29 Mayıs 2014 Perşembe

‘Edebi yurttaşlık’ hareketi taraftar arıyor


Yazmaya tutkun pek çok kişi, ‘edebiyat camiası’na girmenin yolunun kitap yayımlamaktan geçtiğini düşünür, fakat Borges’in deyişiyle o ‘yolları çatallanan bahçe’ye adım atmak için önceden kimi hazırlıklar gerekir. Pek çok yazma meraklısı bu ön hazırlıkları ıskalarken, müşteri kılığında kendi kitabını kitapçıda göremeyip, tezgâhtarı azarlayan ve başkalarını o anda teşvik etmek için kendi kitabından birkaç tane satın alan yazar tipinin varlığı ile karşı karşıya kalabiliyoruz. Yazarlığın her şeyden önce iyi bir okur olmaktan geçtiğini ve Salâh Birsel’in ifadesiyle ‘yeniden yeniden okumak’la mesafelerin kısalacağını söyleyebiliriz. Yazarlık kurslarının gittikçe kök saldığı bir çağda, o bahçeye girmeden önce yapılması gerekenler üzerine daha fazla kafa yorulmaya başlandı. Öyle ki, bu çokluk içerisinde yeni ayrışmaların ve hareketlerin yaşanması kaçınılmaz. Şimdilerde bu yazarlık atölyeleri daha farklı arayışlar içerisine girmiş durumda.

Amerika’daki Ball State Üniversitesi’nde yaklaşık yirmi yıldan bu yana yazarlık atölyesinde ders veren Profesör Cathy Day’in öncülüğünde yeni bir oluşum başladı: Edebi yurttaşlık... Bir hayli kışkırtıcı ve heyecan verici bu hareket, yazmaya ve yazıya tutkun bu mutlu azınlığın bir çatı altında birleşmesini amaçlarken, edebiyat denilen büyülü dünyanın bir dayanışmadan yükseldiğini savunuyor. Edebi yurttaşlığı, yazarların birbirine desteği olarak da yorumlayan Day, bu oluşumun prensiplerini şöyle sıralıyor: “Hoşunuza giden bir metni okuduğunuzda onun yazarına bunu iletin, kimi yazarlara ulaşmak zor olsa da yazdıklarınıza cevap vermese bile mutlaka okuyacaktır. Yazarlarla söyleşi yapın ve bunu yayımlayın, zira pek çok edebiyat dergisi bunu yayımlamak isteyecektir. Kitaplar hakkında eleştiriler yazın, bu eleştirilerin çok ustaca olması gerekmediği gibi bu eleştirileri kitap eklerinde, kitap sitelerinde veya kendi blogunuzda yayımlayabilirsiniz.”

EDEBİYAT OLMADAN ASLA!

Day, bu tavsiyelerinin yanı sıra, “Eğer bir dergide metninizin yayımlanmasını istiyorsanız öncelikle o dergiyi satın alın ve ona destek olun, eğer bunu yapmıyorsanız metnim neden yayımlanmıyor diye sızlanmaya da hakkınız yok.” diyor. Buna ek olarak, “Kitabınızın yayımlanmasını istiyorsanız kitap almalısınız, buna bağımsız kitabevlerinden başlayabilirsiniz, bir de kütüphaneleri ihmal etmemelisiniz.” uyarısını yapıyor. “Kitaplara ve yazmaya karşı tutkulu biri olun, hem bu tutkunun bulaşıcı olduğunu da unutmayın.” sözleriyle ‘edebiyat yurttaşlığı’nın temel prensiplerini sıralayan Prof. Day, bu hareketin hızla yayılmasından yana.

Edebi yurttaşlık; yayıncılardan, yazarlardan ve eleştirmenlerden destek görürken, eleştirilerden de nasibini alıyor. Eleştirenler, yayıncılık sektörünün zorlu koşulları içinde böyle bir oluşumun hayat alanının kısıtlı olduğu kanaatinde. Edebi yurttaş olmanın yukarıda sıralanan prensiplerine uymakla kısmen bu ‘cemiyete’ üye olunacağı, daha da önemlisi edebiyatı ve sanatı desteklemekle bu hareketin yaygınlaşacağı düşünülüyor. Edebi yurttaşlık, şimdilerde sadece Amerika’da, kendi sesini duyurmaya çalışsa da (ki yazarlık atölyeleri ilk burada başladı), dünyanın dört bir yanındaki okurların, yazarların kısacası edebiyata tutkulu herkesin dâhil olabileceği bir hareket bu. Özellikle, yayıncılık endüstrisinin türlü türlü pazarlama teknikleri karşısında ve okuma eyleminin pek çok şeyin gerisinde kaldığı bir dönemde böyle bir yaklaşımın nasıl yayılacağı ise biraz kuşkulu.

