29 Eylül 2012 Cumartesi

Kitaplarda 'nar' bereketi


Usta yazar Bilge Karasu, 'Narla İncire Gazel' adlı kitabında şöyle bir anısından bahseder: "Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine... Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye."

Sanki görünmez bir el tıpkı Karasu'nun bahsettiği gibi irili ufaklı narları bu kez kitapların adlarına, kapaklarına atmış gibi... Zira, dikkatli okurun gözünden son dönemlerde yayımlanan kitapların ya adında ya da kapağında yer alan 'nar' dikkati hemen çekmiştir. Nazan Bekiroğlu'ndan İskender Pala'ya, Refik Durbaş'tan Yavuz Ekinci'ye pek çok yazarın eserinde pek sevilen, çokça da övülen güzelim sonbahar meyvesi nar bir şekilde tüm alacasıyla kendini gösteriyor.

"BİR İNCİ HAZİNESİNDE GİBİ DUYAR İNSAN KENDİNİ"

Hazır nar mevsimi gelmişken, edebiyatçıların belki de en çok sevdiği bu meyvenin, kitap adlarında ve kapaklarında (elimizin uzanabildiği, gözümüzün görebildiği) izini sürdüğümüzde ise, 'bereketli' bir yolculukla karşılaştık. Meğer 'nar'ın gölgesine kurulmuş ne çok yazar ve kitap kapağı varmış son günlerde: Nar Ağacı, Aşka Dair, Nar Düştü Kar Üstüne, Cennetin Kayıp Toprakları, Öykünün Nar Suyu... Daha da eskilerde ise Yaşar Kemal'den Bilge Karasu'ya, Füruzan'dan Elif Şafak'a, Haydar Ergülen'den Faruk Duman'a uzanan bir 'nar' sevdası var: Hüyükteki Nar Ağacı; Narla İncire Gazel; Berlin'in Nar Çiçeği; Babam ve Piç; Nar; Nar Kitabı...


Kuşkusuz, kitapların da talihi var. Nar'ın kendisi düştü diye 'bereketli' bir ömür geçiren, canınız dilediğinde hemen ulaşabileceğiniz kitaplar olduğu gibi, sahafların tozlu raflarında gittikçe kuruyan nar'lı kitaplar da var tabii. Peki, Kur'an-ı Kerim'de de (En'am, 99), hurma, üzüm, zeytin ile birlikte zikredilen nar'ın övülmesinin, sevilmesinin; romanlara, şiirlere, denemelere düşmesinin ardında neler var?

Önce Ahmed Hâşim'i dinleyelim: "Nar, bilhassa eski Yunan ve Latin edebiyatında mukaddes bir meyvedir. Nar ağacı cehennem ilâhesi Proserpine'in ağacıdır. Onun için çiçekleri ateşlenir, taneleri yakuta benzer." Ta eski masallardan akıllarda kalan "gülen ayva ağlayan nar" deyişi bir yana, usta şair İlhan Berk, o benzersiz Şifalı Otlar Kitabı'nda "Meyveler içinde en zengin mitologyayı narın oluşturduğunu biliyor musunuz?" diye sorar ve ekler: "Narın hele iç yapısı anlatılır gibi değildir. Bir inci hazinesinde gibi duyar insan kendini."

Faydası saymakla bitmeyecek nar'ın ne içini ne dışını övmek işten bile değil... Yıllar yılı onun için dizilen övgüler, konu olduğu şiirler yüzlerce... Odisseus Elitis'in meşhur "Çılgın Nar Ağacı" şiirine kulak verelim: "Başı taa havalarda, ışıyan ve övünen mor salkımlarla, / Tehlikelere açık, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, / Dünyanın orta yerinde şeytanın fırtınasını ışıkla parçalayan, / Ve günün, üzeri türkülerle işli sırmalı örtüsünü / Boydan boya yayan, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, / Günün ipek giysilerinden bir anda soyunup kurtulan?" Ya divan edebiyatında? O nar ki, âşığın gözüdür. Kanlanmış haliyle âşığın gözleri yan yana iki nar gibidir. Dökülen kanlı gözyaşı damlaları ise nar taneleridir. Tıpkı Bâki'nin dediği gibi: "Mihmân olınca derd ü gamuñ dilde mâ-hazar / İki enâr dâneledi çeşm-i hûn-feşân".


