27 Şubat 2014 Perşembe

Kitabevime dokunma!


Taksim Meydanı’ndan Tünel’e doğru yürüdüğünüzde bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar kitapçı kaldı. Özellikle İstanbul’da aramızdan bir bir çekilen kitabevlerinin sayısı artarken, İstiklal Caddesi’ni kuşatmaya alan mağazalar, restoranlar, kafeler ve oteller bu gözde caddenin düşük bütçeli sakinlerini ürkütüyor. Geçtiğimiz yaz, Robinson Crusoe 389 kapanma tehlikesi yaşamış ve kitabevi bu açmazı atlatmak için müdavimlerine seslenip, RobKart uygulamasını başlatmıştı. Orhan Pamuk başta olmak üzere pek çok yazar ve okur, bir nevi siper olup Robinson Crusoe 389’un kapanmaması için destek vermişti. Böylece kitabevini bekleyen kapanma tehlikesi, bir süreliğine bertaraf edildi. Simurg, Pandora ve Kelepir gibi kitabevlerinin de bulunduğu binaların otele dönüştürülme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı söylentilerini de bir kenara yazmak lazım, zira bu kitabevleri de büyük bir mücadeleyle karşı karşıya. Taşradaki kitapçılarda da durum çok farklı değil, büyük şehirlere göre biraz daha talihli olan bu mekanlar da ilgisizlikle karşı karşıya diyebiliriz.

Bağımsız kitabevlerinin kapanması sadece ülkemizde değil, dünyada bir sorun haline gelmeye başladı. Dünya şehirlerinin kültür yoluyla ortak bir sürdürülebilir gelecek inşa edebilmeleri amacıyla, küresel bir inisiyatif olarak faaliyet gösteren Londra merkezli Dünya Şehirleri Kültür Forumu’nun 2013 raporuna göre, mevcut kitabevlerinin ve kişi başına düşen kitapçının sayısı hiç de iç açıcı değil. Rakamlara baktığımızda İstanbul’da 463, Londra’da 802, New York’ta 722, Amsterdam’da 165, Paris’te 1025 ve Berlin’de 245 bağımsız kitabevi bulunuyor. İngiltere’de yeni yayımlanan bir rapora göre ise son 9 yıl içerisinde 500 kitabevi kapılarını kapatmış. İngiliz Kitapçılar Birliği Başkanı Tim Godfray, kitabevlerinin kapanmasını yayıncılık endüstrisini de bekleyen bir tehlikenin alameti olarak yorumluyor. Kitapçılar Birliği’nin başlattığı ‘kitapları seviyorum’ kampanyasının daha da genişletilerek okurların kitabevlerine çekilmesi amaçlanıyor.

Fransa, Amazon karşıtı yasa çıkardı


Dünyadaki pek çok büyük şehrindeki kitapçıların karşı karşıya kaldığı sorunlar arasında yüksek kiralar, dijital yayıncılık, online kitap satış siteleri ve büyük sermayeye sırtını dayamış zincir kitabevleri var. Bağımsız kitapçıların işlerini zorlaştıran bu etmenler, her geçen gün daha da ağını genişletiyor. Kitabevleri bu zorlukları kitap-kafelere dönüşerek, çeşitli etkinlikler ve okumalar düzenleyerek aşmaya çabalıyor. Bir başka deyişle, raflarındaki kitaba gelmeyen okura kitabı götürmeye çalışıyor.

Kitabevlerinin bu zorlu durumuna karşı harekete geçen ülkeler de var. Online kitap satış sitelerini haksız bir rekabet olarak kabul eden Fransa hükümeti, geçtiğimiz ay hazırladığı bir yasa ile Amazon’un Fransa içinde ücretsiz kargo ile kitap gönderimini yasakladı. Mecliste onaylanan yasanın, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’nin de onayından geçmesi gerekiyor. Kulislerde Cumhurbaşkanı’nın da bu yasaya olumlu baktığı söyleniyor. Adil bir rekabet ortamını oluşturacağına inanılan bu gelişme pek çok kitabevini sevindirirken, gözler diğer ülkelerin bağımsız kitabevlerinin hayatını sürdürmesi için atacağı adımları bekliyor.



Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
27/2/2014


24 Şubat 2014 Pazartesi

Edebiyat ödülü kitaba zarar mı veriyor?


Edebiyat ödüllerinin okurların gözünde ne derece etkili ve ehemmiyetli olduğu öyle içinden kolay çıkılabilecek bir soru değil. Özellikle ülkemizde, seçici kurullardaki değişmez isimlerin varlığı bir yana, edebiyat ödüllerinin ‘layık görülen’ eserlerin değerlendirilmesindeki kıstaslar hep bir soru işaretine ya da eleştiriye kapı aralamıştır. Ödülün, yazarını yeni bir sınıfa taşıdığı açık bir gerçek, fakat her ödülün biraz da politik bir yanı olduğunu kabul edersek, ödülün kitabı ve yazarını göstererek işaret ettiği değer, pek çok örtük ve açık mesajı beraberinde taşır. Belki bu yüzden ‘muktedirler’ tarafından bir ödüle layık görülen yazara ve kitabına karşı kimi okurlar öfke ve tepki gösterir.

Nobel, Man Booker, Costa, Pulitzer, Goncourt, Bachman ve Cervantes gibi uluslararası önem taşıyan bu ödüllerin yanı sıra ülkemizde de Sait Faik, Necatigil, Yaşar Nabi, Haldun Taner, Orhan Kemal, Cemal Süreya ve Erdal Öz gibi ödülleri sayarsak, şimdilerde esamisi unutulan ödülleri dâhil etmezsek, bir hayli kabarık bir liste var karşımızda. Bu ödüllerin hem kitabın satışına hem de yazarına kattığı prestij ortada. Edebiyat ödülleri eski debdebeli dönemlerini geride bırakmış olsa da, özellikle Nobel’in tetiklediği sorular yumağı diğer ödüllerle kıyaslandığında ortaya farklı bir tablo çıkıyor.

Sevgili okur ve ödüllü kitap

Bir edebiyat ödülünün yazar için ‘ödülden önce’ ve ‘ödülden sonra’ iki yeni devri beraberinde getirdiği bir gerçek. Mesela Orhan Pamuk bir söyleşisinde “Bazı yazarlar, Nobel’den sonra artık yazamazlar, alışılmış bir durumdur bu. Yaşlandıklarındandır. Yazmak yerine, Nobel’in tadını çıkarmayı tercih ederler belki de. Bende öyle olmadı. Talihliydim. Nobel alırsam ve ardından ‘Masumiyet Müzesi’ çıkarsa, ne biçim okunur diye geçti aklımdan.” demişti. Pamuk haklı çıkmış ve Masumiyet Müzesi ‘o biçim’ okunmuştu. Özellikle Nobel Ödülü’nü kazanan yazarlar için söylenen ödülün yazarın kendisine zarar verdiği, onu daha ciddi kıldığı hatta yazılan eserlerin edebi değerinin düştüğü türünden görüşler de açıkça dillendirilmekte. Daha da önemlisi kimi Nobelli yazarlar ödülden sonra ne yazsam okunur, satar fikriyle yazı yolculuklarına devam ettikleri söyleniyor. Peki, ödül almış bir kitap ile onun en büyük alıcısı ‘sevgili okur’ arasında nasıl bir ilişki var?

Amerika ve İsviçre’den Amanda Sharkey ve Balázs Kovács adlı iki akademisyen, bir kitabın ödül aldıktan sonra ve ödül almadan önce okurlar tarafından nasıl değerlendirildiğine odaklanan yeni bir araştırma gerçekleştirdi. Booker, Ulusal Kitap, PEN ve Faulkner gibi ödülleri kazanmış 32 kitap üzerinden yaklaşık bin kişiyle gerçekleştirilen araştırmaya göre, okurlar ödül kazanan kitabı, ödüle aday olduğu döneme göre daha olumsuz değerlendiriyor. Bir başka deyişle üzerine ödül etiketi kondurulan kitap okurun gözünde, edebi değer ve nitelik algısı açısından sorgulanmaya açık bir hale geliyor hatta daha düşük bir değerde algılanabiliyor. Kitabın başkası tarafından ödüllendirilerek ‘değerli’ kategorisine konulduğunu söyleyen araştırmacılara göre okurlar, ödül almış bir eseri kişisel zevkleri, deneyimlerinden ötürü değil, ödül aldığı için okumakta. Araştırmaya katılan okurlardan ödüle aday kitaplar için bir derecelendirme istenmiş, ödüller açıklandıktan sonra okurlar tarafından yeniden bir değerlendirme yapılarak iki sonuç arasında analiz gerçekleştirilmiş.

