29 Ocak 2014 Çarşamba

Sesli kitaplar, bir dükkânda toplandı


Dünyada sesli kitaplara olan ilgi son yıllarda katlanarak büyürken, Türkiye bu alana biraz mesafeli duruyordu. Özellikle e-kitaptan sonra ‘yükselen' bir pazar olan sesli kitaplar, yayıncıların iştahını kabartırken, teknolojinin gelişmesi, üretim maliyetlerinin azalması, bu sektörü cazibeli kılan etkenler arasında. Avrupa'nın pek çok kitapçısında sesli kitaplar rafı artık müstakil bir yer tutmuşken, bu alanda çalışanlar, okurun kulağına hitap edecek yeni sürprizler üzerinde kafa yoruyor. Bu hızlı gelişmeler, Türk girişimcilerinin de dikkatini çekmiş olmalı ki, Türkiye'nin ilk sesli kitap dükkânı ‘Seslenen Kitap' (www.seslenenkitap.com) dün resmi olarak kapılarını açtı. Hasan Ali Toptaş, Ayşe Kulin, Buket Uzuner, Canan Tan, Murat Menteş, Can Dündar ve Cem Mumcu gibi isimlerin kendi eserlerini seslendirdiği kitapların yer aldığı dükkan, şimdilik daha çok güncel yazarların kitaplarına yer veriyor. Yayıncılık dünyasına yeni bir hareketlilik katacak bu gelişme, özellikle hibrid yazarlar diye adlandırılan hem geleneksel hem de alternatif yayıncılık konusunda tecrübeli yazarların ülkemizde de çoğalacağının alameti.

Türkiye'de sesli kitap konusunun yeni olmadığını fakat Seslenen Kitap'ın yazarlar ve yayıncılar için yeni bir mecra oluşturmak istediğini söyleyen Seslenen Kitap Kurucu Ortağı Berk İmamoğlu, "Hedef kitlemiz; kitap severler, kitap okumaktan hoşlanan, güncel yazarları ve güncel eserleri takip edenler, yolda, arabada, trafikte, seyahatte ve spor yaparken geçirdikleri vakitlerini iyi değerlendirmek isteyenler, yazar hayranları, eserleri yazarlarının sesinden dinlemekten keyif alan, yazarlar ile bağ kurmak isteyenler ve yazılı kitapları okumakta güçlük çeken insanlar.” diyor. Türkiye'deki pek çok yayıncıyla aynı masaya oturmak isteyen Seslenen Kitap ekibi, şimdilik Can Yayınları ve Okuyan Us ile anlaşma imzalamış. Pazarını büyütmek isteyen ekip, 2014'te yaklaşık 15 kitap ve 1 aylık finans dergisiyle başlayarak, bu yılı 100 kitap ile bitirmeyi hedefliyor. Yayınevlerinin sesli kitap bölümünü oluşturmak isteyen Seslenen Kitap, yayıncılık yapmaktan öte bir sesli kitap mecrası oluşturmak istiyor.

Sesli kitaplarda fiyatlar yüksek!

Teknolojinin gittikçe daha da hayatımıza sızdığı bir çağda, sesli kitap dükkanına erişmek çok da zor değil. Siteye üye olan kitapsever, Seslenen Kitap kütüphanesinden dinlemek istediği kitabı seçiyor. Kitabı, kredi kartıyla satın alabiliyor veya istediği kişinin e-posta adresini yazarak, hediye kupon sayesinde kendisine ulaştırılmasını sağlıyor. Site üzerinden satın alınan sesli kitaplara, iOS, Android ve Windows marketlerden ücretsiz indirebileceği ‘Seslenen Kitap' uygulamasıyla erişilebiliyor. Ayrıca, seslenenkitap.com'dan satın alınan kitaplar, Windows ve Mac masaüstü Seslenen Kitap uygulamasıyla dinlenebilir. Siteden satışa çıkan kitaplardan örnekler de dinlemek mümkün. Seslenen Kitap dükkanında Ayşe Kulin Dönüş'ü, Murat Menteş Ruhi Mücerret'i, Hasan Ali Toptaş Heba'yı, Can Dündar Lüsyen'i, Cem Mumcu Makber'i, Buket Uzuner Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları: Su'yu seslendirmiş. Dükkan, önümüzdeki günlerde Türk edebiyatından, artık klasikleşen Tanpınar gibi, daha pek çok ismi bünyesine katmayı planlıyor.

Sesli kitaplar ve basılı kitaplar arasında ciddi fiyat farkı da dikkatten kaçmıyor. Dünya genelinde de sesli kitap pazarında artık pek tabii görülen bu ‘uçurum', kitapseverler tarafından kimi zaman eleştiriliyor. Dünyada sesli kitapların başını Amazon'un bünyesindeki Audible (www.audible.com) 1995'ten itibaren çekerken, kimi yayınevleri de bu işi kendileri üstlenerek pazara girmiş durumda. Seslenen Kitap'ın da Türkiye'de bu alanda bir mecra oluşturması sevindirici.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
29/1/2014


24 Ocak 2014 Cuma

Kediler güzel şarkı söyler!


"Güngör Sami bir sabah, sıkıntılı rüyalar gördüğü uykusundan uyandığında, kendini yatağında ürkütücü dev bir böceğe dönüşmüş buldu." Cümledeki tuhaflığı, Franz Kafka'nın benzersiz romanı Dönüşüm'ü okuyanlar hemen fark etmiş, hatta hiddetlenmiştir. Zira, Gregor Samsa'yı, Türkçeye ‘Güngör Sami' olarak çevirmek, şaşırtmanın ötesinde esas metne sadık kalmanın sorumluluğunu alıp götürür.

