14 Temmuz 2013 Pazar

Anish Kapoor to hold first major show in Turkey in September

Anish Kapoor (photo: mi)

Anish Kapoor, one of the world's most renowned contemporary sculptors, is headed to Turkey in September for an exhibition at İstanbul's Sakıp Sabancı Museum (SSM) in what will be the first major show here by the Turner Prize-winning artist.

The Indian-born British artist, famed for his gigantic public sculptures, including “Cloud Gate” in Chicago and the spiraling red tower “Orbit” in London's Olympic Park, opened the doors of his south London studio to journalists from Turkey last week on the occasion of his upcoming İstanbul show.

Visiting an artist's studio is as exciting as flicking through the manuscript of a novelist's upcoming book. It's almost impossible to avoid a feeling of hesitation even if the invitation came from the artist himself. And it felt exactly this way in Kapoor's studio -- only more magical.

Kapoor designs and creates his signature massive sculptures in a former shutter factory that spreads over some 3,000 square meters. It's impossible to catch a glimpse of each and every detail in this sprawling studio humming with activity. While strolling through the studio's staff as they all kept working on their various tasks in their white coats and masks, Kapoor and the SSM exhibit's curator Norman Rosanthal came to greet us.

Before we begin, Kapoor quickly remarks: “This is not a factory. It's rather a lab.” The 59-year-old artist says he has around 30 assistants and they are assigned with different tasks regarding the artworks and Kapoor deals separately with each of his assistants' work.

The studio is divided into six sections and every room has a different function. On the shelves you can see all kinds of materials, colors, forms, huge industrial-scale machines that are mostly impossible to name one by one.

Kapoor gets noticeably more conversational, recounting the details of his practice as we turn from one room to another. It's impossible to ignore the prominence of colors for Kapoor, who spent his childhood in India. Pigments, shiny metal, mirrors, perfect forms made of wax, pure colors -- all these make up Kapoor's work. Besides not being very easy to handle -- some weigh several tons -- the works are complex, almost all featuring a combination of engineering, architecture and technology.

Kapoor says his works are shaped by time and adds that he usually doesn't start designing a work by knowing exactly what he will have in the end. For Kapoor, art means transformation, and he doesn't work with certain limits as to when he will finalize a particular work. “I never know for sure when I'll start a sculpture and when I'll finish it. I often revisit a work, and that can sometimes take years,” he says.

As SSM Director Nazan Ölçer says, Kapoor is “a profound and multidimensional artist.” He is particularly influenced by the concept of “voidness” and draws a lot of inspiration from literature and philosophy, referring to Immanuel Kant and Arthur Schopenhauer while speaking about his work. Kapoor is also a painter but he doesn't like to talk about it and says he doesn't have any plans on showcasing his paintings.

When we arrive at our last stop in our tour of Kapoor's studio, he politely asks us not to take pictures of this section, which houses the scale models of his upcoming work. And the scale model of the upcoming showcase at the SSM is also there.

Inspired by Aya Sofya and Cappadocia

After leaving the studio on Farmers Street, we are taken to his other, “secret” studio under a railway bridge. One of his assistants tells the group of journalists how lucky we are: “I've been working with Kapoor for years, and I've never been here before!”

This is a place where Kapoor keeps some of his work, some of them are finished and some are unfinished. And among them, there are pieces that will travel to İstanbul. “I visited İstanbul several times and I know Cappadocia very well. Some of my works carry inspirations from there,” says the artist, right before pointing at one of his works that resembles the famous Wishing Column in Aya Sofya, a column with a hole in the middle covered by bronze plates, which is very popular among tourists.

At that point, curator Rosenthal decides to give us a little hint about the SSM show: “İstanbul is a city that is home to some very significant samples of Roman and Ottoman stone architecture. So in the İstanbul show, we'll also display Kapoor's stone sculptures that have never been exhibited before.”

Musa İğrek, London
Today's Zaman
14/7/2013

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Boşluğun ve aynaların sanatçısı geliyor!

Anish Kapoor (photo: mi)

Sanatçı atölyelerinin çekici bir tarafı vardır. Burada gezinmek, bir yazarın roman taslaklarını, çekmecesindeki notlarını biraz mahcup biraz da çocuksu bir merakla karıştırmaya benzer. Davet sanatçının kendisinden gelse bile yine bir tedirginlik yatar içerlerde. İngiltere'de yaşayan Hindistanlı heykel sanatçısı Anish Kapoor'un eylülde Sabancı Müzesi'nde açılacak sergisi vesilesiyle kapılarını açtığı atölyede de durum aynıydı hatta daha da büyülü.