Araştırma, ödülün yazarın yeni okurlar kazanması üzerinde büyük etkisi olduğunu, ödül almamış aynı kitaba okurun normal şartlarda yönelmesinin daha düşük olduğunu dile getiriyor. Ödüllü kitap ve okur arasındaki bu kafa karıştırıcı ilişkiyi irdeleyen bu ilginç araştırmanın tüm sonuçları önümüzdeki ay açıklanacak. Araştırma kuşkusuz yeni bir tartışmanın zeminini oluşturacak, fakat iyi bir okurun rakamlara fazla kafa yormayacağı bir gerçek. Peki, bir edebiyat ödülü Pamuk’un dediği gibi sadece “Nobel ödülü, edebi kariyerin bir parçası, güzel bir şey; o kadar ama” olarak özetlenebilir mi?

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
24/2/2014



22 Şubat 2014 Cumartesi

Sinemada canlı tiyatro ve opera devri


Tiyatro, opera ve klasik müzik gibi sanat dalları, sinema perdesiyle girdikleri renkli ve canlı işbirliğine bir süredir sessizce devam ediyor. Dünyanın öbür ucundaki bir tiyatro oyununu veya bir operayı canlı izleme imkânı veren bu dijital devrim, kendi izleyici kitlesini çoktan oluşturmuş durumda. 2006’da New York Metropolitan Operası’nın başlattığı bu etkinliğe, dünyanın pek çok sanat kurumu da ayak uydurmaya başladı. Berlin Filarmoni, Royal Opera House, National Theater gibi sanat kurumlarının da bu yönteme başvurmasının temelinde, daha çok izleyiciye ulaşmak yatsa da etkinliğin maddi getirisi de cazip nedenler arasında. Türkiye’deki sanatseverler de ilk kez 2010’da sinemada opera-bale deneyimini yaşamış, fakat sonraki yıllarda bu etkinliklerin devamı gelmemişti. Pera Müzesi ise geçtiğimiz ekim ayında Goethe-Institut Istanbul ve Berlin Filarmoni Orkestrası’nın işbirliğiyle, dünyanın ilk sanal konser salonu Dijital Konser Salonu’nun (Digital Concert Hall) sunduğu canlı yayın programından ayda bir kez müzikseverlere ücretsiz konserler sunuyor.

Sinemada canlı yayın, büyük şehirlerin ağını kırarak, sanatın taşradaki izleyicilere de ulaşmasını kolaylaştırırken, hem sinema izleyicisi hem de sahne sanatlarına meraklılar farklı bir deneyim yaşıyor. New York Metropolitan Operası, 2006-2012 yılları arasında, 11 milyon dolar para kazanmış ve bu, birçok ülkedeki sanat kurumunu harekete geçirmişti. Metropolitan Operası’nın dünyanın dört bir yanından ortalama izleyicisi ise 250 bine ulaşmış durumda. İngiliz ulusal tiyatrosu National Theater da 2009’dan bu yana ülke genelinde pek çok sinemada canlı yayın yapıyor. İlk canlı oyunları Phèdre, 50 binden fazla kişi tarafından izlenmişti. Bu rakam her yıl artıyor. İngiltere’deki Royal Opera House dünya çapında 800 sinemada canlı yayın yaparken, Berlin Filarmoni Orkestrası da pek çok sinemadan canlı yayın yapıyor. Sanat kurumlarının programlarında sinemadan canlı yayın artık vazgeçilmez bir hale dönüşmüş durumda. Tiyatro ve opera bu alanın başını çekiyor.

FİLMLERDEN FAZLA GİŞE YAPAN TİYATRO OYUNLARI

Sinemada canlı tiyatro ve opera gösterilerinin teknik kısmı biraz farklı işliyor. Bu alanda uzmanlaşan yönetmenler, izleyiciyi bir film izleme hissinden kurtarıp, olabildiğince tiyatro salonundaymış havası oluşturmaya çalışıyor. Sinema ve tiyatro izleyicisinin farklı deneyimlerini dikkate alan yönetmenler, çeşitli kamera teknikleriyle bu işi çözmeye çalışıyor. National Theater dijital bölüm yöneticisi David Sabel, “Eğer işimizi iyi yaparsak izleyici sinema perdesinde bir film yerine tiyatro oyunu izlediğini hisseder.” diyor. Kimi eleştirmenler özellikle tiyatro izleyicisinin her iki deneyimden haberdar olması gerektiğini savunuyor. Kimileri ise sinemada canlı yayının özellikle bağımsız ve düşük bütçeli tiyatrolar için bir tehdit oluşturduğu görüşünde. Her iki yöntemin, sahnede veya sinemada tiyatronun, amacın daha fazla izleyiciye ulaşmak olduğunu düşünürsek, birbiriyle yarışta olduğunu söylemek yanlış olur, zira sinemada canlı yayın, sahne sanatları adına yeni bir imkân. Bunun yanı sıra, geçtiğimiz yıllarda Nesta adlı araştırma şirketi tarafından yapılan değerlendirmede; film izleyicileri, sinemada canlı yayın bir tiyatro oyunu izledikten sonra gelecekte tiyatroya gitmeleri ihtimalinin arttığını dile getirmişti.

Sinema perdesinde canlı bir tiyatro oyunu, klasik müzik konseri veya opera izlemek bütünüyle farklı bir deneyim. Mesela sinema izleyicisinin en büyük rahatsızlığı, film öncesi bitmek bilmeyen reklamların yerine izleyiciler, sahnenin arkasında olan biteni izliyor ve yönetmenler, besteciler, oyuncular ve orkestra şefleri ile kısa söyleşilerle karşılaşıyor. Bilet fiyatları arasında da ciddi bir uçurum var. Sinemada canlı performanslarda tiyatro biletleri yaklaşık yarı fiyatına düşerken, operada ve klasik müzik konserlerinde biletler üçte bir fiyatına kadar inebiliyor.

Bu dijital devrim sanat kurumları için yeni bir gelir kapısı olurken, tiyatrolar oyunlarının dünyanın dört bir yanında sahneleme imkânı buluyor ve büyük ilgiyle karşılaşıyor. Hatta kimi performanslar, gösterimdeki filmlerden daha çok gişe yapabiliyor. Sinema perdesinde canlı tiyatronun, operanın veya klasik müzik konserinin başarılı olacağını açıkçası kimse tahmin etmemişti. Lakin farklı sanat dallarının işbirliğine girip yeni üretim alanları oluşturması elbette sevindirici, asıl meraklandıran ise bizi daha ne türden yeniliklerin bekliyor olduğu.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi

18 Şubat 2014 Salı

Bilgisayarla yakınlık kuramadım sözümü dinlemiyor


Türk sinemasının ‘Sultan’ı Türkân Şoray, geçtiğimiz aylarda kadim dostu Selim İleri’ye son model ve tam donanımlı bir bilgisayar armağan etti. Bugüne kadar bütün eserlerini daktilo ile yazan ve bir çeşit bilgisayar korkusu yaşayan Selim İleri, ilk günlerde dokunamadığı bilgisayar ile yavaş yavaş yazı tecrübelerine girişti. Bu da ister istemez, ‘Selim İleri, iyi-kötü günleri birlikte geçirdiği, tuşlarına vururken kimi zaman heyecandan ellerinin titrediği daktilosuna veda mı ediyor?’ sorusunu akıllara getirdi. Daktilo tamircisi bulamamanın zorluğu ve dostlarının manevi baskısı usta yazarı on beş yaşından beri birlikte olduğu yorgun ve dirençsiz dostundan ayırmaya zorluyor. Geçtiğimiz günlerde “İstanbul Mayısta Bir Akşamdı” (Everest Yayınları) adlı kitabı yayımlanan İleri ile bu kez kitabını değil, daktiloyu ve yazmayı konuştuk.

Babanızın Zürih’ten getirdiği şu meşhur Corona Standart marka daktilonuzun öyküsü nedir?

Babam 1920’li yıllarda yükseköğrenimini tamamlamak için Zürih’e gitmiş, o yıllarda daktiloyu almış. Fakat aldığı daktilo ikinci el. Uzun yıllar onunla çalıştı. Babamı 1968’de kaybettik ve o günden bugüne hep o daktiloyla yazdım ben. Sultanahmet’teki tamircim haber gönderdi: “Artık hiç kalmadı daktilo, bu son defa bir tamir olacak. Selim Bey duysun, bilsin.” Orası ne oluyor diye sordum. Sonradan döner kebapçı oldu. Sonra zavallı daktilom, korkudan olsa gerek, hiç sakatlanmadan, yıpranmış ve yaşlanmış bir şekilde, Necatigil’in eşsiz “Daktilo” şiirini anlatan bir tutumla, bugüne kadar tamiratsız götürdü beni.