Edebi yurttaşlar, seslerini şimdilik sanal ortamda ve sosyal medyada duyurmaya çalışırken, yazarlık atölyelerinde bu yurttaş üzerine kafa yoruluyor. Ülkemizde, edebiyat dergilerinin satış rakamlarını göz önünde bulundurduğumuzda, buna bir de peş peşe kapanan bağımsız kitabevlerini eklediğimizde, edebi yurttaşlık bilinci açısından durumun hiç de iç açıcı olmadığı açık. Fakat dünyayı daha yaşanılır kılmak için daha çok edebiyata ihtiyaç olduğu kesin.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
29/5/2014



18 Mayıs 2014 Pazar

‘Çok satan’ listeleri satın alınabilir mi?


‘Çok satan’ tabiri kimi okuru huzursuz etse de göz atmadan edemez. Nitelikli okur daha temkinli davranıp bu listelerle arasındaki mesafeyi korumayı bilir. Forbes dergisinin, geçtiğimiz hafta açıkladığı Türkiye’nin 2013’te en çok satan yazarları listesinde dudak uçuklatan rakamlar var. 20 yazar, önceki yıla göre telif gelirini yüzde 34 artırarak 14,8 milyon liraya çıkarmış. 1 milyon liralık telif gelirini aşan yazarlar arasında Elif Şafak, Ahmet Ümit, Sinan Yağmur, Zülfü Livaneli, Ahmet Altan, İskender Pala, Yılmaz Özdil ve Ayşe Kulin var. İlk sırada ise Elif Şafak yer alıyor. 300 binin üzerinde basılan Şafak’ın kitaplarını, 250 bin ile Ahmet Ümit’in ‘Beyoğlu’nun En Güzel Abisi’ takip ediyor. En çok satan roman ise 280 bin adetle Zülfü Livaneli’nin ‘Kardeşimin Hikâyesi’. Hem dünyada hem de ülkemizde çok satan kitaplar listesine gösterilen ilgi, yayıncılık dünyasında sessizce konuşulan ‘güvenilirlik’ sorununu da beraberinde getiriyor. Ülkemizde henüz işler o noktaya gelmese de, özellikle Amerika ve Avrupa’da kimi yazarlar bu listede yer almanın ‘kolay’ yolunu keşfetmiş durumda.

Bu konuda muteber kabul edilen ve 1942’den beri yayımlanan The New York Times’ın ‘çok satanlar’ listesine girmek pek çok yazarın ve yayıncının iştahını kabartırken, bunun üzerine ciddi kafa yoran şirketler var. Bu pazarlama yönetimini senelerdir uygulayan Amerika merkezli Result Source adlı şirket, listedeki usulsüzlüklere dair eleştirilerin ardından geçtiğimiz günlerde sitesini ‘gizli mod’a alıp, müşterileriyle ‘sessiz’ bir şekilde iş yapmaya başladı. Şirketin çalışma metodu, yasal olduğu kadar gayet basit. Toplu alımlar yapıp bunların her birini bireysel bir satış olarak gösteren şirket, bu sayede on binlerce kitabı yazardan aldığı para sayesinde satın alıyor ve karşılığında kendisiyle çalışan yazarlara da listenin ‘bir numarası’na girmeyi garantiliyor.

KİTABIM KAÇ ADET SATTI?


Yüklü bir para karşılığında (yaklaşık 250 bin dolar) bu hizmeti sunan şirket, pek çok yazarın kitabının The New York Times, Amazon ve Barnes and Noble gibi mecralarda yer almasını sağladı. 2012’de Soren Kaplan adlı yazar, ilk kitabıyla en çok satan yazar olmuştu. Fakat, dünyanın online kitap devi Amazon, geçtiğimiz yıl Result Source ile iş yapmaktan vazgeçtiğini duyurdu. Yazarların açıklamaları ve medyada çıkan haberler bu şirketin itibarını epey düşürdü. Senelerce bu alanda iyi iş yapan şirket şimdi kapalı kapılar ardında faaliyetlerine devam ederken, yazar ve yayınevi arasında kavgalara, hatta yol ayrımlarına sebep olan “Kitabım kaç adet sattı?” konusuna şeffaflık kazandırmak isteyen şirketler de var. Çok satan listesi yayımlayan birçok gazete ve siteler bu konuda ‘güvenli’ olduğuna inandıkları Nielsen Book Scan adlı şirketin verilerini kullanıyor.

