6 Mayıs 2013 Pazartesi

Yazarın niyeti, kitabın kısmeti

Edebi türler arasındaki sınırın gittikçe daha da şeffaflaştığı bir çağdayız; artık edebiyat türlerini kesin çizgilerle ayırmak mümkün değil. Eleştirmen René Wellek’in dediği gibi, “Zamanımızın hemen hemen bütün yazarları için tür farklılıklarının bir önemi kalmamıştır. Sınırlar sürekli ihlâl edilmekte, türler birleştirilmekte ya da iç içe geçmekte, eski türler atılmakta ya da dönüştürülmekte, yeni türler oluşturulmaktadır.” Yazma sürecinde kuşkusuz yazar için en önemli şey, anlatmak istediği konuya ve elindeki malzemeye uygun yazınsal biçimi bulmak. Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar, “Şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir.” der ve ekler: “İşte o sustuğum şeyleri hikâye ve romanlarımda anlatırım. Onun için mümkün olduğu kadar kapalı âlemler olmasını istediğim şiirlerimin anahtarlarını roman ve hikâyelerim verir.” Yazarından çıkıp okurla buluşan kitapların üzerine iliştirilen ‘tür’ etiketi, o eserin edebiyat tarihinde yer alacağı sınıfı belirlerken, okur da Alman kuramcı Wolfgang Iser’ın deyişiyle, bu kod öğe vasıtasıyla bir beklenti içine girer, kendini o türün sınırlarına göre hazırlar.

Metin hangi aşamada şekillenir?

Bunun öncesinde yazarın yaşadığı kararsızlıklardan, metnin hangi hallere dönüştüğünden ve yazılan metnin ne aşamada şekillendiğinden biz okurların çoğu zaman haberi olmaz. Yazar ya hayattayken işin aslını söyler ya da yazarın ölümünden sonra terekesindeki bir mektupta, günlüğünde metne nasıl başladığı, eserin türünde herhangi bir değişikliğe gidip gitmediği açığa çıkar. Bunların da ötesinde kitabın türü bir şekilde kendini dipte hissettirir. Özellikle öykü olarak başlayıp daha sonra romana dönüşen kitaplarda yazarın dolgu ve süslemeleri kitabın tasarlanan ilk şeklini ele verebilir.

Zaman içinde türü değişen kitaplar

Geçtiğimiz haftalarda Fransa’da yayımlanan Tout Contre Sainte-Beuve adlı kitap, Marcel Proust hakkında ilginç bir bilgiyi gün yüzüne çıkardı. Kitabın yazarı Donatien Grau’nun verdiği bilgiye göre Proust, eleştirmen Sainte-Beuve’e karşı yazdığı ünlü metni roman biçiminde mi, klasik bir deneme olarak mı, yoksa ölmüş annesine mektup üslubuyla mı yazacağına karar veremez. Sonuçta bir deneme/eleştiri kitabı ortaya çıkar. Edebiyat tarihinde öykü, roman, şiir veya oyun yazmak niyetiyle başladıkları metinler zamanla başka bir türe dönüşen J. D. Salinger, William Faulkner, Thomas Mann, John Updike, John Steinbeck, Ernest Hemingway, Kemal Tahir, Henry James, Joseph Conrad, Sabahattin Ali ve James Joyce gibi pek çok yazar var.

Yazma sürecinde yaşanan bu değişikliği kendi iradesiyle yapanların yanı sıra metni yayımlanmadan önce eşine, dostuna, yayıncısına gösterip kitabının türünü değiştirmeye karar veren yazarlara da rastlamak mümkün. Bu örneklere geçmeden önce yazılan metnin hangi aşamada şekillendiğine, türlerin kesiştiği ve birleştiği alanlara yazarların gözünden bakmakta yarar var.