Marquez, “Linotype daktiloların gürültüsünü severdim, yağmurun sesi gibi gelirdi bana.” der. Daktilonun sesi size neyi çağrıştırıyor?

Daktilonun sesini duymuyorum. Hiç farkında değilim. Aradan geçen zamanla, neredeyse 50 yıla yakın, aramızdaki ilişki organik bir noktaya dönüştü. Ses olarak bana belki de bir gün yağmur sesi vermiştir ama hiçbir gün beni rahatsız etmedi.

Teknolojiyle aranızın hiç de iyi olmadığını biliyoruz. Daktilodan bilgisayara tam olarak geçtiğinizi söyleyebilir miyiz, sizi kim ikna etmeyi başardı?

Hiçbir yere geçemedim. Aşağı yukarı beş ay kadar oldu. Türkan Şoray bana büyük incelik gösterip bir bilgisayar armağan etti. Önce çok sevindim. Bütün eşim dostum, ‘Zorunlu olarak bilgisayara geçeceksin ve işte bu kendi kendine bir fırsat oldu’ dedi. Ayşe ve Hüseyin Sarısayın bana “her şeyi çarçabuk öğrenirsin” diyerek bir hayal kurdular. Sonra derslere başladık. Haftada iki kere onlara gitmeye başladım. Yani son derece yeteneksizim herhalde. Dersler sürekli devam etti. Yapabildiğim açma-kapama, dosya açma ve dosyayı kaydetme oldu.

Bilgisayarda yazarken yaşadığınız zorluklar neler?

Klavyeyle cümle kurmaya başladığımda sorun oluyor, çünkü ben a, z, e, r ile başlayan bir daktiloyla yazıyordum. Yumuşak g’de takılıyorum. Cümle kurarken düşündüğüm şeyi o hızla klavyeye geçirememekten mi, yoksa gerçekten o ekranı görmekten mi ya da aygıtla kendi aramda bir dostluk kuramamaktan mı, cümle zihnimden hemen kayboluyor. Ancak cümle çok kısa bir şeyse olabiliyor. Herkes kendi yazımı veya başkasının yazısını alıp yeniden yazmayı tavsiye etti. İnsanın kendi yazısını yeniden yazmasına alışığım hatta öykü roman, en az üç dört kere yazarım fakat burada olmuyor.

Sizi gönülsüzce yönlendiriyor anlaşılan…

Garip bir şekilde kelimeyi yanlış yazıyorum, onun üzerine bilgisayar garip işaretler vermeye, bağırıp çağırmaya başlıyor. Yazdıklarım, bilgisayarın kendi kelime dağarcığında yoksa hemen altını çiziveriyor, ben de alay ediyorum kendisiyle, “cahil!” diye. Kelimenin nasıl yazılması gerektiği konusunda tam bir diktatör gibi dikiliveriyor önüme. Ona bakarken, aşağıda nereye bakacağımı kaybediyorum. Kısacası, bir türlü yakınlık kuramadık. Sanırım bilgisayarla kolayca dize yazabilirsiniz fakat uzun uzun cümleler çok zor. Bence daktilodan sonra bilgisayara geçen yazarların uzun-kısa cümle yazma değişiklikleri hakkında bir araştırma yapılırsa ilginç sonuçlar çıkacaktır.

Haydar Ergülen “Daktilonun yurdu yazı/mektup olur bazı bazı/ölür müydü daktilolar/yalnızca şiir yazsaydı.” diyor. Buna ne diyeceksiniz?

Çok güzel demiş. Tabii şiirin yerine, Haydar da kabul ederse, romanı, öyküyü de eklemek isterdim. Ama daktilonun da öldüğüne inanmıyorum ben. Bilgisayarla işlevleri farklı. Daktilo sizin dış dünyayla bağınızı hafif bir miktarda kesebilen bir şey. Bilgisayar ise kullanım açısından farklı. İnsanlar haberlere bakıyor, o ne yazmış ne etmiş diye inceliyorlar sonra yeniden yazıya dönüyorlar. Fakat bir roman, bir öykü, bir şiir bu kadar iç içe geçen zamanlarla yazılabilir mi bilmiyorum? Bilgisayar haberleşme, bir bilgi aracı ve Türkçeye çok iyi tercüme edilmiş: bilgisayar. Belki günün birinde kendim de yararlanırım, bunun için bilgisayarın sadece bir ‘bilgi sayar’ olduğuna inanıyorum.

Kimi yazarlar bilgisayara geçmemek için el yazısına döndü, sizin böyle bir niyetiniz oldu mu?

Büyük bir hata etmişim, keşke el yazısıyla devam etseydim. İlkokulda kendimce bir şeyler yazmaya çalışırdım, hep el yazısıydı. Belki de o daktilo çıkmasaydı, ömrümün sonuna kadar el yazısıyla devam ederdim. Şimdi yapamıyorum, bedenen de yoruyor. Bir de en kötüsü, yazdığımı okuyamıyorum. El yazım bozuldu. Bilgisayarla bir adaptasyon olacak diyorlar ama bu yaştan sonra nasıl gerçekleşecek meçhul.

Roland Barthes “Bugün bile hâlâ, daktilo, sınıf belirten bir araçtır, güç gösteren bir uygulamayla bağlantılıdır.” der. Buradan hareketle, daktilonun yerini bilgisayar mı aldı artık?

Evet, bu sözü bilgisayara dönüştürebiliriz. Hatta daktilo daha masum. Daktilo, sınıfsallık açısından baktığımız vakit Fransızların küçük burjuva dedikleri sınıfın karşıtı bir yerde kalmış oluyor. Fransızlar o kötü burjuvayı biraz alayla söylerler. Bence bilgisayar bir kötü burjuva gereci.

Yine Marquez “Otel odalarında, geçici mekânlarda ve bir de ödünç daktilolarda çalışamam.” der. Sizin bu türden sınırlarınız var mı?

Olamadı, çünkü klavyemin a, z, e, r olması hasebiyle hiçbir zaman gittiğim yerdeki daktilolar yazmaya uygun olmadı. O yüzden başkalarının daktilolarında çalışmak aklıma gelmedi. Mesela, Bilge Karasu’nun bir yaz evi olsaydı, orada çalışabilirdim, çünkü onun daktilosu da a, z, e, r idi.

Nasıl çalışırsınız, çalışma saatleriniz düzenli midir?

Eskiden geceleri geç saatte, 10.00-10.30’da yazmaya başlardım. Gençliğimde hep öyle çalıştım. Şimdi öyle bir şey kalmadı, sabah 8.00-8.30 gibi en geç kalkmış oluyorum ve 9 gibi de daktilo başına geçiyorum. Öğlene kadar, bazen öğleden sonrayı da buluyor çalışmak. Genelde öğlene 13.00-13.30’a kadar sürüyor.

Yazarken nasıl bir yöntem uyguluyorsunuz?

Direkt daktilo ile yazıyorum, çok uzun yıllardan beri bunu yaptım fakat “Her Gece Bodrum” ve “Cehennem Kraliçesi”nin bazı bölümlerini elle yazdığımı hatırlıyorum. Dediğim gibi, organik bir bağ var aramızda onu da yadırgamıyorum.

Çok düzeltme yapar mısınız?

Bende değişmeyen bir problem bu. Bütün bir 45 yıl boyunca, her yazdığımı en az bir kere daha yazarım. Hiçbir zaman bir kez ile yetinemem. Bazen otuz-kırk kere, tümünü demeyeyim, bir romanın başını yazdığım olmuştur.

Kendini biçimci olarak tanımlayan Truman Capote, “Biçimcilerin bir virgülün yeri veya bir noktalı virgülün kullanımıyla ilgili takıntı yapabilecekleri iyi bilinir. Bu tip takıntılar ve onlara harcadığım zaman beri rahatsız eder.” diyor. Noktalama işaretleriyle aranız nasıl, sizi rahatsız eden bu türden takıntılarınız var mı?

Ben de bu açıdan bir tür kaçıklık içindeyim. Yalnızca kendim yazarken değil, yayımlandığı andan itibaren sürer bu. Yanlış yayımlanmışsa veya yayımlandıktan sonra okuduğum vakit, kendime canım sıkılabilir. Burası noktalı virgül olacaktı, burası virgül olacaktı diye. Hatta bazen noktalama işaretlerinin yetersiz kaldığını hissettiğim anlar bile oluyor. Keşke şurada noktalı virgül ve virgül arası bir işaret olsaydı da o konulsaydı gibi de düşünüyorum.

