28 Aralık 2013 Cumartesi

Kırmızıyı arayan ustanın tutkusu


Klasik devir Osmanlı çini sanatının dikkat çeken en önemli özelliği, 16. yüzyılda İznik atölyelerinin büyük bir ‘teknik’ zaferi tanımlanabilecek hafif kabarıkça, parlak mercan kırmızısının kullanıldığı çinilerdir. Süleymaniye Camii, Rüstem Paşa Camii, Sokullu Mehmet Paşa Camii, Piyâle Paşa Camii ve Takkeci İbrâhim Ağa Camii bu gizemli mercan kırmızısının günümüzde de görülebileceği çinileri barındırır. Orhan Pamuk Benim Adım Kırmızı romanının aynı başlıklı bölümünde bu rengin nasıl “harika bir kırmızı” olduğunu şöyle anlatır: “Ne de güzeldir beni bekleyen bir yüzeyi kendi muzaffer ateşimle doldurmak! Benim yayıldığım yerde gözler parıldar, tutkular kuvvetlenir, kaşlar kalkar, yürekler hızlanır. Bakın bana; ne kadar güzel şey yaşamak! Seyredin beni; ne güzeldir görmek. Yaşamak görmektir. Her yerde görünürüm. Hayat benimle başlar, her şey bana döner, inanın bana.”

İznik çinisi, 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gerilemeye paralel olarak, çini ustalarının paralarının ödenmemesi ve ucuz malzemelerin kullanılmasıyla değerini yitirmeye başlar. 18. yüzyılda çini sanatı devrini tamamlar ve ustalar da arkalarında pek de yazılı belge bırakmadan bu sanatın sırrını kendileriyle birlikte götürür. İznik çinisi, yüzyıllar sürecek bir sessizliğe bürünür. 20. yüzyıla gelindiğinde ise Faik Kırımlı (1935-2011) bir gün Kapalıçarşı’da antikacı arkadaşının gösterdiği İznik çini parçalarıyla karşılaşır. Bu onun için bir nevi milat olur ve ömrünü İznik çinisinin sırrını arşivlerde bulmaya adar. Sanat tarihçisi Celal Esad Arseven’e danışır. Arseven çok uğraştıklarını fakat bu mercan kırmızısının nasıl elde edildiğini bulamadıklarını söyler. Topkapı Sarayı arşivlerini, belgeleri, risaleleri araştırmaya başlayan Kırımlı’nın derdi, o ‘sırlı’ kırmızıyı elde etmektir. İznik çinisinin sırrını çözmek için kendini vazifeli sayar ve “Eninde sonunda seni yakalayacağım, nereye gidersen git.” der.

“Çini bir ateş oyunudur”

Bu tutkusu Kırımlı’nın tam yedi yılını alır. Yazılı kaynaklardan umudunu keser, deneme yanılma yoluyla İznik çinisini elde etmeye çalışır. Sabırla ilerleyen Kırımlı’nın, bu teslimiyeti bir süre sonra sonuç verir ve İznik çinisini doğduğu topraklarda üretmeye karar verir. 1985’te İznik’te bir elin parmağını geçmeyen ustalarla fikir alışverişinde bulunur ve orada bir fırın açar. İstanbul’a döndüğünde burada da bir atölye kurar ve çalışmaya başlar. İznik çinisinin sırrını yaklaşık üç yüzyıl sonra çözmüştür artık. Sanat tarihçisi Nurhan Atasoy’un deyişiyle Kırımlı, klasik İznik çinisindeki mercan kırmızısına en çok yaklaşabilen çağımızın bir sanatçısıdır. Onun bu çabası, günümüz çiniciliğinin yeniden keşfedilmesinin temelini oluşturur ve ardında birkaç talebe bırakır. Kırımlı’ya göre “Çini bir ateş oyunudur. Renklere ve kaliteye ateşle hâkim olunur. Toprak, astar ve ‘sır’ın uyumudur çini.”

Kırımlı’nın eserleri ölümünün ardından ilk kez sergileniyor. Küçükçekmece Cennet Kültür Merkezi’nde, Erkan Doğanay’ın küratörlüğünde açılan “Amel’i Faik, İznik Çinisi’nin İzinde” başlıklı retrospektif sergide, sanatçının çeşitli koleksiyonlardan derlenen 150 kadar eseri yer alıyor. Sergide Hilye-i Şerîfler, Kâbe tasvirleri, kelime-i tevhidler, ayetli panolar, tabaklar, ölçekler, karolar, kandil ve buhurdanlıklar yer alırken, Kırımlı’nın özellikle baharı andıran çiçekli panoları dikkat çekiyor. Sergide mimar, koleksiyoner İbrahim Hakkı Yiğit, Kırımlı’nın son dönem resim çalışmalarına odaklı bir bölüm oluşturmuş. Tuval ve karton üzerine yağlıboyalar Kırımlı’nın naif bir ressam olarak da portresini sunuyor. Sergi, 20 Ocak 2014 tarihine kadar açık kalacak.

Kırımlı’nın basılmayı bekleyen çini kitabı

Semih İrteş sergi kataloğunda Kırımlı’nın vefatı dolayısıyla yayımlanamayan ve usta sanatçının çini konusundaki birikimlerini anlattığı bir kitabından söz eder: “Faik abimizin vefatından bir ay önce görüşmüştük ve benim yirmi senedir beklediğim sözü kendisinden duymuştum. ‘Semih, kitap hazır gel al.’ ne kadar mutluydum bu cümleden. (...) Ertesi gün ziyaretine gittiğimde bir klasör içinde 162 sayfalık daktilo edilmiş kitabı verdi ve konuyla ilgili resimler de zarflar içinde numaralanmış vaziyette idi. Kitap için bazı detaylardan bahsettiğinde resimler yeterli değildi, sonra bunların bazılarının benim arşivimden temin edileceğini söyledi. Faik abimizin bu isteğinin şimdi bana vasiyet olduğunu söylemem gerekir.”

