30 Mart 2014 Pazar

Yine yeniden Zweig


Usta yazar Stefan Zweig’ın (1881-1942) eserlerinin son zamanlarda bir bir Türkçeye yeniden çevriliyor olması kitapseverlerin gözünden kaçmamıştır. Özellikle yazarın Satranç adlı uzun öyküsü farklı çevirilerle raflarda yerini alırken, ilk kez 1944’te Türkçede yayımlanan kitabın, halihazırda on yedi farklı çevirisi var. Bunlara yenilerde Satranç (Çev: Tansu Gürsel, İthaki Yayınları) ve Satranç (Çev: İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi Yayınevi) eklendi. Son iki yılda on beş yeni Satranç çevirisi yayımlanırken Zweig’a ilginin ardında basit bir neden yatıyor: Ölümünün üzerinden 70 yıl geçen yazarın eserlerinin 2012’den bu yana kamu malı sayılıyor olması. Yayıncıların sessizce artan Zweig merakı, okura da iyi bir çeviriyi bulup okumak gibi zorlu bir yol çiziyor.

Özgün adı Schachnovelle olan Satranç, Zweig’ın ölümünden hemen önce tamamladığı birkaç metninden biri. New York’tan Buenos Aires’e gitmekte olan bir yolcu gemisinde geçen kitap, Dr. B ve Mirko Czentovic adlı iki ana karakter üzerinden Avrupa kültürünün çöküşü ve faşizmin sıkı bir eleştirisi olarak görülebilir. Can Yayınları’ndan çıkan kitabın giriş yazısında Şebnem Sunar, Satranç’ın simgeselliği ve çok boyutluluğuyla, Zweig’ın diğer eserlerinden ayrıldığını söyler ve ekler: “Satranç, gerilim düzeyi gittikçe artan yapısıyla bile bir dram özelliği taşır. (...) Satranç, Stefan Zweig’ın şiddetin egemenliğine karşı koyamayan ve mat edilen özgürlüğü son bir kez daha ele aldığı yapıtıdır.” Zweig’ın kalıcılığını öncelikle üslubuna bağlayan usta çevirmen Ahmet Cemal ise şöyle devam ediyor bir söyleşisinde: “Özellikle ülkemizde pek sık rastlanmayan ‘dili anlaşılır aydınlar’dan biri. Ne yazarsa yazsın dev bir birikimi, çok iyi anlaşılan bir dilin kalıbına dökebiliyor. (...) içinde yaşadığı zaman diliminden kaynaklanan sorunlar karşısında kendi düşüncesini her zaman daha net dile getirmeyi gerekli görmüş olan bir yazar.”

TAŞRADAN MERKEZE ZWEIG


Satranç’ın Türkçedeki ilk çevirisi Adana’da yapılmış. Adana’daki Türk Sözü Basımevi’nden 1944’te Nevzat Güven’in (1904-?) çevirisiyle yayımlanan kitabın, taşradan çıkmış olması dikkat çekici. Güven’in, Zweig’ın bu benzersiz eseriyle nasıl karşılaştığı ve çeviri sürecinde yaşadıkları başlı başına bir hikâyeyi içerisinde barındırıyor. Güven’e dair bildiklerimiz ise Paris’te eğitim görmüş bir gazeteci, çevirmen ve futbolcu olması. Adana’da Türk Sözü gazetesinin sahiplerinden olan Güven, Abidin ve Güzin Dino’nun da nikâh şahitlerinden biridir. Satranç’ın Türkçedeki bu ilk çevirisine ulaşmak mümkün değil. Haldun Cezayirlioğlu adlı koleksiyoncu, sitesinde kitaptan şöyle bahsediyor: “Uluslararası ün sahibi bir yazarın eserinin (ve de ilk baskısının) İstanbul değil, hatta Ankara bile değil de Adana’da basılıyor olmasının çok önemli bir nedeni olmalıdır. Üstelik olağanüstü bir baskı kalitesiyle ve de kolay okunur dizgi üslubuyla.”

Edebiyat ve sanat dünyasında bir Zweig rüzgârının estiğini söylemek zor değil. Zweig’ın eserlerine meraklı yayınevlerine küçük bir öneri: Oliver Matuschek’in İngilizcede Three Lives olarak çevrilen yazarın biyografisi Türkçeye kazandırılabilir. Zweig okurları için ise nisan ayında gösterime girecek ve 33. İstanbul Film Festivali’nin de programında olan Büyük Budapeşte Oteli adlı film tavsiye edilebilir. Zira yönetmen Wes Anderson filmin senaryosunu Zweig’ın eserlerinden esinlenerek yazmış. Özellikle şu gürültülü zamanlarda Zweig kuşkusuz okura iyi gelecektir.