Türk edebiyatında yalnız size mahsus bir şey bu titizlik galiba…

Evet, Necatigil’in iki çizgileri, bize kesitliyi haber vermek isteyen... Yine Leyla Erbil’in bir dönem üç virgül yan yana kullanması, herhalde dizgicilerin aklını kaçırtmak içindi. Yazdıklarımı hep sesli de okurum ben. Birçok insan bana yıllarca “Çok zor, anlaşılmıyor ne yazdığın. Keşke yemek yazıları gibi yazsan” gibi şeyler dediler. Oysa ben onlara kendi yazdıklarımı okuduğum vakit, “şimdi anlıyoruz ne demek istediğini” diyorlar, çünkü ben noktalama işaretlerinin hakkını vererek okumaya çalışıyorum. Onlar ise okurken noktalama işaretlerine gözlerini yumuyor. İnsanlar basit, sıradan şeylere alıştırıldı ülkemizde, özellikle de Türk edebiyatında.

Unutamadığınız bir anınız var mı bu konuda?

Altın Kitaplar’da çalıştığım dönemde bir redaktör hanım, ünlü bir şairimizin de kız kardeşiydi, yayımlanacak bir kitabın bütün noktalı virgüllerini atmış. Daha basılmadan ‘neden yaptın?’ diye sordum. “Daha kullanmıyoruz, kaldırdık bunları.” dedi. Mesela, Oğlak Yayınevi’nde çalışırken uzatma işaretlerini ısrarla kullanıyordum (hâlâ kullanıyorum), onlar ise kullanmıyorlardı ve büyük bir tartışma yaşanmıştı aramızda. Hâlbuki bir yayınevi, yazarın metnindeki noktalama işaretini kaldırdığında, yazarı suistimal etmiş oluyor.

Yazma sürecinde sizi rahatlatacak neler yaparsınız?

Bazen çok ender olarak yazdığım şeyin içinde geçiyorsa, diyelim ki bir tango dönemine 1930’lu yıllara ait bir şey yazarken, o tangoyu defalarca üst üste dinlediğim olur. Müzik dışında çok fazla yardımcı bir kılavuzum olmadı. O da her zaman değil, ender bir şey.

Yazarken neler dikkatinizi dağıtır?

Çok şey. Öncelikle evin içinde hiç kimsenin olmaması gerekir. Başka odada da kimse olmayacak. Bir tek ben olacağım evde. O yüzden bir tatile çıktığım vakit hiç yazı yazamıyorum. En önemlisi mutlak bir yalnızlık olması gerekiyor ve bu mutlak yalnızlığı bozan herhangi bir şey, bir telefon sesi ya da bir kapının çalınışı, bunların hepsi beni çok rahatsız eder.

Yazının başından kalktıktan sonra, üstünde çalıştığınız metni zihninizden uzaklaştırabiliyor musunuz?

Hayır, bırakamıyorum. Çok yorucu bir şey oluyor. Metin benimle sürekli beraber. Sanırım Ingeborg Bachman’dı, şöyle bir tespiti var: Bir telefon sesi her şeyi bitirir, dış dünyayla en küçük bir bağ kurmak bir eser için en büyük kötülüktür, diyor. Buna katılıyorum. Yani soyutlanıyorsunuz, gündelik olaylar, siyaset ikinci planda kalabiliyor veya kalmadığı takdirde yazdığınız şey zarar görüyor.

Yeni kitabınızı bilgisayardan mı yoksa daktilodan mı yazılmış olarak göreceğiz?

Bu gidişle hiçbir yerden göremeyeceğiz. Yazı hayatım, Mel’un ile noktalanmış olacak! Çünkü daktiloya da adapte olamaz hale geldim. Gazetenin yazılarını 3-4 saatte yazarken artık akşama kadar bitmiyor yazı. Şunu söyleyebilirim, daktiloyu seviyorum ama beni bilgisayara alıştırmak isteyen insanlara da şükran borçluyum.

Selim İleri'nin İstanbul kitaplığı genişledi

Selim İleri’nin son kitabı “İstanbul Mayısta Bir Akşamdı” geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Bu kitapla birlikte İleri’nin İstanbul yazılarını topladığı “İstanbul Kitaplığı” da onuncu kitaba yaklaşmış oldu. İleri, “Yıldızlar Altında İstanbul”, “İstanbul Seni Unutmadım” ve “İstanbul’un Sandık Odası” gibi daha önceki kitaplarında da olduğu gibi İstanbul Mayısta Bir Akşamdı’da okuru İstanbul’un geçmişinde bir gezintiye çıkarıyor. İleri, sayfalar ilerledikçe İstanbul sokaklarında dolaşırken yeri geliyor Halide Edip’e, Halit Ziya’ya, Mehmed Rauf’a uğruyor. Bazen İstanbul’un sokaklarında Racine, Corneille ve Shakespeare’den sesler duyuluyor. Kitap, “İstanbul Sonsuz Şehir”, “İstanbul’da Edebiyat”, “Gelmez Günler”, “Unutulmayanlar” ve “Mutfaktan” olmak üzere beş bölümden oluşuyor.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
18/2/2014


16 Şubat 2014 Pazar

Robotlar da bizi görecek mi?

13:31 Posted by Musa İğrek , , , No comments

Teknolojinin hayatımıza iyice kurulmasıyla birlikte müzeler de bundan nasibini almaya başladı. İngiltere’nin en önemli müzelerinden Tate Britain, müzenin bağışçılarından Irene Kreitman adına bu yıl ilk kez verdiği IK Ödülü’nü, geçtiğimiz hafta açıkladı. Teknolojinin imkânlarını kullanarak müzeye daha fazla ziyaretçi çekmeyi amaçlayan ödülü, Workers adlı sanatçı grubu kazandı. Tommaso Lanza, Ross Cairns ve David Di Duca adlı üç kafadarın projesinde, müzeye veya galerilere gece yerleştirilecek robotlar meraklısı tarafından yönlendirilebilecek. Böylece gecenin bir vaktinde oturduğunuz yerden, robotlar eşliğinde müzeyi dolaşmak mümkün olacak. 60 bin sterlin (217 bin TL) ödüllü projeye gösterilen ilgi, dijital çağda daha birçok yeniliğin önümüze çıkacağının açık alameti.

İngiliz sanatını dünyanın dört bir yanından sanatseverlere açacak bu proje, hem müze yetkililerini hem de sanat dünyasını heyecanlandırmış durumda. Fakat cevabı merak edilen soru şu: 30-40 yıl sonraki izleyicinin müze deneyimi nasıl olacak ve bu alacalı müze mekanları nasıl bir şekle bürünecek? Avrupa’daki pek çok müzede yaygın olan gece gezmesine alışkın sanatseverler, bu tür dijital sanat uygulamalarına çok da yabancı kalmayacağa benziyor. Bu fikrin uygulanabilirliği, kaç kişi aynı anda gezebilecek, müzeye giriş sırası nasıl uygulanacak türünden sorular bir kenarda dursun, kafaları kurcalayan bir başka soru ise halen teknolojiye mesafeli, ödeneği ve yeterli geliri olmayan müzelerin bu uygulamaya nasıl ayak uyduracağı. Klasik müze anlayışını rafa kaldıran bu atılımlar kuşkusuz sanatseverlerin bilgiyi alma şeklini ve deneyimini değiştiriyor, fakat ‘dar gelirli’ müzeleri büyük bir imtihan bekliyor.

SANATSIZ MÜZELER Mİ GELİYOR?

Sosyal medyada aktif olan müzelerin yanı sıra, akıllı telefon ve tablet uygulamalarıyla dikkat çeken sanal müzeler var. Bu alanda bir nevi ‘patlama’ yaşanıyor. Amerika’da ve Avrupa’da müzeler için uygulama hazırlayan şirketler ciddi para kazanırken, teknoloji meraklısı sanatseverler de bu deneyimden mutlu gözüküyor. Müzelerdeki sergiler ve bu mekânda yer alan sanat eserleri hakkında daha fazla bilgi almanın, daha fazla eser görmenin yolu bu küçük uygulamalardan geçerken, artık her müzenin telefon ve tablet uygulamasına sahip olması âdeta gerek şart. Türkiye’nin önde gelen müzelerinden İstanbul Modern, Pera Müzesi ve Sakıp Sabancı Müzesi’nin de bu tür ‘uygulamaları’ mevcut.