"NARI ÖNCE KABUĞUYLA YAŞAMAK GEREKİR"

Selim İleri de bir yazısında ne de güzel över narı: "Narı önce kabuğuyla yaşamak gerekir. (...) Nar bambaşkadır. Nar kabuğunda sonbaharın, hatta kış başlangıcının bütün renkleri hızlı hızlı gezinip durur. (...) Ya o taç?! Narın tek başına bir krallık gibi duyumsanmasına yol açar o taç. Sanki bir ülkedir ve her yeri sonbahar sarmıştır; bir güz ülkesi. Neyse ki öyle hüzünlü bir sonbahar değil; tam tersine, yazdan vazgeçmemekte direten bir çılgınlık, direniş, isyankârlık..."

İçinden nar geçen bir yazıda 'Nar'ın şairi ve babası Haydar Ergülen'e söz vermemek olmaz: "Kış büyük geliyor nara gidelim / soğudu günlerin yüzü nara gidelim / narın bir diyeceği olur da bize / açılır yazdan binbir sıcak söz" der. Şair İbrahim Tenekeci ise nar'ın, "mahremiyete en çok değer veren meyve" olduğunu söyler. O halde sözü fazla uzatmayıp, nar mevsimini gelmişken bu güzelim meyvenin tadını çıkaralım…


'NAR'LI KİTAPLAR...

Nar Ağacı (2012), Nazan Bekiroğlu; Aşka Dair (2012), İskender Pala; Nar Düştü Kar Üstüne (2012), Refik Durbaş; Cennetin Kayıp Toprakları (2012), Yavuz Ekinci; Hay Hikâyeler (2012), Pakrat Estukyan; Öykünün Nar Suyu (2012), Umut Sağlam; Nar (2011), Seyhan Livaneli; Nar (2011), Ece Gamze Atıcı; Nar Taneleri (2011), Bayram Eser; Nar Çiçekleri (2009), Ulufer Oğuzcan; Nar Ağacı Çiçek Açtı (2009), Hasibe Sönmez; Babam ve Piç (2007), Elif Şafak; Nar Ağacı Günlüğü (2007), Hasan Barışcan; Narla Kan (2007), Akif Kuruçay; Nar Meseli (2007), Erkan Kara; Nar Kitabı (2001), Faruk Duman; Nar (2000), Haydar Ergülen; Omuzlarımda Gurbet Yanaklarımda Nar Çiçekleri (1996), Şükrü Bilgiç; Nar Çiçekleri (1995), Mehmed Uzun; Narla İncire Gazel (1993), Bilge Karasu; Berlin'in Nar Çiçeği (1988), Füruzan; Nar Çiçeği (1988), Aras Ören; Nar Daşında Çatlar (1987), Kemal Bayram; Hüyükteki Nar Ağacı (1982), Yaşar Kemal; Nar Çekirdekleri (1976), Çetin Altan; Narlı Bahçe (1969), Meral Divitçi; Gülen Ayva Ağlayan Nar (1959), Şahap Sıtkı; Nar Tanesi (1946), Eflatun Cem Güney.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi
29/09/2012

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1351717&title=kitaplarda-nar-bereketi

3 Eylül 2012 Pazartesi

Batı’da yazarlık programlarının serüveni

İllüstrasyon:  Cem Kızıltuğ
Birkaç yazar biyografisi ile başlayalım:

Kazuo Ishiguro: "East Anglia Üniversitesi’nde Malcolm Bradbury’den yazarlık eğitimi aldı. 1981’de üç tane kısa hikâyesi yayımlandı ve Ishiguro o tarihten beri sadece yazarlık yapıyor."

