29 Nisan 2014 Salı

E-kitaplar sessiz yükselişte


Okuma alışkanlıkları tüm dünyada şekil değiştirirken Türkiye'deki yayıncılık endüstrisinin e-kitaba mesafeli duruşu devam ediyor. Pek çok yayınevi bunun farkında olmasa da yayıncılık endüstrisinde gittikçe daha da önem kazanan e-kitaba ilgi, ülkemizde sessiz bir yükselişe geçmiş durumda. Bu ilgiyi Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) geçtiğimiz hafta açıkladığı 2013'e ait Uluslararası Standart Kitap Numarası (ISBN) istatistikleri gayet iyi özetliyor. Zira kurumun paylaştığı rakamlarda özellikle e-kitap konusunda şaşırtıcı veriler var. 2013'te yayımlanan materyallerin sayısı 2012'ye göre yüzde 11,1 artarken, en yüksek artış, yüzde 537 ile elektronik kitaplarda gerçekleşmiş. Bu yeni rakamlar, e-kitapların kendi kitlesini yavaş yavaş artırdığının ve bu ilginin daha da yükseleceğinin açık bir göstergesi olarak da okunabilir.

Özellikle son yıllarda, kitap çeşitliliğinin azlığı, bunun yanı sıra e-kitap cihazlarının yüksek fiyatlara satılıyor olması ülkemizde bu alana getirilen en büyük eleştiriler arasında yer alıyordu. Fakat ülkemizde Yapı Kredi, Timaş, Can, Kaynak Kültür, Doğan, İş Bankası, Şahdamar, Ötüken, Notos, Kırmızı Kedi, Nil, Sel, Işık ve Altın gibi yayınevlerinden yayımlanan pek çok e-kitaba erişmek mümkün. Öyle ki, online kitap satış sitesi İdefix'te yaklaşık 10.400 e-kitap okurunu bekliyor. E-kitaplar kişisel bilgisayarlardan, tabletlerden ve akıllı telefon uygulamalarından da okunabilirken müstakil e-kitap okuyucularının fiyatları 180-900 TL arasında değişiyor. Hem kitap çeşitliliği hem de e-kitap cihazlarının dudak uçuklatan rakamları geride bırakmış olması, bu yükselen ilgiyi biraz açıklar nitelikte.

E-kitaplara uygulanan vergi de yayıncıların dikkat çektiği eleştiriler arasındaydı. Bu sorun kısmen çözülmüş durumda, zira elektronik kitap ve benzeri yayınların elektronik ortamda satışında uygulanan KDV oranı, 1 Aralık'ta yüzde 18'den 8'e düşürüldü. Basılı kitap ile e-kitabın vergi oranını eşitleyen bu indirim, yayıncıların uzun süredir beklediği bir gelişmeydi. Küçük bir hatırlatma yaparsak, Avrupa'nın pek çok ülkesinde e-kitaplardaki vergi oranı yüzde 3,5 ile yüzde 7 arasında değişiyor, basılı kitaplar ise vergiden muaf tutuluyor. Bu rakamlar göz önünde bulundurulduğunda e-kitaplara uygulanan vergi açısından alınması gereken epey bir mesafemiz var.

YAYINEVLERİ DEĞİŞİME HAZIR OLMALI

Yayıncılık endüstrisinde pazar payını gün geçtikçe artıran e-kitap konusunda bir başka eleştiri ise yüksek fiyatlar. Pazarı daha genişletmek için dünyanın önemli yayıncılarından Hachette Book Group, HarperCollins, Macmillan ve Simon&Schuster geçtiğimiz şubat ayında Kanada'da ortak bir anlaşma imzalayarak, elektronik kitaplarda % 20 oranında bir indirim kararı almıştı. Ülkemizde ise e-kitapların fiyat politikasını yayınevleri kendisi belirliyor ve herhangi ortak bir karardan söz etmek mümkün değil. E-kitaptan sonra ‘yükselen' bir pazar olan sesli kitaplar da ülkemizde henüz ciddi manada keşfedilmiş değil, fakat geçtiğimiz ocak ayında Türkiye'nin ilk sesli kitap dükkânı ‘Seslenen Kitap' (www.seslenenkitap.com) kapılarını açmıştı. Bu alanda önümüzdeki günlerde biraz daha hareketleneceğe benziyor. Türkiye İstatistik Kurumu'nun, geçtiğimiz yıla ait paylaştığı rakamlar e-kitaba okurların artan ilgisini gösterirken, özellikle bu alana henüz girmemiş yayıncılar için de önemli bir uyarı niteliğinde. Zira, yayıncılık sektörünün gün geçtikçe yeni sürprizler sunduğu e-kitap pazarının büyümesine kulak tıkamanın mümkün olmadığı açıkça görülmüş oldu.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
29/4/2014



24 Nisan 2014 Perşembe

‘Hiçbir ideolojik kesim kendi Yunus’undan vazgeçmiş değil’


Beşir Ayvazoğlu, yüzyıllardır her kesimden insanın sevdiği ve sahiplendiği Yunus Emre üzerine eleştirel bir kitap yayımladı: Yunus, Ne Hoş Demişsin (Kapı Yayınları). Cumhuriyet sonrası edebiyattan tiyatroya, sinemadan plastik sanatlara uzanan Yunus Emre yorumlarına odaklanan kitap, dönemin kültürel kodlarını 'bizim' Yunus üzerinden okuyor. Ayvazoğlu ile kitabını ve Yunus'u konuştuk.

Orhan Okay'dan ödünç alarak soralım, “Yunus Emre'yi yedi yüz yıl gibi uzun bir tarihin ötesinden günümüze kadar canlı tutan güç” nedir sizce?