Sanatseverlerin günlerce heyecanla beklediği Cats müzikali, önceki akşam ikinci kez Zorlu Center PSM'de sahnelenirken, izleyicileri bekleyen böyle sürpriz bir ‘dönüşüm' vakası yaşandı. T.S. Eliot'un ‘Old Possum's Book of Practical Cats' adlı kitabından, Andrew Lloyd Webber'in sahneye uyarladığı müzikalde yer alan kedilerden Billy, Bilo; Lily, Lale; Macavity, Çapuluki; Skimbleshanks, Haytabacak; Old Deuteronomy ise İhtiyar Ezeli olarak çevrilmişti. Türkiye'ye ilk kez yolu düşen ve dünya çapında birçok unvana sahip bu müzikalde sahnenin tepesindeki ekranda, şarkının Türkçe sözleri kulakları tırmalarken, Webber'in orijinal metnindeki ritmi de zedelemiş oluyor. Müzikalde yer alan “Kedinin kendi adıyla hitap edilmeye hakkı vardır.” cümlesini bir kenara iten bu garip dönüştürmeyi saymazsak, Zorlu Center PSM'de sahnelenen müzikalde Eliot'un kedileri, İstanbullu sanatseverlere eğlenceli ve unutulmaz bir gece yaşattı. Tıpkı yazarın kitabındaki heyecan veren dünya gibi.

T.S. Eliot'un 1930'da yayımladığı kitabından uyarlanan müzikal, ilk kez 1981'de New London Theater'da sahnelenir ve dünya çapında büyük bir başarı sağlar. Eliot, kitabındaki şiirleri her ne kadar çocuklar için yazmış olsa da yetişkinlerin de ilgisini çeker. Bugüne kadar 20'den fazla ülke ve 250'yi aşan şehirde, 11 farklı dilde sahnelenen ve 50 milyondan fazla izleyiciye ulaşan müzikal, kedilerin dünyasından sesleniyor. Müzikalin konusu kısaca şöyle ilerliyor: İlk anda sahnede toplanan kediler Jellicle (Ciciko) kabilesini ve amaçlarını bir bir dile getirir. Kabilenin lideri herkesçe sevilip sayılan yaşlı, bilge kedi Old Deuteronomy, sahneye gelir ve yeni bir hayata başlayacak kedinin seçiminin yapılacağı fark edilir. Tüm kediler Old Deuteronomy'nin yapacağı tercihi bekler. Hain kedi Macavity ise planlar peşindedir. Kutlamalar esnasında cazibeli bir kedi olarak nam salsa da yaşının ilerlemesinden dolayı tüm alacasını yitiren Grizabella, kedilere katılmak ister. Farklı bir hayat tercih ettiği için Jellicle kedileri tarafından dışlanan Grizabella, Memory adlı muhteşem şarkıyı söyler fakat diğer kediler bunu umursamaz ve onu bir kenarda sessizliğe terk eder.

Müziğin, dansın ve şiirin muhteşem karışımı

Müzikalin ikinci perdesi ise daha hareketlidir. Jellicle kedileri hep birlikte The Moment of Happiness şarkısını söyler. Tam bu esnada hain kedi Macavity'yi ürkütücü bir kahkahayla sahneye çıkar ve onun şürekası kediler, yaşlı kedi Old Deuteronomy'yi kaçırır. Bilgeyi kurtarma işi Mistoffelees'e düşer. Bu sihirbaz kedi, Old Deuteronomy'yi kurtarır ve hayata yeniden dönecek kedinin kim olduğu seçimi için sahne yeniden hareketlenir. Neşeli danslar ve şarkılar eşliğinde ilerleyen müzikalin en heyecan verici bölümlerinden biri Sklimbleshanks adlı, tren yollarında postaların takibini yapan kedinin performansı. Sihirli güçleri olan ve bilge kedi Old Deuteronomy'yi kötü kedi Macavity'nin elinden kurtaran Mistoffelees adlı kedinin sahnedeki dansı da görülmeye değer. Bu danslardan sonra herkes yerine geçer ve Grizabella yeniden meydana çıkar. Göz alıcı bir performansla seslendirdiği "Memory" şarkısıyla izleyicileri kendine çekerken, yeniden hayata dönecek kedinin kendisi olduğu, bilge kedi Old Deuteronomy tarafından duyurulur. Gösteri daha sonra büyüleyici bir sonla nihayete erer. 

İzleyiciler ile etkileşim halinde olan, tıpkı kediler gibi beklenmedik zamanlarda ummadık yerlerden çıkan oyuncular, müzikali izleyenlere neşeli anlar yaşatırken, müzikalin senelerdir sahnelenmesinin ardındaki sır böylece açığa çıkıyor. le veriyorlar. Müziğin, dansın ve şiirin muhteşem karışımı Cats, Zorlu Center PSM'de 9 Şubat'a kadar sahnelenecek.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
24/1/2014


22 Ocak 2014 Çarşamba

Sabancı hat koleksiyonu Bahreyn’de


Yaşı yetmişe yakın Bahreynli Asma teyze, kızını koluna takıp dedelerinin doğduğu topraklardan gelen hat levhalarını, büyük bir titizlikle inceliyordu. Anne ve kızın çocuksu heyecanı müzedeki pek çok kimsenin dikkatini çekmiş olsa gerek, bir gazeteci dayanamayıp Asma teyzenin yanına yaklaştı ve sergi konusunda fikirlerini aldı: “Dedelerimiz Türkiye'den. Serginin açılacağını duyunca müzeye geldik, bu güzel hat levhalarını gördüğümüz için çok mutluyuz.” Asma teyzenin, kızıyla birlikte Hasan Rıza'nın elinden çıkma sülüs ve nesih hatla yazılmış Hilye-i Şerif'in önünde fotoğraf çektirirken yaşadığı mutluluğu tarif etmek biraz zor. Asma Hanım müzede yalnız değildi, onunla birlikte aynı coşkuyu yaşayan pek çok Bahreynli vardı.

Sakıp Sabancı Müzesi Koleksiyonlarından Başyapıtlar “İslam Hat Sanatı'nın Beş Yüz Yılı” sergisi Başkent Manama'daki Bahreyn Milli Müzesi'nde geçtiğimiz pazar günü açıldı. Bahreyn Milli Müzesi'nin 25. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında düzenlenen sergide, İslam yazı sanatından seçkin elyazmaları, cilt ve güzel yazı sanatının örnekleri, divitler, yazı çekmeceleri, Osmanlı sultanlarının tuğralarıyla başlayan diplomatik belgeler, fermanlar ve yazı ustalarının kullandığı malzemeler yer alıyor.