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
28/12/2013

24 Aralık 2013 Salı

E-kitaptaki vergi indirimi yetersiz

14:07 Posted by Musa İğrek , , No comments

Türkiye, dünyadaki e-kitap gelişmelerine biraz mesafeli dursa da yayıncıların son yıllarda dile getirdikleri e-kitapta vergi indirimi tartışmaları yeni bir zemine oturdu. Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararına göre, elektronik kitap ve benzeri yayınların elektronik ortamda satışında uygulanacak KDV oranı, 1 Aralık’ta yüzde 18’den 8’e düşürüldü. Bu indirimle birlikte basılı kitap ile e-kitabın vergi oranı eşitlendi. Yayıncıların ve okurların uzun süredir beklediği bu vergi indirimi, diğer ülkelerle kıyaslandığında öyle çok mutlu edecek bir tablo değil. Avrupa’nın pek çok ülkesinde e-kitaplardaki vergi oranı yüzde 3,5 ile yüzde 7 arasında değişiklik gösteriyor, basılı kitaplar ise vergiden muaf tutuluyor.

Avrupa Komisyonu, geçtiğimiz ekim ayında dijital teknolojideki vergi oranlarında yeni bir düzenlemeye gideceğini duyurmuştu, çünkü Avrupa Birliği’ne üye kimi ülkeler teknoloji endüstrisini çekmek için vergi oranlarında indirime giderek haksız bir rekabet sağlıyor. Pek çok teknoloji devi de bu boşluğu fırsat bilerek o ülkeler üzerinden ticaretini sürdürüyor. Fransa, hem basılı kitaba hem de e-kitaba yüzde 5,5; Lüksemburg ise yüzde 3 oranında vergi uyguluyor. Özellikle bu iki ülke Amazon, Kobo ve Nook gibi e-kitap firmalarının merkezi konumuna dönüşüyor. İngiltere ve Almanya gibi ülkeler ise bu durumdan rahatsız. İngiltere’de basılı kitaplar (buna dergiler, gazeteler ve basılı yayımlar da dâhil) vergiden muafken, e-kitaptan yüzde 20 vergi alınıyor. Yayıncılık sektöründe büyük pay sahibi olan Almanya’da ise basılı kitapta yüzde 7, e-kitapta yüzde 21 oranında vergi uygulanıyor. Avrupa Birliği Komisyonu bu farklılıkları göz önünde bulundurarak e-kitaptaki vergi oranında standart bir indirim yapmaya veya vergileri tamamen kaldırmaya yönelik çeşitli taslaklar üzerinde çalışıyor. Avrupalı yayıncılar da birliğe üye ülkeler için ortak bir vergi politikası oluşturulmasından yana.

‘Vergi indiriminin hem yayıncıya hem okura faydası var’

Basılı kitaba ve e-kitaba uygulanan vergi indiriminin hem yayıncılar hem de okurlar açısından pek çok getirisi var. Özellikle kitap çeşitliliğinin artması ve bağımsız yayıncıların varlığını sürdürmesi bunlar arasında. Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin 2011’de basılı kitaplara ve e-kitaplara uygulanan vergi konusundaki kapsamlı araştırmasının sonuçlarına göre, dünyanın gelişen 8. büyük yayıncılık endüstrisine sahip Güney Kore, vergi konusunda model bir ülke. Güney Kore’de standart vergi oranı yüzde 10 iken, basılı ve e-kitap ise vergiden muaf tutuluyor. Uluslararası Yayıncılar Birliği’nden Jens Bammel, basılı kitap ve e-kitaptaki vergi oranlarının azaltılmasının okumayı ve kitap alım gücünü artıracağını söylüyor.

Ülkemizde e-kitap ve basılı kitaptaki vergi oranı eşit durumda. Son yapılan vergi indirimiyle e-kitabın ve basılı kitabın vergi oranının eşitlenmiş olması elbette sevindirici, fakat diğer ülkelerdeki vergi oranlarıyla yan yana okunduğunda farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Yayıncılık dünyasında e-kitap çeşitliliğinin azlığı, e-kitap cihazlarının yüksek fiyatlara satılıyor olmasının da bu kitaplara olan ilgiyi azalttığı söylenebilir. Türkiye’de e-kitap sektörünün önümüzdeki yıllarda daha da hareketleneceği konuşulurken, bu kitaplara uygulanan vergi oranının hem okurları hem de yayıncılık sektörünü nasıl etkileyeceğini ise zaman gösterecek.


Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
24/12/2013

15 Aralık 2013 Pazar

Kitaplardan kurtuluş yok!