Ülkemizde ise çok satan listelerinin şeffaflığı konusunda bir sistem yok. Özellikle gazetelerdeki veriler, birkaç kitapçı aranarak, geçen hafta en çok hangi kitabın sattığı sorusuna alınan cevapla şekilleniyor. Kitap satış siteleri ise satış rakamları üzerinden bu tür listeleri yayımlıyor. Fakat bunu da kontrol eden bir sistem yok. Geçtiğimiz yıllarda yazarların kaç kitabının sattığını görebileceği bir sistemi hayata geçireceklerini duyuran İş Kültür Yayınları, bu projesini faaliyete geçiremedi. Ayrıca, kitapların üzerinde yer alan aynı baskıya ait farklı basım sayıları okuru da bir nevi aldatmacayla karşı karşıya bırakıyor. Bir hafta içinde “üçüncü, yedinci, onuncu baskı yaptı” gibi pazarlama yöntemlerine pek meraklı yayıncılık dünyasının şeffaflığa ihtiyacı olduğu ortada. Yoksa bizde de kapalı kapılar ardında toplu alımlarla yazarları çok satanlar konumuna yerleştirecek şirketler türeyebilir.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
18/5/2014

http://www.zaman.com.tr/kultur_cok-satan-listeleri-satin-alinabilir-mi_2218414.html





14 Mayıs 2014 Çarşamba

Dublinliler 100 yaşında!


Romanları 20. yüzyıl edebiyatının klasikleri arasında yer alan İrlandalı usta yazar James Joyce’un (1882-1941) Dublinliler adlı eseri 100 yaşında. Joyce’un 1904-1914 arasında henüz çok ünlenmeden önce yazdığı, Dublin’de geçen 15 kısa hikâyeyi içinde barındıran bu benzersiz kitabın yeni baskılarının yanı sıra bu öyküler günümüz İrlandalı yazarları tarafından yeniden yazıldı. Türkçede ilk kez 1987’de Murat Belge’nin çevirisiyle yayımlanan Dublinliler’in (İletişim Yayınları) yazarı için Belge’nin ise şöyle bir tespiti var: “Joyce’un edebiyat tarihindeki yerini yok sayamayız. Hattâ “Joyce’dan önce ve Joyce’dan sonra” diye bir ayrım bile yapılabilir belki. Çünkü Joyce bir sanat olgusu, yeryüzü sanatının vardığı önemli bir aşamadır.” Orhan Pamuk ise dünya edebiyatının ‘baba’ isimlerinden Joyce’u bize şöyle anlatır: “Zola’nın metni bir babanın elimizden tutarak bize “Bak şu binaya ve düşün,” demesine benzer. O binanın anlamını belki apaçık söylemez, ama sezdirir. Joyce’un metni ise bizi, o binanın duvarına çarptırır. Metin uzaktan gülümseyerek bakar ve karşısında yapayalnız kalırız.”

Joyce’un ustalıklı kalemi

Günümüz İrlandalı yazarların Joyce’un gölgesinden bir türlü kurtulamadıkları söylenir. Bu algıyı değiştirmek için Tramp Press adlı İrlandalı yayıncı, Joyce’un Dublinliler’inde yer alan on beş öyküyü İrlandalı yazarlara yeniden yazdırmaya karar verdi. Dubliners 100 adlı kitap ilhamını Joyce’tan alarak yazılmış on beş yeni öyküyü barındırıyor. Penguin ise Dublinliler’i 100. yıla özel bir baskıyla okura sunarken, pek çok yayınevi de yeni Dublinliler’i okurla buluşturuyor. Dublinliler’de çoğunlukla işçi sınıfı ve orta sınıftan düzenbaz, sonradan görme zenginler, çocuklarını döven babalar, âşık gençler, yaşlı teyzeler gibi karakterler yer alır. Murat Belge, kitaptaki bütün hikâyeler arasında tematik bir ortaklık ve gelişme olduğundan söz ederken, her bir öykünün ayrı ayrı okunabileceği gibi kitabın bütününün bir roman olarak tasarlandığını da ekler. Çocukluk, gençlik ve orta yaşlılık üzerine birbirini takip eden hikâyeler, bir tamamlanmaya işaret eder. Bu sıradan gibi görünen hayatlar Joyce’un ustalıklı kalemiyle önümüze serilir. Kitabın kapı kapı yayıncı dolaştığını ve pek çok kez reddedildiğini de ekleyelim.