Küratörlüğünü Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer'in, tasarımını ise sergi "mimarı" Boris Micka'nın yaptığı “İslam Hat Sanatı'nın Beş Yüz Yılı” sergisini, Bahreyn Kültür Bakanı Shaikha Mai bint Mohammed Al Khalifa açtı. Pek çok davetlinin katıldığı geceye Bahreynliler yoğun ilgi gösterdi. Denizin hemen kıyısında bulunan Bahreyn Milli Müzesi'ndeki sergide, toplam 86 eser yer alıyor. 15. yüzyıldan 20. yüzyıla tarihlenen kitap sanatlarının yanı sıra, içinde hat sanatından izlerin bulunduğu Halil Paşa, Osman Hamdi Bey ve Şehzade Abdülmecid Efendi gibi isimlerin de yağlıboya tabloları sergileniyor. Osmanlı'nın kitap sanatlarına olan ilgisini gösteren uzun bir minyatürlü yoldan girilen sergi, hem seçilen eserler hem de tasarımıyla göz dolduruyor.

'MÜZELER ARASINDAKİ İŞBİRLİĞİ DİYALOĞU ARTIRIR'

Sakıp Sabancı'nın ölümünün 10. yılı için düzenlenen ilk etkinlik olan serginin hazırlıkları, geçtiğimiz yıl Bahreyn Kültür Bakanı Shaikha Mai bint Mohammed Al Khalifa'nın, Sabancı Müzesi'ni ziyaret edip koleksiyonu beğenmesiyle başlar. Shaikha Mai, serginin kendi ülkelerine taşınması için Nazan Ölçer'e bir mektup yazar. Tanımadıkları bir toprakta Sabancı Müzesi'ni nelerin beklediğini bilmedikleri için, ayaklarını sağlam basmak istediklerini söyleyen Ölçer, daha önceki dönemlerde birlikte çalıştığı bir ekiple sergiyi hazırlar. Böyle bir işbirliğinden çok mutlu olduklarını dile getiren Ölçer, önümüzdeki yıllarda Sabancı Müzesi'nin çağdaş sanat koleksiyonunu da buraya taşıyabileceklerini söylüyor. Müzeler arası bu tür işbirliklerinin ülkeler arasındaki diyaloğu da artırdığını söyleyen Ölçer, Bahreyn'de sanat eserlerinin depolanması ve sergilenmesi biraz zayıf olsa da bu ülkeden epey umutlu. Bunun yanı sıra Bahreyn'de 40 yıldır bir çağdaş sanat sergisinin düzenlendiğini de belirtmek lazım. Müzenin hemen yanı başına kurulan sergi, Bahreyn güncel sanatının eğilimlerini, gelişimini gösteriyor. Bahreyn Milli Müzesi'nin komşusu olan ve geçtiğimiz yıl açılan Bahreyn Milli Tiyatro binası da ülkenin sanat yatırımları konusundaki kararlılığını gösteriyor.

Sabancı Müzesi'nin, Bahreyn Milli Müzesi'nde açtığı sergi, karşılıklı anlayışı geliştirmek için fikirlerin, bilgilerin, sanatın ve diğer kültürel faaliyetlerin ülkeler ve ülke insanları arası alışverişi olarak tanımlanan kültürel diplomasi açısından büyük bir önem taşıyor. Zira, sergiye gelen kalabalığın hat sanatına ve Türkiye'ye ilgisi dikkate değerdi. 2012'den beri teknolojideki yeniliklerden yararlanılarak sergilenen Sakıp Sabancı Müzesi'nin “Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu” diğer ülkelerde daha da fazla tanınmayı hak ediyor. Bahreyn Milli Müzesi'nde sergi, 13 Nisan'a kadar açık kalacak.

Musa İğrek, Bahreyn
Zaman Gazetesi
22/1/2014



11 Ocak 2014 Cumartesi

Komşudan hikâyeler var!


Videoda sırtı dönük hayatını anlatıyor. Ona dair bildiklerimiz portre ve peyzaj resimleri, onaylanmamış resmî evrakları, diploma ve sertifikaları birebir taklit ederek hayatını kazanan biri olduğu. Arnavutluk’ta ahşap bir kulübede hayatına devam ediyor. Sesinden yaşını kestirmek zor. Dağınık atölyesinde Leonardo ve Michelangelo gibi ustaların çalışmaları, kopyalanmış sanat eserleri, mezuniyet diplomaları ve ölüm belgeleri, Walter Benjamin’in “Bir mekânda yaşamak orada izler bırakmaktır” sözünü hatırlatırken, bu ressam, kendi deyişiyle ‘Bir fırça, bir mürekkep ve bir usta gerektiren’ her şeyi yapabiliyor. Kim bilir kaç kişi hazırladığı sahte belgelerle can vermiş, kaçı hayat bulmuştur, kendisi de hesabını yapamıyor. Küçücük dünyasında yaptığı koca işleri anlatırken sesindeki muziplik bir yana, kendisinden sahte bir diploma hazırlaması için gelen adama, “Gidebilirsin, artık sen de bakan olabilirsin” deyişi günümüzde yaşanılan sahteliklere, üzeri acemice örtülen hakikatlere denk düşüyor. Bu ‘ressam’dan, Arnavut sanatçı Adrian Paci’nin de aralarında bulunduğu İstanbul Modern’de açılan “Komşular-Türkiye ve Çevresinden Güncel Anlatılar” başlıklı yeni sergiyle haberdar oluyoruz. Paci’nin birebir kopyalayıp sergi mekânına taşıdığı Piktor (Ressam) adlı bu ahşap kulübe ve içindekiler gerçek ile kurgu, sanat ile zanaat arasındaki karmaşık ilişkiyi sorgularken, sergideki diğer eserlerle birlikte pek çok hikâyeye davet ediyor.

