; öte tarafta ise gücül okur, ideal okur, örnek okur, üstün okur, oluşturulmuş okur, bilgilendirilmiş okur, arşiokur (çoğulokur), örtük okur, üstokur ile ilgilenilmeye başlandığını söyler. Hem yazarın hem de okurun önüne eklenen bu farklı sıfatlar eleştiri anlayışlarını beraberinde getirmiştir.
Manguel’in ideal okuru
Okuma eylemi ve okur üzerine tanımlardan sonra Alberto Manguel’in “İdeal Okurun Tanımına Yönelik Notlar” başlıklı denemesindeki ideal okura ilişkin cümlelere geçebiliriz:
* İdeal okur kelimeler sayfanın üstünde bir araya gelmeden hemen önceki yazardır.
* İdeal okur yaratma anından önceki anda var olur.
* İdeal okur bir hikâyeyi izlemez: Ona katılır.
* İdeal okur çevirmendir, metni teşrih edebilir, iliğine kadar dilimler, her arter ve damarı izler, sonra da tamamen yeni, duyarlı bir varlığı ayakları üstüne kaldırır.
* İdeal okur tahnitçi değildir.
* İdeal okur için bütün araçlar aşinadır.
* İdeal okur yazarın sadece sezdiğini bilir.
* İdeal okur metni altüst eder.
* İdeal okur yazarın söylediğini olduğu gibi kabul etmez.
* İdeal okur kitaplarını asla saymaz.
* İdeal okur biriktiren okurdur: Bir kitabın her okunuşu, anlatının anısına yeni bir katman ekler.
* İdeal okurun hain bir mizah duygusu vardır.
* İdeal okur hem cömerttir hem açgözlü.
* İdeal okur bütün edebiyatı anonimmiş gibi okur.
* İdeal okur sözlük kullanmayı sever.
* İdeal okur bir kitabı kapağına bakarak yargılamaz.
* İdeal okur mutsuzluğu tatmıştır.
* İdeal okur asla sabırsızlanmaz.
* İdeal okur yazınsal türlerle ilgilenmez.
Manguel’in bu ideal okur tanımı, bizde yaygın tabir olan ve yazarların azlığından şikâyet ederek, kimi zaman ulaşmak istedikleri kitle olarak tanımladıkları nitelikli okura denk düşüyor, denilebilir. Fakat çokça zikredilmesine rağmen bu okurun nitelikleri üzerine ortak ve kuşatıcı tanımlar bulmak zor. Nitelikli okuru bize tarif eden isimlerden biri Hilmi Yavuz’dur. Böyle bir okurun edebiyat beğenisine, edebiyatla olan ilişkisine ve edebiyat donanımına bakarak kitaplar hakkında kendisinin karar verdiğini söyleyen Yavuz şöyle tarif eder onu: “Nitelikli okur, her şeyden evvel çok satanlar listesine bakarak kitap alan kişi değildir. Ya da plajda vakit geçirmek için kitap satın alan insan değildir. Daha soyut bir ifadeyle söylemem gerekirse, kendisinin dışında başka birtakım referanslara dayanarak kitap satın alan insan nitelikli okur değildir. (...) Nitelikli okur seçimi kendisi yapan kişidir.” Nitelikli okurun en ayırt edici özelliğinin edebiyatı geçmişi ve şimdisi ile izlemek olduğunu söyleyen Yavuz sözlerini şöyle bağlar: “‘Nitelikli’ okur, edebiyatı televizyonlardan ya da gazetelerden izlemez; onun bilgilenme kaynağı, daha çok, sürekli olarak uğradığı kitabevleridir. Ve elbette, asıl önemlisi, ‘nitelikli’ okurun kitap satın almasında belirleyici olan, göz alıcı reklam kampanyaları, billboard’lar, ipe sapa gelmez söyleşiler vs. değil, kendi edebi beğenisidir. O beğeni de edebiyat hayatının izlenmesindeki devamlılıktan kaynaklanır.”
Enis Batur’a kulak verdiğimizde ise şöyle bir nitelikli okur tarifiyle karşılaşırız: “Nitelikli okur, okumayı hayatının eksenlerinden biri haline getirmiştir. (...) Nitelikli okur yeniden okuyan, başka bir gözle bakabilmek için farklı bir kavrayış için yeniden aynı kitabı eline alabilen okurdur. (...) Nitelikli okur, okurken çapraz ilişkiler kuran okurdur. Yani okuduğu bir kitaptan sonra onunla paralellik kurarak film seyreden, müzik dinleyen ya da başka kitaplar okuyan, ansiklopedi karıştıran okurdur.”