Umberto Eco ve Jean-Claude Carriere’in dijital geleceğimizi neşeli bir dille tartıştığı Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın adlı kitapta Eco’nun yorumları dikkate değer: “E-kitap, güya büyük bir yenilik gibi sunuluyor. Ama aslında kitabın taklidinden ibaret. Ve ancak bir yere kadar kitabı takip edebilir. Ona erişemez. Kağıttan kitap özerktir, halbuki e-kitap bağımlıdır, elektrik olmadan var olamaz. (...) Bugün beş yüz yıllık kitapları hâlâ okuyabiliyoruz, buna karşılık e-kitabın üç veya dört yıldan daha uzun ömürlü olacağına dair elimizde hiçbir bulgu yok.” Eco’nun sözlerini tasdik edercesine, e-kitabın bizi ağına daha da çektiği algısı giderek gerçekliğini yitiriyor. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan iki araştırma ‘şimdilik’ e-kitabın basılı kitabın yerini alacağı ve teknolojiye düşkün neslin, e-kitaba sarılacağı kehanetlerini rafa kaldırıyor.

Amerikan Yayıncılar Birliği ve Bowker adlı kurumun verilerine göre 2013’ün ilk sekiz ayında e-kitap satış rakamlarında ciddi bir düşüş yaşandı. Dünyada, 2011 ve 2012 yıllarındaki e-kitap satışlarındaki büyümeye 2013’te erişilemedi. Örneğin ABD’de basılı kitap satışı % 11 kadar artarken, çocuklar için hazırlanan e-kitaplarda ise geçtiğimiz yıla göre %40 oranında bir düşüş yaşandı. Yayıncılık konusunda kafa yoranlar bu durumu okurların eski okuma alışkanlıklarına geri dönmesine bağlıyor. Bir başka yorum ise hevesli e-kitap okurunun cihazını yüzlerce kitapla doldurup, hiçbirini okumadığını ve cihazdan okuma şevkinin kırıldığını söylüyor. E-kitap fiyatlarının öyle pek de ucuz olmadığı, hatta basılı kitaplarla çok yakın bir aralıkta seyrettiği de yapılan yorumlar arasında. Fakat kimi yayıncılar bu düşüşün geçici olduğunu ve teknolojiye düşkün neslin, beş-on yıl içinde yetişkin birer okur olduklarında e-kitap satış rakamlarının ciddi anlamda yükselişe geçeceğini söylüyor. Geçtiğimiz yıl yine Bowker tarafından yayımlanan bir araştırmaya göre ise Amerikalıların %59’u, Avusturyalıların %45’i, Almanların %56’sı, İngilizlerin %52’si, Japonların %72’si ve Fransızların %66’sı e-kitaplarla ilgilenmediğini dile getirmişti. Amerikan Yayıncılar Birliği’ne göre ise 2013’te e-kitap satışının en yüksek olduğu ülkeler arasında İngiltere, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika ve Hindistan yer alıyor.

KİTABIN KOKUSUNA DÜŞKÜN BİR NESİL

Yayıncıların e-kitabın yükselişini sürdüreceğine dair umudunu bir kenara itecek bir diğer araştırma, geçtiğimiz ayın sonunda yayımlandı. İngiltere’de Voxburner firmasının 1.420 kişi üzerinde yaptığı ankete göre,16-24 yaş arası okurların % 62’si e-kitap yerine, basılı kitabı tercih ediyor. Anketin sonuçları, gençlerin okuma alışkanlıklarına yönelik gittikçe kemikleşmeye doğru yol alan önyargıyı yıkıyor. Teknoloji bağımlısı olarak ‘etiketlenen’ 16-24 yaş arası okurların basılı kitabı tercihlerindeki en büyük etken, e-kitapların fiyatının yüksekliği ve basılı kitabın kendilerine verdiği fiziksel his. Bunun yanı sıra bu genç okurların araştırma sorularına verdiği “Kitabın kokusunu seviyorum”, “Biriktirmeyi seviyorum”, “Kullandıktan sonra satabilirim”, “Arkadaşlarıma ödünç verebilirim” ve “Dolu bir kitaplığımın olmasını seviyorum” gibi cevapları da bir hayli dikkat çekici. Anketi hazırlayan Voxburner firmasının yöneticilerinden Luke Mitchell’in sonuçlarla ilgili yorumu ise şöyle: “Sonuç sürpriz oldu çünkü bu yaş grubunun telefonlarına ve sanal dünyalarına bağımlı olduklarını görebiliyorsunuz. Bu yüzden sonuç beklenmedik çıktı denebilir. Kitaplar statü sembolleridir. İnsanların Kindle’larında ne okuduklarını göremezsiniz.”

E-kitabın bu düşüşü karşısında ‘emekli yazar’ Philip Roth’un kehanetinden de söz etmek lazım. Bir söyleşisinde romana 25 yıl ömür biçen Roth, roman okuma eyleminin kendisinin bir külte dönüşeceğini ve roman okurlarının, bugün şiir okuyan insanlar gibi bir azınlık olacağını söylemiş ve basılı kâğıdın ortadan kalkıp kitabın nesne olarak öleceğini dile getirmişti. Basılı kitabın öyle hemencecik elini eteğini çekip yok olacağı tezi, son araştırmalarla birlikte bir söylenceye varacağa benziyor. Galiba, Eco ve Carriere haklı çıkacak: Kitaplardan kurtulabileceğinizi sanmayın!

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
15/12/2013


2 Aralık 2013 Pazartesi

Yıldızı geç parlayan yazarlar

İllüstrasyon: Cem Kızıltuğ
Amerikalı yazar John Williams (1922-1994) Stoner adlı romanını 1965’te kaleme almıştı. Yazarın kendi hayatıyla benzerlikler taşıyan eserin konusu kısaca şöyle: William Stoner ziraat fakültesini bitirip babasının çiftliğini devralmak için yola düşer. İngiliz edebiyatına merakı, onu bu alana yöneltir. İnişli çıkışlı bir evliliğe rağmen aşkı bulan Stoner sönük ve sıradan bir akademisyen sayılmasına rağmen işini coşkuyla yapar. Roman sıradan görünümlü bir edebiyat profesörünün hikâyesini anlatıyor.