Yahya Kemal'in “ağzımda annemin sütü” dediği Türkçenin sesi, bana sorarsanız, asıl kıvamını Yunus Emre'nin şiirinde bulmuştur. Yedi yüzyıl öncesinden, zamanın bütün engebelerini aşarak bugüne ulaşmayı başaran, içinde bu coğrafyanın tadını tuzunu, bu suların çağıltısını, bu rüzgârın uğultusunu, bu dağların yankısını taşıyan derin bir ses, “cümle yaradılmışa bir göz ile” bakılmasını ve hoşgörüyü telkin eden bir felsefe... Yunus hem Türkçesinin şaşırtıcı güzelliği, kendiliğindenliği, samimiyeti, beşerî olanı sezip ifade etmedeki mahareti ve içinden çıktığı toplumun inançlarına, hayallerine, duygularına, özleyişlerine tercüman olması bakımından hiç eskimeyen, eskimeyecek olan bir şairdir. Şu hususu da ifade etmek isterim: Yunus, Anadolu'da Moğol istilasıyla başlayan büyük kargaşada ezilen, bunalan halkın acısını paylaşan, şiirleriyle onlara hayata tutunma gücü verenlerdendi. Bu coğrafyanın insanları asırlar boyunca onu kendi sözcüleri gibi görerek günümüze taşıdılar. Yunus, hiç şüphesiz, kanıyla, diliyle, bakışıyla, kısaca her şeyiyle Türk'tü, fakat Türklüğü yaradılmışı Yaradan'dan ötürü sevip hoş görmesini engellememişti. İnançlı bir Müslüman'dı, fakat Müslümanlığı başka dinlerden insanları kucaklamasına mani olmamıştı. Mevlânâ, “Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil” derken, o, “İkilikden usandım” diye sesleniyordu. Bu iki büyük sufi, Vahdet-i Vücud felsefesine ve güçlü ifadesini bu felsefede bulan kozmik aşk ilkesine, insanların ümitsizlik içinde kıvrandıkları bu yüzyılda aynı zamanda sosyal bir muhteva kazandırdılar. Mevlânâ ve Yunus'un aşk felsefeleri ve birlik çağrıları, yankısını, onların yaşadıkları yüzyılda küçük bir uç beyliği olan Osmanlı Beyliği'nde buldu; yüz yıl içinde, Anadolu'da birlik büyük ölçüde sağlanarak acılar dindirildi. Osmanlı'nın temel harcında Mevlânâ ve Yunus'un şiirlerinde çiçeklenen sevgi vardır, dersem mübalağa etmiş olmam.

Türk aydınlarının ismini bildikleri fakat önemsemedikleri Yunus Emre'yi Fuad Köprülü'nün Türk Yurdu'nda 1913'teki iki makalesi sayesinde öğrendiğini söylüyorsunuz. Bu karşılaşma neden bu kadar gecikmişti?

Divan şiirinin ilk asırları, Mesela Necati Beg'in şiirleri dikkatle incelenirse, Yunus Emre'nin şiiriyle sıkı akrabalık bağlarının bulunduğu fark edilecektir. Ancak aydınlar, Yunus Emre'nin şiirinde asıl kıvamını bulduğunu ifade ettiğim Türkçeyi zamanla sentetik bir dil haline getirdiler ve onun gibi şairleri ilgi alanlarının dışına ittiler. Bununla beraber Yunus Emre'nin divanı asırlar boyunca tekkelerin tükenmez söz hazinesi olarak kullanıldı. Yani bu büyük şair, aslında hiçbir zaman unutulmadı. Dede Efendi gibi büyük bestekârlar bile Yunus Emre'nin şiirlerine bigâne kalmamışlardır. Tekkeler de yüksek kültürün üretildiği kurumlardır ve bu kurumlarda, Yunus her zaman büyük bir ilgi odağı olmuştur. Yunus'un bugün anladığımız manada keşfi Türkçülük hareketlerinin ve ardından milli devlet inşa sürecinin kaçınılmaz bir sonucu olarak ele alınmalıdır.

Her kesimden insanın Yunus Emre'yi sahiplenme yarışını, Yunus'un şiirlerini Türkçe yazmış olmasına bağlayabilir miyiz? Bunun yanı sıra Cumhuriyet sonrasında, özellikle Burhan Ümit ve Gölpınarlı gibi isimlerin hazırladıkları divanlarla bir gelenek icadına soyundukları söylenebilir mi?

Kitabımda açıkça ifade ettim: Yunus Emre, içinden geldiğimiz medeniyet diliyle, kültürüyle ve bütün kurumlarıyla tasfiye edilirken ayaklarının altındaki zeminin kaydığını hisseden aydınların tutunmaya çalıştıkları can simidi olmuştu. Yakın tarihimizde, geçmişimizin kısm-ı a'zamını beğenmediğimiz, yok saydığımız için doğan büyük boşluğu Yunus'la doldurmaya çalıştık. Sanki bin yılda başka hiçbir şey üretmemiş, başka bir şair ve düşünür yetiştirememiştik, sadece o vardı; sanki o Sarıköy'de dünyaya gelmemiş olsaydı, Türkçe sırra kadem basacak, Türk kimliği yeryüzünden silinecekti. Bizde olmadığını düşündüğümüz hangi değer varsa onda bulmaya başlamıştık. O bizim Sokrates'imiz, Dante'miz, Petrarca'mız, Erasmus'umuz, Villon'umuz, Pascal'ımız, Baudelaire'imiz, hatta Freud'umuz oldu. Yunus, hem hümanistti, hem sosyalist, hem Türkçüydü hem İslamcı, hem Alevi idi, hem Sünni… Kısacası, Yunus Emre'nin omuzlarına çok ağır bir yük bindirildi ve neredeyse tek referans kaynağı Yunus olan bir gelenek icad edilmek istendi. Özellikle Burhan Toprak'ın bu süreçteki rolü son derece önemlidir.

Tanpınar'ın deyişiyle “hüviyeti kolayca nüfus kâğıdına sığmayanlardan” olan Yunus Emre özellikle Cumhuriyet sonrasında farklı fikirlerdeki insanların kendi düşüncelerini meşrulaştırmak için bir ‘araç' olarak kullandığı kitabınızda kolayca görülüyor. Yunus'a dair bu ‘aşırı yorumlar' günümüzde de devam ediyor mu yoksa ideolojik kavgadan sıyrılmış bir Yunus mu var karşımızda?

Yunus Emre'nin kalın sis perdesi ardındaki hayatının ve şiirindeki farklı yorumlara elverişli derinliğin onun arkasına saklanarak ideolojik kavga vermeyi kolaylaştırdığını da söylemek isterim. Her ideolojik grup Yunus'un şiiriyle kendi düşünce dünyasını tahkim etmek istemiştir. 1990'lara kadar devam eden bu kavgaların eski şiddetini yitirdiği söylenebilir. Gerçi hiçbir ideolojik kesim kendi Yunus'undan vazgeçmiş değil, fakat bilgiyle konuşabilen çok az. Cumhuriyet'in ilk otuz kırk yılında Yunus Emre uzmanı olduğunu söyleyebileceğimiz çok sayıda isim vardı. Bugün üç beş isimden fazlasını söyleyemeyiz.