Stefan Zweig'ın Türkçedeki Satranç kitaplığı

Satranç (2014; Çev: Tansu Gürsel, İthaki), Satranç (2014; Çev: İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi Yay.), Satranç (2014, 1997; Çev: Ayça Sabuncuoğlu, Can), Satranç (2013; Çev: Yener Yenici, Nemesis), Satranç (2013; Tutku Yayınevi), Satranç (2013, 2012; Çev: Ahmet Cemal, İş Kültür), Satranç (2013; Çev: F. Özdem Yıldırım, Panama), Satranç Ustası (2013; Çev: Tahsin Yücel, Yordam), Satranç (2013; Çev: Banu Kaynak, Nilüfer), Satranç (2013; Çev: Kübra Yıldırım, Avrupa Yakası), Satranç (2012; Çev: Gülperi Sert, Doğu-Batı), Satranç (2012; Çev: Nevin Tali Ölçer, Sayfa 6), Satranç (2012; Çev: Esen Tezel, Turkuvaz), Satranç (2012; Çev: Banu Ercan, Pupa), Satranç (2012; Çev: Levent Bakaç, Alakarga Sanat), Satranç (2012; Çev: Kahraman Türel, Sarmal), Bir Satranç Öyküsü (1991; Çev: Nedim Tuğlu, Us), Satranç Hikayesi (Çev: Burhan Arpad), Satranç Oyuncusu (1944; Çev: Nevzat Güven, Türksözü)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
30/3/2014



26 Mart 2014 Çarşamba

Twitter sansürü müzeleri de etkiledi


Avrupa’daki müzeler Twitter üzerinden 24 Mart’ta başlayan müze haftasında #museumweek adlı hashtag altında birleşirken, Türkiye’deki sanat kurumları ve sanatseverler bu uluslararası etkinliğe ülkedeki Twitter yasağından dolayı katılamıyor. Twitter’ın düzenlediği ve 30 Mart’a kadar sürecek etkinliğe hafta boyunca İngiltere, Fransa, İspanya ve İtalya gibi ülkelerin saygın müzeleri ve galerileri ilgi gösterirken dünyanın dört bir yanından kullanıcılar da her gün için ayrı belirlenen temalar etrafında yorumlarını, eleştirilerini, videolarını ve fotoğraflarını paylaşıyor. Sanat kurumları ile izleyiciler arasında etkileşimli bir platform sunan bu etkinlikle müze yöneticileri, küratörler ve sanatçılar sosyal medya üzerinden takipçilerin sorularını cevaplıyor ve onlarla sohbet ediyor.

Geçtiğimiz yıllarda sanat kurumlarının küratörleriyle soru-cevap #askcurator etkinliği altında birleşen müzeler ve galeriler bu yıl bu alanı daha da genişleterek tematik bir hale büründürmüş durumda. Özellikle genç ziyaretçileri etkilemek için yola koyulan müze haftası etkinliği, dünyanın dört bir yanından takipçilere de ulaşmayı hedefliyor. Müzelerin bu etkinlikle beraber kendi ziyaretçilerini daha yakından tanıması da amaçlanıyor. 

Dijital çağda, sanat kurumlarının pazarlama ve tanıtım aracı olarak oldukça kullanışlı bir alan vaat eden sosyal medyanın gücünü keşfederek çeşitli etkinlikler gerçekleştirmesi elbette sevindirici. Twitter’ın düzenlediği bu geniş çaplı etkinlikte #DayInTheLife, #MuseumMastermind, #MuseumMemories, #BehindTheArt, #AskTheCurator, #MuseumSelfies, #GetCreative gibi hashtagler yer alırken ‘müzelerle ilgili anılar’, ‘küratöre sorular’, ‘en beğenilen eserler’ ve ‘ödüllü sorular’ gibi temalar, 140 karakterle paylaşılacak. Etkinlikler arasında 29 Mart Cumartesi günü ziyaretçilerin ve müze çalışanlarının kendi fotoğraflarını çekip paylaşacağı #MuseumSelfie adlı hashtag oldukça ilgi göreceğe benziyor.