Borges: ‘İlk cümleyi bulduğumda anlarım’

Usta yazar Jorge Luis Borges hangi türde yazacağını önceden bilmediğinden bahseder: “İlk cümleyi bulduğumda anlarım ancak; ilk cümle, biçimi oluşturduğunda. Sonra aradığım ritmi bulur ve de­vam ederim.” Yazmaya başlamadan önce ne istediğini anlayıncaya kadar beklediğini söyleyen T. S. Eliot için bir tiyatro oyunu yazmakla şiir yazmak arasında epey fark vardır: “Duygularımı kendim için sözcüklere döktüm diyebilirsiniz bir şiirle. Sözcüklerdeki, hissettiklerimden yansıyanlardır. Aynı zamanda şiirde kendinizi seslendiriyorsunuz ki bu çok önemli. Kendi söyleyeceğiniz şekilde yazıyorsunuz, halbuki bir oyunda durum böyle değil, yazdıklarınızın bilmediğiniz başka insanlar tarafından seslendirileceğini en başından öngörmelisiniz.”

Her kare yerli yerine oturduktan sonra yazmaya başladığını söyleyen Tomris Uyar yine de her şeyin değişebileceğinden, alabora olabileceğinden söz eder ve bunu sanattaki risk payına bağlar. Edebiyatta türler arası bir etkileşim alanına işaret eden Uyar, türlerin kesiştiği yeri “yaşamın kendisi” olarak tanımlar. Fakat yine de türü o tür yapan başat öğelerin bulunduğunu düşünür. Öykü için seçilen bir konunun bir romana dönüştürebilecek kadar iyi olması gerektiği savına karşı çıkan Edith Wharton ise bu yaklaşımın ortaya sadece ‘bodur’ bir roman çıkaracağı görüşündedir. İngiliz yazar Rosamond Lehmann da her metnin kendi ritmini, sesini oluşturduğunu söyler. Günümüzde pek çok romanın kısa öykülerle şişirildiğini belirten Lehmann, iyi bir romanın kısa öykü olarak tasarlanamayacağını, çünkü böyle bir sıkıştırmanın mümkün olamayacağını belirtir.

 Her metnin bir göndermeler mozaiğinden oluştuğunu söyleyen Jale Parla’ya kulak verelim: “Yazarın önemsediği yazın geleneği bu mozaiğin çerçevesini oluşturur. Bizim için bu saptamaların önemi şudur: Herhangi bir yazın türüyle, o tür içinde yazılmış yapıt arasındaki ilişkinin karmaşık dinamizminin vurgulanmasıdır. Yazın türleri asla durağan kalıplar değildir. Sürekli değişim içindedir.”

Malzeme kısa öyküye sığmayınca…

Dünya edebiyatında, metnini yazarken farklı bir türe çeviren isimlerden ilk akla gelen, Ernest Hemingway. Usta yazar da tıpkı Borges gibi, yazma sürecinde her zaman değişim ve hareket olduğunu düşünür. Başka bir deyişle, onun için her şey hareket halindedir. Çanlar Kimin İçin Çalıyor’un gidişatını önceden bildiğini ve yazacaklarını aynı gün tasarlayıp kaleme aldığını söyleyen Hemingway, Ya Hep Ya Hiç ve Irmaktan Öteye Ağaçların İçine adlı romanlarının ikisine de kısa öykü olarak başlar. Ya Hep Ya Hiç’in ilk iki bölümü iki ayrı öyküdür aslında ve yazar üçüncü bölümü yazdıktan sonra bunları birleştirip roman haline getirir. Hemingway’in Silahlara Veda romanı da bir öykü olarak tasarlanır; metin gittikçe genişler ve altı ay sonunda romanın ilk taslağı ortaya çıkar. Silahlara Veda yazarın en iyi kitaplarından biri olarak değerlendirilir.