Stoner yayımlandığı yıl yaklaşık iki bin adet satar, öyle ki senelerce kitabın baskısı bulunmaz. Fakat roman neredeyse her on yılda bir edebiyat okurlarının, başka deyişle ‘mutlu bir azınlık’ın ilgisi sayesinde yeniden basılır. Peki, neden bunca zaman kimse kitabın adını bile duymamıştır? Kaldı ki, John Williams 1973’te Augustus adlı kitabıyla Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’ne değer görülmüştür.

Seneler sonra ‘keşfedildi’

Stoner’ın hikâyesini şaşırtıcı kılan, yazarının ölümünden seneler sonra ‘keşfedilmesi’. Fransa, İtalya, Hollanda, İspanya ve İsrail’de aylarca çoksatanlar listesinde kalan roman geçtiğimiz günlerde Koton Kitap tarafından dilimizde yayımlandı. Tam da burada sorular ağı bizi içine çekiyor: Nasıl oldu da eleştirmenlerin “muhteşem bir roman” diye tanımladığı Stoner yıllar sonra çoksatanlar listesine girdi?

New York Review Books’un (ünlü NYRB dergisinin yayınevi) editörü Edwin Frank, Stoner ile bir kitapçıda karşılaşır. Bir oturuşta bitirdiği romandan çok etkilenen Frank, hemen eserin yayın haklarını satın alır. Stoner yayınevinin klasikler serisinden 2006’da basılır. Kısa sürede kitap hakkında pek çok iyi eleştiri yazısı çıkar. Eleştirmenler romanı “nefes kesici, büyüleyici” diye niteler.

Stoner’ın ünü ABD’den sonra İngiltere’ye ulaşır. Romancı Colum McCann, The Guardian gazetesinde kitabı “geçtiğimiz yüzyılın unutulmuş, en güzel romanlarından biri” olarak tanımlar. Romanın ünü Avrupa’ya yayılır ve pek çok büyük yayınevi yayın haklarını satın almak için yarışa girer. Stoner, yazılmasının üzerinden yaklaşık elli yıl sonra uluslararası bir şöhrettir artık.

Ünlü olmamakla ünlü bir yazar

John Williams’ın arkadaşı Dan Wakefield, Stoner’ın yazarını “o, ünlü olmamakla ünlüydü” diye anlatıyor. Claire Cameron, kitabın yeniden gündeme gelmesini bir adamın doğru zamanda doğru mekânda bulunması ile açıklarken yerinde bir saptama yapıyor: Roman hak ettiği ilgiyi seneler sonra has edebiyatın tadına varmış iyi bir editör sayesinde görmüştür.

Edebiyat ajanı Denise Bukowski, her yayıncının göz ardı edilmiş iyi bir yazarı keşfetmeye meraklı olduğunu ve bir kitap NYRB klasikler dizisinden yayımlanmışsa dünyada hiçbir yayıncının onu basmakta tereddüt etmeyeceğini söylüyor. Stoner’ın Hollandalı yayıncısı Oscar van Gelderen, Williams’ın romanını basma fikrini mesai arkadaşları ile paylaştığında “Emin misin, bu çok sıkıcı bir kitaba benziyor.” cevabı ile karşılaşmış. Fakat hayatta olmayan bir yazarın kitabını piyasaya sunmanın zorluklarını bir kenara bırakarak kitabı dikkat çekici bir kapakla ve üzerinde “klasik” tanımlaması olmadan yayımlamış. Claire Cameron’un anlattığına göre Hollandalı yayıncı sosyal medyanın imkânlarını seferber ederek iyi bir satış rakamı yakalamış ve Stoner ülkenin en çok satan romanı olmuş.

Türk ve dünya edebiyatında Stoner’ın kaderini paylaşan pek çok eser var. Selim İleri’nin dediği gibi, “Her çağın okuma, yorumlama anlayışı farklı oluyor. Dün önemsenenler, yere göğe sığdırılamayanlar, bakıyorsunuz bugün sönüp gitmiş. Bazen tam tersi: Dünün gözden ırak tuttukları, görmezden geldikleri (belki sadece göremediği) yarına açılabiliyor.”

Kalıcı olmanın dayanılmaz cazibesi

Edebiyatta kalıcılığın kurallarının bulunduğunu söylemek mümkün değil, fakat kalıcı olmak her yazarın içinde tükenmeyen bir dürtüdür. William Faulkner’ın tespitiyle, “Her sanatçının amacı, devinimi yani yaşamı suni yollarla durdurup sabit kılmaktır ki yüzyıl sonra bir yabancı ona baktı­ğında yaşam yeniden canlansın. İnsan fani olduğuna göre, onun için tek mümkün olan ölümsüzlük, geride her zaman canlı kalacak ölümsüz bir şey bırakmaktır. İşte bu, sanatçının geçmek zorunda olduğu nihai ve geri dönülmez unutulma yolunda, duvara ‘Kilroy buradaydı’ yazma şeklidir.” Aynı konuda T. S. Eliot’ın şu sözü de kayda değer: “Hiçbir dürüst şair yazdıklarının kalıcı değerinden emin olamaz. Bütün zamanını ziyan etmiş ve hayatını bir hiç için altüst etmiş olabilir.”