2013’te Türkiye’deki müze ve ören yerlerini 29 milyon 533 bin 966 kişinin gezdiği ve ziyaretçilerin yüzde 69’unu yabancıların, yüzde 31’ini Türkiye vatandaşlarının oluşturduğunu da eklersek böyle uluslararası bir etkinlikten uzak kalmanın üzücü tablosu daha da belirginleşecektir. Türkiye’de 12 milyon kullanıcısı olan Twitter 21 Mart gece yarısından itibaren erişime kapanmış ve yasak Türkiye’den olduğu kadar ABD ve Avrupa Birliği’nden de pek çok tepki almıştı. Türkiye, bu yasakla iletişim özgürlüğünün kısıtlandığı ülkeler arasına girerken, yasağın ne zaman kaldırılacağına dair herhangi bir açıklama henüz yapılmış değil.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
26/3/2014



24 Mart 2014 Pazartesi

Kitapsız kütüphaneler yaygınlaşıyor


Cenneti bir tür kütüphane olarak düşleyen Jorge Luis Borges’i hafiften biraz huzursuz edebilecek gelişmeler yaşanıyor. Dijital bilgi çağında okuma alışkanlıklarımız değişirken, teknolojinin bize armağan ettiği bu yeni alanlara kitapsız kütüphaneler eklendi. ABD’nin Teksas eyaletindeki San Antonio kentinde geçtiğimiz eylülde açılan bu dünyanın ilk kitapsız kütüphanesinin koleksiyonu tamamen dijital eserlerden oluşuyor. Geleneksel kütüphanelerin yerini daha ışıltılı, dijital mekanların alacağının habercisi olan BiblioTech adlı kütüphaneden sonra diğer ülkeler de yavaş yavaş bu gelişmeye ayak uyduruyor. Bu yenilikler ‘Kütüphanenin tanımı değişiyor mu?’ sorusunu gündeme getiriyor.

İngiliz Yayımcılar Birliği de geçtiğimiz hafta ülkedeki dört büyük halk kütüphanesinde e-kitap ödünç verme imkanı veren pilot bir uygulamayı başlattı. Uygulamanın önümüzdeki günlerde tüm ülkeye yayılması beklenirken, ülkemiz ise bu alanda oldukça yavaş. Halbuki Kültür ve Turizm Bakanlığı, Aralık 2012’de Türkiye’deki kütüphanelerde de e-kitap ödünç alınabilmesi için çalışmaların bitmek üzere olduğunu duyurmuştu. Hatta dönemin Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge Kula projenin altyapısını tamamlamak için 1 ay gibi bir süreye ihtiyaçları olduğunu belirtmiş “Kâğıt kitap gibi ödünç verebileceğiz. Bu ilk olarak 11 ilde gerçekleşecek.” açıklamasında bulunmuştu, fakat bu konuda herhangi bir gelişme görünürde yok.

Kütüphanelere duyulan aşk

E-kitabın yaygınlaşmasıyla birlikte, dünyadaki pek çok üniversite basılı kitapla birlikte bünyesindeki dijital yayınları da barındırarak okurlarına ödünç veriyor. Üniversitelerden taşıp yavaş yavaş halk kütüphanelerine uzanan bu ilgi, gün geçtikçe artıyor. Amerika’nın dünyadaki ilk kitapsız halk kütüphanesi BiblioTech’ten sonra pek çok ülke bu alanda kafa yoruyor. BiblioTech, kendisini kitapsız kütüphane yerine dijital kütüphane olarak tanımlıyor. Dokunmatik ekranlar, tabletler ve e-kitap okuma cihazlarıyla donanmış bu mekanda, tek bir basılı kağıda rastlamak mümkün değil. Kendi e-kitap cihazınızla da kütüphanenin koleksiyonuna erişebilirken kütüphane 7 gün 24 saat hizmet veriyor. BiblioTech’in fikir babası Bexar County Yargıcı Nelson Wolff, Apple’ın kurucusu Steve Jobs’tan ilham alarak bu dijital kütüphane işine giriştiklerini söylüyor.

Kütüphaneyi açıldığı ilk gün 1.100 kişi ziyaret etmiş. Koleksiyonunda 10 bin e-kitap olan BiblioTech’in ziyaretçi sayısı daha ilk yıl dolmadan 100 bini aşmış. BiblioTech’in okurlar dışında bu örnek kütüphaneye gelip bu uygulamayı ülkelerine taşımak isteyen birçok ziyaretçisi var. 1,7 milyon nüfuslu kentin bu kütüphanesi 2,2 milyon dolara mal olmuş. Amerika’da pek çok kütüphane ödünç e-kitap hizmeti sunarken bu kitapsız kütüphane ülkenin diğer şehirlerine de örnek olmuş durumda, zira BiblioTech bir kütüphaneden çok daha fazlasını ziyaretçilerine sunuyor.

Kitapsız kütüphanelerin sayısı şimdilik çok fazla olmasa da kütüphanelerin e-kitap ödünç verme hizmeti dünyanın pek çok yerinde gittikçe daha da yaygınlaşacağa benziyor. Fakat yayıncılar kütüphanelerin e-kitap ödünç vermesine biraz mesafeli duruyor, zira yayınevleri satışlarının azalmasından korkuyor. Bu alana meraklı yayıncılar ise e-kitabı, basılı kitaptan daha yüksek bir fiyata kütüphanelere satıyor.