Yazma sürecinde tür değişikliğine giden bir başka isim, William Faulkner. Nobelli yazar yüzyılın klasikleri arasına girmiş ünlü romanı Ses ve Öfke’ye öykü olarak başlar aslında. Peki, Ses ve Öfke nasıl yazılmıştır, yazarını tür değiştirmeye zorlayan nedir? Faulkner’dan dinleyelim: “Beynimde bir resim olarak başladı. O zaman sembolik oldu­ğunu fark etmedim. Resim, küçük bir kızın armut ağacında oturduğu çamurlu bir ağaç eviydi, orada bir pencereden büyü­kannesinin cenazesini görebiliyor ve aşağıda bekleyen erkek kardeşlerine neler olduğunu anlatıyordu. Kim olduklarını ve ne yaptıklarını, kızın donunun nasıl çamurlandığını anlatmaya başlayınca hepsinin kısa öyküye sığmayacağını anladım, ancak bir kitaba sığardı.”

Joyce’un kararsızlığı ve Ulysses

Tür kararsızları listesinde dikkati çeken bir başka usta, James Joyce. Ulysses’i ilk kez 1906’da, Roma’da bir bankada çalışırken Dublinliler’e eklenecek bir öykü olarak düşünür Joyce, fakat bu öyküyü hiçbir zaman yazmaz. Bunun yerine, 1914’te metni roman şeklinde tasarlar ve aynı yıl kitabı yazmaya koyulur. Ulysses 1918’de ABD’de çıkan Little Review dergisinde dizi şeklinde yayımlanmaya başlar. Joyce bir yandan romanını yazarken bir yandan da metin üzerinde değişiklikler yapmaya devam eder. Ulysses, dergide yayını sürerken, 1920’de ilginç bir şekilde yasaklanır ve roman 1922’de raflarda yerini alır.

Pek çok kez tiyatro sahnesine ve filme uyarlanan Frankenstein’ın yazım hazırlıkları da dikkat çekici bir hikâyeyi barındırır. Mina Urgan’ın anlattığına göre, Frankenstein’ın yazarı Mary Shelley 1816’nın yazında, Lord Byron ve doktoru Polidöri ile Cenevre’de buluşur. Sürekli yağmur yağdığından canları sıkılan üç isim, Byron’un önerisi üzerine birer korku öyküsü yazmaya karar verirler. Henüz 19 yaşında olan Mary o gece bir rüya görür. Gerisini Urgan’dan dinleyelim: “Düşünde solgun yüzlü genç bir bilim adamı, bir masanın üstüne eğilmiş, bir insan yaratmaya çalışıyor; masanın üstündeki yaratık da canlanır gibi oluyordu. Bu düşten esinlenen Mary Shelley, Frankenstein’ı kısa bir öykü olarak yazdı. Ama eşi Shelley, yazdığını beğenip onu yüreklendirdiği için bu kısa öykü bir romana dönüştü.”

 Joseph Conrad yazmaya hangi türde başlayacağı konusunda en kararsız yazarlardan biri sayılabilir, zira Lord Jim romanını uzun öykü; Under Western Eyes adlı novellasını ise kısa öykü niyetiyle kaleme alır. Thomas Mann da en az Conrad kadar kararsızdır. Usta yazar, Büyülü Dağ’ı ve Buddenbrooklar’ı ünlü eseri Venedik’te Ölüm gibi birer novella olarak yazmaya başlar ama bu niyeti gerçekleşmez. Buddenbrooklar 600 küsur, Büyülü Dağ ise 700 küsur sayfalık birer romana dönüşür.

Romana çevrilip çok satan kitap

Thomas Mann ve Joseph Conrad’ın dâhil olduğu ‘kararsızlar cemiyeti’ne eklenecek bir başka isim Henry James’tir. Yazarın 1909’da bir oyun olarak kurguladığı The Outcry pek ilgi görmez. James daha sonra bu eseri asıl kurgusuna sadık kalarak, mekânları ve karakterleri daha detaylandırarak yeniden yazar. Talih bu ya, rağbet görmeyen eser 1911’de roman olarak yayımlandığında yazarın en önemli çalışmaları arasına girer ve epey ilgi görür. Hatta James’in en çok satan kitaplarından biri olur. Yazarın türünü değiştirdiği bir başka kitabı da Altın Kase adlı romanıdır. Metni novella olarak kurgulayan Henry James fikrini değiştirir ve kitabı 480 sayfalık uzunca bir roman şeklinde yayımlar.

