30 Ekim 2013 Çarşamba

Bakanlık belediyelere devretti, taşra kütüphaneleri sahipsiz kaldı


1950'li yıllarda genç bir kütüphaneci olan Mustafa Güzelgöz, Ürgüp Tahsinağa Kütüphanesi'nde göreve başlar. Nevşehir'de ulaşılması zor engebeli yolları aşarak, kütüphaneden aldığı kitapları civardaki köylerin halkına eşekle taşıdığı için "Merkepli Kütüphaneci" lakabıyla anılmaya başlar. Namı yurtiçine ve yurtdışına yayılan Güzelgöz, bu gayretinden ötürü pek çok ödüle layık görülür. Güzelgöz'ün bu hikâyesi, Fakir Baykurt'un Eşekli Kütüphaneci adlı romanına bile konu olur. 2005'te vefat eden Merkepli Kütüphaneci'nin bu gayreti hafızalarda yerini koruyadursun, artık yakın zamanda özellikle Anadolu'daki ilçe ve beldelerde kütüphane bulmak giderek zorlaşacak, zira Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yerel yönetimlere devrettiği kütüphaneler sahipsiz durumda.

Resmî rakamlara göre Türkiye genelinde bakanlığa bağlı hizmet vermekte iken 2001-20011 yılları arasında protokolle yerel yönetimlere devredilen kütüphane sayısı 321. Bu kütüphanelere ulaştığımızda ise pek çoğunun personel eksikliğinden, ilgisizlikten ve binaların başka faaliyetler için kullanılmasından dolayı kapalı durumda olduğu bilgisini edindik. Bu 'tabela' kütüphaneleri belediyelerin yönetimine geçtikten sonra herhangi bir denetime tabi tutulmamış. Devredilen kütüphanelerde bir sistem bütünlüğünün olmaması, kütüphanelerin işleyişini aksatırken, belediyelerin ilgisizliği bu mekanları kaderleriyle baş başa bırakmış.

Avrupa'nın pek çok şehrinde kütüphaneler yerel yönetimlere bağlı olarak faaliyet gösteriyor. Bakanlığın kütüphaneleri yerel yönetimlere devretme kararında bu örneklerin de etkisi var. Çünkü büyükşehirlerdeki kütüphaneler, hem halkın ilgisi hem de personel ve imkân sağlandığı için faaliyetlerini kolayca sürdürebiliyor. Fakat taşra kütüphanelerini bakanlığın takip etmesi ve geliştirmesi fizikî ve maddî zorluklar taşıyor. Yerinden yönetim ilkesi gereği belediyelerin bu kütüphaneleri daha işlevsel hale getireceği fikri teorik olarak doğru görünse de kitap ve kütüphaneye olan ilginin sınırlı olduğu ülkemizde bu, pratiğe aktarılamıyor. Oysa Avrupa'da en küçük beldelerde bile zengin, bakımlı ve işleyen kütüphaneler bulunuyor.

Türkiye'de büyük şehirlerdeki kütüphaneler faaliyetlerini daha kolay sürdürürken, Anadolu'daki pek çok kütüphane sıkıntı yaşıyor. Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Erkin Yılmaz, kütüphanelerin devredilmesinden sonra kendi yönetim alanlarından çıktığını belirterek, önümüzdeki günlerde yeni bir devrin söz konusu olmadığını söylüyor. Kütüphaneler ve Yayımlar eski Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge Kula, yapılan devirlerin siyasî bir karar üzerine değil, gereklilikten doğduğunu fakat kütüphanelerin devrinden sonra bunların verimliliği ile ilgili herhangi bir denetim yapılmadığını ifade ediyor. Türk Kütüphaneciler Derneği Başkanı Ali Fuat Kartal ise “Belediyelerin devredilen kütüphaneleri açık tutması gerekiyor fakat kimi belediyeler gücü olmadığı için ilgilenemiyor ve hatta bazılarını kapatıyor.” diyor.

DEVİR, UZUN SÜRE TARTIŞILDI

Kütüphanelerin yerel yönetimlere devrinin hikâyesi hayli eski. Devir, Atilla Koç'un bakanlığı sırasında, 2004'teki Kamu Yönetimi Reformu Yasa Tasarısı kapsamında gündeme gelir. 2008'de ise Meclis'e gelen “Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Bazı Taşra Kuruluşlarının İl Özel İdareleri ve Belediyelere Devredilmesi İle Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Yasa Tasarısı” ile kütüphanelerin devri konusunda ısrar sürer, bakanlık pek çok eleştiri alır. Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 2008'de yaptığı bir konuşmasında, "Elbette Kültür Bakanlığı'nın kütüphaneleri tamamıyla gözden çıkarması gibi bir durum söz konusu değildir. Milli Kütüphaneler, yazma eserler, Milli Kütüphanelerle ilgili bütün bu ağ elbette Kültür Bakanlığı içindedir ama Anadolu'da kütüphane değil, belki kitap evi, okuma evi denebilecek olan çok sayıda doğrudan bakanlığa bağlı ünite var. Acaba bütün bunları bir yerel yönetim merkezindeki, ücra köşesindeki okuma evi, kitaplık denecek şeyi buradan yönetmeye kalkmak doğru mudur? Yoksa bir ölçüde oradaki yerel yönetimlerle, yerinden yönetim anlayışıyla paylaşmak, hizmeti daha halkın ayağına götürmek ve yerel katılımı sağlamak olmaz mı?” der.

Gündeme getirildiği günden itibaren pek çok tartışmayı beraberinde getiren bu devrin, çeşitli dönemlerde yasalaştırılması girişiminde bulunulsa da tepkilerden dolayı bu gerçekleşmez. Bakanlık yasa ile gerçekleştiremediği bu devir işlemi için protokol yoluna başvurur. İl kütüphanelerini kendi hizmet alanında bırakan bakanlık, ilçe ve beldelerdeki pek çok kütüphaneyi yerel yönetimlere devreder. Bakanlık tarafından hazırlanan ve 11.1.2012 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren yeni Halk Kütüphaneleri Yönetmeliği'nde kütüphanelerin devri ve denetimiyle ilgili şu iki madde yer alıyor: 1) “Çeşitli nedenlerle hizmet veremeyen kütüphaneler, hizmetlerini sürdürmesi koşuluyla, diğer kamu kurum ve kuruluşlarına bir tutanak çerçevesinde bakanlıkça devredilebilir.” 2) “Devredilen kütüphaneler, il kültür ve turizm müdürlükleri ile il halk kütüphanesi müdürlükleri işbirliğiyle izlenir. Tutanak koşullarının yerine getirilmemesi durumunda, devredilen kütüphanenin her türlü taşınırı il içinde ihtiyacı bulunan başka kütüphanelere bakanlık onayı ile devredilir.”