Dijital bilgi çağında bu tür yenilikler ilk anda ürkütücü gelse de tamamen dijital kitapların ve bunları ödünç veren kütüphanelerin varlığının artacağı kaçınılmaz. Bu gelişmeler, “Çoğu aşklar gibi kütüphanelere duyulan aşkın da öğrenilmesi gerekir.” diyen ve Geceleyin Kütüphane gibi benzersiz bir kitabı bize armağan eden Alberto Manguel’in biraz da şu sözlerindeki haklılığı gösteriyor: “Ben kütüphanenin tanımının değiştiğini düşünmüyorum. Kütüphaneler hiçbir zaman yalnızca kitapların saklandığı yerler olmamıştır. Örneğin muhtemelen ideal kütüphane modeli olan İskenderiye’de dünyadaki bütün kitapları toplama azmi vardı ama aynı zamanda haritaları ve nesneleri de vardı ve bunun bir inceleme ve iletişim dünyası olduğuna dair bir his vardı. Teknoloji değişir ve böylece elektronik medyanın kütüphanelere girmesi gerekir, yeter ki onun yanında kitapların da olduğunu unutmayalım.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
24/3/2014


16 Mart 2014 Pazar

Yazarlık atölyelerini CIA mi teşvik etti?


Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı CIA’in sanatı bir araç, başka bir deyişle bir ‘silah’ olarak kullandığı, yıllardır tartışılan konular arasında. Dönem dönem eski CIA çalışanlarının açıklamaları, bu konuda yayımlanan kitaplar, makaleler derken CIA ve sanat arasındaki ‘karanlık’ ilişki daha da görünür kılınıyor. Özellikle soyut dışavurum akımının başarısında CIA’in parmağının olduğu açıkça dile getirilirken, bu politikanın Amerika’nın propagandasına yardımcı ve Sovyet rejimine karşı etkili bir ‘silah’ olduğu söylenebilir. CIA’in sadece Jackson Pollock, Robert Motherwell, Willem de Kooning ve Mark Rothko gibi soyut dışavurumcu sanatçılara değil aynı zamanda, özellikle Soğuk Savaş döneminde, müzik ve edebiyata da ciddi desteği olmuştu. Binden fazla başlık altında, Steinbeck ve Hemingway gibi isimlerin de aralarında bulunduğu birçok yazarın kitabı CIA’in teşvikiyle başka dillere tercüme edilmişti.

Yakın zamanda CIA’in eski ajanlarından Donald Jameson soyut dışavurumcu akımı destekleyip, sosyalist rejime karşı nasıl kullandıklarını dile getirmişti. CIA’in destek verdiği alanların son örneği yazarlık atölyeleri. Amerika’daki Providence Koleji’nde doçent olan Eric Bennett, önümüzdeki günlerde yayımlanacak Workshops of Empire (İmparatorluğun Atölyeleri) adlı kitabında yazarlık programları ve Soğuk Savaş ilişkisine odaklanıyor. Kitabı yayımlanmadan önce tadımlık bir yazı yayımlayan Bennett’ın çalışması, Batı’da yazar olmanın yolunun bu atölyelerden geçtiği ve pek çok yazarın isminin önüne “Yaratıcı yazarlık eğitimi aldı” cümlesini gururla eklediği düşünüldüğünde, önemli ipuçları taşıyor. Bennett’ın çalışması yazarlık atölyelerine içeriden bakış adına önem taşıyor zira kendisi de bu alandan gelme.

İlk kez 1936’da Amerika’daki Iowa Üniversitesi’nde başlayan yazarlık programı büyük ilgi görür ve zamanla saygın bir konuma yerleşir. Hatta üniversitenin yazarlık programından mezun olup Pulitzer Ödülü kazanan 17 isim var. ‘Amerikan icadı’ bu programlar daha sonra Avrupa’nın birçok ülkesine yayılır. Yazarlık atölyeleri günümüzde bir endüstri halini almış durumda. Akademisyen Bennett, CIA’in yazarlık programlarına başlamasının, Sovyetler Birliği’nin Moskova Üniversitesi’nde dünyanın dört bir yanından başarılı ve entelektüel öğrencilere ücretsiz eğitim vermek için hazırlandığının öğrenilmesiyle bağlantılı olduğunu söylüyor.

Özellikle Avrupa ve Asya’dan başarılı öğrencilerin bu programlara alındığını söyleyen Bennett, Iowa Üniversitesi’nin yazarlık programlarından mezun birçok yazarın 1970’lerden sonra ülkede bu misyonu devam ettirerek üniversitelerde bölüm açtığını söylüyor. Programın yöneticilerinden ve aynı zamanda Iowa yazarlık atölyesinden mezun olan Paul Engle, bu süreçte önemli bir işlev görüyor. Birçok işadamından teşvik ve destek alan programın temel felsefesi ise komünizme karşı savaşmak. Bennett, ülkedeki hiçbir eğitim kurumunun CIA’in gölge vakıflarından dönem dönem yüklü miktarda destek alan Iowa yazarlık programı kadar yardım almadığını dile getiriyor. Öyle ki, bu programdan mezun olan kimi yazarların daha sonra CIA için çalıştığını belirtiyor.