İstanbul Modern’in kuruluşunun 10. yılı kapsamında açtığı bu yeni sergide, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu gibi komşu coğrafyalardan günümüz sanatına dair 17 ülkeden 35 sanatçının eserleri var. Küratörlüğünü Çelenk Bafra ve Paolo Colombo’nun üstlendiği sergi, günümüz sanatında dillerle, anlatılarla, sözlü gelenekle ve halk tiyatrosuyla ilişki kuran ve bu formları kullanan eserlere odaklanıyor. Hikâye anlatımı ve yolculuk şemsiyesi altında, göçmenlik, göçebelik, gezginlik, dil, çeviri ve kültürel aktarım sanatçıların ele aldığı konular arasında. Sergide Furat al Jamil, Mounira Al Solh, Maja Bajevic, Eteri Chkadua, Ana Cigon, Rena Effendi, Mona Hatoum, Lamia Joreige, Hayv Kahraman, Hatice Karadağ, Sevdalina Kochevska, Pavlos Nikolakopoulos, Michail Pirgelis, Younès Rahmoun, Yehudit Sasportas, Wael Shawky, Slavs and Tatars, Živadinov, Zupancic Turšic gibi sanatçıların yanı sıra, Türkiye’den Abdülcanbaz (Turhan Selçuk), Nezaket Ekici, Cevdet Erek, Gül Ilgaz, Aslı Sungu, Fahrettin Örenli, Burcu Yağcıoğlu, Nasra Şimmes, Hatice Karadağ ve Nil Yalter gibi isimler var.

Bölgenin zengin sanat anlayışı

Paolo Colombo, Komşular sergisi için, “‘Komşu’ sanatçıların yetenek, imgelem ve kudretlerini yansıtan onca ilginç yapıt arasında seçim yapmak zorlu bir süreçti, olası küratöryel tereddütlerimizin müsebbibi, bölgenin zengin sanat dünyasıdır.” diyor. Çelenk Bafra ise serginin komşu bölgelerin sanatından bir seçki olmaktan ziyade içinde bulunduğumuz coğrafyadaki kültürel komşulukları anlama çabasına işaret ettiğini söylüyor. İstanbul Modern’in 10 yıllık geçmişiyle, bölgenin önde gelen modern sanat müzelerinden biri olabileceğini kanıtladığını söyleyen İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı ise “İstanbul Modern, hem tarihsel bir miras olarak bu coğrafyanın dönüşümünde aktif bir rol üstleniyor hem de sınırlar ve kimlikler arasında ortak bağlam ve ilişkilerin aracısı olmaya çalışıyor.” diyor.

Fransız yazar Michel del Castillo, Türkçeye Gitar olarak çevrilen kitabında “Sanatçı gözleri açıkken düş görür ve bu düşleri biçimlendirir. Hiçbir şeyi uydurmaz. İnsanda zaten var olan tutkuları ve kusurları, özlemleri ve pişmanlıkları betimler.” der. Edebiyattan çokça beslenen sergideki sanatçıların nasıl bir dünyaya dikkat kesildiklerini, nasıl düşler kurduklarını kolayca okumak mümkün. Bu düşler geldikleri coğrafyayı ve onun zenginliğini de ele veriyor. Atinalı Pavlos Nikolakopoulos’un Dante’nin Malebolge’sinden ilham aldığı sergideki 270 çizimden oluşan “Üstüngörü” adlı eseri; Şamlı Adib Fattal’ın naif bir ressamı ele veren kâğıt üzerine minyatürü andıran renkli çizimleri; Bakülü Rena Effendi’nin günümüzde hâlâ kendini muhafaza edebilen hayat tarzlarını anlattığı fotoğrafları; Beyrutlu Mounira Al Solh’un dört ekranda izlenebilen Arapça 19 atasözü ve deyişini birebir canlandırdığı videosu; Bağdatlı Hayv Kahraman’ın ahşap üzerine yağlıboyalarındaki figürler dikkat edilecek eserler arasında.

Sergideki 13 sanatçının çalışmalarının yer aldığı “Tekrarlar mısın?” adlı programla, ana serginin bir bölümü olarak kurgulanan ve çeşitli sanatçıların eserlerinin olduğu özel bir video odası da yer alıyor. Bir maniniz yoksa, 8 Mayıs’a kadar İstanbul Modern’deki komşu ülkelerden gelen eserleri görebilirsiniz.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
11/1/2014


9 Ocak 2014 Perşembe

Her yer Shakespeare her yer tiyatro!


Geçtiğimiz yıl Galler'deki Aber-ystwyth Üniversitesi'nin arşivlerini tarayan bir grup akademisyen, dünyaca ünlü oyun yazarı William Shakespeare (1564-1616) hakkında yeni bilgilere ulaştıklarını ve şairin kıtlık zamanında tahıl stokçuluğu yapan, karapara aklayan ve vergi kaçıran bir işadamı olduğunu öne sürmüştü. Araştırmacılar Shakespeare'in bu yönünün görmezden gelindiğini, çünkü pek çok kimsenin böyle bir dahinin aynı zamanda kendi çıkarları peşinde koşan biri olabileceği hakikatini kabullenmek istemediğini dile getirmişti. Hakkında pek çok efsane dolaşan, dünyaca ünlü oyun yazarı Shakespeare hakkında bildiklerimiz bu yıl daha da aydınlanacak, zira 23 Nisan Shakespeare'in 450'nci doğum günü bu yıl tüm dünyada çeşitli konferanslar, etkinlikler, kitaplar ve tiyatro oyunlarıyla kutlanacak. Resmi kayıtlarda doğum ve ölüm günü 23 Nisan olarak geçen Shakespeare, 2016'da ise ölümünün 400. yılıyla anılacak. Pek çok ülkenin şairin doğum yıldönümüne küçük de olsa bir katkı sağlayacağı bu yıl "Bütün dünya bir sahnedir" diyen Shakespeare adına neşeli ve hareketli bir yıl olacağa benziyor.