Emile Zola’yı eserini başka bir türde yayımlamaya zorlayan ise dönemin Fransa’sındaki tiyatro yönetimleridir. İlk romanlarından biri olan Madeline Ferat’ı önce bir tiyatro oyunu şeklinde yazar Zola, fakat oyun kapısını çaldığı tiyatrolar tarafından kabul edilmez. Bunun üzerine metni roman olarak yayımlamaya karar verir. Kitap epey ilgi görür. Madeline Ferat bu ilgiden sonra sahneye uyarlanır. Sir Walter Scott da önünü alamayan kararsızlardandır. St. Valentine’s Day adlı eserini kısa öykü olarak tasarlasa da metin üç kitaplık seri halinde yayımlanan bir romana dönüşür. Chuck Palahniuk da David Fincher tarafından sinemaya uyarlanan Dövüş Kulübü’ne öykü olarak başlar, sonra kitabı genişletip roman olarak yayımlar. Filme uyarlanan Baba adlı romanıyla tanınan Amerikalı yazar Mario Puzo da tıpkı Palahniuk gibi ünlü kitabını öykü olarak yazdıktan sonra genişletip roman haline getirir.

Beklenmedik şeyler ve yazma süreci

Yazma sürecinde tür değişikliğine, bazen de beklenmedik şeyler neden olabilir. Örneğin, Charles Dickens’a büyük ün kazandıran ilk romanı Mister Picwick’in Serüvenleri gazetede aylık tefrika şeklinde, bir çizgi roman olarak yayımlanmaya başlar. Çizerin intihar etmesinden sonra ise proje yarıda kalır. Dickens’ın gönlü eserini yarım bırakmaya razı olmaz ve yazar Mister Picwick’in Serüvenleri’ni bir romana dönüştürerek yayımlar.

Bilimkurgu yazarı Ray Bradbury, Fahrenheit 451 romanına öykü olarak başlar; bunun yanı sıra 1940’larda geçen ve çeşitli mecralarda yayımladığı yedi öyküsünü 55 yıl sonra From the Dust Returned adlı bir romana çevirir. Çinli yazar Ha Jin de henüz tanınan bir yazar olmadan önce bir novella ve bir şiir kitabıyla yayıncı arayışına girer. Şiir kitabı hemen basılır, novella ise öylece elinde kalır. Yazar Türkçede Bekleyiş adıyla yayımlanan bu eserini önce bir novella olarak yazdığını, daha sonra romana dönüştürdüğünü söyler.

İngiliz yazar Rachel Joyce ise beyin kanserinden ölen babasını anlattığı ve 2012 Man Booker Ödülü uzun listesine giren The Unlikely Pilgrimage of Harold Fry adlı kitabını önce bir radyo oyunu olarak yazar, daha sonra romana çevirir. Eserleri Man Booker listelerinde yer alan tiyatro yazarı Sebastian Barry de The Whereabouts of Eneas McNulty adlı romanına bir tiyatro oyunu olarak başlar, fakat kahramanın inandırıcılığını monologlarla sürdürmenin mümkün olmayacağını düşünür ve metni romana dönüştürür.

‘Senaryoyu romana dönüştürmek aldatmaca’

İngiliz yazar Nick Hornby bir keresinde bir film senaryosu yazacağından söz eder. Gazeteci hemen sorar: “Zamanı gelince romana dönüşmeyecek mi?” Hornby, “Hayır, hayır!” der ve ekler: “Bu ikisi ayrı şeyler, bence bir film senaryosunu romana dönüştürmek aldatmaca. Zihninde hangi konunun film, hangi konunun roman olacağını bilirsin. Kitap daha uzun olur, filmdeyse izleyicinin varlığından haberdarsın ve senaryo ancak filme dönüştürüldüğünde açıkça ortaya çıkar.”