Bunu, yani Yunus Emre ile ilgilenen akademisyenlerin azlığını neye bağlıyorsunuz? Ayrıca, Yunus'un şiirlerinin dünyada da tanınması için neler yapılmalı sizce zira şiirlerindeki Türkçe öyle kolayca çevrilebilecek türden değil…

Türk düşünce dünyası ve akademik dünya artık başka sularda geziniyor. Milli devlet inşa sürecinde Yunus Emre'ye duyulan ihtiyaç çok fazlaydı; bugün onun şiiriyle yapılabilecek tahkimata fazla ihtiyaç duyulmadığı anlaşılıyor. Sorunuzun ikinci kısmına gelince: Yunus'un şiirleri birçok dünya diline çevrildi. Ama bana sorarsanız, sadece Yunus'un değil, hiçbir gerçek şairin şiiri başka dillere çevrilemez. Yunus'un Türkçesinin bizim dimağımızda bıraktığı tadı, tercümelerinde bulmak imkânsızdır.

Kitap boyunca yer verdiğiniz Cumhuriyet dönemi Yunus Emre üzerine yapılan iddialara, tartışmalara ve yorumlara karşı, özellikle satır aralarında sizin itirazlarınızı ve yorumlarınızı görebiliyoruz. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Elbette, Yunus Emre'nin şiirleriyle çocukluğunda tanışmış ve onun hakkında yazılan her şeyi okumuş biri olarak benim de görüşlerim var. Bu görüşlerimi mümkün mertebe yansıtmaya çalıştım. Yunus, Ne Hoş Demişsin aynı zamanda bir eleştirel kitaptır ve yazarının görüşlerini de yansıtmasından daha tabii bir şey olamaz.

1966'da Türk Yurdu dergisinin müdürü Dr. Fethi Erden, bir Yunus Emre Enstitüsü kurulması gerektiğini söyler, fakat bu gerçekleşmez. Buna karşılık yurtdışında Türk kültürünü ve sanatını tanıtmak amacıyla devlet eliyle aynı adla merkezler açıldı. Yunus üzerine çalışan müstakil bir kurumun eksikliğini düşünürsek, Yunus'un adı sadece tabelada mı kaldı?
Yunus Emre Enstitüsü'nün yüklendiği misyon, Yunus'un felsefesine son derece uygundur. Elbette Yunus Emre üzerine çalışan müstakil bir enstitünün kurulması arzu edilir. Bu görevin öncelikle Eskişehir ve Karaman'daki üniversitelere düştüğünü söylemeye gerek var mı?

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
24/4/2014


23 Nisan 2014 Çarşamba

Mürekkepbalığı avcıları


Türkiye'de alanında bir ilk olan yazı kültürü dergisi Mürekkepbalığı yayıncılık hayatımıza eklendi. Edebiyat tarihinden grafolojiye, ekslibristen sözlükçülüğe, hat sanatından tipografiye, dilbilimden minyatür kitaplara, matbaa mürekkebinden dolmakaleme uzanan pek çok konuya odaklanan ve iki ayda bir yayımlanan dergi, ‘yazı' meraklıları için büyük bir hazine. Üçüncü sayıya hazırlanan derginin yayın yönetmeni Özge Dinç ve yazı işleri müdürü Mehmet Çelik ile konuştuk.

Türkiye için bir ilk olan bu dergiye nasıl karar verdiniz?

Yazı merakı bizde çok eski. Yazıyla ilgili kitapları ve dergileri alıyorduk. Ayrıca dolmakalem grubumuzda, her hafta kalem, kitap, mürekkep hakkında sohbet ediyorduk. Sonunda bir yazı dergisinin eksikliğini duyup çalışmaya başladık. Bir senelik hazırlık sonunda da ilk sayımızı yayımladık. Ancak bizim dergiyi çıkarmamız, “Bir alan buldum, dergi çıkarayım”dan ziyade, yazı derdimiz, tutkumuz, en sevdiğimiz şey olduğu içindir.

İlk sayınızda Türkiye'de ‘Tavuk Dünyası’ adlı bir dergi bile çıktığını fakat yazı kültürüyle ilgili herhangi bir yayının olmadığını belirtiyorsunuz. Hat gibi benzersiz bir yazı medeniyetine sahip ülkemizde, şimdiye kadar bu alanda bir derginin çıkmamasını neye bağlıyorsunuz?

Mektup, daktilo dergileri çıktı; ancak uzmanlaşma kültürü konuyu sınırlandırmaya çalışır biliyorsunuz. Bizse tersine “yazı”yla ilgili her şeyi yayımlayabileceğimiz bir dergi kurmak istedik. İlk defa Türkçe bir dergide dolmakalem incelemesi okuyoruz. Kalem, mürekkep, hat sanatı, tipografi, kaligrafi, kelime tarihi, ekslibris, el yazısı analizi, imza, yazı tarihi, matbaa, dizgi, kitap sanatları, mektup… hepsi bizim konumuz. Böyle bir derginin daha önce çıkmamasının çok sebebi olabilir: Önce daha gerekli görülen konularda yayın yapma isteği, hattatın hatla ilgilenmek varken dergi gibi zor bir uğraşa haklı olarak zaman ayırmak istememesi, yazı deyince akla yalnız kırtasiye gelmesi, konunun sınırlı olduğunun ya da ilgi görmeyeceğinin düşünülmesi, belki de sadece akla gelmemesi...

Okumayı ve yazmayı seven yazı meraklılarını hedefleyen derginin adına gelirsek… Neden Mürekkepbalığı?

İsim bulmak en zorlandığımız işlerden biriydi. Genel algıdan ötürü ciddi bir isim olması gerekiyormuş gibiydi. Sonra “Bir de mürekkep şişesinde balık olsam” der gibi bir ruh haliyle derginin adını Mürekkepbalığı koymaya karar verdik. Hem mürekkepbalığını hatırlatan (tehlikeye karşı mürekkep sıçratmak ne güzel, değil mi?) hem de kendimizi mürekkep içecek takıntıda gördüğümüz için bu isim uygun düştü. Telefonda “Merhaba, Mürekkepbalığı'ndan arıyorum.” cümlesine aldığımız tepkileri tahmin edersiniz...