Chicago'daki meşhur ‘Bulut Kapısı' ve Londra Olimpiyatları için hazırladığı ‘Orbit Kulesi' adlı eserleriyle de dikkat çeken sanatçının atölyesi, Londra'nın güneyinde yaklaşık 3 bin metrekarelik alana kurulmuş. Binanın çatısında seneler öncesinden kalma “Dennison Kett” kepenk atölyesi yazısı hâlâ duruyor. Zamanında demir, alüminyum ve tahta kepenkler üreten binanın dışarıdan bakıldığında öyle dünyanın dört bir yanında sergilenen ve herkesin peşinde koştuğu eserlerin üretildiği bir yer olduğunu anlamak zor. Kapıya yanaşınca sizi içine çeken ağır koku, makinelerin gürültüsüne karışıyor. Gözleriniz her detayı yakalamak istese de nafile. Geriye, beyaz iş kıyafetleri ve maskeleriyle harıl harıl çalışanların arasında hafifçe süzülmek kalıyor. Arada şık giysileriyle beliren insanlar ve zihninizde bir sanatçı atölyesine gideceğiniz fikri olmasa, kepenk atölyesinin varlığına kendinizi inandırabilirsiniz.

Kişisel tarihimizi çağıran eserler

Atölyenin dağınıklığına, dört yana savrulmuş maketlere, malzemelere, binbir yoruma açık eserlere anlam vermeye çalışırken bir anda Anish Kapoor ve serginin küratörü Norman Rosenthal beliriyor. Küratör, Türkiye'den gelen gazetecileri görünce hemen "Anish kendi hakkında konuşmayı sevmez. Onun eserleri kişisel tarihimizi yeniden çağırır gibidir. Zamansızdırlar. Gel ve bana katıl diye seslenirler." diye söze başlıyor. Sıra dünyanın peşinde koştuğu Kapoor'a gelince, Rosenthal'ın dediği gibi oluyor. Karşımızda biraz utangaç, pek konuşmayı sevmeyen bir adam beliriyor.
Anish Kapoor (photo: mi)

Kapoor söze başlamadan hemen uyarma ihtiyacı hissediyor: "Burası bir fabrika değil, bir laboratuvar. Yaklaşık 30 asistanım var ve bunların pek çoğu sanatla ilgili. Her biriyle ayrı ayrı zaman geçiriyorum." Kapoor'un bu sözleri usta ressam David Hockney'in geçtiğimiz yıl, Damien Hurst'ü kastederek, "asistan ordusuyla işler üretiyor, bu sanata hakaret" dediği tartışmayı akla getiriyor. Kapoor bir söyleşisinde, Hockney'in bu eleştirisini hatırlatan gazeteciye, "Ressamların heykeltıraşlar gibi asistana ihtiyacı yok." karşılığını vermişti. Kapoor, bu ‘kısa' girişinden sonra “Hadi atölyeyi gezelim.” diyerek peşine kalabalığı katıyor.

“Ne yaptığımı ben de bilmiyorum”

Atölye altı bölüme ayrılmış. Raflarda deli kızın çeyizini andıran, adını saymanın pek de mümkün olmadığı çeşit çeşit malzemeler, alacalı renkler, maketler, kocaman sanayi tipi makineler ve işine odaklanmış asistanlar... Oda oda koşturdukça, eserler üzerinden konuşmak Kapoor'u mutlu ediyor ve konuşkan kılıyor. Nesnelerle kurduğu, ilk bakışta kavraması zor ilişki bir yana, çocukluğunu geçirdiği Hindistan'ın renkliliği hemen göze çarpıyor. Pigmentler, parlak metaller, aynalar, köpükler, bal mumlarından yapılmış kusursuz formlar, saf renkler… Kapoor'un eserleri öyle kolayca altından kalkılabilecek hafiflikte işler değil, kimileri tonları aşan ağırlıkta; mühendislik, mimari ve teknolojiyle iç içe geçmiş bir halde.