Ünlü İtalyan yazar Pietro di Donato da 1937’de yazdığı “Christ in Concrete” adlı öyküsünü romana dönüştürür ve kitap o döneme kadar Amerika’da en çok okunan eser olur.  Nobel ödüllü Rus yazar Boris Pasternak ise “Hikâye”adlı öyküsünü roman olarak tasarlar fakat metin öykü olarak yayımlanır. Eudora Welty’nin 1972’de Pulitzer Ödülü kazanan eseri The Optimist’s Daughter da öykü olarak tasarlanır, sonrasında novellaya dönüşür.

Editörün ve yayıncının etkisi

İyi bir editör her yazarın en büyük arzusudur. Editörün sezgisi, becerisi özellikle eser ortaya çıktıktan sonra açıkça görülür. İyi editörün azlığı bir yana, editörünün etkisiyle yazma sürecinde eserin türünü değiştiren ve bunu yaptığı için canı yanan yazarlar da var. Hatta yıllar sonra bu kararından pişman olup artık bunun üzerine konuşmanın gereksizliğinden dem vuranlardan söz edilebilir. Örneğin, John Henry O’Hara’nın iyi Amerikan romanlarından biri kabul edilen Appointment in Samarra adlı eseri için Fran Lebowitz, bu eserin kesinlikle bir öykü olarak yayımlanması gerektiğini söyler. Amerikalı yazar Lebowitz’in bu ısrarının ardındaki sebep şudur: Lebowitz, O’Hara’nın yayıncısının onu yanlış yönlendirdiğini ve yayıncının arzusuyla kitabın roman türünde yazıldığını belirtir.

Yazarın ölümünden sonra tür değiştiren kitap

Yazarının ölümünden yıllar sonra bir eseri başka bir türe dönüştüren yayıncılar da var. Agatha Christie’nin 1930’da bir oyun olarak yazdığı Black Coffee, yazarın biyografisini kaleme alan Charles Osborne tarafından 1998’de romana dönüştürülür.

Dünya edebiyatından örnekleri çoğaltmak mümkün: Mark Twain The Prince and the Pauper adlı filme de uyarlanan romanını oyun olarak; J. D. Salinger Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı bir öykü olarak; Jules Verne Seksen Günde Devri Alem’i oyun şeklinde; George Sand Mauprat adlı romanını öykü biçiminde; Philip Roth Portnoy’un Feryadı adlı romanını öykü türünde; Steinbeck Fareler ve İnsanlar’ı tiyatro oyunu olarak ve Alice Munro “Postcard” adlı öyküsünü bir roman biçiminde tasarlamıştır.

Nâzım Hikmet’in Sabahattin Ali’ye öğüdü

Türk edebiyatında da benzer örnekler bulmak mümkün. En önemlisi ise kuşkusuz Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı. Sevengül Sönmez’in Pertev Naili Boratav’dan aktardığına göre, Sabahattin Ali, unutulmaz eserini önce bir öykü olarak tasarlar. Hatta öykünün başlığı da yazar tarafından “Yirmi Sekiz” olarak konulur. Fakat bu tasarı gerçekleşmez ve eser roman olarak yayımlanır. Nâzım Hikmet’in 1943’te Bursa Hapishanesi’nden Sabahattin Ali’ye gönderdiği mektup dikkat çekicidir: “Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken, yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harikalı musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına; o kısım, başlı başına bir büyük hikâye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.”