Shakespeare'in 154 sonesini, 154 aktör seslendirecek

Shakespeare için düzenlenecek etkinliklere yazarın ülkesinden başlayalım. Londra'daki Shakespeare's Globe Tiyatrosu, yazarın ünlü Hamlet oyunuyla yaklaşık 200 ülkeyi kapsayacak bir dünya turuna çıkacak. Hamlet'in oynanacağı mekanlar arasında şimdiye kadar hiç profesyonel Shakespeare oyununun sahnelenmediği ülkeler de yer alacak. Dünya turu Shakespeare'in gelecek yıl nisan ayındaki doğum yıldönümünde başlayacak ve yazarın Nisan 2016'daki ölüm yıldönümünde sona erecek. Londra'nın önemli müzelerinden Victoria&Albert Müzesi'nde ise 8 Şubat-28 Eylül 2014 tarihleri arasında ‘Shakespeare: Our Greatest Living Playwright' başlıklı bir sergi düzenlenecek. 17-21 Mart'ta ise bir Shakespeare Haftası düzenlenecek. Okullarda, galerilerde, sinemalarda, kütüphanelerde ve tarihi mekânlarda kutlanacak olan bu etkinlik özellikle öğrencileri merkeze alıyor. Yazarın “Antony&Cleopatra”, “Julius Caesar” ve “The Comedy of Errors” adlı oyunları meşhur Shakespeare's Globe Tiyatrosu'nda yeni bir uyarlamayla sahnelenecek. Oscar ödüllü “Shakespeare in Love” adlı film de Noel Coward Tiyatrosu'nda sahnelenecek.

Fransa'da da pek çok etkinlik düzenlenecek. 21-27 Nisan 2014 tarihleri arasındaki “Shakespeare 450” başlıklı büyük bir konferans ve buna paralel olarak, yuvarlak masa toplantıları, atölye çalışmaları, seminerler, paneller düzenlenecek. Tiyatro, konser salonları, müzeler ve kütüphaneler yazarın oyunlarının sahneleneceği bir mekana dönüşecek. New York'ta ise daha farklı bir etkinlik var. Dünya edebiyatının en güzel örnekleri arasında yer alan Shakespeare'in 154 sonesi, 154 aktör tarafından kentin farklı yerlerinde seslendirilecek ve bunlar online olarak tüm dünyaya sunulacak.

Devlet Tiyatroları'nda Shakespeare Haftası


Türkiye’de ise Devlet Tiyatroları (DT), bu yıl “Shakespeare Haftası” düzenliyor. Yazarın klasikleşmiş eserleri, bir hafta boyunca Ankara, İzmir, İstanbul, Antalya ve Erzurum Devlet Tiyatroları'nda sahnelenecek. 21-26 Ocak tarihlerinde başlayacak hafta kapsamında sahnelenecek oyunlar arasında ‘Macbeth', ‘Venedik Taciri', ‘Fırtına' ve ‘Hamlet' yer alıyor. Kenter Tiyatrosu da, Shakespeare'in en iyi bilinen iki tragedyası “Romeo ve Juliet” ile “Othello”yu bilinenden farklı bir bakış açısıyla yeniden sahneliyor. Müziklerinden kostümlerine, kurgusundan ışığına kadar farklı bir komediyi sahneleyecek olan Kenter Tiyatrosu'ndaki oyunun yazarı Ann-Marie MacDonald, Shakespeare'in kadın karakterlerini ön plana çıkararak; aşk, nefret, kıskançlık, öfke, ihanet, kullanılmışlık gibi duyguları trajikomik bir şekilde yorumlayacak. “Romeo ve Juliet” ile “Othello”nun bu yeni yorumundan yola çıkan "İyi Geceler Desdemona, Günaydın Juliet", 10-11-24-25-26 Ocak 2014'te Kenter Tiyatrosu'nda sahnelenecek. Oyun, mayıs ayına kadar Kenter Tiyatrosu'nda izlenebilir.

Geçtiğimiz yıl Kadıköy'de kurulan Altkat Sanat da Shakespeare'in efsanevi oyunu Hamlet'i yepyeni bir uyarlamayla sahneleyecek. Amerikalı yönetmen Neil S. Fleckman rejisiyle farklı bir biçimde sahnelenecek oyunun prömiyeri, 11-12 Ocak tarihlerinde saat 19.30’da gerçekleştirilecek.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
9/1/2013


6 Ocak 2014 Pazartesi

Bir okur olarak Alberto Manguel

Alberto Manguel
Salâh Birsel denemelerin güler yüzlü olması gerektiğinden söz ederken, “Denemecilerin üslupçu olmaları, dilin inceliklerini elde etmiş olmaları gerekir. Denilebilir ki, deneme, şiirden sonra, daha doğrusu şiirle birlikte, az sözle çok söyleme sanatıdır.” der. Arjantinli yazar Alberto Manguel’in Türkçedeki yeni kitabı Okumalar Okuması, hem okuma ve yazma üzerine bir hazineyi içinde barındırıyor hem de Birsel’in tanımını yaptığı denemecinin vasıflarını hakkıyla karşılayarak okura güler yüzlü, bilgi dolu metinler sunuyor.

Yazarın biyografisinde tanımlandığı gibi “dünyanın en iyi okurlarından biri” olan Manguel’in Okumalar Okuması, “Kimim Ben?”, “Ustanın Dersi”, “Muhtıralar”, “Cinas”, “İdeal Okur”, “İş Olarak Kitaplar”, “Suç ve Ceza” ve “Akıl Almaz Kütüphane” başlıklı sekiz bölüm altında toplam otuz dokuz denemeyi içeriyor. 1991 ve 2009 yılları arasında çeşitli mecralarda yazılmış denemelerden oluşan kitap, ilk kez 2010’da A Reader on Reading adıyla yayımlanmış. Kitabın konusunu “kelimeler dünyayı bir arada tutar” diyen yazarın kendisinden dinleyelim: “Hemen hemen diğer bütün kitaplarımın olduğu gibi bu kitabın konusu da okumak, yaratıcı etkinliklerin en insani olanı.” Her denemenin başına Alice Harikalar Diyarında kitabından yaptığı alıntıları konduran Manguel, okura bu kısa cümlelerle metnin ruhunu ele verecek ipuçları sunuyor.

‘Bütün gerçek okumalar yıkıcıdır’

Manguel’in dünyasına Geceleyin Kütüphane, Okuma Günlüğü gibi önceki kitaplarından aşina olanlar, Okumalar Okuması’nda biraz dağınık, hatta kimi yerde konudan konuya atlayan bir yazar ile karşılaşabilir. Fakat leziz bir denemeler toplamı olan kitap, gerçek bir bilgeyi yakından tanımamıza imkân veriyor. Genel olarak okuma teması altında birleştirilebilecek denemeler bu kez politika, insan hakları, cinsellik, iktidar ve entelektüel faaliyet gibi çeşitli konuların da yer aldığı kışkırtıcı bir kitaba dönüşmüş.