Nabokov’un iyi okuru
Vladimir Nabokov “ideal” ve “nitelikli” sıfatlarının yerine “iyi” demeyi seçer okur için. Usta romancı öğrencilerine okurun on tanımının yer aldığı bir liste vermiş ve bunlardan dört tanesini seçmelerini istemiştir. Nabokov’un on maddesi şöyledir:
* Okur, bir kitap kulübüne üye olmalı.
* Okur, kendini kitabın kahramanıyla özdeşleştirmeli.
* Okur, toplumsal-ekonomik yöne dikkatini vermeli.
* Okur, içinde eylem ve diyalog olan bir hikâyeyi, olmayana tercih etmeli.
* Okur, daha önceden kitabın filmini izlemiş olmalı.
* Okur, yetişmekte olan bir yazar olmalı.
* Okurun hayal gücü olmalı.
* Okurun hafızası olmalı.
* Okurun sözlüğü olmalı.
* Okurun biraz sanat duygusu olmalı.
Nabokov’un aktardığına göre, öğrenciler ağırlıklı olarak duygusal özdeşleştirmeye, eyleme ve kitabın toplumsal-ekonomik veya tarihî tarafına ağırlık verirler. Nabokov, iyi okuru şöyle tarif eder: “Elbette, tahmin ettiğiniz gibi, iyi bir okur hayal gücü, hafızası, sözlüğü ve biraz sanat duygusu olan kişidir – bu duyguyu kendimde ve başkalarında, fırsatını her bulduğumda geliştirmeye niyet ediyorum.” Romancının bu tanıma eklediği son cümle ise şu: “İyi bir okur, usta bir okur, etkin bir okur yeniden okuyandır.”
Hermann Hesse’nin safdil okuru
Hermann Hesse, o benzersiz kitabı Öldür-meyeceksin’de okurları üç tipe ayırır. Yazarın ilk işaret ettiği safdil okuru tanıyalım: “Böyle biri yemek yiyen kişiler gibi bir kitabı alıp indirir gövdesine. Yalnızca alıcıdır; ister Kızılderili romanı okuyan bir oğlan olsun bu kişi, ister kontes romanları okuyan bir hizmetçi, ister Schopenhauer’dan bir şey okuyan bir üniversite öğrencisi; yiyip tıkınır, okuduğu şeyle tıka basa doldurur içini. Bu çeşit okuyucuların kitap karşısındaki konumu, bir kişinin diğer bir kişi karşısındaki konumu gibi değil, önündeki yemlik karşısında bir atın konumu gibidir; hani atın arabacı karşısındaki konumu gibidir de diyebiliriz buna. Kitap önden gider, okuyucu da onun peşinden yürür.”
Kendinde çocuksuluktan biraz bir şeyler saklı olan ikinci tip okur ise “Ne bir kitabın konusuna, ne biçimine biricik ve en önemli değer gözüyle bakar. Tıpkı çocuklar gibi bilir ki, her nesne on, hatta yüz değişik anlam taşıyabilir. (...) Bu tip okuyucular atın arabacıya bağlı olması gibi, yazara bağlı değillerdir. Kendileri sanki avcıdırlar da avlarının izini sürerler; dolayısıyla yazarın sözde özgürlüğünün öbür yüzüne, yazarın köleliğine ve edilginliğine ansızın bir göz atacak fırsatı ele geçirdiler mi, bu onları ince bir teknik ve dil ustalığından daha çok hayran bırakır.”
Hesse’nin üçüncü okur tipi ise genelde “iyi” denilen okuyucuların tam tersidir: “Öylesine kişilik sahibi, öylesine kendi kendisi olan biridir ki, okuduğu yapıt karşısında katıksız bir özgürlük içinde davranır. Okumasının amacı ne kendini eğitmek ne de eğlenmektir. Dünyadaki herhangi bir nesneden farklı değildir bir kitaptan yararlanışı; kitap kendisi için bir çıkış noktası, uyarıcı bir nesne oluşturur. (...) Denilebilir ki, bir çocuktan hiç kalır yanı yoktur bu tip okuyucunun.” Hesse, üçüncü kademedeki bu okuyucuya okuyucu demek doğru olmaz, der zira böyle biri için okunacak tek kitap, “alfabedeki harfleri içeren bir yaprak kâğıttır.” Goethe de tıpkı Hesse gibi üç tür okur olduğundan söz eder: “Biri, yargılamaksızın keyfini çıkaran; biri, keyfini çıkarmadan yargılayan; bir başkası, keyif alırken yargılayan ve yargılarken keyif alan. Sonuncu sınıf, hakikaten bir sanat eserini yeniden üretir; üyeleri fazla değildir.”