Joyce, 14 Ocak 1941’de hayata veda ettiğinde, ardında onlarca kitap bırakmıştı. Ulysses, Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Sürgünler… Joyce’un bu edebi mirasının üzerinde korkulu bir gölge gibi dolaşan ve huysuzluğu ile nam salan seksenli yaşlardaki torun Stephen Joyce’tan edebiyat dünyası epey çekmişti. Onun izni olmadan Joyce’un eserleriyle ilgili bir çalışma yapmak ne mümkün! Fakat, Ocak 2012, dünyanın dört bir yanından yayıncılar ve yapımcılar için büyük umutlarla beklenen bir gündü. Joyce’un eserlerinin telif hakları dolunca, huysuz torunun iznine gerek kalmamıştı. Türkçede de son dönemlerdeki Joyce bolluğu dikkatli okurun gözünden kaçmamıştır. Şunu da yeri gelmişken hatırlatalım, edebiyat tarihine Ulysses gibi benzersiz bir eser armağan eden Joyce, bu kitabı aslında ilk kez 1906’da, Roma’da bir bankada çalışırken Dublinliler’e eklenecek bir öykü olarak düşünür. Fakat bu gerçekleşmez. 1918’de ABD’de çıkan Little Review dergisinde dizi şeklinde yayımlanmaya başlayan Ulysses, 1920’de ilginç bir şekilde yasaklanır ve roman 1922’de okurla buluşur. Umberto Eco’nun tespitiyle “Dublinliler nasıl bir ‘felç’ halini ifade ediyorduysa Ulysses de bir ilişki eksikliğini ifade eder… Bu tam bir çözülme halidir. Dünya çözülmüş olduğunu bilir ama ne yapsa içsel bir düzen ya da örüntü bulamaz…”

Dublinliler’in 100. yaşı dolayısıyla Joyce’un eserlerine yeniden bakmanın vaktidir, özellikle Joyce’un yarı-otobiyografik romanı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ne, zira ne demişti kitabın kahramanı Stephen Dedalus, “Soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek istiyorum”, hele ki bu zamanlarda...

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
14/5/2014

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Matisse’in makastan çıkan kolajları


Sanatçının hastalığı da başka türlüdür. Elindeki o sihirli değnekle bu huysuz zamanların yönünü akla gelmeyecek bir tarafa döndürür. Virginia Woolf hastalık üzerine yazdığı denemesinde “hastalıkta sözcüklerin mistik bir niteliği vardır sanki. Yüzeydeki anlamlarının gerisindekini kavrarız, sezgilerimizle oradan buradan bir şeyler toplarız.” derken, hastalığın her türlüsünün, epeyce önce unuttuğumuz kimi şeyleri çekip çıkardığına da işaret eder biraz da. Hele bir sanatçının, hastalığın bedene verdiği huysuzlukla, bu keyifsiz anları nasıl gördüğü oradan neler topladıkları izlenmeye değerdir. 20. yüzyılın önemli sanatçılarından Fransız ressam Henri Matisse’in (1869-1954) Londra Tate Modern Müzesi’nde açılan “The Cut-Outs” adlı sergisi tam da bu hastalık ve ‘yüzeyden’ kurtulup daha da derinlerde bir arayışa çıkmanın karşılığı. Matisse’in son dönemlerinde kanser hastalığıyla savaşırken gerçekleştirdiği yüz otuzu aşkın irili ufaklı eser, sanatçı için son 10 yılda düzenlenmiş en kapsamlı seçki.