Okulda geçirdiği dönemlerde yaşadıklarını da aktaran Bennett’ın kitabı henüz yayımlanmadan epey ilgi görmeye başladı, bu gelişmeler hem ülkemizde hem de dünyada popüler hale gelen ‘yazarlık atölyeleri endüstrisi’ üzerine yeniden düşünmeye sevk edecek.

Musa İğrek
16/3/2014
Zaman Gazetesi



9 Mart 2014 Pazar

Kitap kapakları kabuk değiştiriyor


Kitap kapağı, bir yazarın kitap çıkmadan önce, hatta yayımlandıktan sonra peşini bırakmayan bir huzursuzluk yumağıdır. Belki de bu yüzden yazar bir yandan kitabını yazarken öte taraftan da özenle rafa yerleştirilecek ve okurları hemen kendine çekecek kitabının hayallerine dalar. Orhan Pamuk’un deyişiyle “Yazmakta olduğu kitabın kapağının hayallerini kurmayan romancı duygusal eğitimini tamamlamış, olgunlaşmış ama kendini yazar yapan saflığı da kaybetmiş demektir. (…) Kitap kapakları kitaptaki dünya ile bizim yaşamakta olduğumuz sıradan dünya arasında bir geçiş görevi görürler.” Kitabın kapağından dolayı yargılanamayacağı gerçeği bir yana, okuru kendisine ilk anda çeken kapağının olduğunu kabul etmek lazım. Öyle ki, geçtiğimiz yıllarda okurun kitap satın alma alışkanlığıyla ilgili bir araştırmaya göre, okur bir kitabı satın alıp almamaya 10-20 saniye arasında değişen bir sürede karar veriyor.

Avrupa'da ve Amerika'da bu alana ciddi kafa yoruluyor. Yılın en güzel, en kötü kitap kapağı listelerinin (en meşhurlarından The New York Times, yılın en iyi kitap kapaklarını estetik, grafik tasarım, tipografi gibi birçok özelliğe göre belirleyerek yayımlıyor) yanı sıra kapakları hatırına okunacak, satın alınacak kitap listeleriyle karşılaşmak mümkün. Bunun yanı sıra her yazarın tasarım sürecine dâhil oluşu farklı düzeyde gerçekleşirken, yayınevlerinin de bu konudaki politikası farklı. Kimi yazarlar kavgayla, gürültüyle kapağına istediği şekli verirken, kimileri de bu süreci editörü, edebiyat ajanı ve bu işten anlayan eş dostun işbirliğiyle yürütüyor. Yayınevinin tasarımcısından memnun olmayıp da dışarıdan bir tasarımcıyla çalışan yazarlar da mevcut, bireysel yayıncılığın imkânlarını kullanarak kendi kapağını tasarlayanlar da.


Gelişen teknolojiyle birlikte, yazar, yayıncı ve okur tarafından çoğu zaman muzdarip olunan kitap kapakları yavaş yavaş yeni bir döneme giriyor. Yayın dünyası geçtiğimiz günlerde ilk kez üç boyutlu (3D) kapağı olan bir kitapla tanıştı. Dünyanın dev yayıncılarından Penguin Books’un Amerika’daki şirketlerinden Riverhead Books, Kore asıllı Amerikalı ünlü yazar Chang-Rae Lee’nin On Such a Full Sea adlı romanının kapağını üç boyutlu tasarlayarak yayımladı. Sarı beyaz bir heykeli andıran ve harflerin bir dalga şeklinde uzadığı kapak, yayıncılık dünyasında heyecanla karşılanırken, sınırlı sayıda basılan roman, kitap kapaklarının artık bir sanat objesi olarak görülebileceğinin açık delili. Klasik kitap tasarımından bir hayli ayrılan romanın kapağı, yeni gelişmelerin de habercisi olacağa benziyor. Kitap biraz ağır gibi dursa da tasarımdan dolayı kütüphaneye yerleştirmek konusunda da zorluklar çıkarabilir. Romanın, klasik karton kapaktan yaklaşık 6 kat daha pahalı olduğunu da ekleyelim.