Faulkner’ın sözünü ettiği ‘ölümsüzlük’ konusuna bir örnekle devam edelim. İngiltere’nin The Guardian gazetesi 1929’da okurlarına 2029’da hangi yazarların okunacağını sorar. Listedeki ilk beş yazar şöyledir: John Galsworthy (1,180 oy alır), H. G. Wells (933 oy), Arnold Bennett (654 oy), Rudyard Kipling (455 oy), J. M. Barrie (286 oy). Daha 2029’a ulaşmadan listedeki birçok yazarın ismi edebiyat dünyasından neredeyse silindi. Şimdilerde İngiliz edebiyatının klasikleri olarak nitelenen James Joyce, Virginia Woolf, D. H. Lawrence, E. M. Forster ise listede pek rağbet görmemiş (Joyce sadece 10 oy almış). İngiliz yazar John Sutherland, listedeki bu ilginç tabloyu modernizme ve edebi eleştiri geleneğinin zamanla gelişmesine bağlıyor. Gelecekte kimin okunacağını uzun vadede tahmin etmek elbette zor, ancak kanonik edebiyata eklemlenebilen ve o safta konumlandırılan eserlerin talihinin daha açık olduğunu söylemek mümkün.

‘Çoksatar’ sözcüğü nerden geliyor?

“Çoksatar” sözcüğünün ilk kez 1889’da bir Kansas City gazetesinde kullanıldığını söyleyen Alberto Manguel şöyle devam ediyor: “Çoksatanlara hayran kalmaya hevesliyiz ve ‘bir kitabın raf ömrü’nden söz ediyoruz, ama çoğu kitabın ancak bir yumurta kadar ölümsüz olduğunu anlamak bizi hayal kırıklığına uğratıyor.” Tom Vanderbilt, çoksatar kitapların nadiren de olsa zamanın dişli çarklarından nasıl sıyrılıp hâlâ okunduklarını incelediği yazısında, bunu farklı nedenlere bağlar. Bir teoriye göre bu kitaplar hiç de iyi olmadığı için talep görmüyor, diğer teoriye göre ise her nesil kendinden önceki çok satan kitapların kodlarını öğrenip kendi zamanına uyarlıyor .

John Williams’ın hemen yanı başında konumlandırılabilecek ve onunla aynı kaderi paylaşan isimlerden biri Sylvia Plath. Ölümünün 50. yılında anılan Plath’in intiharından kısa süre önce yayımlanan tek romanı Sırça Fanus, yeni bir kapakla tekrar okura sunuldu. (Kitabı yayımlayan Faber & Faber, kapağıyla pek çok eleştirinin odağı olmuştu.) Bu yayıncı hamlesi romanın İngiltere’deki pek çok kitabevinde çok satanlar rafına yerleşmesini sağladı.

Plath’in kocası İngiliz şair Ted Hughes’un (1930-1998) da bir kitabı benzer kaderi paylaşıyor. Şairin 1998’de Birthday Letters adıyla yayımladığı kitap, Plath ile ilişkisinden izler taşıyor. Hughes’un 2010’da yayımlanan, Plath’ın ölümünden önceki üç gününü anlattığı ve intihara giden süreçte kayıp halka olarak görülen “Last Letter” adlı şiiri gözlerin yeniden şaire çevrilmesine sebep oldu. Şiir kitapları tekrar basıldı. Bir şairin bir başka şairin yıldızını parlatmasına başka bir örnek: John Donne (1572-1631), T. S. Eliot’ın yaklaşık 300 yıl sonra dikkat çekmesiyle görünür hale gelmişti.

Jane Austen’ın geç gelen şöhreti

Jane Austen (1775-1817) yaşadığı dönemde pek ünlü bir yazar değilken, ona olan ilgi ölümünden sonra artar, birçok eseri dizilere ve filmlere uyarlanır. Austen’ın yaşadığı dönemde kitap satış rakamları fena olmasa da asıl ‘patlamayı’ öldükten sonra yapar. Öyle ki, eserleri parodi romanlara konu olur. Edgar Allan Poe (1809-1849) ise “Kuzgun” adlı şiiri yayımlandıktan tam 18 yıl sonra ünlenir. Poe hayatı boyunca yazıdan yeteri kadar para kazanamasa bile öldükten sonra büyük bir üne erişir. Henry David Thoreau (1817-1862) da bu konuda talihsizler arasındadır. Yazarın sağlığında yayımlayabildiği sadece iki kitabı vardır. Concord ve Merrimack Irmakları Üzerinde Bir Hafta adlı kitabını bin adet (kendi parasıyla) bastırır, fakat bunlardan sadece 300 kadarı satılır. Günlükleri ve diğer eserleri yazarın ölümünden sonra yayımlanır, böylece Thoreau ünlüler kervanına katılır.

Herman Melville (1819-1891) ise ilk romanı Typee ile başarı yakalar, fakat sonraki romanları daha az ilgi görür ve az satar. Moby Dick yazarın bir nevi patlama yaptığı kitap olur, eleştirmenlerden ve okurlardan ilgi görür. Pierre adlı romanı ise işlediği temadan dolayı bu yükselişe son verir. Fakat Melville yarım kalan ve ölümünden sonra yayımlanan Billy Budd ile itibarını tazelemiştir.