"RESMÎ OLARAK GÖZÜKÜYOR FAKAT BÖYLE BİR KÜTÜPHANE YOK"

Yerel yönetimlere devredilen kütüphanelere ulaştığımızda üzücü bir tablo ile karşılaştık. Telefonla ulaşabildiğimiz görevlilerden aldığımız cevaplar şöyle: İzmir Bölcek İl Halk Kütüphanesi: “Bir yıl kadar oldu kapanalı, faal değil. Hem kütüphane memurumuz da emekli oldu. Yapacak bir şey yok. Zaten belediyemiz de yakında kapanacak.” Aydın Horsunlu Halk Kütüphanesi: “Kütüphane ile ilgilenen bir arkadaş yok. Nasıl bir kitap aradığınızı bilmiyorum ama sizin için kütüphaneyi açarız. Aradığınız kitabı kendiniz bulmanız lazım.” Bayburt Arpalı Halk Kütüphanesi: “Resmi olarak gözüküyor, fakat yok böyle bir kütüphane. Adı var sadece, hiç açılmadı.” Artvin Kendirli Halk Kütüphanesi: “Saat 15.00 ile 17.00 arasında hizmet veriyoruz, gelirseniz yardımcı oluruz.” Yozgat Eymir Halk Kütüphanesi: “Kütüphanemiz yok ki, belediyede vardı sonra tüm kitaplarını okula bıraktı, okul kullanıyor şimdi ama halk kütüphanesi yok artık.” Ankara Avşar Halk Kütüphanesi: “Kitaplar duruyor ama kütüphane aktif değil. Bala ilçesindeki kütüphaneye gidebilirsiniz.”

Yerel yönetimlere devredilen kütüphanelerin durumlarının pek iç açıcı olmadığı kesin. Sahipsiz kalan bu kütüphaneler bakanlık tarafından herhangi bir denetime tabi tutulmazken, belediyelerin de mevcut işleyişi, eleman yetersizliği ve maddi imkânları göz önünde bulundurulduğunda ilçe ve beldelerde kütüphanelerin bir bir kaybolacağını söylemek hiç de zor olmasa gerek. Halkın kütüphanelere ilgisizliği de devam ettikçe kütüphaneler taşradan yavaş yavaş silinecek gibi görünüyor. Küçük ilçelerde, beldelerde bile fakültelerin, meslek yüksekokullarının açıldığını, buralarda yüzlerce öğrencinin bulunduğunu düşünürsek, ortaya büyük bir çelişki çıkıyor.

"Belediyelerdeki mevcut işleyiş bu devre hazır değil"
Prof. Dr. Onur Bilge Kula–Kütüphaneler ve Yayımlar eski Genel Müdürü

“Görev yaptığım süre içerisinde yapılan devirler alınmış bir siyasî karar üzerine olmadı. Bu tamamen gereklilikten olmuştur. Yerel yönetimlere devredilen kütüphanelerin sayısı hiç yüksek bir sayıda olmadı, bu yüzden kütüphanelerin devrinden sonra bunların verimliliği ile ilgili herhangi bir denetim de yapılmadı. Hiçbir siyasî dönemle ilişkilendirmeden söylüyorum, Cumhuriyet döneminde en az ilgilenilen kurumlar kütüphaneler olmuştur. 1100'den fazla kütüphane açılmış fakat gerek kütüphanelerin donanımı, sayısı, halkın buralardan yararlanması ve personel sayısı açısından herhangi doğru dürüst bir çalışma yapılmamış. Türkiye'de 330 kütüphaneci çalışıyor. Nüfus ve kütüphaneci sayısına baktığımızda büyük bir orantısızlık çıkıyor. Eğitilmiş, işini bilen ve seven bir kadro geliştirmek lazım. Bizdeki mevcut kadronun büyük bir kısmı emeklilik aşamasına geçmiş. İlçe kütüphanelerinin yerel yönetimlere devredilmesi çok yanlış bir düşünce değil, fakat yerel yönetimler devraldıkları kütüphaneleri geliştirmeyi bırakın, varlığını sürdürmesine bile olanak hazırlamıyorlar. Belediyelerdeki mevcut işleyiş bu devre hazır değil, bu konuda millî bir politikamızın olması gerekir. Devredilen kütüphanelerin ne kadarı kütüphane olarak hizmet veriyor, hizmet verenler de ne kadar kütüphaneye uygun hizmet veriyor? Bu ikisinin yerinde gözlemlenmesi ve bakanlığın böyle bir çalışmayı gerekli görmesi gerekir.”

"Yerel yönetimler kütüphaneleri kapatmak zorunda kalıyor"
Ali Fuat Kartal, Türk Kütüphaneciler Derneği Başkanı


“Kütüphanelerin devri yerel yönetim anlayışına uygun bir politika ve biz dernek olarak bu görüşü savunuyoruz. Fakat bazı sorunlar var ülkemiz açısından. Bizde yerel yönetimler henüz kütüphane olgusuna çok yakın değiller. Şu andaki kanunlara göre belediyelerin kütüphane kurmasının önünde herhangi bir engel yok ama bunun başarılı örneklerini sadece İstanbul ve Bursa gibi illerde görebiliyoruz. Onun dışında diğer illerdeki belediyeler bu anlayıştan uzak. Kütüphanesi ile övünecek başkanların olduğu bir ülkeyi görebileceksek kütüphanelerin yerel yönetimlere devredilmesinin taraftarıyız. Bakanlıktan yerel yönetimlere devreden kütüphanelerin dernek olarak pek çoğunu biliyoruz. Meslektaşlarımızla görüştüğümüzde o kütüphanelerin tamamına yakını şu anda işlemez, yani kapatılmış durumda. Bakanlık buralara yeteri kadar eleman sağlayamadığı için yerel yönetimlerce buralar kapatılmak zorunda kaldı. Protokole göre belediyelerin bu binaları açık tutması ve personel istihdam etmesi gerekiyor fakat kimi belediyelerin bu noktada gücü olmadığı için ilgilenilmiyor ve kütüphaneler kapatılıyor. Halkın talebinin de bu kütüphanelerin kapanmasında büyük bir etkisi var. Halkın kütüphanelere sahip çıkması lazım. Bu kültür maalesef henüz bizde gelişmedi. Biz dernek olarak her kütüphanede en az meslekî eğitim almış bir kütüphanecinin olmasını istiyoruz.”