BİR SANAT OBJESİ OLARAK KİTAP 

Riverhead’in sanat yönetmeni Helen Yentus, her bir kitabın üretiminin yaklaşık 15 saat sürdüğünü fakat bu türden şık kitap tasarımlarının özellikle e-kitabın yükselişine karşı önemli bir adım olduğunu söylüyor. Romanın yazarı Lee ise bu üç boyutlu kitap kapağının ‘bir sanat objesi olarak kitap’ düşüncesini yeniden gündeme getirdiği kanaatinde. Lee, normal şartlarda bir sehpanın üzerine yerleştirilebilecek bir sanat eseri kıvamında gözüken bu kitabın, özellikle kitap satışlarının düştüğü yayıncılık endüstrisinde akıllıca bir yöntem olduğunu da sözlerine ekliyor.

Dijital yayıncılığa karşı büyük bir savaş veren yayıncılık endüstrisinin fiziksel kitaba yönelik bu türden yenilikçi, şık ve alacalı fikirler önümüzdeki günlerde daha da boy göstereceğe benziyor. ‘Basılı kitap yeniden arzulanan bir nesne haline dönüştürülecek mi?’ sorusunun cevabını ise bekleyip göreceğiz. Fakat özellikle ülkemizde yayınevlerinin tasarım işine daha da kafa yorması gerekiyor, zira kitap kapaklarının da aklımızda yer ettiği eserlere ihtiyacımız var.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
9/3/2014


7 Mart 2014 Cuma

Buyurun, 140 karakterlik edebiyat festivaline!


Sosyal medyanın edebiyatla ilişkisi daha da derinleşirken karşımıza yeni türler, yeni yazarlar ve yeni yazma alışkanlıkları da çıkmaya başladı. Özellikle Twitter, pek çok yazar ve edebiyat okuru için sınırsız bir alan sunuyor. Bunu ‘resmi' bir zemine oturtan ve geçtiğimiz yıl ilk etkinliği hayli ilgi gören Twitter Kurmaca Festivali'nin (Twitter Fiction Festival) ikincisi 12-16 Mart arasında düzenlenecek. Festival bu yıl, Amerikan Yayıncılar Birliği ve dev yayıncı Penguin Random House işbirliğiyle işe koyuluyor. Festivalin ikinci yılında Megan Abbott, Alexander McCall-Smith, Brad Meltzer, Elliott Holt, Tracy Guzeman, Liz Fremantle, Richard Kadrey ve Maisey Yates gibi dünyanın dört bir yanından ünlü yazarlar var. Twitter kullanıcıları da herhangi bir dil ve tür ayrımı yapmaksızın #twitterfiction hashtag'ini kullanarak festivale katılabiliyor.

  
Festival kapsamında geçtiğimiz yıl 29 farklı proje üretilmiş ve #twitterfiction hashtag'i altında 25 bin tweet atılmıştı. Henüz yayımlanmamış kitaplarından tadımlık parçalar sunarak okura sürpriz yapanların yanı sıra kimi yayınevleri bu festivali bir pazarlama alanı olarak kullanmıştı. Festivalin resmi yazarları için bir de ünlü eleştirmenlerden, yazarlardan ve yayıncılardan oluşan bir seçici kurulu var. Festivale katılan yazarlar, ünlü kişiler üzerinden parodi hesapla (parody account); meşhur bir roman karakterini konuşturarak; görsel metinlerle veya takipçilerle etkileşim içine girerek metinlerini paylaşıyor. Özellikle öykü ve şiir bu ‘cin fikirler'in rağbet gördüğü türler arasında.

EDEBİYAT İÇİN YENİ BİR İMKÂN

Twitter'da edebiyat çok yeni olmasa da eleştirmenler, Twitter'ın 140 karakterlik yeni bir edebiyat türüne ilham verdiği görüşünde. Hatta geçtiğimiz ay Nijerya asıllı Amerikalı yazar Teju Cole, bir edebiyat oyununu Twitter üzerinden gerçekleştirmişti. Cole, “Hafız” adlı öyküsünü parçalara bölerek Twitter üzerinden tanıdığı kişilere yolladı. Bu kişilerin takipçileri için cümleler pek bir anlam ifade etmezken Cole, öyküyü, doğru sırasına göre kendi sayfasında retweet edince metin ortaya çıkmıştı. Hemingway Derneği/Pen Ödülü'nün sahibi yazarın bu tekniği bir hayli ilgi görmüştü. Bunun yanı sıra 2011 Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar Jennifer Egan'ın “Black Box” adlı öyküsü de The New Yorker tarafından parça parça Twitter üzerinden yayınlandı. Hatta Penguin Amerika bu yeni türe bir ad bile verdi, literature'dan (edebiyat) hareketle "twitterature". Bu isimle geçtiğimiz yıllarda bir kitap yayımlayan Penguin, 21. yüzyıl yazarlarının, 20 tweet'lik veya daha az metinlerle dünya edebiyatının klasiklerini yeniden anlattığı bir antoloji hazırlamıştı.