“Yazının değişime uğradığı şu günlerde, ‘yazı'nın hayatımızdaki yerini hatırlatmak, tartışılmasını sağlamak, yeni kişilere ulaşmak.” gayesiyle yola çıktığınızı söylüyorsunuz. İkinci sayınız çıktı. Yazı tutkunu okurların ilgisi nasıl, ne tür eleştiriler aldınız?

Biz beş arkadaş, kendi aramızda eğleniriz diye düşünüyorduk. Ama her yerden e-postalar, söyleşi teklifleri, tebrikler geliyor. Yazıya meraklı insan sayısı sandığımızdan çok daha fazla. İlk sayıda el yazısıyla yazılan editör notumuza gelen “El yazınızı geliştirin” eleştirisinden başka olumsuz bir şey duymadık. Okurlarımız, İstanbul dışındaki yerlerden, o yöreye özgü şeyler gönderiyorlar. Giriş yazısının üstüne, “nazire” yaparcasına kalemini koyup fotoğrafını çekenler bizi duygulandırıyor. En sevdiğimiz şey ise bize yazan okurlarımızın söze hep “dergimiz” diye başlaması. Biraz da onun için “dergi günlüğü” tutmaya başladık; “Dergi niye iki ayda bir çıkıyor!” sitemlerine karşı halimizi anlatmak için. Dergiciliğin zorluğuyla ilgili her gün bir şey öğreniyoruz. Öğrendiğimiz şeylerden biri de, başladığınız işi saçma buluyorlarsa, tam da bu yüzden devam etmeniz gerektiği.

Dergi günlüğünüzde, bazı şehirlerde dağıtım sorunu yaşadığınızı okuduk. Sorun çözüldü mü?

Çözülmedi. Sebebi de şu: Ya siyah beyaz, tasarımcıya para vermeyeceğimiz bir dergi yapacaktık ve dağıtımcılara koca paralar verebilecektik. Ya da kuşe kâğıda, tasarımı önemseyen, renkli bir dergi yapacak ve dergiyi kendimiz dağıtacaktık. Mantıklı insanlar olmadığımız için biz ikincisini seçtik! Dağıtım sorununu 10 Mayıs'ta çıkacak üçüncü sayımızda umarız çözmüş oluruz.

“Mürekkepbalığı bir dergi değil bir harekettir!” diyorsunuz. Bundan ne anlamamız gerekiyor? Bir de bu ‘ince' hareketin ajandasında dergi dışında başka neler var?

Bu yıl başlayacak kalem, kaligrafi atölyeleri, söyleşiler, fotoğraf sergileri, çocuklara özel yazı toplantıları, kitaplar, en iyi malzemeden kendi ürünlerimizi üretmek, festivaller, yazı müzesi, yazıevi, yarışmalar ve başka hayaller.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
23/4/2014



22 Nisan 2014 Salı

Gündüz gece kitap günü


Cervantes ve Shakespeare gibi birçok ünlü yazarın doğum ya da ölüm günü olan 23 Nisan, UNESCO tarafından 1995’ten bu yana Dünya Kitap Günü olarak kutlanmakta. Bugüne paralel olarak İngiltere’deki The Reading Agency adlı kurumun 2011’de başlattığı ve sonrasında İrlanda ve Amerika gibi ülkelerde düzenlenen Dünya Kitap Gecesi (World Book Night) bu yıl da kitapseverleri buluşturacak. 2011’den bu yana 46 bin gönüllü sayesinde iki milyon kitabın dağıtıldığı bu uluslararası etkinlik, kitapları sevdirmek ve kitapseverleri bir araya getirmek için yola koyulmuş. Yayıncıların, yazarların, kitabevlerinin, okurların ve kütüphanelerin de dahil olduğu bu geniş katılımlı Dünya Kitap Gecesi’nin ajandasına bu yıl ‘etrafınızdakilere 23 Nisan’ı bahane ederek kitap armağan edin’ önerisi eklenmiş.

Ülkedeki pek çok kitabevi ve kütüphanenin etkinliğin bir parçası olduğu Dünya Kitap Gecesi’nin en büyük amacı, ülkedeki okuma alışkanlığını artırmak. Etkinlik komitesi bunun için her yıl farklı türde 20 kitap belirlerken, yeni yazarların tanınması ve daha fazla okunması için çaba harcıyor. Gönüllüler de kitapevlerine ve kütüphanelere dağıtılması için bırakılan kitapları hastanelere, hapishanelere, komşularına, yoldan geçenlere ve eline hiç kitap almamışlara ulaştırıyor. Ülke genelinde bir nevi okuma seferberliği gerçekleştiriliyor.

Etkinlik kapsamında İngiltere’de bu yıl, 20 farklı yazarın toplam 250 bin kitabı dağıtılacak. Yayıncılar ve sponsorların desteğiyle yüz binlerce kitabı okurlarla buluşturacak Dünya Kitap Gecesi’nde, eserleri dağıtılacak yazarlar arasında Agatha Christie, Armistead Maupin, John Boyne, Roald Dahl ve Cruz Smith gibi isimler var. Özel baskı olan kitapların her birine o yılın Foyle Genç Şair Ödülü’nü kazanan ismin şiiri ekleniyor.

Etkinliği düzenleyen kurum, bu yıl özellikle erkek okurları hedeflemiş, zira önceki yıllarda kadınların ilgisi daha yüksek olmuş. Kütüphanelerde ve kitapçılarda okur ve yazar buluşmalarının da yer aldığı Dünya Kitap Gecesi’ne katılım her yıl daha da artıyor. Bunun yanı sıra The Reading Agency, dünyanın dört bir yanına çağrı yaparak Dünya Kitap Gecesi’nin başka ülkelerde de gerçekleşmesi için girişimlerde bulunuyor. Türkiye’den de Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ya da köklü bir yayınevinin bu işe talip olması tüm dünyada coşkuyla kutlanan 23 Nisan Dünya Kitap Günü’nün daha renkli geçmesine vesile olacaktır kuşkusuz. (www.worldbooknight.org)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
22/4/2014



17 Nisan 2014 Perşembe

‘Enver Ercan diye de biri varmış, az da olsa şiir yazmış...’