İllere göre yerel yönetime devredilen kütüphane sayısı


Adana: 10
Adıyaman: 3
Afyonkarahisar: 33
Aksaray: 7
Amasya: 7
Ankara: 3
Antalya: 11
Artvin: 1
Aydın: 10
Balıkesir: 4
Bartın: 1
Bayburt: 3
Bilecik: 1
Burdur: 1
Bursa: 5
Çanakkale: 1
Denizli: 11
Düzce: 1
Edirne: 5
Erzincan: 2
Erzurum: 9
Eskişehir: 5
Gaziantep: 1
Giresun: 1
Hatay: 2
Iğdır: 2
Isparta: 9
İstanbul: 4
İzmir: 5
Kahramanmaraş: 1
Karaman: 10
Kastamonu: 1
Kayseri: 7
Kırıkkale: 3
Kırklareli: 1
Kırşehir: 13
Konya: 29
Kütahya: 7
Malatya: 1
Manisa: 6
Mardin: 1
Mersin: 5
Muğla: 5
Nevşehir: 3
Niğde: 7
Ordu: 4
Osmaniye: 2
Rize: 2
Sakarya: 3
Samsun: 4
Sivas: 1
Şanlıurfa: 2
Tekirdağ: 1
Tokat: 8
Trabzon: 8
Van: 2
Yalova: 1
Yozgat: 11
Zonguldak: 4


Yıllara göre Türkiye'deki kütüphane sayısı

2000: 1.340
2001: 1.350
2002: 1.275
2003: 1.350
2004: 1.367
2005: 1.144
2006: 1.178
2007: 1.162
2008: 1.156
2009: 1.149
2010: 1.136
2011: 1.118
2012: 1.112

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
30/10/2013

http://www.zaman.com.tr/kultur_bakanlik-belediyelere-devretti-tasra-kutuphaneleri-sahipsiz-kaldi_2159147.html

29 Ekim 2013 Salı

Ağır, çok ağır bir dünya

15:00 Posted by Musa İğrek , , No comments
Fotoğraf: Selahattin Sevi
Susan Sontag hastalık ülkesine göç edip oranın neye benzediğini anlattığı benzersiz kitabı “Metafor Olarak Hastalık” adlı kitabına şöyle başlar: “Hastalık, hayatın gece karanlığıdır; daha sıkıntılı süren bir yurttaşlıktır. Doğup hayata gelen herkes, biri ‘sağlıklılar’, diğeri ‘hastalar’ ülkesinde olmak üzere çifte vatandaşlığa sahiptir bu yeryüzünde.” Yaşayan en büyük Türk şairlerinden Gülten Akın, yaklaşık altı yıl sonra yayımladığı yeni şiir kitabı “Beni Sorarsan”da (YKY) tıpkı Sontag gibi senelerdir misafiri olduğu hastalık ülkesinden ve orada yaşadıklarından izler dikkati çekiyor. 

Kitabın “önsöz gibi” gibi açılış kısmında “Ağır, çok ağır bir dünya” başlıklı yazısında Akın, alacası içinde pek çok güzel insan gibi günlük ev halini, kaybettiği dostlarını ve dört yıldır “kan kardeş olduğu” diyaliz makinesinde geçirdiği günleri anlatıyor. İncelikli bir duyarlılığın şairi Gülten Akın, bu kısacık yazısında adeta koca bir ömrün yükünü tarif etmeye çalışıyor: “Herkes ölüm görüyor, yaşlandıkça sevgili ölülerin sayısı yaşayanları aşıyor. Neyse ki düşlerimiz var. Anılarımız var.” Kırk iki şiirin yer aldığı kitap, bu yıl 80. doğum gününü kutlayan usta şairin esere adını veren “Beni Sorarsan” adlı şiiriyle açılıyor. Kitabın sonunda ise, 2008’de Türkiye’nin onur konuğu olduğu fakat Akın’ın sağlık sorunlarından dolayı katılamadığı Frankfurt Kitap Fuarı’nın kapanış konuşması yer alıyor. 

“Kabuk” adlı kısacık şiirinde dediği gibi (Kabuğu kaldırsan / derinleşir yara), hem kendisinin hem de hayatın kabuğunu “ağır, çok ağır” olsa da cesurca kaldırıyor. Kitapta, Akın’ın şiiri nasıl tanımladığını şu kısacık şiirde yakalamak mümkün “Şiir bizim eski suç ortağımız / Biz ne işledikse onunla işledik” diyor. Akın, Tomris Uyar, Füsun Akatlı ve “öteki” dostlarını da unutmuyor kitabında. Özellikle şiirlerin başlıkları ve sıralaması da dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır. Fakat, Akın’ın yeni şiir kitabını eline alan okurun, şairin o meşhur “Ah kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” dizesini tersine çevirip, inceliklerle bezenmiş bu şiirleri döne döne okuyacağı kesin. Hatta, şairin kitabındaki “Ben yoruldum gidiyorum/ Kendi endişeni kendin seç” dizesini görmezden gelip, Akın’ın daha pek çok yeni şiirini bekleyecek.

Beni Sorarsan

Beni sorarsan,

Kış işte

Kalbin elem günleri geldi

Dünya evlere çekildi, içlere

Sarı yaseminle gül arasında

Dağların mor baharıyla

Sis arasında

Denizle göl arasında

Yanımda kediler, kuşlar

Fikrimden dolaşıyorum

Hiçbir iktidarı sevmesem de

Sobanın iktidarında

Çarpışa çarpışa nasılsa

Büyüyebilen kızlar

Uslu, sakin, ölümü bekliyorlar

Yaşlılık

Dev mi oldular, başkaları

Üstüne üstüne gelip korkusuz

Güçlerini deniyorlar.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
29/10/2013

18 Ekim 2013 Cuma

Dünyanın çeviri kitap haritası


Günümüz İspanyol edebiyatının usta isimlerinden Carlos Ruiz Zafón’un Türkçeye Rüzgârın Gölgesi adıyla çevrilen kitabında, henüz çok genç olan Daniel Sempere adındaki genç kitapçı babasıyla birlikte Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı’nı ziyaret eder. Babası, oğlundan bir kitap seçmesini ve onu evlat edinmesini ister. Genç Daniel, mezarlıktan daha önce hiç adını ve yazarını duymadığı bir romana uzanır. Bu romandan sonra Daniel yazarın peşine düşer ve bu gizemli yazarın hayatını ve ölümündeki gerçeği araştırmaya koyulur. Zafón’un romanındaki Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı’ndaki kitapların kayıtlarını tutmak bir yana, yeni yayımlanan kitapları da listesine sessizce ekleyen ‘gerçek’ bir kuruluş var: UNESCO.