Sanatın bir dönüşüm olduğunu söyleyen sanatçı, işlerinin zamanla şekillendiğini belirtiyor ve ekliyor: “Ne yaptığımı ben de bilmiyorum. Heykellerimin bir şeyleri geri çağırdığını söyleyebilirim. Bir esere ne zaman başlayacağım ve onu ne zaman bitireceğim konusunda ise bir fikrim yok. Sürekli döner döner üzerinde çalışırım. Bu bazen seneler alabiliyor. Boşluk ilgimi çekiyor ve bu sonsuz alanı olabildiğince kullanmaya çalışıyorum.”

Çukur aynanın büyüsü ve gökyüzü bahçesi

Sabancı Müzesi'nin müdürü Nazan Ölçer'in dediği gibi Kapoor ‘derin ve çok yönlü' bir sanatçı. Özellikle boşluk konusunda edebiyattan ve felsefeden epey besleniyor. Konuşurken, Kant ve Schopenhauer gibi isimlere sık sık göndermeler yapıyor. Ressam tarafı da olan Kapoor, bunun üzerine pek konuşmayı sevmiyor ve yaptığı resimleri göstermeyi düşünmediğini söylüyor. Sanat üretiminde beden ve hafızanın önemli bir rol oynadığını ve nesnelerin anlatıldığı gibi olmadığını söyleyen Kapoor'un aynalara olan düşkünlüğünü belirtmek lazım: “Hareket ettikçe çukur aynada çıkan görüntülerle büyüleniyoruz, bizi kendine çekiyor.” Kapoor'un aynalarla yakınlığı Pavese'nin “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.” sözlerini akla getiriyor. Atölyedeki son durağa geldiğimizde ise fotoğraf çekmememizi rica eden Kapoor, hemen ardımızdan kapıları kapatıp konuşmaya başlıyor. Bu son bölüm biraz sergileme, biraz da yapacağı projelerin maketlerinin olduğu bir yer. Masanın üzerinde kocaman bir ‘gökyüzü bahçesi'ni andıracak eserin, Sabancı Müzesi'nin ve daha pek çok anıtsal projenin maketi var.

Ayasofya ve Kapadokya’dan ilham alan eserler


Anish Kapoor’un Londra Farmers Sokak’taki atölyesinden ayrılıp tren raylarının üstünden geçtiği köprü altındaki ‘saklı’ mekâna geliyor sıra. Buraya vardığımızda asistanlardan biri “Çok şanslısınız, Kapoor ile senelerdir çalışıyoruz, buraya biz bile gelmedik.” diyor. Londra’nın göbeğinde atölye bulmanın zor olduğunu söyleyen Kapoor, buraya ayda bir-iki kez uğrayabiliyor. Bu saklı mekândaki kimi tamamlanmış kimi yarım kalmış eserlerin pek çoğu sergilenmemiş. Bazıları ise İstanbul’a gelecek. Kapoor, burada, “İstanbul’a birkaç kez geldim ve Kapadokya’yı iyi biliyorum. Kimi eserlerimde oradan esintiler var.” diyor ve ardından, Ayasofya’daki özellikle turistlerin dilek tutmak için parmaklarını soktuğu mermer direği andırdığını söylediği eserini gösteriyor. Küratör Norman Rosenthal, serginin içeriğine dair biraz ipuçları veriyor: “İstanbul, Roma ve Osmanlı’nın taş mimarisinde önemli yer tutan eserlerin olduğu bir şehir. Bu yüzden sergide, Kapoor’un daha önce hiçbir yerde görülmemiş taş heykellerine de yer vereceğiz. Umarım müze bu ağır işlerden çökmez!” Kapoor, telaşla dünyasına dönmek için bizden ayrılıyor.

Akbank’ın desteğiyle eylülde açılacak Anish Kapoor sergisinde, Sakıp Sabancı Müzesi’nin yanı sıra Akbank Sanat’ta da eserler yer alacak. Nazan Ölçer’in deyişiyle 13. İstanbul Bienali’ne armağan olacak bu serginin, Enis Batur’un “dünyamıza yepyeni oylumlar katan” diye tanımladığı Kapoor’un büyülü ve sahih dünyasını İstanbul’a taşıyacağı bir gerçek.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
13/7/2013

10 Temmuz 2013 Çarşamba

‘Birhan Keskin’in şiiri tanımlanmayı istemiyor’

George Messo

Usta şair Birhan Keskin’in şiirlerinden oluşan & Silk & Love & Flame (Ve İpek Ve Aşk Ve Alev) adlı seçki İngiltere’de Arc Publications tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kapağında Keskin’in çektiği fotoğrafın yer aldığı kitaptaki şiirlerin çevirisi, Türk şiirden yaptığı çeviriler ve hazırladığı kitaplar ile bir nevi ‘kültür elçisi’ olarak çalışan George Messo’ya ait. Aynı zamanda şair olan Messo, Türk şiirini dünyaya tanıtmak için günümüz şiirinden İngilizce çevirilere yer veren Turkish Poetry Today adlı derginin de editörlerinden. Keskin’in şiirinin tanımlanmaya direndiği söyleyen Messo ile kitabı, Türk şiirini ve şiir çevirisini konuştuk.

