27 Mart 2013 Çarşamba

T.S. Eliot’ın saklı portreleri


20. yüzyılın usta şairi T. S. Eliot (1888-1965), iki yıl kadar üzerinde çalıştığı Çorak Ülke’yi yazdıktan sonra arkadaşı Ezra Pound’a gösterir. Pound, şiirin ilk taslağından tam 360 dizeyi siler. Nihayetinde geriye 434 dize kalır ve eser böylece yayımlanır. Eliot’a seneler sonra bir söyleşisinde “Çorak Ülke’nin orijinal, üzerinde oynanmamış müsveddelerini saklıyor musunuz?” diye sorulur. Şair “Hiç sormayın. Bu cevabını bilmediğim bir soru. Çözemediğim gizemli bir durum. Ben o müsveddeyi John Quinn’e satmıştım. Yanı sıra yayınlanmamış şiirlerimin olduğu bir de defter vermiştim ona. Çünkü bazı olaylarda çok nezaket göstermişti bana. Hiçbirini bir daha görmedim. Sonra John öldü ve verdiklerim satılan eşyaları arasında yoktu.” diye cevap verir.

Çorak Ülke’nin müsveddelerinin akıbetini kimsecikler bilmeyedursun, zaman bazen cömert davranıp sakladıklarını bir bir geri verir. Tıpkı ressam Patrick Heron’un (1920-99), T. S. Eliot’un 1949 tarihli ünlü kübist portresine hazırlık olarak çizdiği ve daha önce hiç görülmemiş eskizlerinin gün yüzüne çıkması gibi... 20 yıl boyunca gözlerden uzak kalan bu eserler, Heron’un eşi Delia tarafından 1970’te evlerinin tavan arasında bulunur ve senelerce sergilenmeyi bekler. Londra National Portrait Gallery’de, “Patrick Heron: Bir T. S. Eliot Portresi İçin Çalışmalar” adlı sergide on çizim ve bir portre, 1949 tarihli tamamlanmış başyapıtla birlikte sanatseverleri bekliyor.

Kurguyu değiştiren elektrik kesintisi


Heron portreyi hazırladığı dönemlerde pek tanınmış bir ressam olmasa da Eliot’ın şiiriyle erken yaşlarda karşılaşır ve şaire büyük bir hayranlık duyar. Tarihi karşılaşmanın en büyük vesilesi ise ressamın babasıdır. Eliot ve Heron, usta şairin kurucusu olduğu Faber&Faber adlı yayınevinde portre çizimi için buluşur. Tüm hazırlıklar tamamdır. Fakat hesapta olmayan bir gelişme yaşanır ve ülke genelinde elektrikler kesilir. İkili, mecburen sabahın ilk ışıklarına kadar soğuk bir odada kalacaktır. Eliot soğuk hava nedeniyle elektrik sobasını yakamaz ve çareyi 1949 tarihli soyut resimde görülen koyu mavi paltoyu giymekte bulur.

Heron, meşhur portreyi çok acele etmeden, hafızasındaki Eliot görüntüsüyle yaklaşık üç yıl sonunda bitirir. Heron, Eliot’ın ‘gri gözler’ine bakmayı, yeryüzünün en bilinçli yerine bakmak diye tarif ederken; Eliot, Heron’un çizimlerini gördükten sonra: “Çok acımasız bir yüz, çok acımasız bir yüz bu! Elbette, acımasız bir yüze sahip olmanız, sizin de acımasız olduğunuzu göstermez!” der. Usta şairin karısı Valerie ise daha sonra, Heron’a yazdığı mektupta ressamın Eliot’ın portresinde yakaladığı hüzün ve sevincin bir arada yer almasından dolayı duyduğu memnuniyeti dile getirir.

Sergide artık bir başyapıt olan meşhur T.S. Eliot portresinin parça parça tamamlanışını görmek mümkün. Heron’un kararsızlıkları, zaman zaman değişen renkleri, fırça darbeleri tüm detaylarıyla meydanda. Kimi sanat eleştirmenleri Heron’un bu başyapıtıyla Picasso’nun ilk dönem eserleri arasında bir bağ kurulabileceğinden söz etse de bir sanat eserinin geçirdiği tüm evreleri görmek tarifsiz bir duygu kuşkusuz.

22 Eylül 2013’e kadar açık kalacak sergi, özellikle Türkiye’nin odak ülke olduğu Londra Kitap Fuarı’nı ziyaret edecekler için iyi bir fırsat. Çünkü, National Portrait Gallery’nin daimi koleksiyonunda T. S. Eliot sergisinin yanı sıra James Joyce, Shakespeare, Samuel Johnson, Virginia Woolf, Charles Dickens ve Brontë kardeşler gibi pek çok şair ve yazarın portresi var. 