Aynı malzeme üç farklı türde yazılırsa…

urathan Mungan’ın Dört Kişilik Bahçe adlı eseri bu konuda ‘uç’ örneklerden. Zira yazar aynı malzemeyi üç farklı türde; radyo oyunu, film senaryosu ve uzun hikâye şeklinde yazarak yayımlar. Aslında bu proje Mungan’ın yüksek lisans tezidir. Yazar bu süreci şöyle anlatır: “Dört Kişilik Bahçe bir diyalog bütünüydü kafamda. Bundan bir radyo oyunu da çıkabilirdi, bir senaryo da. Yazarlığımda diyalog, benim için çok önemli bir şey. (…) Bir çeşit diyalog metni istiyordum. Sonra da bunu bir hamur gibi açarak, yoğurarak; çeşitli katkılarla zenginleştirerek değişik yazın türlerinde değerlendirmek istiyordum. Sağlam, iyi kurulmuş bir diyalog çatısı, olayların gelişimini belirleyecek çatışmanın niteliği hakkında yeterince fikir verici olacaktı.”

Aynı ‘malzeme’yi genişleterek başka bir türe dönüştüren yazarlardan biri de Orhan Pamuk. Usta yazarın senaryosunu yazdığı yönetmenliğini ise Ömer Kavur’un yaptığı Gizli Yüz, Pamuk’un Kara Kitap adlı romanındaki “Karlı Gecenin Aşk Hikâyeleri” adlı bölümün genişletilmiş halidir. Daha sonra kitap olarak da yayımlanan Gizli Yüz için Pamuk şöyle diyor: “Ben yazdıkça, tıpkı bir romanı yazarken olduğu gibi, önceden hesapta olmayan bir yığın yan konucuk, kişi, eşya, yer, hikâyeme kendiliğinden giriverdiler: Unutulmuş kasabalar, ütüler, masalar, saat kuleleri, kasaplar, ortalıkçı kadınlar, Şeyh Galip’ten mısralar, çayhaneler, ağaçlar...”

Feride Çiçekoğlu ise önce senaryo olarak yazdığı Suyun Öte Yanı’nı filme uyarlanmasının ardından roman türünde kaleme alır. Kemal Tahir’de ise durum farklıdır. Senaryosunu yazdığı fakat filme aktarılmayan Bozkırdaki Çekirdek adlı eserini gözden geçirip roman biçiminde yazar. Attila İlhan’ın aslında bir senaryo olan O Sarışın Kurt adlı eseri de daha sonra “görsel roman” üst başlığıyla yayımlanır.

Yan karakterlerin metne müdahalesi

Karakterlerin yazarı sıkıştırdığı anlar da vardır. Hatice Meryem’in önce beş-altı sayfalık bir öykü olarak tasarladığı İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar adlı eserinde yan karakterlerin devreye girmesiyle metin öyküye sığmaz ve romana dönüşür. Öyküyle romanın ekonomisinin başka olduğunu söyleyen Cem Akaş’a Tekerleksiz Bisikletler adlı öykü kitabı için yapılan söyleşide şöyle bir soru yöneltilir: “Bazen roman olmak için yola çıkan bir metnin yolculuğunu öykü olarak bitirdiğiniz oluyor mu?” Akaş şöyle cevap verir: “Bu kitaptaki bazı metinler (‘Eksiltilmiş Duygular Kütüphanesi’ ve ‘Feniks’in Külleri’) benim roman niyetiyle yazmaya, notlar almaya koyulduğum metinlerdi. Borges’in taktiğine başvurmak bana cazip göründü burada: İkisi de roman olarak en az 300 sayfayı hak edecek projelerdi bunlar, üşendim; başkalarının çoktan yazmış olduğu kitaplarmış gibi yapmayı ve onlar üzerine yazmayı, onlardan parçalar almayı yeğledim.” Tahsin Yücel ise bir söyleşisinde Sonuncu adlı eserini başlangıçta bir öykü olarak tasarladığını ama zamanla metnin romana dönüştüğünü söyler.