Peki, sıradan okur kim?
Virginia Woolf’un sıradan okuruna geçelim. Woolf, Samuel Johnson’ın The Life of Gray adlı eserinde geçen şu cümleyi aktararak başlar sıradan okuru tanımlamaya: “Sıradan okurla buluşmanın sevincini yaşamaktayım. Okuyucuların edebi önyargılardan, en nihayetinde eğitimin kurnazlığından ve dogmacılığından arınmış sağduyuları, şairane övgülerden daha yüksek bir yere konulmalıdır.” Woolf şöyle devam eder: “Sıradan okur, Dr. Johnson’ın belirttiği gibi eleştirmenlerden ve akademisyenlerden farklıdır. Bu okuyucunun aldığı eğitim daha kalitesizdir ve doğa kendisine yetenek bahşederken pek de cömert davranmamıştır. Okuyucu, bilgilerini paylaşmak ya da başkalarının fikirlerini düzeltmek için değil, zevk için okur.” Bu sıradan okurun biraz aceleci, hatalı ve yüzeysel olduğunu aktaran yazar daha da ileriye giderek, “Eski bir mobilya parçası misali kapar şiiri. Yapısına uygun ve amacına hizmet ettiği sürece şiiri nerede bulacağını ya da şiirin özünün ne olduğunu umursamaz. Bir eleştirmen olarak açıkları o kadar barizdir ki, ayrıca belirtmek bile gerekmez.” der.
Örtük okur, örnek okur ve ampirik okur
Okur tiplerine karşı kurumsal bakışları incelediğimizde ise Wolfgang Iser’ın “örtük okur”, Eco’nun “örnek okur” ve “ampirik okur” tanımlarıyla karşılaşırız. Iser’ın ve Eco’nun okur tipleri, yukarıda değindiğimiz ideal, nitelikli, sıradan veya safdil okurların daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir. Iser örtük okuru şöyle tanımlıyor: “Metnin çok sayıdaki potansiyel bağlantılarını açığa çıkaracak bir okurdur. Bu bağlantılar, metnin hammaddesini işleyen zihin tarafından yaratılır, ancak metnin kendisi değildir -çünkü metin yalnızca cümlelerden, beyanlardan, bilgilerden, vb. oluşur... Bu etkileşimin metinde yeri yoktur, ancak okuma süreci aracılığıyla gelişir. Bu süreç, metinde biçim verilmemiş olan, ancak o metnin niyetini temsil eden bir şeye biçim verir.”
Umberto Eco’nun örnek okuru da dikkat çekicidir. Metnin amacının örnek okuru üretmek olduğunu dile getiren Eco, onu şöyle tanımlar: “Metni bir bakıma okunması tasarlanan -bu tasarı, çoğul yorumlara elverecek şekilde okunma olasılığını içerebilir- biçimde okuyan okurdur. (...) Örnek okur, metnin, işbirliğine gidecek biri olarak öngörmekle kalmayıp aynı zamanda yaratmaya çalıştığı bir okur tipi. (…) Örnek bir okur vardır ve metin bu okurların her birinden farklı bir tür işbirliği bekler.” Eco’nun deyişiyle örnek okur “oyunda kalmayı bilen kimsedir.” Yazar, bir başka okur tipini de ıbize tanıtır: Ampirik okur. Bu okur “metni birçok biçimde okuyabilir, üstelik ona nasıl okuması gerektiğini belirtecek bir yasa da yoktur; çünkü çoğunlukla bu okur metni, metnin dışından gelen ya da onda rastlantısal olarak uyandırdığı tutkularının bir mahfazası gibi kullanır.”