“Politikayı edebiyat olarak okuyabilir miyiz?” sorusunun cevabını örneklerle işleyen Manguel, tam da bu çerçevede Selahattin Hilav’in deneme tanımını akla getiriyor: “Edebiyat türü olarak denemede, edebiyatın öteki türlerine oranla düşünce ağır basıyor; deneme edebiyatla felsefenin kesişme noktasında yer alıyor. Bu türde, edebiyat içi konular da ele alınıyor; yani edebiyat türü yine edebiyatın kendisine yöneliyor; herhangi bir yazarı, eseri ya da edebiyat sorununu irdeliyor.” Özellikle adalet arayışında yazarın Cervantes ve Borges’i birlikte okuduğu şu cümleler dikkate değer: “Cervantes’in yüzleşmemizi istediği büyük paradoks budur: Dünya adaletsiz kalmaya devam etse bile adalet gereklidir. Kötü işlere göz yumulmasına, onlar belki daha da kötü başka işler izleyecek olsa da, müsaade edilmemelidir. Jorge Luis Borges bunu, en korkutucu karakterlerinden birinin ağzına yerleştirir: ‘Bırakın Cennet kalsın, bizim yerimiz Cehennem olsa da.’”

‘Başka insanların kitaplarına isimler hayal ettim’

Okumalar Okuması, Manguel’in bir yazar olarak daha önceki kitaplarında pek karşımıza çıkmayan bilgileri de içeriyor. Yazarın ailesi, çocukluğu, gençliği ve bu dönemde yaşadıkları, geçinmek için yaptığı işler, ülke ülke gezmeleri, sınır dışı edilmesi, yazma yolundaki ilk çabaları ve yazı serüveni dikkati çekiyor. Kuşkusuz kitabın en önemli kısımları bir okur olarak Manguel’in kendisini anlattığı bölümler. Şimdilerde dünyanın dört bir yanında okurları olan bir yazarın çıktığı merdivenler bir hayli dikkat çekici. Örneğin, Manguel gençken Buenos Aires’te editör çıraklığı yaptığı sırada pek çok ünlü ile tanışma şansı yakalar: Jorge Luis Borges, Adolfo Bioy Casares, Silvina Ocampo, Marta Lynnch, Eduardo Mallea… Özellikle gençliğinde daha çok okur rolünü benimseyip rahat rahat arkasına yaslanır. Manguel’in aslında epey mütevazı bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. Gençliğinde sık sık muhatap olduğu “Yazıyor musun?” sorusuna cevabı hep “hayır” olan Manguel’in gerekçesi ise şöyle: “Benim üreteceğim hiçbir şeyin sevdiğim kitaplarla aynı rafta durmaya lâyık olmadığının açıkça farkında oluşumdan.”

Çok iyi bir dinleyici olan Manguel, tanıştığı ustalar için, “Bu yazarlar bana okuduğum ve sevdiğim şeylerin nasıl yapıldığını anlattılar; ben de dinledim.” diyor. İlk kitabını (Hayali Yerler Sözlüğü) 1980’de Gianni Guadalupi ile çıkaran yazar, bunun öncesindeki hayatını şöyle dile getiriyor: “Yayıncılar için çalıştım, metinler seçtim ve onları yayına hazırladım, başka insanların kitaplarına isimler hayal ettim ve çeşit çeşit antolojiler oluşturdum. Yaptığım her şey, okur olarak kapasitem dâhilindeydi.”

“Bütün gerçek okumalar yıkıcıdır, aykırıdır.” diyen Manguel, ele aldığı konulara tıpkı önceki kitaplarında gibi olduğu gibi okumaya yeni bir gözle bakıyor, araştırıyor, soruyor ve sınıyor. Yazarlık okulları, e-kitap, yayıncılık sektöründeki pazarlama teknikleri, okumanın geleceği, kitapların teknoloji ile imtihanı, noktalama ve bir kitabın sayfası gibi konular da Manguel’in odaklandıkları arasında. Bir okur olarak meşhur kitaplığını nasıl sınıflandırdığını ve kitap ödünç vermenin insanı hırsızlığa teşvik ettiğini yine kendisinden öğreniyoruz.

Manguel’in okur olarak bin bir yakadan derleyip topladığı bilgilerin yer aldığı kitabı bitirdikten sonra yine onun tanımını yaptığı ‘ideal okur’ olmanın zorluğu kendini daha da belli ediyor. Her sayfada yayıncısından okuruna, editöründen yayınevi sahibine yolu kitaptan geçenlerin alacağı mesajlar var. Okumalar Okuması usta yazarın önceki kitapları gibi döne döne okunacaklar rafında yerini alacaktır. Sevin Okyay’ın özenli çevirisi de Manguel’in, çevirinin basit bir değiş-tokuş eylemi olmadığına dair saptamasını destekliyor.

Kitaptan:
İDEAL OKUR KİMDİR?

* İdeal okurlar hikâyeyi yeniden kurmaz, yeniden yaratır.

* İdeal okur asla “Keşke…” demez.

* İdeal okur için bütün araçlar aşinadır.

* İdeal okur için bütün şakalar yenidir.

* İdeal okur, yazarın ne sezdiğini bilir.

* İdeal okurun hain bir mizah duygusu vardır.

* İdeal okur kitaplarını asla saymaz.

* İyi ya da kötü, her kitabın ideal bir okuru vardır.

* İdeal okur sözlük kullanmayı sever.

* İdeal okur bir kitabı, kapağına bakarak yargılar.

* İdeal okur mutsuzluğu tatmıştır.

* İdeal okurlar bir hikâyeyi izlemez; ona katılır.

* İdeal okur, yazardan zekidir (ya da öyle görünür); ideal okur bunu yazarın aleyhine kullanmaz.

* İdeal okur yazınsal türlerle ilgilenmez.

* İdeal okur masumca kaprislidir.

* Gün gelir, her okur kendini ideal okur sayar.