Birhan Keskin şiiri ile ilk olarak yolunuz nasıl kesişti?

Birhan’ın şiirlerine ilk dikkatimi çeken İlhan Berk olmuştur. İsmini birkaç kez duymuştum sonra da arkadaşım Birhan’ın kitaplarından bir nüsha vermişti – şu anda hangisinin olduğunu hatırlayamıyorum. Şiirleri, daha önceden Türkçe olarak gördüğüm her şeyden farklıydı. O kadar da yeni. İlk başta şaşırtıcıydı ama aynı zamanda da büyüleyici. Daha fazlasını okumam lazımdı ve sonunda yeni bir tercüme denemeleri yapmaya karar verdim. Bunları Birhan’a gösterdikten ve bir kitap basma ihtimalini konuştuktan sonra, & Silk & Love & Flame’i oluşturduk.

İlhan Berk, Birhan Keskin için “iyi bir şiirde dünyanın yaşamında bir ânı görüyor. O, onun için her şey oluyor.” diyor. Siz hem bir şair hem de çevirmen gözüyle Birhan Keskin’in şiirini nasıl tanımlıyorsunuz?

Tanımlanmayı istememesi, kendi tanımına ihtiyaç duymaması şiirin en özel özelliğidir. Birhan’ın şiirlerinde merak uyandırıcı ve tutulmama neden olan her ne varsa bu tanımlanmaya karşı olan direnişinden doğmuştur. En iyi ihtimalle, bizler belirli şiirlerin belirli zamanlarda bizim için ne anlam taşıdığını biliyoruz diye düşünüyorum. Ancak sonra, Birhan’ın dilinin sınırında var olanlar göze çarpıyor. O karşılaştırılmaz, tektir.

Birhan Keskin, “Yeryüzü Halleri” adlı kitabına alacağı şiirlere karar verirken, sezgileriyle hareket ettiğini söylüyor. Kitaptaki kırk dokuz eser, Keskin’in çeşitli kitaplarındaki şiirlerden, bunları çevirirken neye göre seçtiniz?

Başka bir bakış açısıyla şiirlerin aslında beni seçtiğini düşünmekten hoşlanıyorum. Bir tercümanın iki dilde gözleri ve kulakları vardır. Mümkün olduğu kadar Birhan’ın sesini muhafaza etmek benim için önemliydi. Ve çeşitli nedenlerden dolayı bazı tercümeler yolunda giderken bazıları gitmedi. Şiirleri seçerken bütünlüğü ile konuşabilen bir & Silk & Love & Flame’i yaratma esnekliğimiz vardı. Dolayısıyla şiir seçimlerinde Birhan da katılmıştı ve hangilerini kullanıp hangilerini kullanmayacağımız konusunda sonsöz hakkına sahipti.

Hazırladığınız seçkiye Keskin’in “Ve İpek Ve Aşk Ve Alev” adlı şiirini başlık olarak seçmenizin nedeni nedir?

Evet, bu kitap için harika bir isim. Birçok şeyi ifade ediyor: Gücü, kırılganlığı, tutkuyu. Kitabın adı seçilen şiirlerde tekrarlanan ve yeniden su yüzüne çıkan doku ve tonlamaları taşımaktadır. Özellikle o şiir, Birhan’ın dünyasının zenginliğinden, duygusal durum karmaşasından, vizyoner algısından doğmuştur.

Keskin’in şiirlerindeki noktalama işaretlerinin çeviri süresince size epey yardımı olduğundan bahsediyorsunuz. Keskin’in şiirini çevirmedeki zorluklardan ve bunların üstesinden nasıl geldiğinizden bahseder misiniz?