Doğu estetiğinden izler

Matisse, 71 yaşında, yakalandığı hastalığından sonra sanatından bir adım geri atmaz. İkinci hayat diye niteliği bu zamanlar, onun için gayet üretken ve yeni işlerin denendiği bir dönemdir. Tekerlekli sandalyeye bağlı hayatını eline aldığı makası çalıştırarak renklendirir. Guajla boyanmış kâğıtlara çeşitli formlar veren Matisse, oturduğu yerden kolajlarını oluşturur. Yapraklar, dans eden insanlar, balıklar, yıldızlar ve atlar Matisse’in makasının çalışmasıyla şekil alırken, çocuksu bir heyecanla işleyen elleri onu yeni bir hayata bağlar. Asistanına elindeki uzunca sırıkla kestiği kâğıtların nereye yerleştirileceğini gösteren sanatçının kolajları, uzaktan yağlıboya bir resmi andırıyor. Yakından baktığınızda ise kimi kâğıtların köşelerine iliştirilmiş toplu iğneler hâlâ yerli yerinde. Birçok koleksiyondan derlenen kolajlara, sanatçının çeşitli dönemlerde yaptığı yağlıboya tablolar, heykeller ve vitraylar eşlik ediyor.


Kolajlarındaki yalınlık herkesin kolayca yapabileceği hissi uyandırsa da kullandığı formlar ve renkler Matisse’in üslubunu açık ediyor. İkinci hayatındaki bu üretme tutkusu onu, odasındaki duvar kâğıtlarını kolajlarla değiştirmesine kadar uzanır. Sergide bu devasa kolajların yanı sıra çeşitli kitaplara ve dergilere hazırladığı kapaklar da yer alıyor. Matisse’in Doğu estetiğine ilgisini bu son dönemlerinde yaptığı kolajlarda da görmek mümkün.

Tate Modern, bir sanatçının hem hastalık hem de yaşlılığa rağmen üretme tutkusunu gösteren sergi hakkında hazırladığı filmi, ülkedeki pek çok sinemada gösterime koyacak. Müzenin gerçekleştireceği bu sinema-sergi buluşması da bir ilk. Londra’dan sonra New York Modern Sanatlar Müzesi’nde açılacak sergi, 7 Eylül’e kadar gezilebilir.

Matisse için Aragon'dan roman, Byatt'tan öyküler

İngiliz öykücü A. S. Byatt’ın, Matisse’in içinden geçtiği üç öyküsü Türkçede. Matisse Öyküleri’nde (Can Yayınları), ‘Medusa’nın Ayak Bilekleri’, ‘Sanat İşi’ ve ‘Çin Istakozu’ adlı öykülerle birlikte Matisse’e ait el çizimleri yer alıyor. Kitap, Peter Kemp’in deyişiyle “bir boya kutusu parçalanmışçasına imgelemimizin retinasına çarpıyor.” Matisse röprodüksiyonunun asılı olduğu berber dükkânının sahibi; Matisse’in tablolarındaki renklere tutularak, onun izinden yürümeye çalışan bir ressam ve Matisse konusunda tez hazırlayan bir üniversite öğrencisi ile tez danışmanı profesör arasında geçenleri anlatan bu üç öykü, kurmacanın gözünden Matisse’i görmek isteyenler için taze ve renkli bir kitap. Yayıncılara küçük bir not: Fransız şair Louis Aragon’un 1971’de yazdığı Henri Matisse başlıklı romanını da Türkçede görmek elbette güzel olacaktır.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
10/5/2014



8 Mayıs 2014 Perşembe

Yazarlar Google’a karşı birleşti


Dünya genelinde yayımlanmış milyonlarca kitabı dijital ortama aktaran arama motoru devi Google’a karşı, Amerika merkezli Yazarlar Birliği (The Authors Guild) uzun süredir davalı. Geçtiğimiz kasım ayında mahkeme, arama motoru üzerinden ulaşılmalarını sağlamak için şirketin kitapları dijitalleştirebileceği kararını vermişti. 2005’ten beri devam eden davada mahkeme, Google’ın kitapları dijitalleştirerek internette bulundurmasını kamu yararı olarak değerlendirdi. Kararı temyize taşıyacaklarını açıklayan Yazarlar Birliği, geçtiğimiz ay başvurusunu gerçekleştirdi. Dünya genelinde pek çok yazarın desteğini almaya devam eden ve bir nevi kampanyaya dönüşen davaya ünlü yazarlardan da destek geliyor.