GÖZLERİMİZİN ÖNÜNDEN AKIP GEÇEN EDEBİYAT

Twitter'da edebiyat, özellikle ülkemizdeki algı ve yönelim düşünülünce farklı bir zemine oturuyor. Zira daha çok medyanın hakim olduğu bir alan var karşımızda. Bu alanda epey hareketli olan yazarlar da yok değil. Okurun, yazarın üretimine dahil olabildiği bu zemin kimi zaman saniyeler içerisinde gelişiyor. Batılı yazarların bir imkân olarak kullandığı bu alan gittikçe yeni cin fikirlere sahiplik edeceğe benziyor. Twitter'ın bu festivali, Türk edebiyatında kimi zaman sekiz-on sözcükle öyküler yazan usta yazar Ferit Edgü'nün minimal öykü üzerine söylediği şu sözlerini akla getiriyor biraz da: “Direkt yaklaşım biçimi dediğimiz, her şeyi olduğu gibi ifade eden, kıvırmadan, dolaştırmadan, her şeyi kısa cümlelerle ifade etmeye dayalı bir yaklaşım biçimidir bu. (...) Yazarlığın hoş olan bir yönü vardır, sözcüklerle oynarsınız, okurla oynarsınız, onları da kendinizi de sınarsınız. Öyle yukarıdan bakarak değil, onların arasına katılarak sınarsınız.”

Pek çok ünlü yazarın da aralarında bulunduğu edebiyatçıların, Twitter'da yayınladıkları 140 karakterlik bölümlerin birileri tarafından arşivlenip arşivlenmediği sorusu da ayrı bir önem taşıyor. Yakın gelecekte bu alan üzerine kafa yoran ve üretim yapan şirketlerin varlığını duymamız muhtemeldir, zira önümüzde bir nehir gibi akan ve gelecek nesillere ulaştırılması gereken bir edebiyat söz konusu. Amerika'da kimi kütüphanelerin, özellikle kendi bölgelerinde yaşayan edebiyatçıları kapsayan bir arşiv üzerine kafa yorduğunu da hatırlatalım. 
(Festival hakkında daha ayrıntılı bilgi için: www.twitterfictionfestival.com)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
7/3/2014

5 Mart 2014 Çarşamba

Kedi şiirdir, köpek düzyazı

İllüstrasyon: Cem Kızıltuğ

Edebiyatçılarıın en çok sevdiği hayvanların başında kuşkusuz kedi gelir. Kedinin bu cazibesini neye borçlu olduğunu kestirmenin zorluğu bir yana, buna anlam vermek beyhude bir uğraştır. Bir kedisever olan Tomris Uyar’ın deyişiyle, “Çoğu edebiyatçıya ve sanatçıya esin kaynaklığı eden kedinin asıl hayranlık uyandıran yanı, belirsiz bir dünyanın sınırlarını çizmek ve o sınırlara ayak uydurmak becerisi olmalı.” Fakat resim sanatında köpekler kedilere oranla daha görünürdür, bu yüzden edebiyatın kedilere mahsus bir alan vaat ettiği söylenebilir. Özellikle şiirde bunun izleri daha açıkça görünür. T. S. Eliot bunun nedenini “Köpekler, mısralara dökülmeye kediler kadar uygun değil.” cümlesiyle açıklar.

Komşu Yayınevi’nin yayın koordinatörlerinden Saime Akat’ın derlediği Kedi Şiirleri Antolojisi (Yasakmeyve Yayınları), Türk edebiyatının kedicilerini önümüze sererken, Türk şiirindeki dönüşümleri ve eğilimleri hakkında da kediler üzerinden ip uçlarını veriyor. Kitapta, Necip Fazıl’dan Nâzım Hikmet’e, Asaf Halet’ten Orhan Veli’ye, Behçet Necatigil’den Hulki Aktunç’a, Enis Batur’dan Arif Ay’a uzanan geniş bir liste var.

Yalnızlığımıza eş kediler

Kedi Şiirleri Antolojisi’nin hazırlanış öyküsünü Saime Akat şöyle anlatıyor: “Bu antolojinin çıkış noktası Jean Burden’in sözü oldu: ‘Köpek düzyazıdır, kedi şiir.’ Böyle iddialı bir söz söylenmişken ve köpek­lerle ilgili kayıt altına alınmış, kitaplaşmış epeyce öykü varken ne­den Türkçede bir kedi şiirleri antolojisi yok diye merak ettik. Araştırmaya başlayınca gördük ki bir ilgisizlik söz konusu değil, yüzyıllar boyunca kediler şiirlerin konusu olmuş ve bu ilgi hiç ek­silmemiş. Hatta şairler kediyi konu edinmelerinin yanı sıra başka temalarda yazarken bile kediyi bir şekilde misafir etmişler şiirlerine. Bir de baktık ki elimizde bir antolojinin sınırlarını aşacak kadar şiir birikmiş. Biz de yalnızca kediyi konu edinen şiirleri aldık anto­lojimize.”