Bizi ‘anlatı ormanları’nda gezdiren yazarların yazma sürecinde yaşadıkları kararsızlıklar, metnin evrildiği haller elbette önemli. Fakat bu dönüşümler bize sundukları metinlerin değerini değiştirmeyecek. Hem Umberto Eco ne demişti: “Her ne olursa olsun kurmaca yapıtlar okumaktan vazgeçmeyeceğiz çünkü onlarda yaşamımıza bir anlam verecek formülü aramaktayız. Sonuçta yaşamımız süresince, bize neden dünyaya geldiğimizi ve yaşadığımızı söyleyecek bir ‘ilk öykü’nün arayışı içindeyiz.”

Hasan Ali Toptaş: Yine bir öyküye başladığımı sanıyordum…: Yirmi üç yıl önce, işyerinde çalışırken aklıma bir şey geldiğinde hemen küçük bir kâğıda not alırdım. Bu notlar çoğunlukla bir öykü çekirdeği olurdu. Ya da o günlerde üzerinde çalıştığım bir öyküde kuvvetli bir cümleye dönüşürdü. Bazen de şiir olurdu. Bir gün şöyle bir not yazdım işyerinde: “Aynaya baktıkça dedeni göreceksin.” Bu cümle (yahut dize) daha sonra ilk romanım Sonsuzluğa Nokta’yı doğurdu. O güne kadar hep öykü yazdığım için, yine bir öyküye başladığımı sanıyordum, baktım ki roman sanatına bulaşmışım. Bunu fark edince metne öykücü gözüyle bakmaktan vazgeçtim tabii, ona romancı gözüyle bakmaya ve öyle yazmaya başladım. Benim yaşadığım bir başka örnek, Yalnızlıklar. Onu yazarken hangi edebi türde yazdığımı hiç düşünmedim. Yayımlanacağını da düşünmemiştim zaten; yazmayı bıraktım dediğim bir dönemde elime hâkim olamadığım için, kendimi oyalamak amacıyla yazıyordum. Yalnızlıklar’ı hangi türde adlandırmak gerektiğini bugün de bilmiyorum; şiir desen değil, öykü desen değil, roman hiç değil. Bu nedenle Yalnızlıklar’ın kapağında ve içinde türüne dair bir işaret yoktur. Bu çok uç bir örnek tabii. Bence insan başlarken bilmeyebilir ama bir süre sonra öykü mü yoksa roman mı yazdığını bilir ve metne o türün bilgisiyle bakmaya, öyle yol almaya başlar.

Müge İplikçi: Her zaman yol çatallanır: Buna benzer deneyimlerim oldu elbette! Örneğin Civan, bir öykü olarak kafamda şekillendi ve sonra romana kaydı. Yazdıkça fark ettim... O kadar çok söylemek istediğim husus vardı ki kurguyu uzatmamın daha iyi olacağını, böylece kendimi daha hissedeceğimi anladım. Üstelik o sırada başka bir romanı yazmaya soyunmuştum! Dahası Civan’ı yazarken başka başka öyküler de yazmaya başladım. Anlayacağınız asıl roman projem  gerilerde kaldı! Umarım artık kafam başka yere kaymaz da tezgâhımda beni sabırla bekleyen bu romanı bitirebilirim! Kısaca söylemek gerekirse yazmak yaşamın farklı bir boyutu. Benzeşirler. Her zaman yol çatallanır. Gidersiniz ya da gitmezsiniz. Tercih sizindir.

Beşir Ayvazoğlu: Ateş Denizi’nde benzer bir macera yaşadım: Son kitabım olan Ateş Denizi’nde anlattığına benzer bir macera yaşadım. Başlangıçta niyetim, Tanburi Cemil Bey’in hayatını biyografik roman tarzında anlatmaktı. Epeyce yazmıştım da... Proje, yazarken 1933 Üniversite Reformu’nda kadro dışı kalan ve içine düştüğü derin bunalımdan kurtulmak için Cemil Bey’in hayatını araştıran bir Darülfünun hocasının romanına dönüştü. Eski musikinin  bütün eğitim kurumlarından kovulduğu, radyolarda da icrasının yasaklandığı yıllar olduğu için bu araştırma bir yangından mal kaçırma macerası olarak şekillendi. Bu da romanda yangın ve ateş metaforunun belirmesini sağladı. Şeyh Galib ve Hüsn ü Aşk, dolayısıyla romana ismini veren ateş denizi metaforu, roman kahramanının ismini de belirledi: Galip.