Birçok müze, koleksiyonlarını dijital ortama aktararak dünyanın dört bir yanındaki sanatseverin erişimine açıyor. Kısıtlı sergileme alanlarını bu yöntemle kıran müzeler, koleksiyonlarını daha görünür ve erişilebilir kılıyor. Fakat kimi eleştirmenler dijital çağdaki bu atılımların ‘sanatsız müzeler’e doğru bir gidiş olacağını düşünüyor. İngiltere’nin en önemli sanatçılarından 76 yaşındaki David Hockney’nin geçtiğimiz yıl iPad’de yaptığı resimleri sergilemesi, teknoloji tutkunu sanatçı cephesinde de bu ‘dijital atılımın’ gayet olumlu karşılandığı şeklinde yorumlanabilir. Dijital çağda sanat ve sanat mekânları hızla kabuk değiştiriyor. Bu durum, sanat kurumlarına, müze yöneticilerine ve sanatçılara yeni roller yüklerken sanatseverlerin de bilgiye erişimini ve deneyimlerini değiştiriyor.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
16/2/2014

5 Şubat 2014 Çarşamba

‘Nasıl unutarak yaşayabiliyor herkes?’

15:08 Posted by Musa İğrek , , No comments



Ayfer Tunç, edebiyatta 25. yılını Dünya Ağrısı adlı yeni romanıyla kutluyor. Kitabın taşrada geçen hikâyesi, insanın içinde taşıdığı sebepsiz kederle kuşatılmasını ve geçmişte yaşananları unutmanın yükünü önümüze koyuyor. Ayfer Tunç ile romanını ve yazı serüvenini konuştuk.

Kitabın adından başlayalım dilerseniz. Romanın kahramanı Mürşit’in içindeki yumruyu tanımlayan duygu weltschmerz ya da sizin dünya ağrısı olarak kullandığınız, tam olarak neye karşılık geliyor? Bu duyguya “melâl” desem cevabınız ne olur?

“Melâli anlamayan nesle aşina değiliz” dizesi geliyor insanın aklına hemen. Bizim dilimizde weltschmerz’e yakın, onu hissettirecek çok kelime var, tamlamalar da üretebiliriz. Mesela ben weltschmerz’i kitap içerisinde sebepsiz keder diye kodladım. Biliyorsunuz bu, Alman romantiklerinden Jean Paul Richter’in bulduğu bir kavram ama sonrasında anlam algısı o kadar genişlemiş ki, çok etkilemiş insanları. Günümüzde hâlâ yaşıyor. Felsefeciler de, psikologlar da kullanıyor. Kullanışlı bir kavram. Melâl buna yakın bence, sebepsiz keder yakın, hatta duruma bağlı olarak zaman zaman melankoli bile yakın.