Emily Dickinson’ın parlayan yıldızı

Emily Dickinson (1830-1886) tam anlamıyla ‘yıldızı sonradan parlayan’ bir şair. Çekmecelerde sakladığı şiirlerini gazete ve dergilerde takma isimle yayımladığında pek ilgi görmez fakat öldükten sonra çekmeceden çıkan şiirleri ona büyük ün kazandırır. Dickinson yaşadığı dönemde kendi adıyla sadece yedi şiiri yayımlanmıştır. Kimi edebiyat tarihçileri şairin 1800’ün üzerinde şiir yazdığı görüşünde.

Franz Kafka’nın da (1883-1924) yaşarken pek az eseri yayımlanır. Edebi dehası yazarın ölümüne kadar çok fark edilmez. Bilindiği gibi, taslaklarını, günlüklerini ve mektuplarını öldükten sonra imha etmesi için bıraktığı Max Brod, yazarın bu dileğini yerine getirmez. Kafka, Brod’un bu ‘ihanetiyle’ dünyaca ünlü bir yazara dönüşür.

Sinemanın ve dizilerin etkisi

Geçmiş yıllarda pek çok ödül alıp şimdilerde ismi unutulan pek çok yazar sayılabilir. Bu unutulmuş yazarları tekrar dolaşıma sokan etkenlerden biri, romanlarının sinemaya ve TV dizilerine uyarlanması. İngiliz şair, yazar Ford Madox Ford’un (1873-1939) Parade’s End adlı eserinden BBC tarafından geçtiğimiz yıl uyarlanan yapım, Benedict Cumberbatch gibi ünlü oyuncuların yer almasıyla İngiliz okurların yeniden Ford’un eserlerine dönmesine yol açmıştı.

F. Scott Fitzgerald’ın (1896-1940) Muhteşem Gatsby adlı başyapıtı ise Amazon’un 2013 çoksatanlar listesinde yer alıyor. Bunun sırrını çözmek zor değil; roman geçtiğimiz mayıs ayında yeniden filme uyarlandığında başrolde Hollywood’un ünlü isimleri vardı.

Sinemanın ve TV dizilerinin yazarları tekrar dolaşıma sokmasının ülkemizde de örnekleri var. Her zaman ilgi gören romancılarımızdan Reşat Nuri Güntekin’in (1889-1956) pek çok eserinin TV uyarlamaları, seneler sonra kitaplarının yeniden dolaşımda kalmasını sağladı. Özellikle 1970’li yıllarda TRT’nin Türk edebiyatından Halit Ziya, Sait Faik, Aziz Nesin gibi yazarların eserlerini ekrana taşıması bu yazarlara ilgiyi artırmıştı. Geçtiğimiz yıllarda Aşk-ı Memnu dizisinin popülerliği, Halit Ziya’nın romanının yıldızını yeniden parlattı.

Andrey Platonov ise konumuza daha farklı bir örnek. Yeteneği Maksim Gorki tarafından keşfedilince edebiyat dünyasının dikkatini çeken Platonov (1899-1951) yazarlık hayatına iyi bir başlangıç yapar fakat daha sonra bazı eserleri baskıcı rejimin yasaklamalarına maruz kalır. Platonov, İkinci Dünya Savaşı’nda savaş muhabiri olarak çalışır ve ‘piyasada’ tekrar tanınır. Savaş sonrasında da birçok saldırıya maruz kalan talihsiz yazar, 1951’de oğlundan kaptığı tüberküloz sonucu ölür. Platonov’un başlıca eserleri 1980’lerin sonuna kadar yasaklı kalır ve 1990’larda KGB’nin edebiyat arşivinin ‘kısmen’ halka açılmasıyla bitmemiş bir romanı ortaya çıkınca yıldızı yeniden parlar.

Tanpınar ve Benjamin’in ortak kaderi

Son yıllarda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın (1901-1962) artık sınırları aşan bir yazar haline geldiğini söylemek yanlış olmasa gerek, zira kendi döneminde ilgi görmediğinden, dünyaya açılamadığından yakınan yazarın kitapları bir bir dünya dillerine çevriliyor. Tanpınar’ın hemen yanı başında konumlandırılabilecek, “aynı kederi paylaşan” bir başka yazar ise Walter Benjamin (1892-1940). O da 1970’lerden itibaren kitaplarının birçok dilde yayımlanmasıyla tanınırlık kazanmıştı. Nurdan Gürbilek, Tanpınar ve Benjamin’i birlikte okuduğu denemesinde şöyle diyor: “Birbirlerini tanımıyorlardı. Benjamin’in Tanpınar’dan haberi olması beklenemez. Türkçe bilmiyordu; ayrıca ufku, Rusya’yı saymazsak, Avrupa edebiyatı ve felsefesiyle sınırlıydı. Tanpınar’ın da Benjamin’den haberdar olması ihtimali pek yok. Sağlığında fazla tanınmıyordu çünkü Benjamin; üstelik Tanpınar’ın bilmediği bir dilde, Almanca yazıyordu.” Orhan Okay, Tanpınar’a sonradan duyulan ilgiyi şöyle açıklıyor: “Aslında Türk aydını ve okuyucusu da Tanpınar’la geç ilgilendi. Ancak 1970’li yıllardan sonra çeşitli eserleri; kültür, siyaset, sanat, edebiyat hakkındaki görüşleri ele alınmaya, münakaşa edilmeye başladı. Pek çok kitabı da o tarihlerden sonra tekrar tekrar basıldı. Şimdi ölümü üzerinden yarım yüzyıl geçti. Edebi eserlerinin sanat değeri daha iyi anlaşıldığı, takdir edildiği gibi insanlık, memleketimiz ve milletimiz hakkındaki görüşleri ve değer yargıları da daha dengeli ve sağlıklı görünüyor.”