Kiran Desai: "2006 Man Booker Ödüllü yazar, 14 yaşında annesiyle birlikte Hindistan’dan ayrılarak İngiltere’ye yerleşti. Daha sonra Amerika’ya geçen Desai, Bennington College, Hollins and Columbia üniversitelerinde yazarlık dersleri aldı."

Ian McEwan: "İngiliz edebiyatı üzerine yüksek lisansını yaparken romancı Malcolm Bradbury’den yazarlık dersleri aldı."

"Yaratıcı yazarlık eğitimi aldı" cümlesi Batılı yazarların biyografilerine ‘gururla’ kondurdukları bir ifade. Türkiye’de bu ‘övüncü’ biyografisine iliştiren yazarlara rastlamaksa henüz mümkün değil, fakat yazarlık kurslarına gittikçe artan ilgi, yakın zamanda karşımıza bu tür biyografileri çıkarabilir.

BATI'DA YAZARLIK KURSLARI

Yazarlık kurslarının/derslerinin Batı’daki tarihine baktığımızda ilginç bir tablo karşımıza çıkıyor. Batı’da hayli uzun bir mazisi olan 'yazarlık programları' ilk kez Amerika’da başlar. Iowa Üniversitesi’nde 1936’da açılan program büyük talep görür ve zamanla saygın bir konuma yerleşir (üniversitenin yazarlık programından mezun olup Pulitzer Ödülü kazanan 17 isim var). 'Amerikan icadı' olarak görülen yazarlık programlarının İngiltere’de benimsenmesi ise biraz zaman alır. İngiliz yazar, eleştirmen ve akademisyen Malcolm Bradbury’nin yaklaşık yarım asır önce Angus Wilson ile İngiltere’deki East Anglia Üniversitesi’nde kurduğu yüksek lisans programı, o dönemde büyük bir tartışmaya yol açsa da şimdilerde bir ‘ekol’ olmuş durumda. Hatta kimilerine göre yazar olmanın yolu bu programdan geçiyor. 1960’larda gerçek anlamda kabuğunu kıran söz konusu programlar artık bir ‘endüstri’ haline geldi. Ishiguro ve McEwan örneğinde olduğu gibi, İngiltere’de Bradbury’den ders almak parlak bir etiket olarak biyografilerde yer buluyor.

Son yıllarda büyük bir 'pazar' olarak görülen yazarlık programları ve kursları, haliyle üniversitelerin iştahını kabartıyor ve bu büyük pastadan pay almak için pek çok okulda bölümler açılıyor. Biraz rakamlara bakalım: Amerika’da yaklaşık 300, İngiltere’de ise 90 üniversite 'yaratıcı yazarlık' alanında lisans, yüksek lisans veya doktora derecelerinde eğitim veriyor. Başka rakama göre sadece İngiltere’de yılda 10 bine yakın yazarlık atölyesi, sertifika programı düzenleniyor. Üniversitelerin yanı sıra kimi edebiyat ajanları da kendi atölyelerini kurarak öğrenci kabul ediyor ve yayıncılık konusunda deneyimlerini paylaşıyorlar. Bu halkaya gazetelerin düzenlediği atölyeler de eklenebilir. Örneğin İngiltere’nin en muteber gazetelerindenThe Guardian’ın sayfalarında gazetenin düzenlediği atölyelerin boy boy reklamlarını görmek mümkün.

"HERKESİN YAZAR OLABİLECEĞİ YER"

Orhan Pamuk’un deyişiyle "yazmanın ruhsal bir şey olarak değil, bir zanaat olarak ele alındığı" yazarlık programlarında her kurum farklı yazı türlerinde seçenekler sunuyor ve deneyimli yazarlarca eğitim veriliyor. Bu programların bir ucunda yazmaya hevesliler, diğer ucunda ise bu işin eğitimini veren yazarlar var. Pek çok yazar ikinci bir iş olarak bu atölyelerde ders veriyor, bir bakıma ekmek parasını buradan kazanıyor. Programlara kayıt olmak isteyenlerin de ders veren hocaları göz önünde bulundurduğunu söyleyelim. Hatta üniversiteler bu işi abartıp "kitapları onlarca dile çevrilen ödüllü yazardan yazarlık dersleri" gibi ilanlarla öğrenciyi bu kurslara çekmeye çalışıyor.