 İngilizcede noktalama bir şiiri okumamızda kendi iradesini empoze eder. Şair hem mevcuttur hem bilinmiyordur. Okuyucu şairi aramak zorunda değildir, sözcükler her şeydir. Ancak tercüman sözcüklerin arkasındaki zihin ile bağlantı kurma konusunda saplantılı hale gelir. Çevirimizin otantik sesini benimsemek için şairin kişiliğine ihtiyaç duymaktayız. Şair zihninin labirentine girersiniz ve eninde sonunda kendi dilinizin sizi geri getireceğini umarsınız.

Tomris Uyar, çevrilecek yazar ile içli dışlı olunması gerektiğini söyler ve ekler: “Ben çevirmeden önce o yazarın resmine bakıyorum, nerede yaşadığına bakıyorum.”  Bu süreçte Birhan Keskin ile görüşme imkânı buldunuz mu?

Ben Birhan’la yüz yüze hiç tanışmadım. E-posta ile çok iletişim halindeydik ancak genelde Birhan’ın arkadaşı Liz Amado ile çalıştık. Liz çevirilerin hepsini büyük titizlikle okudu ve Birhan ile birlikte yanlış yaptığımda beni düzeltti, yeni olasılıklar önerdi, vs. Bazen büyük bazen küçük düzenlemeler yaptım, ta ki hepimizi mutlu eden bir kitaba ulaşana kadar.

Mehmet H. Doğan bir söyleşisinde “şiir elbette ki, çeviride birçok şey yitiriyor kendisinden; güçlü şairler bu yitişin üstesinden gelebiliyor, o zaman da “…ama aynı şiir mi?” sorusu çıkıyor ortaya.” diyor. Keskin’in şiiri bağlamında, siz bu konuda neler diyeceksiniz?

Bana göre şairler ve tercümanlar şiirleri yeni bir dilde serbest bırakmaya uğraşırlar, hapsetmeye değil. Elbette ki tercümede kayıplar oluyor ancak yine tercümede bazı şeyler de bulunur. Bu bir sihirbazlık formudur, bir sihir gösterisi. Bence tercüman bir ayna yaratıyor, kendisinin de yakalandığı ve yansıtıldığı bir ayna. Yapmış olduğum tercümelerimin, tercüme ettiğim şairler hakkında olduğu kadar benim hakkımda da bilgi verdikleri söylenir. Bu kendini şapkadan çıkarmaya ve aynı anda görünmez yapmaya benzer. Bunun bir hata olabileceğini, beceri eksikliğine ihanet olabileceğini düşünebilirsiniz. Ancak belki de bu sürekli değişen bir sanatın en büyük cazibesi ve büyüleyiciliğidir.

Ece Ayhan, Edip Cansever, İlhan Berk, Asaf Halet, Melih Cevdet, Tanpınar, Hilmi Yavuz, Orhan Veli ve Zafer Ekin Karabay ve Gonca Özmen gibi pek çok şairden çeviri şiirleriniz var. Türk şiirinden çeviri yaparken seçtiğiniz eserleri, yazarları nasıl belirliyorsunuz?

Kimse benden bir şiirini tercüme etmemi istememişti ve açıkçası çevirdiğim şiirlerden bir kuruş ödeme almadığımı söyleyebilirim. Ben tamamen beğendiklerimle hareket ediyorum, benim adıma konuşan şiirle. Okumak tamamen bireysel bir eylemdir ve hiç kimse belirli şiirlere nasıl tepki verebileceğini öngöremez. Şimdiye kadar kendi ilgi alanlarımı ve zevklerimi takip etme konusunda özgürlüğümü korudum.

Birhan Keskin, şiirin şairini iyileştirici bir yanı olduğundan bahsediyor. Şiir çevirisinin nasıl bir yanı var sizin için?

Tercüme bir tutkudur. Şiirlerim kadar bana yakın olan bir tutku. İkisi birbirinden ayrılmaz. Ancak bazen yazmanın bir tedavi mi yoksa huzursuzluğumuzun bir nedeni mi oldugunu merak da etmiyor değilim.

Şair için çevirinin tehlikeli bir iş olduğunu söyleyen Cevat Çapan “Çevirdiğiniz metnin o kadar etkisinde kalırsınız ki, onun gibi yazmaya başlayabilirsiniz” der. Siz de aynı zamanda şairsiniz. Çapan’ın sözünü ettiği gibi şiirinizde bir değişiklik oldu mu?