Şair Enver Ercan, Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman adlı kitabından 17 yıl sonra Türkçenin Dudaklarısın Sen (Varlık Yayınları) ile çıkageldi. Ercan’ın; Dağlarca, Oktay Rifat, Attilâ İlhan, Cemal Süreya, Ece Ayhan gibi çağdaş şiirimizin ustalarına selam gönderdiği ve iç sancıların dile geldiği kitap, şaire Necatigil Şiir Ödülü’nü getirdi. Necatigil’e ve ödülüne yaraşır işler yapmanın artık boynunun borcu olduğunu söyleyen şair, kendi şiiriyle ilgili olarak, “Enver Ercan diye de biri varmış, az da olsa şiir yazmış, çok da kötü değilmiş hani, desinler bana yeter.” diyor.

Türkçenin Dudaklarısın Sen adlı kitabınızla Necatigil Şiir Ödülü’ne değer görüldünüz, ödül size nasıl bir sorumluluk getirdi?

Behçet Necatigil, şiirimizin büyük ustalarından. Sadece şiiriyle değil, yazıları ve çevirileriyle de kendisinden sonraki kuşakların kendilerini eğitmesinde büyük katkısı var. Bu nedenle de onun adına verilen ödülün şiir dünyasında yeri her zaman özeldir. Böyle bir ödüle değer bulunmak onurdur elbette. Bu onuru sürekli taşıyabilmek için de Necatigil’e ve ödülüne yaraşır işler yapmak boynumuzun borcu artık.

Az yazıyorsunuz… 1997’de yayımladığınız Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman adlı kitabınızdan sonra neden bu kadar beklediniz?

Necatigil usta, “bazı şiirler bekler bazı yaşları” der ya, bende de öyle oldu sanırım. İnşallah yaşımız gelmiştir, bundan sonra daha üretken oluruz.

Türkçenin Dudaklarısın Sen’de Dağlarca, Oktay Rifat, Attilâ İlhan, Cemal Süreya ve Ece Ayhan gibi dokuz şairle rüyada evlerinde söyleşiyorsunuz. Rüyanızda gördüğünüz şairlerin hepsinin ölmüş olması bilinçli bir tercih mi? Bunu bir hesaplaşma olarak da görebilir miyiz?

Hesaplaşma değil, bilinçli bir tercih de değil aslında. O şairlerle birçok kez bir araya geldim. Dostluklarını esirgemediler. Anılarımız oldu. Bu anıların bir bölümünde onların şairliklerinin gizlerine uzanan ayrıntılar vardı. Bu ayrıntılar benimle beraber yok olup gitsin istemedim, şiir dünyasına katkım olsun istedim. Gerçi Kemal Özer ve Arif Damar da var. Onlar da rüyama girerler diye bekliyorum.

Adına verilen şiir ödülüne layık görüldüğünüz ve birçok şiirinde ev metaforu baskın olan Necatigil, “evler şairi” olarak da anılır. Türkçenin Dudaklarısın Sen’de yer alan rüya-şiirlerinizde mekân olarak evi seçmenizin nedeni nedir?

Şiirler, onların evlerinde yaşanan anlardan oluşuyor. Tabii kurgusal bir şeyler de yok değil. Bir tek Ece Ayhan şiiri “Ece Ayhan’la Evimde” başlığını taşıyor. Bildiğiniz gibi, belli bir mekânı yoktu Ece Ayhan’ın. Cemal Süreya’ya sormuştum bir gün “Ece Ayhan nerede kalıyor?” diye. “Gittiği yerde” demişti. Şimdi siz söyleyince farkına vardım; evet Necatigil “evler” şairi olarak nitelenmişti. Fakat benim tam da katılabileceğim bir niteleme değil bu; Necatigil dizelerini sokaklarda dolaştırmasını en iyi bilen bir şairdi aynı zamanda.

Ömer Erdem, Türkçenin Dudaklarısın Sen hakkındaki yazısında, bir önceki kitabınız Geçti Her Şeyi Öpüyor Zaman’daki “iç iddia, şiirsel varoluş daha şiddetli” yorumunu yapıyor. Buna ne diyeceksiniz?

Epeydir varoluş meselesini içselleştirdiğim bir süreç yaşıyorum. Bundan olabilir. Ömer Erdem doğru yerden bakmış şiirlere, ama inanın Ömer Erdem’in yazısını okuduğumda tam olarak farkına vardım bunun. İnsan kendisine içeriden iyi bakamıyor.

Kitaptaki “Oktay Rifat’ın Evinde” adlı şiirinizde “bak” diyor “elli sene sonra şiirlerimi okuyanlar / tam becerememiş ama meselenin farkına varmış desinler / bu bana yeter.” mısraları geçiyor. Elli yıl sonra siz nasıl anılmak istersiniz?

Oktay Rifat öleli 25 yıl oldu. Zamana direnen bir şiir yazdı ki bugün de okunuyor. O kadar dayanıklı olacağımı kestiremiyorum. Yine de ümit etmek güzel şey. Hadi bunu 25 yıla indirelim ve diyelim ki 25 yıl sonra birileri “Enver Ercan diye de biri varmış, az da olsa şiir yazmış, çok da kötü değilmiş hani.” desinler bana yeter.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
17/4/2014


12 Nisan 2014 Cumartesi

Tehlikeli sularda ‘online’ eleştiri

İllüstrasyon: Cem Kızıltuğ
Eleştiri, kitap ve okur arasında önemli bir bağ kurar. Bu etkinlilik ustaca gerçekleştirilmişse kitap, okur ve yazar üçgeninde ufuk açıcı işlev görür. Roland Barthes'ın tanımına başvurursak “eleştiri sanatı bir bunalıma yol açan sanattır; yırtan, örtülü olanda çatlaklar açan, dillerin kabuğunu çatlatan, logosferin yapışkanlığını çözen ve sulandıran sanattır; bu, destan sanatıdır: Sözlerin dokularını kesintiye uğratan, tasarımı yok etmeden uzaklaştıran sanattır.” Barthes'ın sözünü ettiği bu sanat ülkemizde öyle çokça karşılaştığımız bir etkinlik değilken, bir elin parmaklarını geçmeyen ‘usta' eleştirmenlerin varlığı her şeyi gayet iyi özetliyor.