Şöhrete sonradan ulaşan isimlerden İngiliz yazar Barbara Pym ise (1913-1980) biyografi yazarı David Cecil ve şair Philip Larkin’in 1977’de kendisini “yüzyılın en iyi yazarı” olarak nitelemesiyle yeniden gündeme gelir. Bu dikkat çekici sözlerden sonra gözler Pym’e çevrilir ve yazarın Quartet in Autumn adlı romanı 1977’de Booker Ödülü’ne aday gösterilir. Pym ile aynı kuşaktan olan Elizabeth Taylor (1912–1975) da ortak bir kaderi paylaşır. Hilary Mantel’in “usta, başarılı fakat biraz küçümsenmiş” diye tanımladığı yazarın eserleri 21. yüzyılda yönetmenlerin ilgisi çeker ve beyazperdeye uyarlanır.

Robero Bolaño örneği

Yıldızı sonradan parlayan yazarlara bir başka örnek, ABD’li yazar John Kennedy Toole (1937-1969). Yazar, Alıklar Birliği (A Confederacy of Dunces) adlı romanı yayımlanmadan önce intihar eder. Toole’un yayıncılar tarafından geri çevrilen romanı, ölümünden sonra, 1981 yılında Pulitzer Ödülü’nü kazanır ve yaklaşık 20 dile çevrilir. Yazar John Fante (1909-1983) de Charles Bukowski’nin çabalarıyla yeniden gündeme gelmiştir.

Roberto Bolaño- nun (1953-2003) dilimize geçtiğimiz yıl çevrilen 2666’sı yayımlandığı dillerde büyük ilgi gördü. Erken ölümü, yazarın kendi döneminde pek keşfedilmemiş olmasının sebeplerinden biri sayılabilir. Fakat son yıllarda Bolaño’nun arşivi açıldıkça art arda yayımlanan kitaplar gözleri bu isme çevirdi. Stieg Larsson (1954-2004) da ölümünün ardından “Milenyum” üçlemesi ile tüm dünyada şöhreti yakaladı. Ejderha Dövmeli Kız adlı romanının yazarın vefatından dört yıl sonra yayımlanması ve sinemaya uyarlanması, Larsson’u dünyanın en çoksatan yazarlarından biri haline getirdi.

Yazar ve okur arasında önemli bir köprü vazifesi gören bir başka ‘anahtar’ ise biyografiler. Safiye Erol, Suat Derviş, Fatma Aliye, Samiha Ayverdi gibi yazarlar hakkında yayımlanan biyografilerin bu isimleri tekrar rafa taşıdığını söylemek mümkün. Batıdaki en önemli örneği ise William Blake (1757–1827) için yazılan biyografi. Blake, yaşadığı dönemde pek bilinmeyen bir şairdi, ta ki ölümünden sonra Alexander Gilchrist’ın (kendisi 33 yaşında pek genç iken ölür) hakkında yazdığı bir biyografi kitabı ile tam anlamıyla fark edilene kadar…

İyi editörün keşfi

Yukarıdaki örneklerin yanı sıra, bir kitabın yeniden keşfedilmesinde büyük etkenlerden biri de editör. Onun ince sezgisi, becerisi ve donanımı bir kitabın yeniden elden ele dolaşmasını sağlar, tıpkı Stoner örneğinde olduğu gibi… Editör Edwin Frank’ın sezgisi sayesinde çoğumuz bu kitaptan haberdarız. O yüzden, yayınevlerinin birbirinin mutfağında neler piştiğini iyi koklaması, başka ülkelerde hangi kitapların okunduğunu izlemesi gerekiyor. Yeni keşiflerin peşinde olan editörlere edebiyat dünyasının borcu var. İş, sonunda Manguel’in dediğine geliyor: “Ama editörlerle de –‘basımına engel olacak bir şey yok’ hükümleri olmaksızın nerdeyse hiçbir kitabın yayımlanamayacağı editörlerin sürekli ve artık kaçınılmaz varlığıyla da- belki müthiş yeni bir şeyi, bir anka kuşu gibi göz kamaştırıcı ve emsalsiz olan bir şeyi, henüz doğmadığı için tanımlanması imkânsız ama doğmuş olsa yaradılışına hiçbir gizli paylaşıcıyı kabul edemeyecek bir şeyi kaçırıyor olabiliriz.”

Kitap okurla buluşacaktır ama…

Bir eseri ölümsüz kılan elbette okurdur, fakat bir yazarın yeniden fark edilmesi, Wittgenstein’ın başka bir bağlamda kullandığı ifadeyle, “çakışan ve örtüşen bir karmaşık benzerlikler ağı”na sahip. Editörün ince sezgisi, film ve dizilerin Adorno’nun dediği gibi “Halk ne ister?” sorusunun peşine düşmesi, bir yazarın bir başka yazara dikkati çekmesi, eleştirmenin ısrarı, yayıncının zekice hamleleri ve vasiyete uymayan arkadaşın ihaneti… Bütün bunlar bir yazarın yeniden fark edilmesinde ayrı ayrı etkenler. Her şeyi belki de en güzel Cemil Kavukçu özetliyor: “Değeri bilinmemiş, unutulmuş romanlar, öyküler vardır. Bunlar, zamana karşı direnemeyip yenik düştükleri için gözlerden ırak kalmış ürünler değildir; tuhaf yazgıları nedeniyle geçici olarak okurdan kopmuşlardır. Yapıt, gün gelecek değerini bulacak, okuruyla buluşacaktır ama ne yazık ki yazarının bundan haberi olmayacaktır. İşin trajik yanı da budur işte. Yazar, anlatmak istediklerini, kurguladığı dünyayı çekmecesinde saklamak için değil, okurlarla paylaşmak için yazar.”