İngiltere’de bu konuda bir anlamda işin 'piri' sayılan başka bir örnek ise Arvon Writing Foundation. 1969’da kapılarını açan vakıf, devletten aldığı teşvik ve sponsorlar sayesinde dünyanın dört bir yanından yazarlığa meraklıları ağırlıyor, burslar veriyor. Şehrin dışında bir yazarlık köyü olarak tanımlanabilecek mekânın kapısı herkese açık. Vakfın yöneticisi Ruth Borthwick’in deyişiyle "herkesin yazar olabileceğine inandığı" bir yer burası. Yaklaşık bir haftalık yazarlık atölyesinde pek çok türde usta yazarlar eşliğinde dersler veriliyor.

Biraz tehlikeli sulara açılıp en can alıcı soruya geçmenin vaktidir: Yazarlık öğrenilebilir mi, bunun bir tekniği var mı? Yazarlık programları konusunda pek çok tartışmanın olduğunu hemen belirtelim. Bir tarafta yazarlığın bir nevi resim, bale öğrenmek, oyunculuk veya bir müzik enstrümanı çalmak için eğitim almak gibi değerlendirilip yazma işinin tavan arasından çıkarılması, biraz daha erişilebilir hale getirilmesi gerektiğini savunanlar var. Bu yüzden yazarlığın ilkokullarda ve liselerde zorunlu ders olarak okutulmasından yana olanlar mevcut (öyle ki, İngiltere’de kimi okullar çocuklar için yazarlık kursları düzenlemeye başladı). Öte tarafta bu kursların, yazmanın teknik kısmı ile ilgili yol gösterici olabileceği görüşü hâkim. Teknik demişken, Amerikalı yazar Raymond Chandler’ı dinleyelim: "Tek başına teknik asla yeterli değil. Yazmak için tutku da olmalı."

"YENİ RUH SAĞLIĞI MERKEZLERİ"

Bir diğer görüş ise bu programlara tamamen karşı; yazarlığın atölyelerde öğrenilemeyeceğini savunan, hatta bu programları vakit öldürmek, boşa para harcamak olarak değerlendiren bir cenah var. Bu eleştirilere ek olarak, yazarlık atölyelerinde "basmakalıp" kurgular üretildiğini dillendirenler de mevcut. Örneğin Hanif Kureishi, geçtiğimiz yıllarda yazarlık derslerini "yeni ruh sağlığı merkezlerine" benzetmiş ve bu programlara katılanların edebi kariyer yapmasının kaçınılmaz olacağı algısının oluşturulduğunu dile getirmişti. Epey tepki gören Kureishi biraz da kelimelere takılarak "creative" (yaratıcı) ve "kurs" kelimelerini yan yana getirmenin aldatıcı bir tarafı olduğunu söylemişti. Yazarlık programlarına bir diğer önemli tepki de bu alanın icat edildiği ABD’den gelmişti. Geçtiğimiz yıl 190 yazar ve öğretmen, yazarlık kurslarını protesto etmiş ve buna gerekçe olarak söz konusu kursların aldatıcı kötü etkisini göstermişti.

"YAZARLIK PROGRAMLARI EDEBİYATIN GELECEĞİNİ KORUYOR"

Peki yazarlık programlarının yöneticileri ne diyor? East Anglia Üniversitesi’ndeki yüksek lisans programının direktörü ve aynı zamanda yazar olan Andrew Cowan, bu kursların kimseyi bir yazara dönüştüremeyeceğini, eğer bir yeteneğiniz varsa ve sıkı çalışmaya niyetliyseniz, bu programların meraklısını hızlı bir şekilde geliştireceğini söylüyor. Londra Üniversitesi’nde yazarlık dersleri veren Profesör Russell Celyn Jones ise bu programların edebiyatın geleceğini koruduğu görüşünde. Bu iki yaklaşımın yanına gazeteci-yazar Ian Jack’ın sözlerini ekleyelim: "Gençler bu programlara neden başvuruyor? Çünkü yeni bir Zadie Smith olabileceklerini düşünüyorlar. Neden üniversiteler bu programları sürdürüyor? Çünkü iyi para kazanıyorlar. Peki, bu sorumlu bir davranış mı?"