Mektuplardaki Eliot


T. S. Eliot ile ilgili saklı kalmışlıklar yeni bulunan eskizleriyle sınırlı değil. Usta şairin yayıncısı olduğu ve 1922-1939 yılları arasında çıkan The Criterion adlı edebiyat dergisindeki mektupları da okurla buluşuyor. Geçtiğimiz günlerde mektuplar serisinin dördüncü cildi yayımlandı. Mektupların yayımlandığı bu meşhur edebiyat dergisi, Virginia Woolf, Ezra Pound, E. M. Forster ve W. B. Yeats gibi İngiliz edebiyatının pek çok ismini ağırladı, hatta Marcel Proust ve Paul Valéry gibi ustaların eserlerini yayımlayan ilk İngilizce periyodik yayın oldu. T. S. Eliot'ın bir yayıncı, bir editör olarak boy gösterdiği bu mektupları Türkçede okumak, kuşkusuz zihinlerdeki Eliot imgesine çok şey katacaktır.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
27/3/2013

5 Mart 2013 Salı

Pop yazarlığın tehlikeli sularında

İllüstrasyon: Cem Kızıltuğ
90’lı yıllarda 50 yaşındaki marangoz ve yazma konusunda biraz yeteneksiz John Baldwin, çok satacak bir roman yazmak ister. Uzun yıllar çoksatan romanlar üzerine araştırma yaptıktan sonra böyle bir kitabın nasıl ‘imal’ edileceğini bulur ve on maddelik bir reçete hazırlar. Kahramanların birbirine âşık olması, birbirini öldürmesi gerektiği gibi öneriler vardır reçetede. Hikâyeden yoksun, elinde pek güvendiği bir ‘formül’ü olan Baldwin’in yolu John Marr ile kesişir. İki kafadar 640 sayfalık The Eleventh Plague (1999) adlı bir roman yazar. Talih bu ya, ünlü Amerikan yayıncı Harper Collins kitabın haklarını 2 milyon dolara satın alır. Yazma yeteneği olmadığını kabul eden Baldwin elindeki formülün onu milyoner yapacağından emindir. Kitap beklenmedik bir başarı gösterir ve sonrasında filme uyarlanır. Yaklaşık 3 milyon dolar da buradan gelir. Bizim yeteneksiz yazar bir bilge edasıyla, “Eğer bir formülünüz varsa her şeyde başarıyı yakalayabilirsiniz,” der ve ekler, “yeter ki insanların ne istediğini bilin.” İki kafadarın başarısı günümüz yayın dünyasının durumunu gözler önüne seren güzel bir örnek.

‘Oku, Zevk Al, Unut’ 

Çok satan kitaplar konusunda en muteber kabul edilen ve 1942’den beri yayımlanan The New York Times’ın “çok satanlar” listesine girmek bir yana, pek çok gazetenin her hafta yayımladığı rakamlar silsilesi de meraklısı için iştah kabartıcı. Bunun yanı sıra dünyanın online kitap satış devi Amazon’un saat başı haber yayını yapar gibi paylaştığı en çok satan listeleri de bu işin nereye vardığını gösteriyor. Özellikle 1980’lerle birlikte ülkemizde ve dünyada çok satanlara, popüler edebiyata yönelen bir ilgiden söz etmek mümkün. Kitabı satılıp alınan bir ‘mal’ gibi gören bu anlayış bünyelere sızarken, eleştiri kurumunun gittikçe kabuğuna çekilmesi bunu hazırlayan etkenlerden biri. Yine Amazon’dan devam edersek, çoksatar, popüler, ‘başarılı’ yazar olmanın tarifi ni, reçetesini veren Writing the Breakout Novel, Writing Popular Fiction, Techniques of the Selling Writer, Writing Novels That Sell, Writing and Selling Your Novel gibi daha onlarca kitaba erişmek mümkün sitede.

Kendi kitapları 25 milyondan fazla satan Amerikalı yazar Dean R. Koontz’un How to Write Best Selling Fiction (1981) adlı kitabı bu konuda yazılmış ilk kitaplardan. Bu çalışmaların varlığı aslında edebi bir kaygıdan öte piyasayı memnun etmenin asıl mesele olduğunu açıkça dile getiriyor. Cem Akaş’ın güzel tanımlamasıyla “oku, zevk al, unut” romanlarının nasıl yazılacağını ve şöhrete giden yolun tarifi ni de veriyor. Amerikalı yazar James W. Hall üşenmeden, Hit Lit: Cracking the Code of the Twentieth Century’s Biggest Bestsellers adlı kitabında bir mühendis gibi 20. yüzyılın en çok satan on iki kitabını (Da Vinci Şifresi, Rüzgâr Gibi Geçti vs.) analiz ediyor ve bu kitapların ortak özelliklerini sıralıyor: Cinsellik, aşk, dram... Hall, çoksatar olmanın ‘şifrelerini’ tanımlarken bu şöhretin taliplileriyle incelikli bir dille alay ediyor. 