Bu Türkçe şiir yazacak olsaydım doğru bir ifade olabilirdi. Tanpınar’ın eşdeğerlerini İngilizce olarak yazmaya başlamam büyük bir tehlike arz etmeyecektir. Asıl tehlikeli olan Tanpınar’ın İngilizcedeki eşdeğerlerinin benim gibi kulağa gelmeye başlamaları. Tercümanların şiire daha yakın durduğu, sıradan bir okuyucudan işleyiş hakkında daha fazla bilgi sahibi olduğuyla ilgili bir mit var. Bizler herkes kadar etkilenmeye eğilimliyiz, bu kesindir. Ancak şiir içine girmeyi önemseyecek kadar değer veren herkese kendini açabilir.

Türk şiirinden başka dillere çevrilen eserler üzerine bir eleştiri eksikliğinden söz etmek mümkün. Bu konuda neler diyeceksiniz ve iyi bir şiir çevirisi denilince ne anlamak gerekiyor?

Tercümanlar kendilerini görmezden gelme konusunda suçludurlar, dolayısıyla kitap eleştirmenlerinin de onları görmezden gelmeleri şaşılacak bir şey değildir. Ancak şiirin tercümede hak ettiği değeri görmediği konusunda haklısınız. Neden? Evet, Türk şiirinden yapılan tercümelerin etkin bir eleştirmeni olarak, ben bile neyin yayınlandığını bilmek konusunda zorluklar yaşıyorum. Bana göre en büyük problemlerden biri, yayıncıların hala modern medya konusunda net bir anlayışa sahip olmamalarıdır. Yayınevlerinin okurun ilgisini arttırmak için yapabileceği çok şey var. Türk şiirinden bir kitabın çevirisi kimin için gereklidir? Muhtemelen ya az ya da hiç Türkçe bilmeyen bir okuyucu içindir. Ancak kitabın muhatabı olan okuyucuların değerlendirmeleri ve fikirleri nerede? Bu okuyucular genelde çeviriyi değerlendirmek konusunda “vasıfsız” duruma sokulmaktadırlar. Bu çok saçma. Türkçe bilmeyen bir okuyucu şiiri şiir olarak okur ve şiir de böyle okunmalıdır zaten, tercüme edilmiş olsun olmasın. Bir şair daha iyi bir okuma kitlesini istemez zaten.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
8/7/2013

4 Temmuz 2013 Perşembe

Eleştiride kadının adı yok


Amerika’da kadın yazarların-eleştirmenlerin edebiyattaki yerine odaklanan ve yıl boyunca yayımlanan çeşitli edebiyat eleştiri dergilerini tarayan Vida adlı kurum, geçtiğimiz aylarda 2012 verilerini yayınladı. 2010’dan beri bu araştırmasını sürdüren ve kadın-erkek yazarların eserleri hakkında kaç eleştiri yazıldığı; edebi eleştiriyi yazanların cinsiyeti üzerine rakamlar derleyen Vida’nın sonuçları hiç de şaşırtıcı değildi aslında. Vida’nın tartışmaları beraberinde getiren 2012 verileri şöyle: Boston Review: Kadın 99, erkek 135; Granta: Kadın 30, erkek 41; Harper: Kadın 31, erkek 158; London Review of Books: Kadın 174, erkek 574; New Republic: Kadın 77, erkek 389; Poetry: Kadın 166, erkek 207; The New Yorker: Kadın 218, erkek 583; The Paris Review: Kadın 18, erkek 70; New York Times Book Review: Kadın 327, erkek 400.

Amerika’da yayımlanan yaklaşık on-beş dergiyi tarayan kurumun rakamları, 2010 ve 2011 yılı verilerine göre pek de bir değişiklik göstermiyor. Vida’nın araştırmasından esinlenen, İngiltere’nin köklü gazetelerinden Guardian da geçtiğimiz günlerde, bir ay boyunca İngiltere’de kitap tanıtımları yayımlayan dergi ve gazetelerin peşine düşerek kadın yazarların, eleştirmenlerin sayısını çıkardı. Rakamları geçtiğimiz yılın aynı ayı ile kıyaslayan gazetedeki tablo, Amerika’daki durumdan çok da farksız değil. Erkeklerin başını çektiği bir edebiyat ve eleştiri mekanizması İngiltere’de de hâkim. Mesela, ülkenin en muteber kitap eleştiri dergisi London Review of Books’un geçtiğimiz mart sayısında tamamen erkeklerden oluşan eleştirmenlerle ve erkek yazarların kaleme aldığı eserlerle çıkması bu ‘güçlü’ egemenliğin hâkimiyetini gösteren şaşırtıcı bir örnek.