Kitap eleştirisi özellikle ülkemizde daha çok kitap ekleri üzerinden ya da kimi edebiyat dergilerinden kendine yol buluyor. Bu etkinliğin ‘acemice' olan bir başka mecrası ise kitap satış siteleri. Türkiye'de ve dünyada birçok kitap satış sitesi okurları kitaplara beş üzerinden yıldızlar vermeye, değerlendirmeler yazmaya davet ederken bu süreç, kitabı pazarlamanın bir aracı haline gelmiş durumda. Okurların kitap satın alma alışkanlıklarının değiştiği bir dönemde bu eleştirilere, yıldızlara kayıtsız kalamayan ziyaretçi, haliyle göz ucuyla da olsa bu değerlendirmelere dikkat kesiliyor. Özellikle sahte isimlerle yapılan yergiler ve övgüler, okur ile kitap arasında güvensiz bir ilişki oluştururken, sitelere ve yayınevlerine ücret mukabilinde eleştiri yazma adlı yeni bir iş kolu oluşmuş durumda.

Sahte isimle kendi kitabını öven yazar

Kitap satış sitelerinde değerlendirmelerin ciddiyeti ve kalitesi bir yana, kimi zaman sahte isimlerle aynı patikada koşturduğu bir başka yazarı eleştiri yağmuruna tutan ya da daha da ötesine gidip kendi kitabı hakkında yere göğe sığmayan övgüler dizen yazarlar da yok değil. Edebiyat tarihine geçen bu türden girişimlerden biri Eylül 2012'de ABD ve İngiltere'de birçok ödül alan yazar RJ Ellory'nin sahte bir isimle kendi kitabına methiyeler düzüp, başka bir yazarı yerden yere vuran eleştirileri yazmasıydı. Yazar daha sonra bu ayıbını açıklayıp hem okurlarından hem de edebiyat dünyasından özür dilese de kitap sitelerindeki eleştirilerin sahihliğine bir gölge daha düşürmüştü. Öyle ki, Suç Romanı Yazarları Derneği, bu vakanın ardından bir açıklama yaparak, Ellory'yi kınarken internet okuyucu yorumlarını da kapsayan yeni etik kurallar yayımlayacaklarını bildirmişti.

Okur eleştirilerinin sahihliğinden duyulan şüpheyi gidermek ve sahte isimle yapılan değerlendirmelerin önüne geçmek için, dünyanın online kitap devi Amazon, 2007'den beri Picador, Walker Books, Harper Colins gibi yayıncılarla işbirliğine girerek Amazon Vine adlı ‘güvenilir' bir eleştiri programını başlatmıştı. Yayınevlerinin siteye belli bir ücret ödediği bu program hayata geçtiğinde pek çok yayıncı buna olumlu bakmış ve yeni eleştirmenlerin doğması için bir fırsat olarak değerlendirmişti. Bu ‘kadrolu' eleştirmenlere kitap çıkmadan önce kopyası iletiliyor ve programa üye olan gerçek isimler, değerlendirmelerini sitede yayımlıyor. Davetiye usulüyle çalışan bu eleştirmenlik ciddi rağbet görürken, eleştiriler de siteden kitap almak isteyenler tarafından değerlendirmeye tabi tutuluyor.

Aşırı eleştirel ve acemice değerlendirmeler

Özellikle sahte isimlerle sınırları aşan eleştirilerin önüne geçmek ve değerlendirmelerin kalitesini artırmak için gerçekleştirilen bu uygulama, yayıncıların gözde pazarlama araçlarından biri haline gelirken, kimi yazarlar Amazon'un bu programında yer alan değerlendirmeleri aşırı eleştirel buluyor. Kimileri ise bu değerlendirmelerin kitap hakkında sadece bir ‘fikir' verebilmekten öteye geçemeyeceğini ve asla usta işi eleştiriyle kıyaslanamayacağını söylüyor. Daha da ötesinde bu programdakilerin Amazon'un ücretsiz kitap karşılığında çalışan elemanları olduğu kanaatinde olanlar da var.

Ülkemizdeki Kitapyurdu ve İdefix gibi kitap satış siteleri de ziyaretçilerin kitaplar hakkında eleştiri yazması için bir hayli çaba sarf ediyor. Kimi kitap siteleri “En çok taraftar toplayan yoruma” ve “En çok yorumu yazana” çeşitli kitap hediyeleri iletiyor. Ziyaretçilerine “Üyelerimize ilgili kitabı alıp almamaları konusunda katkıda bulunabileceğinizi düşünüyoruz.” diye hitap eden sitelerin yanı sıra, “İlk eleştiren ben olmak istiyorum” başlıklarıyla okurların ilgisi çekilmeye çalışılıyor. Amazon gibi kadrolu ve kimliği belirli bir eleştiri programı henüz hayata geçirilmiş olmasa da özellikle popüler kitaplar hakkında yazılmış pek çok değerlendirmelerle karşılaşmak mümkün. Fakat bu değerlendirmelerin ne derece dikkate alınması gerektiğini nitelikli okur gayet iyi biliyor.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
12/4/2014



7 Nisan 2014 Pazartesi

‘İstiyorum ki dünya da beni unutsun’


Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a (1909-2002) yazdığı mektuplar Yalnız Seni Arıyorum adıyla kitaplaşınca edebiyat tarihinin ölümsüz aşklarından birinin kapısı aralanmış oldu. Garip akımının kurucusu Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a 1947-1950 yılları arasında yazdığı bu incelikli mektuplar, yetmiş yıldır edebiyat ortamlarında fısıltıyla konuşulan fakat açıkça dillendirilmeyen bir aşkın en büyük hatırası. Nahit Hanım tarafından senelerce saklanan mektuplar ve Orhan Veli’nin, “Bir de sevgilim vardır, pek muteber/ İsmini söyleyemem/ Edebiyat tarihçisi bulsun” dizeleriyle anlattığı bu gizemli “sevgili” resmen gün yüzüne çıkmış oldu.

Peki, kimdi Nahit Hanım? Gazeteci Zeynep Oral bir yazısında şöyle anlatıyor: “Nahit Hanım kim mi? Bu soru her sorulduğunda, kendisi şu yanıtı verirdi: ‘Beni bilen bilir. Nahit Hanım dersin, o kadar…’ (...) Evet, Nahit Hanım’ın Orhan Veli’nin can yoldaşı, arkadaşı, esin kaynağı, ‘hocası’, büyük aşkı, şiirlerindeki adı söylenmeyen ‘sevgili’ olduğunu bilen biliyordu…” Cemal Süreya ise 99 Yüz adlı kitabında Samet Ağaoğlu’nun Nahit Hanım için “Rönesans gibi kadın” sözlerini kullandığını söyler ve ekler: “Bin dokuz yüz yirmi üç gibi kadın da diyebiliriz. Ya da Cumhuriyet gibi kadın”. Mektupların bu kadar geç yayımlanmasının sırrı Cemal Süreya’nın şu sözlerinde saklı: “Anılar? Anlatmaz anılarını. O konuda bütün girişimleri boşa çıkarır, hiçbir tuzağa düşmez; çok şeyi incelikle geçiştirmeyi bilir.”