* İyi niyet, ideal bir okur oluşturmaya yetmez.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
6/1/2014

4 Ocak 2014 Cumartesi

Asaf Hâlet Çelebi’nin talihsizliği


Amerikan edebiyatının ustalarından Edgar Allan Poe’nun her doğum gününde, şafak sökmeden mezarına gül bırakan esrarengiz bir yabancıdan söz edilir. Rivayete göre, gülü bırakan kişi aslında 1998’de ölmüştür ve bu sadık Poe hayranı, geleneği iki oğluna bırakmıştır. 1940’lardan berisüregelen ve herkesin kuşaktan kuşağa geçeceğini beklediği bu ritüel, 2009’dan sonra gerçekleşmez oldu. Baltimore’daki Edgar Allen Poe Müzesi Müdürü Jeff Jerome, 2012’de bir açıklama yaparak, son iki yıl ortaya çıkmayan bu ziyaretçinin eğer bu yıl da gelmezse geleneğin resmen sona ereceğini duyurmuştu. Geçtiğimiz yıl da gelen olmadı fakat şairin kalabalık bir okur grubu, her 19 Ocak’ta ustayı yalnız bırakmayacağını duyurarak, bu gül geleneğini bir nevi sahiplendi.

‘UNUTTURULMAK İSTENEN BİR ŞAİRDİ’

Batı dünyasında, ölümünden sonra edebiyatçılara gösterilen vefa hep dikkati çekmiştir. Onlar adına düzenlenen festivaller, etkinlikler, anmalar ve yayımlanan biyografiler, yazarı yaşatmak için başvurulan yollardır. Bizdeki yıldönümü kutlamaları ise (ki her zaman gerçekleşmez) yazarın ‘hayatı, sanatı ve eserleri’ çerçevesinde bir sempozyumdan, yazar hakkında öteden beriden toplanmış yazıların yer aldığı bir kitaptan öteye geçmez. Bunun yanı sıra Batı’da uzun bir geçmişi olan biyografiler, özellikle unutulmuş yazarları yeniden gündeme taşıyan en önemli keşiflerdir. Yazarın zihinlerdeki yerini derinleştiren, onu daha açığa çıkaran bu zahmetli eserler, okurların yazarı daha da yakından tanıması için büyük önem taşır. Türkiye’de ise bu türe olan ilgi maalesef yetersiz ve genelde akademik çevrede sınırlı kalıyor.

EDEBİYAT ÇEVRELERİNDE MİZAH KONUSU OLDU

Dünyadan göçmüş yazar ve şairlere ilgisizliğin bizdeki alışılmışlığı, Türk Edebiyatı dergisinin ocak sayısında kendini yeniden ele verdi. “Türk Edebiyatında Budizm ve Asaf Hâlet Çelebi” başlıklı dosyada, edebiyatımızın önemli şairlerinden Asâf Halet Çelebi’nin (1907–1958) Küplüce Mezarlığı’ndaki kabrinin perişan halini gösteren fotoğraf, yazarlara gösterdiğimiz vefanın(!) açık delili. Beşir Ayvazoğlu’nun, üzerinde çalıştığı Asaf Halet Çelebi biyografisinden küçük bir bölümü paylaştığı yazıda, Çelebi’ye dair pek çok yeni bilgi yer alıyor. Ayvazoğlu, geçtiğimiz yıllarda Yahya Kemal, Peyami Safa, Ahmet Haşim, Tarık Buğra gibi isimler üzerine derinlikli biyografiler yayımladı. Asaf Hâlet’e dair dergideki bu tadımlık yazının nasıl bir eserle tamamlanacağı şimdiden merak konusu. “Om Mani Padme Hum: Türk Edebiyatında Budizm ve Asaf Hâlet Çelebi” başlığını taşıyan dosya için Ayvazoğlu “Çelebi, Cumhuriyet devri şiirimizin en önemli temsilcilerinden biri olduğu hâlde, yaşarken çok aşağılanmış ve unutturulmak istenmiş bir şairdi. Divan şiiriyle Batı’daki soyut şiir akımlarının çarpıcı bir sentezini vücuda getirerek saf şiire ulaşmaya çalışan bu çok kültürlü, nev’i şahsına münhasır şaire dikkatinizi bir kere daha çekmek istedim.” diyor.

Çelebi, Sidharta adlı şiirini ilk kez 1940’ta yayımlar. Ayvazoğlu’nun aktardığına göre Çelebi, dost meclisinde zaman zaman okuduğu ve pek ortaya çıkarmak istemediği bu şiiri, şairin kendisine haber verilmeden Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bir Buddha gravürüyle Yeni Ses dergisinde yayımlanır. Şiiri gören Çelebi, bu işin arkasındaki dostlarına öfkelenir. Ayvazoğlu, şiirin yayımlanmasının ardından Çelebi’nin Türkiye’nin en popüler şairlerinden biri haline geldiğini söyler, fakat şair bu şiirdeki Budist duasıyla, mizah yazarları ve karikatüristler için bir malzeme olmuştur. Ayvazoğlu için, “Bu şiirden hemen her zaman sadece alaycı bir dille söz edilmesi, hiç kimsenin “Om mani padme hum” sözünün ne anlama geldiğini, daha da önemlisi, şairin Budizm’e niçin ve ne zaman ilgi duymaya başladığını sormamış olması” şaşırtıcıdır. Dünyadaki Budizm uzmanlarının eserlerini getirterek okuyan Çelebi, 1940 ve 1941’de Hamle ve Yeni Adam dergilerinde Budizm edebiyatından çeviriler yayımlar. Ayvazoğlu, Sidharta’nın, bütün duaların kabul edildiği anlamına gelen Saravârthasiddha kelimesinin kısaltılmışı olduğunu belirtiyor.

Çelebi hakkında bir diğer dikkat çekici bilgi ise şairin vejetaryenliğidir. Ayvazoğlu, şairin bu etyemezliğini Budizm’e duyduğu ilgiye bağlıyor. Çelebi’nin 1940’ta Abidin Dino hakkında yazdığı şu cümleler de buna bir işarettir: “Abidin’in en mühim günahlarından birisi koyun eti yemesindedir; bununla beraber hiç olmazsa insan eti yememesi bu günahı hafifletmektedir.” Ayvazoğlu’nun Çelebi hakkında hazırladığı biyografinin, şairin zihnimizdeki imgesini derinleştireceği kesin.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
4/1/2014


2 Ocak 2014 Perşembe

Hibrid yazarlar çağı!