1932’den beri yeryüzünde konuşulan beş bin kadar dil arasında çıkan çeviri kitapların listesini sunmak için “Index Translationum” (http://portal.unesco.org/culture/en/ev.php-URL_ID=7810&URL_DO=DO_TOPIC&URL_SECTION=201.html) adlı bir bibliyografya oluşturan UNESCO’nun listesinde 100 ülkeden 2 milyondan fazla çeviri kitap yer alıyor. Bibliyografyaya göre dünyada en çok çevrilen çevrilen yazarlar sıralamasında, Agatha Christie, Jules Verne, William Shakespeare, Enid Blyton, Vladimir Lenin ve Stephen King; Türkçeden başka dillere çevrilen yazarlar sıralamasında ise Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet; M. Fethullah Gülen; Reşat Nuri Güntekin ve Bediüzzaman Said Nursi gibi isimler var.

UNESCO’nun en eski kültürel projelerinden biri olan bibliyografya önceleri üç ayda bir çıkan dergi iken daha sonra bir CD en nihayetinde ise online olarak yayın yapmaya başlar. Almanya, İspanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Amerika’yı kapsayan bibliyografya, II. Dünya Savaşı’ndan sonra 14 ülkeye ulaşır. Savaş sonrası dönemde ise yayıncılık faaliyetinin gittikçe artması ve ülkeler arasındaki kültürel değişimlerle birlikte bibliyografya gittikçe daha da genişler. Sitede edebiyat, sanat, tarih, bilim, araştırma gibi pek çok türde çeviri kitabın adı, yayımlandığı yıl, yayınevi ve çevirmeni gibi bilgiler sıralanıyor.

Türkçeye en çok çevrilen yazar Seyyid Kutub

Geçtiğimiz yıl 80. yıldönümünü kutlayan bibliyografyanın en önemli özelliği sürekli güncellenmesi. Bibliyografyaya yayıncılar, çevirmenler, öğrenciler, araştırmacılar ve arşivciler yoğun ilgi gösteriyor. Dünyada yayımlanan çeviri kitaplar konusunda en önemli başvuru kaynağı olan sitede yazar, yayıncı, yıl, ülke, dil ve tür başlıkları altında arama yapmak mümkün. Büyük bir arşiv sunan bibliyografyada seneler öncesinden basılmış ve şimdilerde unutulmuş pek çok kitabın yanı sıra yeni yayımlanan kitaplar da listeleniyor. Bibliyografyanın Türkiye ve Türkçe ile ilgili kısımlarına baktığımızda Türk okurunun ilgisi ve kitap beğenisine dair ipuçları var: Türkçeden en çok çevrilen yazar Orhan Pamuk; Türkçeye en çok çevrilen yazar Seyyid Kutub; en çok çeviri yayımlayan yayınevi Altın Kitaplar; Türkçenin en çok çevrildiği ülke Almanya; Türkçeye en çok çevrilen dil ise İngilizce.

Bilge Karasu karmaşık bir iş olan çevirinin, yaşamımızın temel öğelerinden biri haline geldiğini dile getirirken, UNESCO’nun seneler öncesinden bunu fark edip böyle bir bibliyografyaya girişmesi önümüze koca bir hazine sunuyor. Kim bilir, tıpkı Daniel gibi belki birilerinin yolu bu unutulmuş kitaplar mezarlığına düşer ve daha önce hiç duymadığı, hiç okumadığı bir yazarın kitabını ‘evlat’ edinir. Daha da ötesinde, UNESCO’nun bu bibliyografyası dünyadaki okurun ve yayıncılığın ilgisinin seneler içinde neye doğru yöneldiğinin izlerini çıkarıyor.

Dünyada en çok çevrilen ilk 10 yazar
Agatha Christie
Jules Verne
William Shakespeare
Enid Blyton
Barbara Cartland
Danielle Steel
Vladimir Lenin
H. C. Andersen
Stephen King
Jacob Grimm

Türkçeden en çok çevrilen yazarlar
Orhan Pamuk
Yaşar Kemal
Nâzım Hikmet
Aziz Nesin
M. Fethullah Gülen
Reşat Nuri Güntekin
Nedim Gürsel
Bediüzzaman Said Nursi
Aras Ören
Harun Yahya

Türkçeye en çok çevrilen yazarlar
Seyyid Kutb
Jules Verne
Gerard de Villiers
Jean de La Fontaine
Enid Blyton
Fyodor Dostoyevski
John Steinbeck
Jacob Grimm
Wilhelm Grimm
Agatha Christie

En çok çeviri kitap yayımlayan yayıncılar
Altın Kitaplar
Gelişim
CAN
İnkılap
Remzi
İletişim
MEB
Cem
s. n.
Tay

Türkçenin en çok çevrildiği ilk beş ülke
Almanya
Fransa
SSCB (1991’e kadar) Rusya
Amerika

Türkçeye en çok çevrilen diller
İngilizce
Fransızca
Almanca
Arapça
Rusça
İspanyolca
İtalyanca
Makedonca
Farsça
Danca

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
18/10/2013


15 Ekim 2013 Salı

İyi edebiyat insana faydalıdır!


İyi edebiyatın ne türden özelliklere sahip olduğu sorusu, hemen içinden çıkabilecek bir alan vaat etmez. Cem Akaş’ın güzel tanımlamasıyla “oku–zevk al–unut” kitapları dışında kalan eserleri has edebiyat diye tanımlarsak, her türden okumanın insana pek çok şey kattığı kesin. Fakat yeni yayımlanan bir araştırmaya göre “has edebiyat / iyi edebiyat” dediğimiz dil zevki veren, değerli ve kalıcı metinlerin karşımızdakileri daha iyi anlamaya yardımcı olduğu ve duygusal zekâmızı geliştirdiği ortaya çıktı. Amerikalı profesör Emanuele Castano ve David Comer Kidd’in gerçekleştirdiği yeni araştırma, edebi roman okuyanların popüler roman okuyanlara göre daha çok empati kurabildiğini ortaya koyarken, popüler roman okuyan deneklerin hiç kitap okumayanlarla aynı hataları yaptığı gibi ilginç bulgular sunuyor.