‘Kendimi de dünyayı da unutmak istiyorum’

Mektupların yayımlanma hikâyeleri de ilginç... Ömer M. Koç, koleksiyonundaki bu mektupların yayımlanmasını ister, fakat şairin kız kardeşi Füruzan Yolyapan ağabeyinin edebi kişiliğinin zedelenebileceği endişesini taşır. Yayınevi, mektupların bu iki âşığın hatıralarına saygısızlık gibi algılanmayacağı kanısıyla harekete geçer. Mektuplar titizlikle incelenerek okurla buluşur. Kitabın editörü Murat Yalçın giriş yazısında şöyle diyor: “Orhan Veli’nin hayatının son yıllarının bir hikâyesi, bir bakıma günlüğü gibidir. Şairin kişiliğinin; mizacının; dünya görüşünün; düşünce ve duygularını, tutum ve davranışlarını belirleyen ruh hallerinin; hayallerinin; tutkularının ve bu tutkularını dile getirme biçimlerinin bir belgesidir.” Bir telgraf ve 62 mektubun yer aldığı kitapta Orhan Veli’nin sekiz şiirinin ilk halleriyle yer alıyor olması kitabı daha da önemli kılıyor. Nahit Hanım’ın mektuplardan kimi pasajları 1967’de Papirüs’te, 1980’de Milliyet Sanat’ta yayımladığını da belirtelim.

Orhan Veli’nin İstanbul’a zorunlu gelişi ve Nahit Hanım’ın Ankara’da süren hayatı arasındaki en büyük aracı bu mektuplar: “İstanbul’da tek zevkim senden mektup almak.” diyor şair. Nahit Hanım’ın “üç dört satırlık” mektupları Orhan Veli’yi üzer ve şair sorar: “Ben sana, ‘Mektuplar seyrekleşir seyrekleşir, günün birinde hiçbir şey yazılmaz olur; dostluk da kendiliğinden biter’ derdim. Acaba bu hali kendinde hissetmediğinden emin misin? (...) Yazdıklarım seni hiç alakadar etmiyorsa boşu boşuna senin rahatını kaçırmayayım.”

Orhan Veli mektuplarında “ufacık bir” mübalağası olmadığını söyler: “İçimdekiler yazdıklarımdan çok daha büyük, çok daha mübalağalı.” Kederli bir aşktır Orhan Veli’ninki. “Aşkla beraber kendimi de dünyayı da unutmak istiyorum. İstiyorum ki dünya da beni unutsun.” diye seslenen şair, kendine beddua edecek kadar derin bir çaresizlik içindedir.

‘Şiir sahasında büyük bir hamle yapmak istiyorum’

Orhan Veli, Nahit Hanım’ın nazına bazen dayanamaz: “Sana daima iyi mektuplar yazdım. Halbuki senden iyi mektup aldığım pek nadir oldu.”, “Sen çok huysuz bir kadınsın.”, “(...) bu çocukça kaprislerden vazgeçsen, bana daha sitemsiz, daha tatlı mektuplar yazsan olmaz mı? Bütün mektuplarımız hırgürle dolu.” Nahit Hanım ile Orhan Veli’nin arasını açacak dedikoduların da önü kesilmez. Şairin bir çorap bile alamadığı, günlerce aç gezdiği zamanlar varken Nahit Hanım’ın şikayetleri onu bezdirir ve tek yapabildiği, “Birbirinden ayrı yaşamaya mahkûm iki insan gibi mektuplaşmak”tır.

Orhan Veli, İstanbul’da büyük bir sefalet yaşar: “Günlerce postaya bir mektup atacak kadar paran olmuyor mu? diyorsun. İnan, günlerce olmuyor. Geçenlerde bir gün bu imkânı temin edebilmek için, yani sadece sana mektup yazabilmek için yürüye yürüye İstanbul’a gittim.” Piyango ve at yarışlarından medet uman Orhan Veli mektuplarında Nahit Hanım’a at yarışı tahminleri gönderir. Hatta, Sabahattin Ali aracılığıyla sigara işinden esaslı bir para kazanmanın peşindedir, zira Ankara’ya gidecek parası yoktur. “Bir pardösü, bir ayakkabı, bir de yol parası” tedarik edebilirse yollara düşme niyetindedir. Nahit Hanım, Orhan Veli’nin şiirleriyle pek ilgilidir ve her seferinde ona yeni şiirinin olup olmadığını sorar. Orhan Veli “şiir sahasında büyük bir hamle” yapmak arzusunda olduğunu mektuplarında sık sık dillendirir: “İnsan zaman zaman böyle susuyor. Mamafih şiiri hiç düşünmüyor değilim. Bu muhakkak daha büyük bir devir için hazırlıktır. Yakın zamanlarda mühim şiirler yazacağımı umuyorum.” “İstanbul’u Dinliyorum” gibi benzersiz bir şiir yazan Orhan Veli’nin İstanbul izlenimleri ise oldukça şaşırtıcı: “Şehir, çamurlu sokaklarıyla, bulutlu tatsız havasıyla, bana dünyadaki şehirlerin en çirkiniymiş gibi geliyor.”

Denize nasıl düştü?

Nahit Hanım, Sait Faik’in Orhan Veli’yle Yedigün’deki röportajını beğenmez. Şair bir mektubunda Sait Faik’e epey söylenir. Sait Faik’in bir başka darbesi ise idaresini Orhan Veli’ye bırakmayı düşündükleri yeni bir gazete işini bozmuş olması. Orhan Veli, gazetede yayımlanan “denize sarhoşlukla düşmüş” dedikodusunun aslını Nahit Hanım’a aktarmak zorunda kalır. Haberin aksine denize düşmeleri, Tanpınar ve beraberindekilerle kayığa binen hanımefendinin kenara basmasıyla gerçekleşmiştir. Herkes kayıktan suya dökülmüştür: “Hamdi Bey o sırada baş üstüne yatmış yıldızları seyrediyordu. Ben telaşla, ‘Hocam batıyoruz!’ deyince, o yattığı yerden, ‘Aman, ben yüzmek bilmem, beni kurtarın’ diye bağırmaya başladı.”