‘Yırtıcı’ erkek eleştirmenler

Bu yıkılması biraz zor ‘erkek egemen’ eleştirinin nedenlerine dair pek çok farklı yorum var. Kimi yazarlar bu durumu kadın eleştirmenlerin kendilerini erkekler kadar çok öne çıkarmadıklarına ve yayınevleri tarafından kitapların kendilerine gönderilmesi için çabalamadıklarına bağlıyor. Mesela, ünlü biyografi yazarı Claire Tomalin özellikle 70’lerde editörlüğünü yaptığı dergilerde kadın eleştirmenleri teşvik etmeye çalıştığını fakat erkek eleştirmenlerin kapısını çalarak kitaplar üzerine konuşmak için can attıklarını ve kadınlardan daha ‘yırtıcı’ davrandığını söylüyor. Yazar, gazeteci Alex Clark ise, ünlü yazarların (kadın ya da erkek) sadece erkek eleştirmenler tarafından eleştirilebileceğine dair genel bir kanının varlığından söz ediyor ve edebiyat dergilerinin kadın yazarlar hakkında yazmak için genelde kadın eleştirmenleri tercih ettiğini söylüyor. Roman türünün en çok kadın okurlar tarafından okunduğunu göz önünde bulundurursak, ortaya çıkan tablonun biraz ironik olduğunu söyleyen yazar Linda Grant ise dergilerdeki kitap eleştirisi konusunda ‘baş koltuğa’ hep erkeklerin oturduğunu belirtiyor. Kimi yazarlar da gazetelerin kültür editörlerinin erkeklerden oluşmasının da bu durumun bir nedeni olarak görülebileceğine değiniyor.

“Eleştirmeni kim dinler, kim okur!”

Amerika’da ve İngiltere’de edebiyatın cinsiyet dağılımının erkek egemen bir yapıya sahip olduğunu rakamlar açıkça gösterse de, Türkiye’de durum nasıl diye göz attığımızda şöyle bir tablo çıkıyor: Bu ‘küçük’ araştırmamızda Kitap Zamanı, Radikal Kitap, Milliyet Kitap, Cumhuriyet Kitap, Yenişafak Kitap ve Star Kitap’ın son sayılarını inceledik. Kadın-erkek yazarlar tarafından yayımlanan edebi eserlerin ve kadın-erkek eleştirmenlerce kaleme alınan yazıların toplamını gösteren ‘rakamlar’ şöyle: Kitap Zamanı: Kadın 5; erkek 20; Radikal Kitap: Kadın 7, erkek 8; Yenişafak Kitap: Kadın 7, erkek 7; Milliyet Kitap: Kadın 12, erkek 9; Cumhuriyet Kitap: Kadın 8, erkek 9; Star Kitap: Kadın 10, erkek 14.

Türkiye’deki tablonun Amerika ve İngiltere’den geri kalır yanı yok. Türk edebiyat eleştirisinde kadının yerini ortaya koyan rakamlar akla Tomris Uyar’ın şu sözlerini getiriyor: “Virginia Woolf’un, Nathalie Sarraute’un, hatta Katherine Mansfield’in kadın olup olmadıkları önemli mi? Ne var ki ülkemizde, kadın, kadınlığını üstlenmeye ve kullandırmaya o kadar elverişli ki (Aynı soruyu neden erkek sanatçılara da sormuyorsunuz? Erkek olmak kolaylaştırıyor mu, güçleştiriyor mu bir şeyleri, söz gelimi?), sorunuza “kolaylaştırıyor” diye karşılık vereceğim. Neden mi? Dergilerde adlarına rastladığım çoğu kadın yazarların, erkek olsalardı, yazdıklarını yayımlatamayacaklarına inanıyorum da ondan.”

Yaşar Kemal’in “Türkiye’de eleştirmen kıtlığı var” sözleri bir yana, yorulduğu için değil, “bu kadar az okuyan bir toplumda, eleştirmeni kim dinler, kim okur” düşüncesiyle ömrünün son demlerinde biraz kabuğuna çekilen eleştirmen Füsun Akatlı’nın sözleri bu rakamlarla birlikte epey anlam kazanıyor. Fakat edebiyatın cinsiyetle, rakamlarla değerlendirilemeyeceği ve geriye kalan tek şeyin metnin kendisi olduğu da bir gerçek.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
4/7/2013