Musa İğrek
Kitap Zamanı
Sayı: 95
2/12/2013


1 Aralık 2013 Pazar

‘100 Temel Eser kitapları intihal çeviriyi artırdı’

'Çeviride İntihal' projesinin yürüten ekipte (soldan sağa) Sabri Gürses, Damla Kaleş, Derya Duman ve Mehmet Şahin yer alıyor.
Günümüzde gittikçe yaygın bir hal alan çeviri intihaline karşı TÜBİTAK destekli bir çeviribilim projesi yürütülüyor. Yayın dünyasına pek çok katkısı olacak projenin ekibine göre, 100 Temel Eser kitapları intihal çeviri sayısının artmasına yol açtı. Artan çeviri intihalini tespit etmek ve önlemek için mekanik bir yönteme ulaşmayı hedefleyen projenin başlangıcı; yazar, çevirmen Sabri Gürses’in 2006’da bir gazetenin dağıttığı klasik eserlerin çevirilerinin intihal olduğunu, geçmişte yapılmış çevirilerin küçük değişikliklerle ilk kez yayınlanmış gibi gösterildiğini fark etmesine uzanır. Gürses, bu bulguları Çeviribilim adlı internet dergisinde yayınlar. Başka intihal örneklerini de inceleyen Gürses, konunun peşini bırakmaz. 2012’de ise İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden, çeviri ve teknoloji ilişkileri üzerine çalışan çeviribilimci Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şahin intihallerin bilgisayar destekli analiz edilebileceğini, böylece daha somut önlemler alınabileceğini saptar. Daha sonra ekibe Yrd. Doç. Dr. Derya Duman ve yüksek lisans öğrencisi Damla Kaleş katılır.

Altı aydır “Çeviride İntihal” projesi üzerine çalışan ekip Rus, Fransız ve İngiliz edebiyatından üç klasik yazarın üç eserini örneklem olarak seçti. Bu üç eserin piyasadaki bütün örneklerini toplayan ekip, bunları tarayıcıdan geçirerek metne dönüştürüyor. Elde ettikleri bulgulardan yola çıkarak karşılaştırmalı metin analizi için hangi bilgisayar programının daha iyi sonuç vereceği üzerinde çalışıyorlar.

İntihalin şifrelerini çözüyorlar

Çalışmayı 2015’te tamamlamayı planlayan ekip, sayısal veriler elde etmek, metinler arasındaki benzerlik oranlarını saptamak üzere sözcük ve sözdizim düzeyinde incelemeler yürütüyor. Bunun dışında, makinelerin yeterince algılayamayacağı nadir sözcük ve ifadelerin kullanılması, tekerrürlerin yakalanması, aynı sözcük için eşanlamlı ya da öz Türkçe sözcüklerin kullanılması gibi benzerlikleri saptamak üzere semantik bir analiz yapıyor: “Burada, bu tip çalışmalarda kullanılmaya başlanmış olan adli dilbilim devreye giriyor. Ayrıca çok açık benzerlik ya da örtüşmelerde sosyolojik, bağlantısal bir analiz gerekiyor. Yayınevi, metin sahibi olarak görünen kişi, matbaa vb. kurumlar arasındaki ilişkiyi çözmeye çalışıyoruz.”

İntihal çevirilerin piyasaya çıkmadan önlenmesini amaçlayan projenin yürütücüleri, olayın boyutunu ve okura zararını şöyle özetliyor: “Şu anda internet kitap satış sitelerinden kitapçılara, resmi kütüphanelere dek her yer sahte, intihal çevirilerle dolmuş durumda. Okur açısından bu öncelikle edebiyat zevkinin bozulması anlamına geliyor, çünkü bir insanın emeğiyle üretilmemiş, hazır bir metnin sözdiziminin değiştirilmesi, gerçek çevirinin kısaltılması yoluyla türetilmiş metinler anlam yoksulluğuna da yol açıyor. Bu yazarları da, onlardan beklenenleri de etkiler. Çevirmenlerse hem sahte isimler arasında itibar, saygı kaybediyorlar, hem de emekleri değersizleşiyor.”

Çeviri eleştirisinin eksikliği intihali tetikliyor
Projenin ekibine göre, “100 Temel Eser kitapları da intihal çeviri sayısının artmasına yol açtı, ama buna karşılık bu eserlerin seçkin örneklerinin öne çıkmasını sağlamadı nedense. Robinson Crusoe, Madam Bovary, Ölü Canlar, Sefiller.. gibi telifi geçmiş örnekler için bile, bu kitapların klasik, model alınacak çevirisi şudur diyemiyoruz. Herhalde iyi bir çeviri eleştiri geliştiremediğimiz için olmalı bu; ama biraz da yapılanları yeterince ödüllendirmediğimiz, övmediğimiz için olmalı. Gerçek, intihal olmayan çeviriler için konuşursak, her yayınevinin kendi klasik setini yapma arzusunun tek iyi yanı, farklı çevirilerin, farklı dillerin ortaya çıkması, keşke daha çok saygı gördükleri bir ortamda olsalar.”

Musa İğrek, İstanbul 
Zaman Gazetesi
1/12/2013