Orhan Veli, 10 Kasım gecesi bir haftalığına gittiği Ankara’da belediyenin açtığı çukura düşerek başından yaralanır. 14 Kasım’da İstanbul’da fenalaşan şair aynı günün gecesinde hayatını kaybeder. Kitapta, Nahit Hanım’ın 12 Kasım 1950 tarihli Orhan Veli’ye gönderemediği bir mektup da var. Nahit Hanım, Orhan Veli’den uzun bir mektup ve yeni şiirler istese de bu gerçekleşmez.

Yalnız Seni Arıyorum edebiyat tarihindeki büyük aşklar külliyatında yerini alırken, Orhan Veli şiirine ve şairin kişiliğine dair de çok şey söylüyor.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
Sayı: 99
7/3/2014

http://www.zaman.com.tr/kitap-zamani_istiyorum-ki-dunya-da-beni-unutsun_2209566.html

1 Nisan 2014 Salı

Öykü, kabuğunu kırıyor


Kanadalı öykücü Alice Munro’nun 2013 Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının ardından, İngiltere’nin saygın edebiyat ödülü Man Booker’a alternatif olarak bu yıl ilk defa düzenlenen Folio Edebiyat Ödülü’ne, geçtiğimiz haftalarda yine bir öykücü, Amerikalı yazar George Saunders layık görüldü. Öykücülerin ardı ardına önemli edebiyat ödülleri alması, öykünün yükselişi olarak yorumlanırken, okurların da bu türe ilgisinde ciddi bir artış var. Öykünün hem basılı hem de e-kitap olarak çok satanlar listelerinde görünür bir yer edinmesi de bu yorumları doğrular nitelikte. Bu gelişmelere ek olarak Twitter’ın bu yıl mart ayında ilk kez düzenlediği 140 karakterlik edebiyat festivali de eklenince öykünün kabuğunu kırdığını söylemek mümkün. Her şeyin gittikçe hızlandığı bir çağda, kolay okunabilir olması öykünün avantajı sayılırken, kısa öykü türünde gözle görülür bir üretim artışı da söz konusu. George Saunders’ın 10 Mart’ta ödüle layık görülen “Tenth of December” adlı kitabı 2013’te en çok satanlar listesinde yer almıştı. Munro’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nden sonra kendisinin Folio Edebiyat Ödülü’ne değer görülmesini öykü türünün gelişmesine büyük bir destek olarak gören Saunders, kısa öykü için güzel bir dönem yaşandığını dile getiriyor. Ödül gecesinde kurmacanın başkalarını daha iyi anlamak için iyi bir yol olduğuna değinen yazar, kendisi ve başkaları arasındaki sınırların da bu sayede inceldiğini dile getirmişti. Amerikan öykücülüğünün günümüz ustalarından biri olarak değerlendirilen Saunders’ın Türkçede yalnızca 2007’de yayımlanan ve baskısı tükenen Pastoralya (+ 1 Kitap) adlı eseri bulunuyor.

Alice Munro ve George Saunders gibi öykücülerin saygın edebiyat ödülleriyle onurlandırılması, okurların, yayınevlerinin ve yazarların bu türde yazılmış kitaplara daha fazla ilgi gösterdiği şeklinde yorumlanıyor. Öykü türünün kendi başına diğer türlerden ayrıldığı önemli noktalar var. Truman Capote bir söyleşinde buna değinerek şöyle diyordu: “Dikkatlice incelendiğinde kısa öykü en zor ve en disiplin gerektiren düzyazı türüdür.” Yazarlar için bu derece disiplinli olan bu türe günümüzün dar vakitli okurlarının rağbet göstermesinin ardında ise pek çok neden sıralamak mümkün. Usta öykücü Rasim Özdenören’in, Kitap Zamanı’nda Murat Tokay’ın “İnternet çağındaki hız öyküye nasıl yansıyor? Öykü tam bu çağın formu sanki…” sorusuna cevabı bu ilgiyi açıklar nitelikte: “Doğru bir teşhis. Kısa öykü, modern zamanların bir ürünüdür. Uzun metinler okumaya vakti olmayan insanlara bir şeyler okutabilmek için icat edilmiştir kısa öykü.”

Uzun metinler okumaya vakit ayıramayan okurların farkına varan yayıncılar ve kitap satış siteleri, bu konuda çeşitli yollara çoktan başvurmuş durumda. Dünyaca ünlü online kitap devi Amazon, 2011’de Kindle Single adlı yalnızca kısa öykü ve novella e-kitap satışı yaparak yeni bir alan oluşturmuş ve bu uygulama, hem edebiyat dünyasında hem de okur yakasında ciddi ilgi görmüştü. Kindle Single başlığı altında her gün yeni e-kitaplar yayımlanıyor. Yayın dünyasında öykü, novella ve roman arasında kelime sayısına göre bir ayrım yapıldığını belirtelim. Kısaca değinirsek öykü, en fazla 20 bin kelime; roman, en az 50 bin kelime ve novella ise bu ikisi arasında bir yerde duran bir tür olarak görülmekte. Julian Barnes’ın 2011’de Booker Ödülü’ne değer görülen kitabı “The Sense of an Ending”, 176 sayfalık bir novellaydı ve bu ödül, kitabın türüne dair pek çok tartışmayı beraberinde getirmişti.

2012’de ise Amerikan yayınevi Melville House’un “Art of the Novella” başlığı altında Tolstoy, Puşkin, James Joyce, Herman Melville, Turgenyev, Maupassant, Proust, Conrad gibi 47 yazarın yeni çevirilerle yayımlanan eserlerinden oluşan bir novella serisi basması da bu kısa türe olan ilgiyi erken fark eden bir hamle olarak yorumlanabilir. Bunun yanı sıra sadece kısa öykü ve novella yayımlayan Peirene Press gibi yeni butik yayınevlerini de eklersek, bu ilgiyi biraz daha açıklamış oluruz. Günlük koşturmacaya kendini bırakmış okurun, kısa türe olan ilgisi daha da yükselecek gibi. Kimi yazarlar okurların değişen bu alışkanlıkları doğrultusunda metinler üretirken kimileri de okurun ilgisine göre yazarın kendisini sınırlamaması gerektiği kanaatinde. Fakat öykünün son yıllarda kabuğunu kırmış olması, yazarından okuruna, yayıncısından kitabevine herkesi memnun edecek bir gelişme.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
1/4/2014