Dünya Ağrısı’nda bu kavramı hangi niyetle kullandınız?
Yaşadığımız dünya ile çözülmeyen problemlerimizin  içimizde yarattığı ağrı olarak kodladım. Tabii ki, başkarakterimizin geçmişi açısından baktığımızda bunun somut bir sebebi var, ama somut sebebi olmayan insanlar açısından baktığımızda da bir şeyleri aşamıyor, mutlu ve huzurlu bir nefes alamıyor olmaları hissi... Bunun ille toplumsal, sosyal veya ailevi bir şeylerden kaynaklanıyor olması gerekmez. Varoluşçu bir tarafı var. Tabii biraz da kitapta Emil Cioran’ın etkisini düşünecek olursak, var olmanın sancısı, var olduğumuz için zaten bir ağrı ile yaşıyoruz şeklinde bakabiliriz. Benim genel temalarım içerisinde düşündüğümüzde ise özü şu: Biz doğduğumuz anda bir travma yaşıyoruz. Var olduğumuz en mutlu yerden koparıldık, yeryüzünde anne rahminden daha güvenli bir yer yok. Dolayısıyla bu travma bitmez ve bizim de dünya ile hesabımız bitmez. Aslında ait olmadığımız bir yerdeyiz.
Roman bir ‘içe bakış’. Kitabın kahramanı Mürşit’ten ödünçle, “iç ağrıtan” bir roman. Böyle bir romanı üçüncü şahsın ağzından anlatmanın zorlukları ve imkânları nelerdi?
Anlatıcının kim olacağı beni çok meşgul etti. Belki de kitabın en uzun zamanını buna ayırdım, karar verdim, vazgeçtim yeniden ele aldım. Biraz mesafeli bir anlatı gerekiyordu bu romanda. Üçüncü şahsın ağzından anlattığınız zaman arada bir katman oluyor ve duygulara bir sınır çekebiliyorsunuz. Karakterin ağzından anlattığınız zaman ise birincisi, daha fazla açıklama gereği hissediyorsunuz; ikincisi, ben bir soğukkanlı anlatıcı bakışıyla Mürşit’in bulunduğu atmosferi tarif ettim, onun süzgecinden geçirerek. Halbuki onun zihninden anlatsam belki de benim işaret ettiğim şeyleri onun görmemesi gerekir. Çünkü bu, sadece Mürşit’in dünyasını anlatan bir kitap değil, bir taşranın kitabı ve aslında kaderlerine terk edilmiş insanların hikâyesi. Kendilerine bir ümit bulup onun peşinden koşmaya ve altın umuduyla ayakta durmaya çalışan bir taşranın hikâyesi. Dolayısıyla, Mürşit’in bunu tamamıyla kavramasının imkânı yok. Dışarıdan bir göz gerektiğini hissettim. Bir de Mürşit bir sanatçı, bir yazar değil. Felsefe eğitimini terk etmiş talihsiz bir adam. Eğer onun ağzından anlatsaydım daha konuşkan ve daha duygulu bir metin olma tehlikesi vardı. Atmosferi ortaya koymak için biraz sade olmasını istedim.
Dünya Ağrısı’nı bir başkaldırış olarak da okumak mümkün. Romanınızı, Mario Vargas Llosa’nın deyişiyle “hem yaşamı ve gerçek dünyayı olduğu gibi görmeyi dolaylı yoldan eleştirip reddetme, hem de bunların yerine kendi hayalinin ve tutkusunun ürünlerini koyma arzusu” diye değerlendirebilir miyiz?
Kesinlikle değerlendirebiliriz. Fakat bir eksik var. Bizim ana karakterimiz Mürşit, “kendi hayalini ve tutkusunu” ortaya koyamıyor. Onun seçtiği şey, bir tür sessiz direniş. Onu da uzun bir sürecin sonunda fark ediyor. Bütün bu yaptıklarının bir tür direniş olduğunu göremiyor, ama eylemsizlik zayıfların direnişidir. Ben böyle kodladım, zaten Mürşit zayıf bir adam olduğunu söylüyor. Ama öyle kuvvetli bir babanın altında başka türlü bir oğul olamaz. Burada bir zincir var. Kuvvetli baba, zayıf oğul ve kuvvetli torun. Romanın böyle bir tarafı var, devredilen bir baba-oğul ilişkisi.
Mürşit zayıf bir adam olmasına karşın, karısı Şükran’a “Anlamazsın, çünkü kadınsın, dünyadan şikâyet etmek bir lüks ve bu lüks kadınlara tanınmamış.” diyen bir adam. Buna ne diyeceksiniz?
Bu kitapta hikâye öyle gerektirdiği için fazla yapmadığım ama yaptığım kadarıyla görülürse hoşuma gidecek olan şey bu. Bana soruyorlar, niye hep erkeklerin ağzından anlatıyorsun diye. Kadınlar o kadar gölgede ve içeride yaşıyorlar ki, onların hayatlarının dışarıda bir izdüşümü neredeyse yok. Fakat bunun acıklı bir tarafı var. Erkeği de var eden kadın. Her şey zıddıyla birlikte var oluyor. Yani kadınları o kadar içeriye kapatırsan ve onların dünyasını bu kadar kısıtlarsan, dışarıda dünya ağrısından muzdarip olacaksın, çaren yok. Mürşit’in karısına söylediği, pek çok erkeğin de zihninde saklı olan bu gizli bilgi, aslında erkeklerin kadınlara karşı bu kadar öfkeli olmalarının nedeni ve kadına yönelik şiddetin altında yatan şeylerden biri de bu. Erkek zıddıyla yani kadınla var olabilir, huzurlu bir dünya ancak böyle mümkün.
Romanda Mürşit’in sürekli gördüğü bir rüyaya gelmek istiyorum. Adorno “Rüyalar kendi aralarında ne kadar bağlantılı olursa veya kendilerini ne kadar tekrar ederse, bizim onları gerçeklikten ayırt edememe tehlikemiz de o kadar büyük olur” der. Mürşit’in sürekli rüyasına giren, ölüp ölmediğini bilmediğimiz Cumhur’u biraz açar mısınız?
Dünya Ağrısı’nın öyle çok dolaşık bir olay örgüsü yok. Gayet net bir tablo var. Bir gün bir linç girişimi karşısında Mürşit’in zihninde indirdiği şalter kalkıyor, varlığı Mürşit’i bunu kaldırmaya ve hatırlamaya zorluyor. Aslında Mürşit günahıyla yüzleşmesi gerektiğini biliyor ve kendi benliğinin yarattığı bir rüya bu. Benliği ona bir şeytan yaratıyor ve bu günahla yaşayamayacağını hissettiriyor. “Unuttun mu?” diye sorması bundan. Bu günahla yüzleşmenin zamanı geldi diyor ve bunu diyen o dinozor kılığındaki Cumhur. Romanın temel sembolü Cumhur adlı karakter. Ama bir yandan cumhur dediğimiz şey halk. Cumhur iyi bir şey mi, bilmiyoruz. Bir yandan çok tehlikeli bir şey de olabilir. Sağı solu belli olmayan, insanın bütün insani birikimlerini yerle bir eden bir şeytana dönüşebilir. Nitekim dönüşüyor Mürşit’in hikâyesinde. Ama bu tehlike hep var. Romandaki peynirci hikâyesinde de var. Bu aslında devlet ve cumhur arasındaki ilişkinin tam bir konsensüsle oluşmadığını gösteriyor. Çünkü devlet dediğimiz şey, birtakım aygıtlardan oluşuyor ve bu aygıtlardan bir tanesi de adalet ve adalet duygusu cumhura, yani halka, yani topluma yerleşmemişse, cumhur mevcut adalete inanmamışsa her zaman kendi adaletini kendi arayacaktır. Dolayısıyla bu olumsuz anlamda bir konsensüs olabilir; devlet, iktidar kendi otoritesini bu tür kontrolsüz cumhurlardan da alabilir ve bu her zaman çok büyük bir tehlikedir.
Peki, kitaptaki cumhur?
Romanda gördüğümüz cumhuru anlamak için Türkiye tarihine de bakmak lazım, sadece cumhuriyet tarihini kastetmiyorum, Osmanlı tarihine, özellikle son dönemine, tarihimize bütün bir şekilde baktığımızda yapıcı değil yıkıcı bir tarih görüyoruz. Yaptığı, yıktığından daha az. İnsanlaştırma ve bireyleştirme üzerine değil, güruhlaştırma bir anlamda, cumhurlaştırma üzerine bir tarih. Bizim cumhuriyet tarihimiz cumhurlaştırma tarihidir aslında. Fertleştirme tarihi değil. Uluslaştırma çabasıyla kurulmuş, safları sıkılaştıralım, dokuları aynı olanlar sıkışsın, farklı olanlar ya kaçsın kurtulsun ya da yok olsun, erisin. Bu cumhur ve iktidar arasında bir anlaşma. Dolayısıyla benim istediğim de şunu sormak: Solcusu da sağcısı da halka yaranmaya çalışır, peki halk saf haliyle, medeniyetsiz haliyle hakikaten yaranmaya değer bir şey mi? Ya da halk oluşan bir şey mi? Tekâmül ettiğinde neye dönüşür? Bunlar hakkında düşündürmek istediğim bir romandı bu. Onun için de bir cumhur sembolü kullandım. O, çok değer atfettiğimiz halk ya da cumhur aslında rüyamıza giren dili pütürlü, ağzı salyalı bir şeytan da olabilir. Ona dikkat etmek gerekir. Özellikle linç kültürü meselesinin pek çok açıdan incelenmesi gerekir. Bu beni çok uzun zamandır rahatsız eden bir mesele. Ben Adapazarlıyım ve son 10 yıl içerisinde Adapazarı’nda üç linç girişimi yaşandı, bu bana o kadar utanç veriyor ki. Doğduğum şehrin bu kadar lince teşne bir yer olması çok rahatsız edici.
Dünya Ağrısı’nda yer verdiğiniz Maraş olayları, katliamı dile getirmekten öte, her şey olup bittikten sonraki insanın bilinç dışında ne olduğuyla, vicdanla ilgili diyebilir miyiz?
Kesinlikle diyebiliriz. Bütün toplumların tarihinde bir şeyler olup biter, ama önemli olan sonrasıdır, vicdani sorumluluk, yüzleşme nedir, nasıl ne kadar yapılır, sorun bu. Bunun dünya tarihindeki en iyi örneği Almanların Nazi zulmü ve sonrasındaki vicdan ve bilinç durumu. Dünyanın geri kalanının böyle bir sınav verip vermediğinden emin değilim. Yakın tarihe baktığımızda öyle küçük sınavlar verilir gibi oluyor ama bunlar insanlığın verdiği sınavlar değil. Benim için sorun Maraş olayları, Sivas olayları, Çorum olayları, Dersim olayları, her ne olursa, bu tür katliamların en azından zihinlerde devam ediyor olması. Bitmiş değil bu katliamlar ve bitecek gibi de değil benim gözümde. Yüzleşme ve vicdan ağrısı dikkate alınmadığı sürece bitmeyecek, bu zincir devam ediyor, olay olup bittikten sonra bunun vicdan yükü üzerine düşünülmüyor. Bu kitapta cumhur dediğim şey işte bu. Cumhur hemen unutmak ister. Şehir günahını hafızasına gömer ve yoluna devam eder.
Peki, bir yazar yaşadığı dönemin sosyopolitik sorunlarıyla ne ölçüde ilgilenmeli?

Bence bunu bir kural olarak koyamayız. Öyle yazarlar var ki, sosyopolitik olayların o’suyla bile ilgili yazmamıştır, çok içsel olaylarla ilgilenmiştir, ama sıradan bir insandan hareketle yazdığı aslında bütün dünya politikasını, insanlığın tarihini kavramaktadır. Önemli olan yazarın ortaya koyduğu metnin iç ağrımızla, dünyanın, insanlığın, cumhurun acısıyla ne kadar ilişkili olduğu. Bir tür kâhin bile olabilir yazar. Kendi fildişi kulesinde farkında olmadan bir dünya ağrısına, insanlık dramına, acısına dokunuyor olabilir. Öte yandan bireye ait sandığımız sancılar acaba sadece bireye mi ait? Ben hiçbir acının tek başına tek bir yerden kaynaklandığını düşünmüyorum. Buna en sıradan aşk hikâyeleri bile dâhil, çünkü toplum bireyin basit aşk ilişkisini bile ilişkisini etkiler, belirler demiyorum. Hayatımız aslında bir kazan, herkes içine bir şey atıyor, toplum, ailemiz de atıyor, biz de atıyoruz ve o kazandan yemekteyiz ve yediğimiz lokmanın kimden geldiğini bilmiyoruz. Kendimiz de koymuş olabiliriz ama sonuçta ortada bir acı var. Buna dokunduğu anda nereye dokunuyor yazar, bence bu önemli.

Romanın kahramanlarından Madenci, duygusal bir taşlaşma çağına geçtikleri kanısında. İnsanın giderek daha az kelimeyle konuştuğunu, incelikli duyguları daha az hissettiğini, bu ikisinin arasında kesinlikle bir ilişki olduğunu düşünüyor. Bunu biraz açar mısınız?
Biraz önce bir kelime kullandık, “melâl”. Kim kullanıyor şimdi bu kelimeyi? Hiç kimse. Melâl çok ince bir duyguya işaret ediyor. Bu ince duygular bizi insanlaştıran şeyler, giderek kalınlaşıyoruz. Melâli hissetmeyen neslin çağında yaşıyoruz. Melâli hissetmeyen neslin organlarından bazıları taşlaşmıştır. Biz hayat karşısında aynılaştıkça, tekleştikçe, taşlaştıkça, buzlaştıkça başkasının acısını hissedemez hale geliyoruz. Çok yorgunuz bir yandan da, melâl kelimesini kullanmamızı gerektirecek durumları göremez hale geliyoruz, çünkü taşlaşmışız. Dolayısıyla dilin zayıflaması ile insanın duygusal taşlaşması arasında ciddi bir ilişki var ve insanların bugün birbirlerini anlamamasının, anlayamamasının, iletişim problemleri yaşamasının altında da bu var. Daha az kelimeyle konuşuyorlar. Bir süre sonra birbirini hiç anlamayan insanlar dünyasında yaşayacağız. Bunun sebebi kuşak farklılığı değil, tamamen taşlaşma olacak. İnsan inceldikçe yeni duygular keşfeder ve onlara yeni isimler koyar. Bu olumlu bir süreçtir. Bazı duygular kurudukça o duyguları ifade eden kelimeler de çekiliyor hayattan.
Roman okuru huzursuz ediyor. Anlatıcının “Normal insanlar huzurla, herhangi bir vicdan sızısı duymadan uyurlarken, Madenci ve ben ve bizim gibiler dünyanın derdi denen soyut, tarifsiz bir yükü çekmeye yazgılıyız.” diyor. Bunlar Pessoa’nın benzersiz eseri Huzursuzluğun Kitabı’nın girişinde arkadaşı Carneiro'ya yazdığı mektubu ve şu soruyu getirdi "hissetmek ne renktir acaba?"