Murat Gülsoy: Neler yaşayacağımı oluruna bırakıyorum: Çoğu zaman yazmak istediğim hikâyeyi ve onu yazacağım biçimi önceden belirliyorum. Roman niyetiyle başlayıp öykü ya da başka bir türde sonuçlandırdığım çalışmam olmadı. Ben bunu bir yolculuğa benzetiyorum. Örneğin İstanbul’dan İzmir’e gitmeye karar veriyorum, yani ne yazacağımı, sonunu, nereye varacağını biliyorum; hatta hangi yoldan gideceğimi de seçiyorum. Uçakla kısa bir yolculuk mu yoksa uzun bir araba yolculuğu mu bunu da seçiyorum. Yani öykü mü roman mı olacağına da baştan karar veriyorum. Yazmak istediğim hikâyeye, benim ruh durumuma göre değişiyor bu seçimler. Ama o yolculukta neler yaşayacağımı oluruna bırakıyorum. Yanıma kimin oturacağını, neler yaşanacağını elbette bilemiyorum ve bu da yolculuğun zevkli kısmı. Kurmaca yazmak  kısmen planladığım kısmen de kendiliğinden yürüyen süreç.

Behçet Çelik: Metin yazdıkça şeklini kazanır çoğu kez: Benim başıma böyle bir şey gelmedi. Yazdığım romanların her ikisine de, tamamlayabilirsem roman olacağını düşünerek başlamıştım. Kafamda oluşan kurgu ve karakterler için öykünün yetmeyeceğini düşünerek kalkıştım roman yazmaya. Bundan sonra yine öyle olur, diyemem ama. Her edebi metnin özelinde bir yanıtı var bu sorunun. Genel bir şey söylemek doğru olmaz. Baştan her şeyin kurgulanıp hesaplanarak yazıldığını sanmıyorum edebi metinlerin -böyle yapanlar da vardır elbette- ama inanıyorum ki metin yazdıkça şeklini kazanır çoğu kez. Metnin yazılmış kısımları  devamını da belirlemeye başlar bir zaman sonra. Yazma uğraşının benim için en heyecan veren yanı, yazdığım sırada, yaratım sürecinde yaşadıklarımdır. Metin ummadığım yerlere gitmeye başladığında, her şey denetimimde sanırken hiç de öyle olmadığını fark ettikçe, kendimi yazmaya oturduğumda aklımda olmayan şeyleri yazarken buldukça yazma uğraşı bambaşka bir boyut kazanıyor. Hal böyleyken metnin türünün de başta tasarlananın dışına çıkıp değişmesi kaçınılmaz olabilir.

Sadık Yalsızuçanlar: Belgesel metni olarak başladım, hikâyeye dönüştü: Böylesi birkaç deneyimim oldu. Yıllar önce Rüya Sineması adlı bir kitap yazmıştım. Sinemanın rüya ile olgusal ve metafiziksel ilişkilerini tartışıyordu. Sonradan rüya sinemasını aslında bir anlatı olarak yazmam gerektiğini düşünerek adını “Pınar Sineması” koyup uzun bir öykü biçiminde yazdım. Dem romanı da biraz böyle gelişti. Serbest bir düşünce kitabı olarak tasarladığım şeyi yıllar sonra bir roman olarak yazdım. Hiç adlı öykü kitabıma adını veren uzun hikâye de böyle. Belgesel metni olarak başladım, hikâyeye dönüştü. Zaman zaman böylesi tuhaf tecelliler oluyor.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
Sayı: 88
6/5/2013