İfade özgürlüğü ve yazarların telif haklarının korunması konusunda 1912’den beri faaliyet gösteren ve Google’ın diital kütüphanesine koyduğu milyonlarca kitabı izinsiz olarak dijital ortama aktardığını savunan kampanyanın destekçileri arasına J. M. Cootzee, Margaret Atwood, Ursula K. Le Guin, Yann Martel, Peter Carey, Michael Pollan ve Thomas Keneally gibi tanınmış isimler katıldı. Dünya çapında ses getiren bu eylem çağrısına insan hakları dernekleri, telif hakkı uzmanları ve hukukçular da destek veriyor.

Google, yazarları ve yayıncıları kızdıran bu projesini şöyle açıklıyor: “Kütüphane Projesi’nin amacı basittir: yazar ve yayıncıların telif haklarına saygı göstererek, kişilerin özellikle artık basılmadığı için başka yollarla bulamayacakları kitapları bulmalarını kolaylaştırmak. Asıl amacımız, yayıncılarla ve kütüphanelerle birlikte çalışarak kapsamlı, aranabilir, kullanıcıların yeni kitapları ve yayıncıların yeni okuyucuları keşfetmesine yardımcı olacak tüm dillerdeki kitapları içeren bir sanal kartotek kartı oluşturmaktır.” Google’ın bu açıklamalarından mahkemenin davayı reddediş gerekçesi anlaşılabilir, zira dünya devi kamu yararına odaklanan bir projeyi yürütmekte.

“Bensiz edebiyat sanayii var olamaz”

Google’ın hırslarının sınır tanımadığını dile getiren Yazarlar Birliği Başkanı Roxana Robinson ise milyonlarca telif hakkı olan kitabın Google tarafından dijital ortama aktarıldığını söylüyor. Google’ın, telif hakları kendilerinde olan yazarların eserlerine ücretsiz konmaya çalıştığına değinen Robinson, dünya devinin bu hamlesinden sadece yazarların değil, görsel sanatçıların, fotoğrafçıların ve söz yazarlarının da etkilendiğini belirtiyor. Yazarlar Birliği’nin temyize gitme kararını destekleyen yazarların ortak görüşü ise Google’ın kendilerine ve yayıncılara hak sahibi oldukları eserlerinin tasarrufu konusunda daracık bir alan bıraktığı şeklinde.

Google, 20 milyondan fazla kitabı taramış ve bunlardan 2,7 milyon kadar kitabı ise birlikte çalıştığı kütüphanelerle paylaşmış durumda. Google’ın karşısında pek çok yazarın desteğini almaya devam eden Yazarlar Birliği, temyizden olumlu bir kararın çıkacağı beklentisini taşıyor. Temyizden olumlu bir karar çıkarsa, Avrupa’dan pek çok ülke de bu kavgaya dahil olabilir. Bir tarafta yeryüzünde yazılmış bütün kitapları belleğine toplamaya çalışan Google, öte tarafta bu metinlerin üreticisi yazarlar dururken, Doris Lessing’in “Bensiz edebiyat sanayii var olamaz!” deyişini hatırlatmakta yarar var. Yine kendisinden ödünçle “bu küçük, patronluk taslanan, küçümsenen ve en az ücret verilen kişi”yi yani yazarları kızdırmamak lazım. Fakat, bu kavgadan en çok okurların faydalandığını söylemeye gerek var mı acaba?

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi

1 Mayıs 2014 Perşembe

Mektuplar, çekmecelerden çıkıyor


Paul Celan’dan gelecek bir mektup için yalvaran Ingeborg Bachmann’ın “Bir şeyler yaz bana” diye seslenişi, bütünüyle insana özgü bir tavra işarettir. Bir zamanlar hayatı daha yaşanılır kılan ve edebiyat tarihimizde kökü bir hayli eskilere dayanan mektubun yerini şimdilerde başka iletişim araçları alsa da mektup çok zaman önce diğer edebi türlerle yakından ilişki içindeydi. Selim İleri, geçtiğimiz hafta sonu köşesinde mektuplar meselesine değindi. Yaşar Nabi Nayır’ın 1972’de yayımladığı ve birçok ünlü edebiyatçının seçme mektuplarının yer aldığı Dost Mektuplar’ını andığı köşe yazısında, Hasan Bülent Kahraman’a kendisinde kimsenin mektubu olmadığını ve mektupların tümünü yok ettiğini aktarıyordu: Yazısının bir yerinde şöyle diyordu İleri: “Mektupların sakıncasızca yayınlanması bizde hâlâ yanlış anlaşılmaktadır.”