Enis Batur, “Müşteri esasına göre yapılan edebiyat, bir eğlenme aracından, tüketici için üretilen bir maldan ibarettir. Onun için de ‘satın alıcı’ya ayarlanır, bir arz talep ilişkisinden ve mantığından hız alır. Has edebiyat, denklemin elemanlarını farklı değerlere dayandığı için değiştirir. Müşteriye değil okura, satın alıcıya değil ‘alıcı’ya uzanır.” der. İyi edebiyatın tıpkı Batur’un dediği gibi sadece bir ‘eğlence’den ibaret olmadığı gerçeğini gözler önüne seren araştırmada, yaşları 18-75 arasında değişen yaklaşık 1000 deneğin bir kısmına Alice Munro (araştırma usta yazarın geçtiğimiz gün Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmesinden önce yapılmıştı) Louise Erdrich, Jesmyn Ward, Don DeLillo, Wendell Berry gibi edebi yazarların eserleri, diğerlerine ise Gillian Flynn, Rosamunde Pilcher, Danielle Steel ve Robert Heinlein gibi popüler yazarların kitapları okutulmuş. Bu okumalardan sonra kitaplardaki karakterlerden hareketle deneklerin sosyal ve duygusal zekâlarını ölçecek testler gerçekleştirilmiş.

“Edebi romanlar okuru yazara dönüştürür”

Araştırmayı hazırlayan Kidd’e göre edebi romanlar kurgudan öte karakterlere daha çok odaklanır ve bu tür eserlerde genellikle tek bir otoriter anlatıcı yoktur. Karakterler hakkında yorum yapmanın, bir netice çıkarmanın okura bırakıldığı bu eylemin tıpkı günlük hayatta başkalarıyla olan ilişkilerimize benzediğine değinen Kidd, “Edebi romanları okuyan okur bir nevi yazara dönüşür ve karakterler arasındaki boşlukları doldurur, çünkü onlar üzerine düşünmek zorundadır. Popüler romanlarda okur daha kontrol altındadır ve okurun pasif bir rolü vardır.” diyor. Çehov ve Dostoyevski gibi usta yazarların eserlerinde pek çok karakter, türlü türlü seslerle bir gerçekliğe işaret ederken okuru bir etkileşime davet ettiğini söyleyen Kidd, edebi romanların karşımızdakini daha iyi anlamak ve okuduklarımızdan edindiğimiz tecrübeleri hayatımıza aktarmada önemli bir işlev gördüğünü söylüyor.

Okuma alışkanlığının insanın davranışlarında olumlu yönde etkilerinin olduğu pek çok araştırma sonucunda bilinen bir gerçekken, uzmanlar has edebiyatın insan üzerinde olumlu etkisinin bir araştırmayla ortaya konulmasının dikkat çekici ve önemli olduğunu söylüyor. Yaşar Nabi’nin deyişiyle has edebiyat ürünü verebilmek hem çok çalışmayı, hem de çok yorulmayı gerektirir, bu yüzden bir yazar çok yorulmadan iyi edebiyat üretiminde bulunduğunu savunursa, edebiyatın kendisinden bir gün öç alacağına hazırlıklı olmalıdır. Haliyle yazarın türlü sıkıntıları ve uzun uğraşları sonucunda çıkan bir edebiyattan okurun çok “şey” öğreneceği, en önemlisi ise mutlu olacağı kesin.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
15/10/2013

12 Ekim 2013 Cumartesi

Bir maniniz yoksa İlhan Berk’e bekleriz!


Yazmayı kendisi için bir cehennem olarak tanımlayan usta şair İlhan Berk (1918–2008) şöyle devam eder: “Yeryüzü, bu en büyük kitap, hep yazılmalıdır. Sözcükler, sevgili sözcükler yerlerinden oynatılmalıdır, yeni bir yaşam adına.” Necatigil'in deyişiyle şiirimizin ‘uç beyi' Berk'in şiirleri, resimleri, kitapları, defterleri, çalışma odası, fotoğrafları, giysileri ve özel eşyaları ilk kez Bodrum dışına bir sergiyle çıktı. Bursa Nilüfer Belediyesi Nazım Hikmet Kültürevi'nde açılan ve küratörlüğünü şairin oğlu Ahmet Berk ve Gonca Özmen'in üstlendiği “İlhan Berk'e Ev Ziyareti” adlı sergi önceki akşam şairin dostları ve sevenlerinin katılımıyla açıldı.

İlhan Berk'in edebi mirasını paylaşmak için bu sergiyi Bodrum'dan getirdiklerini söyleyen Ahmet Berk, “Babam yaklaşık kırk yıl önce Bursa'ya gelmişti. Buraya seneler sonra tekrar geldiğinde eviyle, barkıyla, külliyatıyla gelmiş oldu. Sizler için geldi, tekrar berabersiniz.” dedi. Gonca Özmen ise usta şairi “Yetinmeyen biri oldu hep İlhan Berk. Sadece şiir yazmakla, sözün betimlediğiyle, göstermeye çalıştığıyla yetinmedi; imgeyi sözden çizgiye de taşıdı. Şiirde nasıl verili olanı, gerçekliği kendince görüp, bozup, isteyince yeniden yazdıysa, resimlerinde de aynı şeyi yaptı.” cümleleriyle anlattı.

İlhan Berk'in serginin en çok ilgi gören yazı masasını ziyaret edenler tıpkı Ahmet Haşim'in “Faust'un Mürekkep Lekeleri” yazısında “Goethe, Faust'u bu masa üzerinde yazdı. Bu lekeler Faust'un lekeleridir.” dediği gibi Güzel Irmak'tan, Delta'dan, Atlas'tan ve Galata'dan lekeler aramanın derdindeydi. Kalemlikler, masa lambası, daktilo, kamışlar, yağlıboyalar, fırçalar ile kâğıtlar, asılı duran ceket ile pantolon, beyaz şapkas ve terlikler… Bu bölüm İlhan Berk’in sanki bir yerlerden çıkıp o boş koltuğa oturacakmış gibi duruyor.

“Bu yeryüzünde, mutlu olduğum bir tek şey var: Resim yapmak.” diyen İlhan Berk'in sergide değişik boyutlarda kâğıtlara, kartonlara, zarflara, kitap kapaklarına, sayfalara ve ambalaj kâğıtlarına yaptığı resimler, yazdığı şiirler de yer alıyor. Sergide yaklaşık kırk resim ve desende özellikle çarpıtılmış kadın figürlerine anlam vermenin zorluğuna şairin “Ben resme çocuk gözüyle baktığım için, yanlışları da bu yüzden seviyorum. Yanlışlarla doludur benim yaptığım resim. Yanlışları düzeltmek ise aklımdan geçmez.” sözleri yetişiyor.