Bu kitabı yazarken yaşadığım, huzursuzluktan çok sızı oldu. Mesela ben melankoliyi severim, lezzetli bir tarafı vardır. Melankolinin rengini bana sorarsanız, griye kaçan turkuaz diyebilirim, çünkü lodoslu havalarda İstanbul boğazının rengi budur ve çok melankolik bir şehirdir burası öyle zamanlarda. Ama buradaki başka bir şey, daha içerden bir varoluş acısı, ağrısı. Kitapta böyle bir araziyi, gri kahverengi kıraçlığını, seçmemin nedeni bu. Sembollerin, havanın, mevsimin bu kitapta bir karşılığı var. Buradaki renk tozlu kahverengi, tozlu gri diyebilirim.

Peki, toplum olarak tıpkı Mürşit’in dediği gibi “geçmişte yaşananları hiç unutmasak” yavaş yavaş tedavi edebilir miyiz kendimizi?

Buna inanıyorum. Biliyorsunuz, savunma mekanizmalarından biri unutmak. Benlik unutuyor, fakat şunu da biliyoruz ki, aslında durumu atlatıyor, o süreci idare ediyor. Sonrasında unutulan o şey, insana travma olarak geri dönüyor. Beynin savunma mekanizmaları dediğinizde pek çok şey var. Aslında toplum da bir benlik ve onun da kendine göre bir savunma mekanizması var. İlginç olan şu, biz bütün bu savunma mekanizmalarını kullanan bir toplumuz, inkâr, yansıtma, unutma… Hepsi var bizde. “Ben yapmadım sen yaptın”, “sen de bizim kadar yaptın” diyoruz, ya da bunları yapamadığımız yer de unutuyoruz. Dediğim gibi bunlar, travma öncesi durumlar. Dolayısıyla benlik kendini bu mekanizmalarla sonsuza kadar koruyamıyor, bunların bir şekilde ortaya çıkması ve benliğin kendini temizlemesi lazım. Toplum da öyle, unutmasak, konuşsak, çözümlesek kendimizi tedavi edebiliriz.

Mürşit’in “Ama nasıl unutabildi herkes?” sorusu Edward Said’in “Kişi hakikati nasıl söyler? Hangi hakikati? Kimin için ve nerede? Maalesef entelektüelin bu sorulara dolaysız cevaplar vermesini sağlayacak denli geniş ve kesin hiçbir sistem ya da yöntemin olmadığını daha en baştan söylememiz gerekiyor.” sözlerini hatırlatıyor. Özellikle günümüzde, entelektüel vicdanın aramızdan çekildiğini söyleyebilir miyiz?
Bunu daha önce de söylemiştim, bir merhamet yorgunluğundan muzdaribiz. Bunu entelektüel vicdan olarak da okuyabiliriz. Bence tanımlar birbirine girmiş durumda, kavram kargaşası yaşadığımız bir çağdayız. Önce şunu düşünelim, nasıl unutarak yaşayabiliyor herkes? Şu örnek geldi hemen aklıma: Kurşuna dizme cezalarında diyelim ki beş asker ateş ediyorsa, tüfeklerden bir tanesi boştur ve herkes boş olan tüfeği ateşlediğini sanarak kendini avutur. Yani bu türden, toplumun evinde bile oturduğu suçlarda, herkes kendini aklamanın bir yolunu buluyor ve unutmayı, vicdanla yüzleşmeyi engelliyor. Varoluşçular onun için, dünyanın öbür ucunda bir insan ölse sen sorumlusun diyorlar. Evine çekilip suçu kendinden atmayı, toplumdan, dünyadan kopmuş bir ilişki biçiminde algılamayı önlemek için söylüyorlar bunları. Dolayısıyla ben de buna inanıyorum. Hepimiz bir şekilde sıyrılmanın yolunu buluyoruz toplumsal olaylarda. Şimdi geldiğimiz yerde, bu toplumsal vicdanın yükü çok ağırlaştı. Ayrıca merhamet yorgunluğunu daha çok Avrupa için kullandılar, oradaki sistemin işleyişi şuydu: Atalarının zarar verdikleri, yerlerine torunları bir tür pansumana, günah çıkarmaya gittiler. Ama bir süre sonra bunların bir çözüm olmadığı, dünyanın çok ağır yaralı olduğu ortaya çıktı ve bu kadar yaralıya yetişemeyip vicdan yüklerinin altında ezilmeye başladılar.
Bu günümüzde de hâlâ da devam ediyor…

Evet, Suriye’de oldu ama dünyanın vicdanı kıpırdamıyor, çünkü öncesinde Bosna’da, Irak’ta, Afganistan’da, Mısır’da, Çeçenistan’da oldu. Bunların hepsi son 20 yılda olan şeyler. Dolayısıyla medeni dünyanın kimseye taşıyacak merhameti kalmadı. Bizim gibi ülkelere geldiğimizde ise, aydın yetiştirme tarzımız veya entelektüel oluşma tarzımızda zaten bir eksiklik ve yetersizlik var. Bence bizde bir entelektüel oluşumu problemi var, çünkü biz kompleksli entelektüelleriz. Periferik çocuklar olmaktan doğan, kendi orijinal sorunlarımızdan, kendi vicdan sorunlarımızdan hareketle bakmak yerine, kulağımıza tersten uzanarak Avrupa üzerinden bakıyoruz. Türkiye’deki meselelere bakarken ya fazla çığlık ya fazla ağlama ya da anlamama ve suçlama yoluyla bakıyoruz. Bu ülkenin entelektüel dünyasının hâlâ toplumsal sorunlara bakışında insanı tatmin edecek bir doygunluk olduğunu düşünmüyorum. Buna ben de dâhilim. Dünya genelinde, günümüz entelektüelinden taraf olma, safını belirleme beklentisi var. Anlama ve çözümleme bekleyen yok.

Cioran’dan ödünç aldığınız “insan bir uçurumdur” cümlesi roman boyunca okura eşlik ediyor, nasıl bir akrabalık kurdunuz?

Cioran’a dünya ağrısını hissetmesinde, kendime bir yakınlık buluyorum. Bence edebiyatçıları da etkilemiş bir felsefeci. Birkaç nedeni var, birincisi bir edebiyatçı gibi yazıyor. Sadece aforizmalarından bahsetmiyorum, hatta çok iyi incelediğimizde çelişik aforizmalarını da buluyoruz ama önemli olan zihnimizde çaktığı kıvılcım. “İnsan bir uçurumdur” da bende bir kıvılcım çaktı. Şöyle ki, hem içimizde bir uçurum var ve oraya ne koyarsak koyalım boşluğa düşüyor, bu bizim aslında varlığımızdaki boşluk. Bunu hepimiz bir şeylerle doldurmaya çalışıyoruz ama aslında dolmayacak. Bir yanıyla içimizdeki boşluk. Öteki yanıyla da kendimizi uçurumun yanında hissetmemiz. Bir de hayattan vazgeçmiş olanların uçurumlara olan ilgisini düşünün. Mesela romandaki karakterlerden biri kendini uçuruma atıyor. Aynı zamanda uçurum bizi bir medeniyet dışılığına götürüyor.  Çünkü uçurum, şehirlerin olduğu yerde olmaz, sembolik olarak, medeniyetin bizi mecbur bıraktığı ilişkiler dışında olduğumuz bir yerdir ve aslında felsefi olarak seçimimizi orada yaparız. Var olma ile ilgili sınavımızı orada gerçekleştiririz. Sembolik olarak uçurum başındayken veririz sınavlarımızı.