Yazarın ideal okuru
Her yazarın mevcut bir okur kitlesi ve ideal bir okuru olduğu söylenebilir. Yazarın bu mevcut kitleden öte, hem kendisi hem de ideal okuru için masanın başına geçtiğini öne sürebiliriz. Öte tarafta, kimi yazarlar okur için yazmayı suç sayar. Mesela Borges, “İdeal okurunuz kimdir?” sorusuna, “Birkaç yakın arkadaşım herhalde. Kendimi saymıyorum çünkü yazdıklarımı asla tekrar okumam. Yazdıklarımı okuyunca sonuçta çok utanç duymaktan korkuyorum.” diye cevap verir. Borges, okurlarını ezmek yerine onlarla işbirliği yapar ve yazdıklarını sorgular. Stendhal ise ideal okurunu şöyle tarif eder: “Ben en fazla yüz okur için yazarım, hoşnut kılmak istediğim mutsuz, cana yakın, çekici varlıklar, asla ahlâkçı ya da riyakâr değildirler; en fazla bir iki tanesini tanıyorum.” Yazarın bu ideal okuru ile ilişkisine dair Nurdan Gürbilek’in şu tespiti de dikkate değer: “Romancıyı hâmilerinden özgürleştiren sürecin onu yeni bir efendiye, efendilerin en sıradanına, okura bağımlı kıldığını biliyoruz. Okur-egemen bir dünyada tutunabilmek için bu hiç tanımadığı efendiyi kollamak, beklentilerini kestirmek, onu memnun etmektedir romancı. Bir yandan kendine bir ideal okur arıyor, onu yaratmaya çalışıyordur; ama bir yandan da, madem satılıktır yazdıkları, madem okur beğenirse alacak, beğenmezse almayacaktır, okuruyla kuracağı bağın ister istemez bir efendi-köle ilişkisi olacağını seziyordur.”
Edebiyat, iyi okurlara bağlıdır
Son yıllarda nitelikli okur sayısının azaldığı konusunda bir fikir birliğinden söz edilebilir. Öte yandan bu nitelikli/ideal okurun özelliklerini tamamen tespit etmek zor. Kurmaca bir metne hakkını veren ideal okur, bir taraftan Akşit Göktürk’ün deyişiyle “Yazın alanında yeni yayınları ilgiyle izler. Sevdiği bir yazarın bir yeni romanının, şiirinin, oyununun yayımlanması, olaydır yaşamında onun. Kendi okuma deneyleriyle, beğendiği, önem verdiği kitapları dergileri alır; ilgiyle okur.” Öte taraftan, Manguel’in dediği gibi “iyi ya da kötü, her kitabın ideal okuru vardır.” Yine de unutmamak gerek: “Edebiyat ideal okurlara değil, sadece yeterince iyi okurlara bağlıdır.”
***
Okumak bir terbiyedir
Emine Eroğlu (Timaş Genel Yayın Yönetmeni)
* İdeal okur için okumak bir “seyr ü süluk” yani “olmak yolculuğu”dur. Ona göre “olmak” ve “okumak” aynı serüveni tanımlar.
* İdeal okur “kesb ile vehb”, “ilim ve ilham” arasındaki farkı bilir, gözetir.
* İdeal okur iz sürücüdür. İrfanın, ilmin, dilin hangi ırmaklardan gürül gürül aktığını keşfedip tutkuyla o membalara yönelir.
* İdeal okur anlamın sonsuz mertebeleri olduğunu bilir. “Kelimelerin kalbine indirilen manaların” çekirdekler gibi açılıp sürpriz meyveler vereceğine inanır.
* İdeal okur kitapla hayat arasındaki bağı dilediğinde koparıp dilediğinde yeniden inşa edebilir.
* İdeal okur bulunduğu anlam katmanında huzursuzdur. Daha derine inmek için tüm sıkışma ve daralmalara rıza gösterir.
* İdeal okur aynı metni defalarca ama her seferinde “yeniden” okuyabilir.
* İdeal okurun kaleme ve kelâma saygısı vardır. Metin tahfif etmez.
* İdeal okur her metne aynı hizadan bakmaz. Hangi yazara teslim olacağını, hangi kitabı didik didik edeceğini bilir.
* İdeal okur için “okumak” alınması gereken bir terbiye, öğrenilmesi gereken bir eylemdir.
* İdeal okur metne kendini katarak okur. Hayal, tasavvur, fikir onun için iç içe geçmiş içerisinde seyahat edilebilir âlemlerdir.
* İdeal okur zengin bir dil bilgisine sahiptir. Lügati sever. Külliyatlardan, uzun cümlelerden, terkip ve tamlamalardan korkmaz.
* İdeal okur metin üzerinden yazarla sohbet edip tartışabilir. Dirilerden çok ölülerle arkadaşlık edebilir.