Sergi mekânının tam ortasında yer alan camekanda ise İlhan Berk'in telefon defterleri (Orhan Duru, Ahmet Oktay ve Onat Kutlar gibi dostlarının telefon numaralarını okumak mümkün), pasaportu (Emrullah İlhan Berk adıyla), emekli aylığı kartı (şairin 1 Nisan 1969'da emekli olmuş), yazarlık kartı, telefonu, iki kol saati (Zenith ve Quartz), gözlüğü, saç tellerinin hâlâ üzerinde olduğu fırçası, diş macunu, tıraş bıçağı ve aynası yer alıyor.

Diğer camekanda ise şairin Delta ve Çocuk, Güzel Irmak, Çiğnenmiş Gül ve Otağ gibi şiir kitaplarının karalamaları sergileniyor. Mektupların, fotoğrafların, el yazısı şiir kitaplarının olduğu kısımda ise ziyaretçiler dikkatle şairin izini arıyor ve bir yandan İlhan Berk'in el yazısını okumanın zorluğunu dile getiriyor. 20 Kasım'a kadar gezilebilecek sergide, Berk'in ardında bıraktığı notlar, defterler, desenler titiz bir çalışmayla sergilenirken, bu koca mirasın bir şairin elinden çıktığını da hemen ele veriyor.

İlhan Berk’in doğumunun 100. yılında yeni şiirler geliyor
İlhan Berk, vefatının ardından geride onlarca defter bıraktı. Babasının yayımlanmamış yaklaşık beş kitabını elden geçirdiklerini, pek çoğunu dijital ortama aktardıklarını söyleyen Ahmet Berk, babasının 100. doğum yıldönümünde bu şiirleri yayımlayacaklarını dile getirdi. Babasının tüm terekesini toplu halde tuttuğunu ve asla satmayı düşünmediğini söyleyen şairin oğlu, bu mirası herkesin istifadesine sunmak istediklerini ifade etti.

Usta şairin evi, sanatçılara ve yazarlara açılacak
Ahmet Berk, usta şairin Bodrum’daki üç katlı evinin, dünyanın dört bir yanından gelecek sanatçılara ve yazarlara açılacağı haberini de verdi. Babasının çalışma odasının ve kitaplarının aynen durduğunu söyleyen Ahmet Berk, “Babamın yaşadığı ev şu an kullanılabilir durumda, üç katlı binanın diğer bölümlerinin restorasyonları devam ediyor. Babamın senelerce yaşadığı bu mekânı, bir kültürevine dönüştürmeyi planlıyoruz, ondan kalan edebi mirasın sadece albümlerde ve anılarda saklı kalmasını istemiyoruz.” diyor.

Musa İğrek, Bursa
Zaman Gazetesi
12/10/2013

http://www.zaman.com.tr/kultur_bir-maniniz-yoksa-ilhan-berke-bekleriz_2151207.html

Peyami Safa’nın telifi davasında bilirkişi tartışması


Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın usta yazarlarından Peyami Safa’nın eserlerinin telifi konusunda Ötüken Neşriyat ile Alkım Yayınları arasında süren dava, geçtiğimiz günlerde yayımlanan bilirkişi raporunun ardından yeni bir sürece girdi. Alkım Yayınevi’nin açtığı tazminat davasında alınan bilirkişi raporuna itiraz eden Ötüken Neşriyat, yeni bilirkişi incelemesi talep etmişti. Mahkemenin atadığı yeni bilirkişiler bir rapor hazırladı. Taraf gazetesinde dün yayımlanan “Peyami Safa’da korsana teşvik” başlıklı imzasız haberde, yeni bilirkişi raporunun kafaları karıştırdığı ve raporun korsanı özendirecek bir biçimde hazırlandığı iddialarına yer verildi.

Ötüken Neşriyat’ın avukatı Konuralp Özdemir ise söz konusu haberin dava sürecini etkilemeye yönelik bir çalışma olduğunu iddia ederek, yeni yayımlanan bilirkişi raporunun hakkaniyetli olduğunu söyledi. Özdemir, “Yürümekte olan bir dava ile ilgili bu tür haberlerin yapılması doğru değil. 1961’de Peyami Safa’nın vefatının ardından, Ötüken 1964’te yazarın kitaplarını yayımlamaya başladı. Ötüken, Safa’nın eşi Nebahat Hanım’a ölene kadar, o öldükten sonra da baldızı Meziyet Hanım’a düzenli olarak maaş öder gibi teliflerini ödedi. Safa’nın yeğeni Behçet Safa, kırk sene boyunca Ötüken Neşriyat’a ne şahsi ne de vekili aracılığıyla telif konusunda herhangi bir başvuruda bulunmadı. Neticede, 40 yıldır bu kitapları yayımlayan, bilinen bir yayınevi var ortada ve 40 yıldır da sesini çıkarmayan, rıza gösteren bir taraf var. Bilirkişinin bunları göz önünde bulundurması bu açıdan vicdanlı bir karar.” dedi.

Özdemir, Peyami Safa’nın, yeğeni Behçet Safa ile ilgili reddi miras talebinde bulunduğuna dair resmi bir belgeyi de önümüzdeki günlerde sunacaklarını söyledi. Peyami Safa’nın eserlerini, ailesiyle yaptığı anlaşmaya göre 1964’ten itibaren Ötüken Neşriyat yayımlarken, Alkım Yayınları, geçtiğimiz yıllarda yazarın yurtdışında yaşayan yeğeni ve mirasçısı Behçet Safa’yı bularak eserlerin telif hakkını almış ve Ötüken Neşriyat’a dava açmıştı.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
11/10/2013

http://www.zaman.com.tr/kultur_peyami-safanin-telifi-davasinda-bilirkisi-tartismasi_2150587.html

7 Ekim 2013 Pazartesi

Popüler roman edebi romana karşı / Okurun tercihini yargılamak doğru mu?

1980’li yıllardan sonra yüksek kültür ile popüler kültür arasındaki hararetli tartışma pek çok alana olduğu gibi edebiyata da yansır. Özellikle popüler romanlara kültürel çalışmalar alanından bakıldığında ortaya çıkan tablo tartışmaları beraberinde getirir. Kanadalı edebiyat eleştirmeni ve akademisyen Peter Swirski, popüler kültür ile yüksek kültürün sürekli etkileşim içinde olduğunu söylerken, Antony Easthope’un deyişiyle bir kitabı popüler kültür veya yüksek kültür rafına konumlandıran o eserin edebi değeridir. Pek çok klasik eserin kendi devrinde popüler olduğunu (Shakespeare, Dickens, Hugo, Dostoyevski, Balzac ve Dumas gibi isimler kimi zaman ‘ihtiyaçtan’ yazı masasına oturmuştur) hatırdan çıkarmamak lazım. Bunun yanı sıra, Berna Moran, Batı’da polisiye roman, fantastik roman, casus romanı, korku romanı, bilimkurgu romanı gibi çeşitlerin popüler bir anlatı sınıfı oluşturduğunu söyler.