Selim İleri’nin “Mektuplar korkunçtur” yazısı, son dönemlerde saklı çekmecelerden çıkıp birbiri ardına yayımlanan mektupların çokluğunu akla getirdi. Özellikle son iki yılda Türk ve dünya edebiyatından her biri edebiyat tarihine düşülen birer not niteliğinde pek çok mektup yayımlandı. Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar (İş Kültür), Orhan Veli’den Nahit Hanım’a Mektuplar (YKY), Yusuf Atılgan’ın arkadaşı Halil’e mektupları (Edebi Şeyler); Sabahattin Ali’nin eşi ve kızına yazdığı mektuplar, Canım Aliye, Ruhum Filiz (YKY); William Faulkner’ın Mektupları (Hece); Franz Kafka’nın Milena’ya mektupları hem yeni çevirilerle hem de yeni basımlarıyla (Can, Timaş, Say, Tutku, Panama); Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin Mektupları (Hece); İlhan Berk’ten Enis Batur’a Mektuplar (Noktürn); Bilge Karasu’nun dostları Jean Nicolas ve Gino Harsh’a gönderdiği Mektuplar (Metis); Metin Altıok’tan kızı Zeynep’e Mektuplar (Kırmızı Kedi); Paul Auster ve J. M. Coetzee mektuplaşmaları (Can) ve Beat yazarlarından Jack Kerouac ve Allen Ginsberg’ün Türkçede yeni yayımlanan “Mektuplar”ı (İthaki) ve Refik Halid’den Rıza Tevfik’e Mektuplar-Aziz Feylesofum (Dergâh Yayınları)... Uzunca bir liste oluşturan bu kitapların yanı sıra Cemal Süreya’nın eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı Onüç Günün Mektupları (YKY) on birinci, Tezer Özlü ve Ferit Edgü’nün mektuplaşmaları Her Şeyin Sonundayım (Sel Yayıncılık) ise beşinci baskısını yenilerde yapmış durumda.

“Mektuplar önce insanı anlatır”

Özellikle edebi mektuplar sahibine daha içeriden bir bakış vaat ederken, Ömer Erdem’in yerinde tespitiyle: “Mektuplar önce insanı anlatır. Bizim onlara atfettiğimiz dil ve edebiyat değeri onların bu insanilikleri yanında üsluplarıyla iç içe geçer.” Fakat yayıncıların ve okurların bu mektuplara ulaşması biraz zaman alabiliyor. Hasan Bülent Kahraman’ın sözünü ettiği ‘aitlik’ meselesi mektupların sahibine, geride kalanların bunları nasıl değerlendirdiğine ve biraz da yayıncının maharetine bağlı. Uzunca bir direnişten sonra mektupları 2010’da yayımlayan Ferit Edgü, bu bekleyişi şöyle açıklamıştı: “Bu isteklere pek sıcak bakmadım. Yayımlanmaya değer bulmadığım için değil. Her yazarın kendine ait bir odası olduğuna ve bu özel odaya, eline kitabı alan herkesin girmeye hakkı olmadığına inandığım için.”

Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a mektuplarını yayıma hazırlayan Murat Yalçın’ın değerlendirmeleri ise mektupların yayıncı ayağının nasıl işlediğini anlatıyor. Yalçın, Orhan Veli’nin kardeşi Füruzan Hanım’ın, Nahit Hanım’ın bu mektupların yayımlanmaması ricasında bulunduğundan ve kendisinin de ağabeyinin edebî kişiliğini zedeleyebileceği endişesi taşıdığından söz ediyordu: “Ne var ki, gönlümüz mektupların daha fazla gömülü kalmasına razı olmazdı – üstelik bu kadar yakınımızdayken. (...) Mektup yayımlamak her zaman netameli bir iştir. Bir kere, mahremiyete el atmaktır. Sonra, hukukî sonuçlara gebedir.”

Mektup türünde yayımlanan kitapların artacağını söylemek zor değil. Paul Celan’ın Bachmann’a söylediği gibi “Mektup beklemek zordur.” Biz okurlar için de edebiyat tarihine mal olmuş isimlerin çekmecelerde kalmış mektuplarının gün yüzüne çıkmasını beklemek elbette zor oluyor.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
1/5/2014