İdeal okurun sansür kaygısı olmaz
Sabri Gürses (Çevirmen): İdeal okur üç dört yaşındadır. Daha rahme düşerken ideal okur olmaya başlamıştır, anne babası okuyarak vakit geçiriyorsa, sohbetlerinin en az yüzde onu kitaplarla ya da yazılı malzemelerle ilgili oluyorsa ideal okur da ortaya çıkmaya başlamıştır. Sonra hem eline kitap biçiminde bir şeyler, hatta kitap biçimli oyuncak vermeleri sayesinde, hem de her şeyde yazılı olanı görüp yazı biçimini ayrıştırmayı öğrenmesi sayesinde okur olmaya doğru ilerler. Yani ideal okur özünde dünyayı doğal ve insani göstergeler ve nesneler diye ayırmayı öğrenmesiyle var olur; sonuçta okuma eylemi, dünyadaki özü biçimlendiren, biçime kavuşturan eşyalar arasında bir ilişki kurabilme yeteneğini içerir. Böyle bir ideal okur, “Kolumu havaya kaldırınca neden düşmüyor?” diye sorar ya da “Taşımı özledim” der bir yere bıraktığı taş hakkında. Bir büyük şiirden bahsetmek, bir konuşmada savımızı kanıtlamak için okuduğumuz bir kitabı kaynak göstererek oradan alıntı yapmak da beğendiğimiz, sahiplendiğimiz bir taşı özlemek gibidir. Okuduğumuz bir kitaba ayraç koyup ertesi gün devam ederken de güzel bir taşı bıraktığımız yerde bulmayı umut ederiz. Bu bağları görebilmek ideal okurun işidir. İdeal okurun bir işareti de gittiği her şehirde kitapçıları bulup gezmesidir, tıpkı gittiği her evde belki okunacak bir şeyler, ama aslında okunmuş olan bir şeyler araması gibi. İdeal okurun sansür kaygısı, değerlerine hakaret edilmesi kaygısı olmaz, çünkü sansürlenebilecek, hakaret olabilecek her şeyi zaten kendi aklına yazmış, okumuştur çoktan. Tıpkı intihali, kopyayı tanıyabildiği gibi. İdeal okur okumamayı öğrenebilen okurdur bu yüzden.
Bence ideal okur, Manguel’in kendisi
Sevin Okyay (Yazar-çevirmen): Bence ideal okur, Manguel’in kendisidir. Bu notları çevirirken de aynı şeyi düşünmüştüm. Ama daha ta başından, Gianni Guadalupi ile yazdıkları (ve daha sonra Kutlukhan Kutlu ile birlikte çevirdiğimiz) Hayali Yerler Sözlüğü’nü (Dictionary of Imaginary Places) okurken de aynı şey gelmişti aklıma. Ben her şeyden önce, ideal okur okur, diye düşünüyorum. Ve okudukları üstünde düşünür. Onunla da kalmaz, okuduğunu daha iyi anlamak için başka şeyler de okur. Manguel, bunu en iyi yapan kişilerden biri. Yazarlara ve yazdıklarına gereken ilgiyi gösteriyor. Ve evet, “ideal okur yazınsal türlerle ilgilenmez.” Yazılanları türüne göre değerlendirmeden okur. Okuru okur yapan da okumasıdır zaten. Tür ayrımı yapmadan, taraf tutmadan. Yazılandan ötürü, yazarı da tanımaya çalışarak... Çıkacak olan kitabında, bir denemesindeki “yazar Vargas Llosa / politikacı Vargas Llosa” mukayesesinden de bunun için etkilendim.
Okura ağırbaşlılık daha çok yakışır
Sırma Köksal (Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni): Bir yazar, ideal okuru tanımlamaya başlayınca biraz da kendisinin nasıl okunmak istediğini anlatır. O nedenledir ki okurun metne katılması, alt metinleri çözümlemesi, coşkuyla okunması beklenir okurdan. Doğru elbette, okumanın tadı da böyle çıkar ama bir okur olarak bence, okumak kimseyi değil, sadece kendimi memnun etmek için yaptığım bir şey olduğundan yazarların benden ne istediğini de, ideal bir okur olup olmadığımı da pek umursamam. Sevdiğim metnin içine girerim, daha doğrusu o cin gibi benim içime kaçar, sevmediğim metni mecbur kalmadıkça bırakır giderim, her yazılmış şeyi okumaya zorlamam kendimi, ne de olsa tek okur ben değilim. Üstelik okuma oburluğunu da genç yaşlarda hoş görürüm. Gençken kendi yazarlarınızı ararken önünüze geleni okursunuz ama belli bir yaştan sonra o oburluk hoppalığa dönüşür. İdeal mi bilmiyorum ama okura ağırbaşlılık daha çok yakışır. Ağırbaşlılıkla, ince ince tadını çıkarmak iyi bir şeydir. Varsın ideal olmayıversin. Biz de karınca değiliz zaten.
Musa İğrek
Kitap Zamanı
2/6/2014
Sayı: 101