Okurun yaşamından deneyimler

Stephen King Yazma Sanatı’nda popüler roman için şöyle bir tanım yapar: “Okurun kendi yaşamından, deneyimlerinden; davranış, yer, ilişki ve konuşmalarından tanıdık bir şeyler bulduğu tarzda yazılmış romanlar.” Peki, popüler romanlar ile edebi romanlar arasında nasıl bir farktan söz edilebilir? Bu ayrımı Stephen King şöyle belirler: “Bir kitap duygusal boyutta sizi etkiliyor mu sorusu asıl belirleyici özelliği ortaya çıkarır. Ve bu hassas mekanizma bir defa çalışmaya başlarsa birçok ciddi eleştirmen kafalarını sallayıp ‘hayır’ diyecektir. Bana göre, edebiyat çözümleyerek hayatlarını kazanan birçok kişinin taşıdığı, ‘bir defa bu ayaktakımının edebiyat çevresine girmesine göz yumarsak insanlar önüne gelenin gireceğini görecek’ düşüncesi belirleyicidir. O zaman biz ne iş yapacağız?”

Yine Stephen King’den devam edecek olursak, Amerikan edebiyatına büyük katkılarından dolayı Ulusal Kitap Ödülü’nü aldığında popüler edebiyatı savunan yazar, konuşma metninde edebi çevreler tarafından takdir edilmediğini düşündüğü yazarların isimlerini bir bir sayar. King’in bu tavrı kimi edebiyat eleştirmenleri ve yazarlarca topa tutulur. Yazar bu kışkırtıcı sözlerinin nedenini ise şöyle açıklar: “Ciddi edebiyat fikrini benimsemiş insanlar sadece üç beş yazarın ismini listeye alıyorlar ve sadece onlar belli yerlerde boy gösteriyor. Zaten bu liste de birbirlerini tanıyan insanlar tarafından yapılıyor, belli okullara gitmiş, belli edebi çevrelerin desteğiyle ortaya çıkmış isimler. Bence bu kötü bir yaklaşım ve edebiyattaki büyümeyi baltalıyor. (…) Ciddi popüler romanlara kapıları kapadığınız zaman ciddi romancı olarak görülen insanlar da dışarıda kalıyor. Onlara da kendilerini tehlikeye atıp popüler, ulaşılabilir kitaplar yazmalarını söylüyorsunuz.”

Popüler romanlar ve sahte hazlar

King’in savunduğu popüler romanları Peter Swirski dört temel yargıyla özetler. Birincisi, popüler romanlar sakıncalıdır, çünkü kanonik edebiyata kıyasla bu tür kitaplar geniş kitleler için, en önemlisi de kâr odaklı yazılmıştır; ikincisi, popüler edebiyat kanonik edebiyatın itibarını zedeler ve ona ulaşmak isteyen kitleyi engeller; üçüncüsü, popüler romanlar sahte bir haz duygusu verir, hatta okur üzerinde zararlı bir etkisi vardır; dördüncüsü, popüler romanlar pasif ve kayıtsız bir okur oluşturarak halkın üzerinde kültürel ve siyasi diktatörlüğe zemin oluşturur.

Swirski’nin bu genellemelerine ek olarak, kimi eleştirmenler popüler roman okurları ile kanonik roman okurları arasındaki farklılıklara değinir. Her iki türün okurunun eğitim ve kültür düzeyi açısından değişik uçlarda durduğunu söylemek mümkünken; popüler roman okuru boş vakitlerini değerlendirmek, kanonik roman okuru ise anlamak, yorumlamak ve irdelemek için okuma eylemini gerçekleştirir. Bu hararetli tartışmada genellemelerle devam edersek; popüler roman okurları teslimiyetçi, estetik roman okurları bireysel olarak görülür.

Kanonik roman ve itibar

Popüler roman ile kanonik romanın karşılaştırılması bir kitapçıya girildiğinde bile göze çarpacak niteliktedir. Kapak tasarımından, raflarda aldığı yerden, hatta kimi zaman fiyatından iyi okur o kitabın nereye ait olduğunu hemen kavrar. Yukarıdaki örneklere ek olarak, popüler romanın geniş kitlelere hitap ettiği, bir nevi “kafa dinleme, rahatlama” vaat ettiği kabul görürken, kanonik romanların yazarın kendini ifade etme özgürlüğü adına sınırsız bir alan vaat ettiği söylenebilir. Popüler roman dönemin belli sorunlarını işlerken, kanonik roman daha evrensel olana odaklanır ve kalıcıdır, kendi zamanından sonra anlaşılır. Popüler romana bir başka eleştiri ise kanonik romandan pek çok öğeyi alıp harmanlaması ve böylece kanonik romanın itibarını azaltması. Bir diğer tartışma ise popüler romanın kanonik romana ilgiyi gölgeliyor olması. Popüler romanlardaki karakterler daha düz, kanonik eserlerdeki karakterler bütünsel ve canlı bir yapıya sahip olarak değerlendirilmekte.

İsimler üzerinden gidersek söz konusu ayrım zihinlerde daha da oturacaktır. Mesela Harold Bloom, son Batılı kanonik yazarın Samuel Beckett, günümüzde yaşayan kanonik yazarın ise hiç tartışmasız Gabriel Garcia Márquez olduğunu söyler. Terry Eaglaton ise kanonik yazarlar olarak George Eliot, Charles Dickens, T. S. Eliot, Henry James, Joseph Conrad, D. H. Lawrence, James Joyce ve W. B. Yeats gibi isimleri örnek verir. Bunlara ek olarak Jane Austen, James Joyce kanonik edebiyatın bir parçası olarak değerlendirilirken Agatha Christie, Stephen King gibi yazarlar ise popüler romanın “ustaları” olarak nitelenir.

Akademik dünyadan tanımlarla devam edelim. Doç. Dr. Şaban Sağlık’ın Popüler Roman Estetik Roman adlı kitabındaki iki tanım dikkate değer. Sağlık, popüler romanı “Yazarı açısından estetik bir gaye güdülmeksizin kaleme alınan; yazılıp yayımlanmasında başta ticari kaygı olmak üzere, sanat dışı sebepler bulunan; okurun fikrinden çok duygu ve heyecanlarını harekete geçirmeyi hedefleyen; çok sayıda okura ulaşan; kolay anlaşılıp rahat çözümlenen; okurda belirli bir seviye aramayan; klişeleşmiş, basmakalıp bir yapı arz eden; birçoğu filme alınarak -okur dışında- sinema ve televizyonda da çok sayıda izleyiciye ulaşan vs. nitelikte romanlar” şeklinde tanımlar.