Dünya Ağrısı bir taşra romanı. Kitapta anlatıcı “Buralılar en çok durgun huzurlarının bozulmasından korkarlar. Soyut olasılıklar hakkında konuşmazlar. Olmuşu konuşurlar ancak, değiştirmenin imkânsız olduğu, yaşanmış şeyleri, onları da tahrif ederek, çalkantılı bir dedikodu, şehrin üstünden esip geçmiş bir rüzgâr olarak.” diyor. Nurdan Gürbilek’ten ödünç alırsak romanlarınızdaki bu “taşra sıkıntısı”nda sizi çeken ne var?

Dünya ağrısı. Aslında taşra sıkıntısı dediğimiz şey orada çekilen ağrı. Ben Adapazarı’nda büyüdüm ama yönümüz hep İstanbul’a çevriliydi, yakın taşra olma hali. Ya da Ankara’nın yaşadığı da bir taşra sıkıntısıdır, başkent olmasına rağmen. Gittiğim her yere ben burada olsam nasıl yaşarım diye sorarım. Bu aslında neden yazıyorum sorusunun da cevabıdır. Kendimi oralı birinin yerine koyup hayatı kurgulamaya, bir atmosfer hissetmeye çalışıyorum. Çocukluğumda ben burada yaşayabilirim dediğim çok yer vardı, ne yazık ki artık yok. Üzücü bir şey bu. Belki bir süre yaşarım diye çabalıyorum ama olmuyor. Şunun da farkına vardım, bu duygusal taşlaşma ya da buzlaşmanın etkisi. Taşrada bence öfkeli bir eksiklik duygusu var artık. Hakkını alamamışlık, o eksikliği tamamlamak için doğan bir öfke. Bazen çok etkileniyorum, hüzünlü geliyor, ama çoğunlukla öfkeli buluyorum. Bazı taşra şehirlerindeki yarım, kırık kültürel hayat bana çok dokunaklı geliyor. Bilirsiniz, dergiler ikide bir taşra sayısı yapar, bu aslında bir eksikliğin, bir hakkı verilmemişliğin çığlığıdır.

Geçtiğimiz günlerde taşralı yazarlar bir sempozyum düzenlemişti, Hasan Ali Toptaş da “Edebiyatın merkezi, taşrası yoktur.” demişti…

Bence de öyle bir şey yok. Taşralı şair veya yazarların sıkıntısı, ulaşamamak ve iletişim kuramamaktan kaynaklanıyor. Onlar eskiden şöyle zannediyorlardı, İstanbul’da harika bir ortam var, hepsi bütün gün bir arada. Durmadan oturup konuşuyorlar. Harika şeyler üretiyorlar.  Hâlbuki iki kişi bir araya zor geliyoruz. Tabi 40’larda 50’lerde biraz farklıydı. O zaman yazarlar bir komünite oluştururlardı, işbirliği içindeydiler. Çünkü tehdit altındaydılar. Yalnız görüldüler mi hapse atıyorlardı yazarları. Bu işin şakası tabii ama gene de bir arada olmaktan doğan bir güçleri vardı, entelektüel bir alışveriş içerisindeydiler, kalmadı bu. Bir süreç tablosu çizersek 40’larda, 50’lerde birbirini besliyorlar, zaten kaç kitap basılıyor, kaç dergi var ki. Bir kültürel alışveriş halindeler. Sonraki sürece baktığımızda, 60’larda sağlam edebi oluşumlar doğuruyor bu birliktelikler. Dostluklar da kuvvetli. Ama günümüze geldiğimizde ise sosyal anlamda ciddi bir yalnızlaşma yaşanıyor. Kimsenin kimseye ne tahammülü, ne de vakti var. Öyle ki, internet bütün dünyayı taşra, bütün dünyayı merkez haline dönüştürdü. Sınırlar kalmadı.

Romanda bir katledilen kızın fotoğrafta acı masumiyeti taşıyan görüntüsü sürekli yanımızda. Fotoğraf çektiğinizi de, biliyoruz, genel olarak nasıl bir ilişkiniz var fotoğrafla?

Fotoğrafın gerçekliği, beni çok etkileyen bir şey. Kurgu bile olsa fotoğrafçının gerçeklikten aldığı pay bana çok büyüleyici geliyor. Mesela arkadaşım Murat Gülsoy resimden çok beslenir, onun resimden aldığı hazzı bana fotoğraf veriyor, çok etkilendiğim bir sanat dalı.

Yazarlıkta 25. yılınızı, dönüp baktığınızda günahıyla sevabıyla nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yılların üstünde çok da düşündüğüm söylenemez. Çok çelişkili duygular içindeyim. Bazen diyorum, çok az çalışmışım daha çok çalışabilirdim, bazen de diyorum ki çok çalışmışım keşke biraz da tembellik etseydim. Onun ötesinde çok büyük bir hesaplaşmışlığım yok. Geçenlerde bir arkadaşla konuşuyorduk, Nathalie Sarraute son romanını yazdığında 90’larının sonundaymış, son romanından iki yıl sonra ölmüş. 25 yılın ne önemi var ki?
Keşke yazmasaydım dediğiniz kitabınız oldu mu?
Seven okurlarıma haksızlık olur ama mesela Kapak Kızı’nın ilk hali beni hiç mutlu etmemiştir. Sonraki hali de, üzerinde editörlük çalışması yaptığım, beni tam ifade eden bir eser değil mesela. Onun dışında keşke yazmasaydım dediğim olmadı. Fakat keşke Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ni daha uzun yazsaydım diyorum. Bin sayfa olabilirdi, ben niye yayıncıların kısıtlayıcı ticari kaygılarına yenik düştüm ki. İçten içe beni engelleyen bir duyguyla 500 sayfadan fazlası okunmaz diye bitirdim, halbuki bin sayfa olabilirdi. Hatta hayatımın sonuna kadar onu yazabilirdim.
Bir eseri bitireceğinize neye göre karar veriyorsunuz?

Metin bize nerede bitmesi gerektiğini söyler. Ama yine de eski kitaplarıma baktığımda şunda daha ekonomik olabilirmişim, şunu daha uzun yazabilirmişim dediğim oluyor. Mesela Aziz Bey Hadisesi bir roman olabilirdi mesela. Aslında ben onu öykü olarak kurgulayıp novella çıkarıp bırakmışım. Yazdığımız metinler hakkında sonrasında da hep düşünürüz, bu bitmez.

Novella veya öykü yazma fikriniz var mı peki?

Novella yazma fikrim var. Aslında ben hiçbir zaman kısa öykücü olmadım. En kısa öyküm 30 sayfa. Ayrıca ben kesit öykücüsü değilim, öykülerimde bütün hayatı anlatıyorum. Amacım bunun hakkını vermek, istediğim etkiyi yaratmak. Öykü açısından beni üzen bir şeyi söylemek zorundayım, öykü yazmıyorum değil, fakat benden öykü bekleyen okurlarıma şunu söylemek istiyorum Suzan Defter, Taş-Kağıt-Makas’ın içindeyken kimse fazla üstünde durmadı, roman adı altında basıldığında 6. Baskıya erişti. Bunu tek başına basmak benim kararımdı, Can yayınları saygı gösterdi. Suzan Defter bir novella idi ve yalnız basılmayı hak ediyordu. Onu tek başına bir kitap olarak düşünmüştüm ama YKY’ye yayınlandığında Taş-Kağıt-Makas’ın içinde yer aldı. Okura bu yüzden şunu söylüyorum, eğer öyküyü seviyorsan ispat et.

Londra, Newyork arasında mekik dokuduğunuzu biliyoruz. Burada yaşayan yazarların teknik arayışını fark etmişsinizdir. Bu deneyim eserlerinizde okuru şaşırtacak yeni bir tekniği beraberinde getirir mi?

Mekik dokuyorum denemez, fırsat buldukça gidiyorum, uzunca kalmaya gayret ediyorum. Hepsi bu. Başka ülkeler insana zihinsel bir genişlik veriyor çünkü. Okuru şaşırtma hakkımı da Suzan Defter ve Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi romanımda yeterince kullandım sanırım. Deliler Evi’nde mesela, okur kim bu romanın ana karakteri sorusunu cevaplayana kadar roman bitiyor. Bu yüzden yeni bir şaşırtma gözükmüyor.  Metne başlarken öyle bir derdim de yok, tek derdim beni meşgul eden meseleyi en iyi şekilde ortaya koyacak biçim. Batı’daki teknik arayışlara da çok anlam veremiyorum, zaman zaman aşırı buluyorum, benim için önemli olan bir derdi bir meselesi olan kitap.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
3/2/2014