İllüstrasyon: Cem Kızıltuğ
Yayıncılık endüstrisi gittikçe karmaşık bir hal alıyor. Bu sektörde yer etmeye başlayan yeni tanım ve kavramlar bizi gelecekte nelerin beklediğinin ipuçlarını veriyor. Klasik yayıncılık anlayışında yazar, eserinin yazılı, sesli, görüntülü ve e-kitap olarak tüm haklarını yayınevine devrederken önüne getirilen telif sözleşmesine alelade bir göz atıp, hatta kimi zaman okumadan imzasını atıyordu. Yayıncılık endüstrisinin zorlu çarkları dönedursun, gelişen teknolojiyle birlikte yazarların kitaplarını yayımlamak için pek çok seçenekleri doğdu. Artık sadece basılı kitap için telif anlaşması yapan ve daha da söz sahibi konumuna gelen bir yazar profili yükselmeye başladı.

Yazar, bilgisayar programları, online siteler sayesinde kitabın dizgisinden kapağına, redaksiyonundan dağıtımına her alanda sesinin gür çıktığı bir konuma erişti. Bireysel yayıncılık sayesinde yazarlar, yayınevine ihtiyaç duymadan ve çok da masrafa girmeden kitaplarını, internet üzerinden istediği fiyata, e-kitap veya basılı olarak satabiliyor. Tüm telif hakları da bu sayede yazarın kendisinde olurken, daha kazançlı bir yolda kitaplarını üretiyor. Mesela dünyanın online kitap satış devi Amazon’un bireysel yayıncılık imkânını kullanarak kitabını hazırlayan yazar, eserine yaklaşık altı saat içerisinde dünyanın dört bir yanına erişimini sağlıyor. Amazon, kitabı satın almak isteyen okura hem basılı hem de e-kitap önerisi sunuyor.

Kitaplarını hem geleneksel hem de bireysel yöntemle yayımlayan yazarlar için kullanılmaya başlayan ‘hibrid’ yazar, bir başka deyişle ‘melez’ yazar, yakın zamanda daha sık duyacağımız bir tanım halini aldı. Her iki yayıncılık anlayışının imkânlarını kullanarak kitaplar üreten bu yazarlar, kitabı okura ulaştırma tekniğini ve kitlelerini genişletme metotlarını yayınevinden çok daha iyi şekilde üstleniyor. Hatta kendi okurlarını yayınevinden daha iyi tanıyor denilebilir. Kimi ünlü yazarlar uzun yıllara dayanan geleneksel yayıncılığın ardından edindikleri okur kitlesini, bireysel yayıncılığa taşıyarak yeni imkanlar kazanıyor. 2013, her iki yayıncılık yöntemini kullanan bu hibrid yazarların yılı oldu. Alanın uzmanları, hibrid yazarların yayıncılık dünyasında artarak, kendilerine daha özgür bir alan açtıklarını söylüyor.

‘BENSİZ EDEBİYAT SANAYİİ VAR OLAMAZ’

Gelişen teknoloji sayesinde Amazon ve Kobo gibi firmalar bireysel yayıncılığın gelişmesinde en büyük etken. Dünyanın önemli e-kitap satıcılarından Kobo’nun 2013’te en çok satılan 50 kitabından yaklaşık 10’u bireysel yayıncılık ürünü. Bunun yanı sıra Kobo’da 250 bin başlık altında bireysel yayıncılıktan çıkan kitap yer alıyor. Amazon’da ise bireysel yayıncılık yapan 14 yazarın her birinin kitabı (e-kitap ve basılı kitap) bir milyonu aşkın satış rakamına ulaştı. Örneğin, Amerikalı Michael J.Sullivan, bu meşhur hibrid yazarlardan biri. İlk kitabını bireysel yayıncılıkla yayımlayan Sullivan, çok satan yazarlar arasına girdi. Daha sonra büyük yayınevlerinin dikkatini çekerek dünyanın önemli yayıncısı Hachette tarafından yayınevine katılarak hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaştı. İki tür yayıncılığın da imkânlarını bilen ve kullanan yazar, bu ayın sonunda yeni kitabını yeniden bireysel yayıncılık kanalıyla okurlarına sunacağını duyurdu. Sullivan, önümüzdeki yıllarda kendisi gibi hibrid yazarların daha da artacağını söylüyor. Hugh Howey de tıpkı Sullivan gibi her iki yayıncılık anlayışını kullanarak çok satanlar listesine giren yazarlardan.

Edebiyat ajanları, iki tür yayıncılığın da geniş bir alanını olduğunu söylüyor ve gelecekte bireysel yayıncılığın daha da kaçınılmaz olduğunu dile getiriyor. Fakat kimi ajanlar ise yazarların bu işi kendi başlarına yapmak yerine yine bir ajan yardımıyla yola koyulmasını daha sağlıklı buluyor. Türkiye’ye baktığımızda ise ‘hibrid yazar’ tanımına uyan yazar henüz yok. Online kitap satış sitesi Idefix.com, 2011’de Açık Kitap adlı bireysel yayıncılık projesini duyurmuş ve 2012’de projeyi yayına geçireceğini söylemiş olsa da görünürde bir proje hayata geçmiş değl.

Dünyada hibrid yazarların yayıncılık dünyasında daha özgür alanda üretim yaptıklarını söylemek mümkün. Her iki yayıncılık anlayışını da bilen bu yazarlar, daha da söz sahibi olarak bir nevi özgürlüğünü ilan ediyor. Geçtiğimiz ay vefat eden Nobel ödüllü yazar Doris Lessing’in şu sözleri, yazarın esas değerini ve hibrid yazarların bu özgürlüğünü gayet güzel özetliyor: “Bensiz edebiyat sanayii var olamaz: Yayıncılar, ajanlar, ajan vekilleri, ajan vekillerinin vekilleri, muhasebeciler, hakaret davası avukatları, edebiyat bölümleri, profesörler, tezler, eleştiri kitapları, eleştiriler, kitap sayfaları, bütün bu muazzam ve çoğalan bina bu küçük, patronluk taslanan, küçümsenen ve en az ücret verilen kişi sayesinde.”

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
2/1/2014