Kitapta estetik romanın tanımı ise şöyle: “Yazarı tarafından sanat-estetik bir gaye ile yazılan; yine yazarı açısından ciddi bir uğraş olarak kabul edilen; yayımlanması sadece ticari sebeplere dayanmayan; okuru hazır duygu ve düşünce kalıplarından sıyırıp onu her şeyi sorgulayıcı bir konuma getiren; yine, okurda belirli bir kültüre ve estetik birikim (seviye) arayan; bu yüzden az sayıda okura ulaşan; kurgusu ve anlatım tekniği açısından orijinallik arz eden (basmakalıp bir yapıya sahip olmayan) nitelikte romanlar.”

Sağlık’ın bu iki tanımı yan yana okunduğunda, iki tür arasındaki ayrımın ucunda bir başka etmenden söz etmek mümkün: Yayıncılar. Kitabı önümüze sunan bu koca endüstriye odaklanıldığında ortaya çıkan manzara hayli şaşırtıcı. Mesela dünyanın en önemli iki yayıncısı Penguin ve Random House geçtiğimiz günlerde aynı çatı altında birleşmişti. İki büyük yayınevinin kuruluş hikâyeleri dikkate değer. Penguin 1935’te Allen Lane tarafından Londra’da kurulur. Lane, tüccar bir zekâyla Ernest Hemingway ve Agatha Christie’nin kitaplarını “bir paket sigara fiyatı”na satmaya başlar, kitaplar da epey rağbet görür. 1924’te Bennett Cerf ve Donald Klopfer tarafından New York’ta kurulan Random House ise klasik eserleri geniş kitlelere yaymakla işe başlar. Bu iki örnekten yola çıktığımızda eleştirmen Swirski’nin özellikle popüler romanlar ve kanonik romanlara olan ilginin bu kitapların fiyat farklılığından dolayı da değerlendirilebileceği tezi önem kazanmakta. Örneğin, Eco veya Calvino’nun eserleri ile popüler bir yazarın kitapları arasında ciddi fiyat farkı olduğuna değinen Swirski, okurun popüler romana olan ilgisini bu farkın da tetiklediğine değinir.

‘İyi roman, fena roman’

Popüler roman ve kanonik/estetik roman ayrımı herkesin öyle kolayca gireceği bir tartışma olmayabilir. Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin arasındaki mektuplaşmalarda geçen şu cümleler bu anlamda dikkate değerdir. Usta şair, Vâlâ Nureddin’e şöyle yakınır: “Popüler roman diye bir şey tutturmuşsun. Öyle şey yoktur. İyi roman, fena roman vardır. Gayet derin meselelerden bahseden, âli üslûpta yazılmış, yalnız sanat endişesi güttüğünü söyleyen romanlar vardır ki kötü romandır, polis hafiyesi romanları vardır ki iyi romandır. Tolstoy’un Anna Karenina’sı, Dostoyevski’nin Karamazovlar’ı, Balzac’ın birçok romanları, Zola’nın romanları, Şolohov’unkiler, şu son günlerde okuduğum Amerikalı muharririn Gazap Üzümleri isimli romanı mesela, bütün bunlar ‘popüler’ roman dediğin nesne kadar heyecanla, merakla okunur.”

Tomris Uyar’ın bir yazısında Aka Gündüz, Mahmut Yesari, Kerime Nadir gibi popüler eserlere imza atan yazarların Türkçeyi özenle korumalarına saygı duyduğunu söylediğinden bahseden Selim İleri, bu yazarların kendisi için neden önemli olduğunu şöyle açıklar: “Popüler romanda edebi lezzet arayışları.” Okuma tutkusunun popüler romanlarla başladığını söyleyen Selim İleri’ye kulak verelim: “Popüler edebiyatı hiçbir zaman hor görmedim. Popüler romanlara gönül borcu duyduğumu sık sık açıkladım. (…) Dünün popüler romanları bence daha güçlü eserlere yol aldırtırdı okuru. Huzur’a varacak yolda Nilgün’ü okumuş olmak vakit kaybı değil, tam tersine kazançtı. Hıçkırık, Samanyolu kim bilir edebi değeri yüksek hangi romanlara ‘köprü’ydü. Bugün öyle mi?..”

Bir eseri nitelikli olarak adlandırmak elbette onun satış rakamları ile ilintili değil. Bir yazar çoksatar olabilir ve bu onun eserinin kötü olacağı anlamına gelmeyeceği gibi, popüler romanın kanonik romanın yerini alacağı veya tam tersi gibi varsayımlar da öyle hemen gerçekleşmesi mümkün kehanetler değil. Fakat Tomris Uyar’ın, “Belleklere kazınmayan bir şey yapıyorsanız, bu o aralar herhangi bir sosyal eğilimden ötürü gündemde oluyorsa ve siz bu yüzden seviliyorsanız, o gündemden kalktığında siz de gündemden kalkacaksınız, demektir.” sözü nitelikli edebiyatın öç alma biçimini ortaya koyar.

Okuru yargılamak

Marcel Proust Okuma Üzerine adlı benzersiz kitabında Descartes’tan şu cümleyi alıntılar: “Bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.” Bu yüzden bu “iyi konuşma” tercihinin her okur için biricik eylem olarak görülmesi gerekir. Okuru bu tercihinden dolayı yargılamak kabul görecek bir şey olmasa gerek. Okuyucu demişken, Ömer Türkeş’in şu tespitini paylaşmakta yarar var: “Okuyucu ne istiyorsa o, nasıl istiyorsa öyle ortaya konur bu edebiyatta her şey. Okuyucu acılı yazılardan mı hoşlanıyor, her sayfada gözyaşı fırsatı kollar yazar; gülünç şeylerden hoşlanıyorsa okuyucu, gülüş avcılığına başlar yazar.”

Bütün bu genellemeler, ayrımlar, eleştiriler alt alta sıralandığında popüler roman-kanonik roman tartışmasına kültürel çalışmalar alanından daha da dikkatli bakılması gerektiğini söylemek gerek, zira popüler kültür, yüksek kültür, üretici (yazar), tüketici (okuyucu) ve ürün (roman) gibi kavramlar tek tek bu açıdan ele alınması gereken tanımlar olarak önümüzde duruyor.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
Sayı: 97
7/10/2013