99 şiirin yer aldığı kitap, Sururi Osman Efendi’nin (1163-1229) isimsiz şiiriyle başlıyor ve Emre Polat’ın (1989) “Bayan Tüy Yumağıyla Dramatik Bir Akşam Yemeği” şiiriyle sona eriyor. Kitaptaki şiirler şairlerin doğum tarihine göre sıralanmış ve kitabın sonunda şairlerin doğum tarihlerine yer verilmiş. Türk şiirinden tematik şiirlerin derlendiği kitapların azlığı göz önünde bulundurulduğunda, Kedi Şiirleri Antolojisi özellikle kediseverlerin kitaplığının en güzel yerine konuverecektir. Antolojide Tevfik Fikret’in bir lahza elinden bırakamadığı kedisi, Halit Fahri Ozansoy’un kitaplarını farelerin kemirmesinden kurtaran kedisi, Nâzım Hikmet’in şiir yazarken uyuklayan kedisi, Asaf Halet’in “ahmak bir ayak”ın ezdiği kedisi, Necatigil’in kendi yalnızlığımıza eş tuttuğu kedileri okura eşlik ediyor.

Kedi severken ağlayınız

Kanuni Sultan Süleyman devri şairlerinden Meâlî’nin ölen kedisi için yazdığı mersiye, kedinin bir insanın hayatındaki yerini önümüze seriyor: “Her seher kalkar elini yüzünü yur idi ol / Katı pâk idi ve her vech ile ma’mûr idi ol / Kimse bilmezdi ama anun kadrini bir nûr idi ol / Nidelüm âh pisi, neyleyeyüm vâh pisi”. Meâli’nin hüznüne İsmail Uyaroğlu’nun “Kedileri severken ağlayınız / Beyaz değil aslında mahzundur kediler / Bu şiiri okurken de ağlayınız / Görüldüğü gibi / Kemiriyor İsmail’i keder” dizelerini de ekleyebiliriz. Ya Hulki Aktunç’un “Pencereler içeriye döndüğünden / Bir ikindi vakti, yazgılı dünya / Bir kedinin adımlarıyla kilitlendi” dizelerine ne demeli? Ernest Hemingway, “Bir kedinin duygusal bir dürüstlüğü vardır: insanlar ise kendi duygularını saklarlar. Kedi ise bunu yapmaz.” deyişini, bir kenara yazarsak, şairler ve yazarlar duygularını anlatmak için kedilerin bu ‘duygusal dürüstlüğü’ne başvuruyor diyebiliriz.

Her şairin kedisiyle ilişkisi, onun özgürlüğüne olan tutkusunu dile getirişi farklı. Enis Batur, uyuşukluğundan yakındığı kedisine şöyle seslenir: “ne bir eğitim görmüş, ne kültürden nasibini / almış: tek satır okumamıştır Bilge Karasu’dan, / Giacometti’nin adını olsun duymamıştır, / bırakın Mısır’a gitmeyi Heybeli’den çıkmamıştır / hiç – tekir olalı.” Bir yazısında “Kedilerin Sonsuzluğu” adını vereceği ve “Galiba bitirmeyeceğim, bitiremeyeceğim bu kitabımı.” diyen bir başka kedisever Haydar Ergülen ise “ilk gözağrım benim, ilk şiirkızım, küçük aşkım, Mısır’ım” diye seslenir kendisine. Nilgün Marmara’nın soruları ise sarsıcıdır: “Kimdi o kedi, zamanın / eşyayı örseleyen korkusunda / eğerek kuşları yemlerine, / bana ve suçlarıma dolanan? / Gök kaçınca üzerimizden ve / yıldız dengi çözüldüğünde / neydi yaklaşan / yanan yatağından aslanlar geçirmiş / ve gömütünün kapağı hep açık olana?”

Şairlerin kedi tutkusunu bir bir gösteren kitaptaki şiirleri bitirdiğinizde Tomris Uyar’ın şu sözünün gerçekliği sizi düşündürüyor: “Hangimiz bir kedi kadar bağımsızız, barışığız dünyayla?”

KİTAPTAN

Kediler

Evlerde hapis kediler

Yalnız nedir söyledikleri

Okşarsınız

Bir kenara çekilirler.

Kıvrıldıkları köşede

Gene sizde gözleri

Yerinizden kalksanız

Peşinizden gelirler.

Sizken tek sahipleri

Kalabalık isterler

Belki hepsi sizin gibi

Yalnız kediler.

Behçet Necatigil

Musa İğrek
Kitap Zamanı
Sayı: 98
3/3/2014