Çoksatar Kitap Yazmanın En İyi Vakti Ne Zaman? 

Batı’da “chick lit” (modern zamanların kadınını anlatan) tabiriyle adlandırılan ve 80’lerle birlikte epey popüler hale gelen kitaplar hâlâ çok ilgi görüyor. Özellikle konusunu aşktan, cinsellikten ve tarihten alan romanlar kitapçıların gözdesi. Şükür ki, öykü ve şiir henüz bu kancaya takılmadı. Kitabevine adımınızı atar atmaz bu kitaplar tarafından kuşatmaya uğruyorsunuz. İşin vahameti bununla sınırlı değil. PR ile çalışmanın gerekliliğini savunanlar, sosyal medyada görünmenin öneminden bahsedenler ve daha pek çok reçete sunanlar yok değil. Eğer bu yükün altına girmekten çekiniyorsanız, çoksatar yazar olmanın yollarını öğreten edebiyat, edebiyat dışı ve pazarlama üzerine (www.bestsellersociety.com gibi) pek çok site mevcut.

Özellikle teknolojinin gelişmesiyle bireysel yayıncılık çağına ayak uyduran, kapı kapı yayınevi dolaşmak yerine kitabını kendi yayımlama imkânı sunan “self-publishing” ile çoksatarlar listesine giren yazarlar bu sitelerin müdavimleri. Bir adım ötesi ise astroloji yorumcularından popüler olacak kitabın en iyi yazma vaktinin ne zaman olduğunu sormaya kadar gidiyor. Fakat edebiyatın nasıl öcünü aldığını uzun bir süre çoksatanlar listesinde yer alan bir kitabın, daha sonra “1 alana 1 bedava” sepetinde öylece sessizce bekleyişiyle görmek mümkün. 

'On Parmak Daktilo’ 

Okur, yazar ve yayıncı tarafından bir ‘velinimet’ sayıldığı anda ipler kopar. Tomris Uyar’ın pek yerinde bir tarifi var: “Popüler olmak, edebiyatta zannedildiği kadar önemli bir şey değil. Edebiyatta tiraj, daha çok insanın aklında kalan ve çocuklarına aktardığıdır.” Uyar daha da öteye giderek edebiyatın çok kötü bir öç alma biçimi olduğundan söz eder: “Edebiyat siler.” Gündemde kalmak için sürekli yazan ve kendinden ödün veren yazar biraz tehlikeli sularda yüzüyor demektir, zira Uyar’ın bahsettiği öç alma biçimi kalıcı yaralar açar. Truman Capote’nin bu tür yazarlar için yaptığı tanımlama gayet neşelidir: “On parmak daktilo”.

James Joyce, “Sanatçı, halk yığınlarının gönlünü kazanmak peşindeyse kitle fetişizminin kendini bile bile kandırma hastalığının bulaşıcılığından kaçınamaz, popüler bir akımda yer alırsa bu riski üstlenir.” derken, Uyar ile aynı gökyüzüne bakar gibidir. Halkın gönlünü kazanmak için yazmanın, sürekli görünmek için edebi eser üretmenin riski döner dolaşır yazarı bir yerinden yakalar. Birçok yazarın kendi işini yapmaktan çok, ün peşinde olduğunu söyleyen Márquez de şöhret belasından şöyle yakınır: “Kitaplarımın bir tür ticari ürüne dönüştürüldüğü kapitalist ülkelerde ölümümden sonra tanınmayı isterdim.”

Çoksatar yazar olmanın elbette kötü bir tarafı yok, ayrıca bu tür kitapların hepsinin niteliksiz olduğunu söylemek haksızlık olur, fakat okurun beğenisi tek kıstas olarak algılanırsa bu kitapların her birinin başyapıt diye tanımlanması gerekir. Çok satmak amacıyla yazılan eserlerin nitelikli edebiyatın bir parçası olmayacağı aşikâr. Dil zevki veren, değerli ve kalıcı metinlerden öte popülerlik derdine düşmüş yazardan edebiyatın bir gün öç alacağını unutmamak lazım.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
Sayı: 86
4/3/2013