Bu programlara katılan Booker Ödüllü yazar Kiran Desai ile Kitap Zamanı için yaptığımız söyleşide Desai konuyla ilgili sorumuza şöyle cevap vermişti: "Yazarlığın öğrenilebilecek değil, geliştirilebilecek bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu, içten gelmeli. Birçok yetenekli insan var ki, bir yapıt ortaya koyamıyorlar. Çünkü yazarlık belli bir disiplini, düşünceleri toparlamayı gerektirir. Bu da çalışarak öğrenilebilir. Bir de çok mutlu bir şekilde üniversiteye gidip, dersler alıp ben yazar oldum demek bu işin doğasına aykırı. Yazma eylemi yazarı yoran ve çaba gerektiren bir şey. Başkasının öğreteceği değil, sizin geliştireceğiniz bir eylem."

"OKUMA KURSLARI OLMALI"

Elif Şafak bu konuda şöyle düşünüyor: "Yaratıcı yazarlık doğuştan gelen bir kabiliyet mi yoksa sonradan edinilen bir meziyet mi? Kanımca işin yetenek kısmını fazla efsaneleştiriyor, romantikleştiriyoruz. Eğer bir oran vermek gerekse yüzde 33 derim. En fazla yüzde 40. Gerisi emek emek emek. Okumak gerek." Yazarlık kurslarını karşısına alan,Harry Potter serisinin yazarı J.K. Rowling’in önerisi ise bu programların yerine "yaratıcı okuma" kurslarının verilmesi. Usta yazar Borges’in hemşerisi yazar Luisa Valenzuela ise "Kimseyi yazar yapamazsınız." diyerek, yazarlığın doğuştan gelen bir dünyayı görme biçimi olduğundan söz ediyor ve buna dil sevgisi ile yazıya ömür boyu bağlılığı ekliyor.

Bütün bu tartışmalar bir yana, yazarlık kurslarının işlevinin ne olması gerektiği konusunda ortak görüş şu: Ufuk açmak, hayal gücünü geliştirmek ve en önemlisi yazma konusunda motive etmek. Tıpkı Amerikalı yazar Kurt Vonnegut’ın dediği gibi: "Yaratıcı yazarlık dersleri verdiğim zaman öğrencilerime, karakterlere ilk fırsatta istediklerini yaptırmalarını söylerdim, mesela bir bardak su içirmek."

"EDEBİYAT, BİR USTA-ÇIRAK İLİŞKİSİDİR"

Peki, bu kursların yaygınlaşmasının sebebi ne? Bu ilgiyi artık edebiyat dünyasında pek sık rastlamadığımız usta-çırak ilişkisinin yokluğu, yazmaya heveslilerin yalnızlığı tetikliyor diyebiliriz. Ahmet Mithat Efendi ile Fatma Aliye Hanım, T. S. Eliot ile Ezra Pound, Hemingway ile Gertrude Stein gibi örnekleri görmek artık çok zor, bu yüzden yeni nesil yazarlar ürünlerini paylaşacakları, fikir alışverişinde bulunacakları bir ‘yol’a ihtiyaç duyuyor. Memet Fuat yıllar önce bu konuda bakın neler demiş: "Günümüzde pek öyle usta-çırak ilişkisi yok sanıyorum. Daha çok gençler gruplaşıp birbirlerini eleştiriyorlar. Ya da aralarına bir ünlü kişi de katılıyor. ‘Tekke’ deniyor o zaman. Ama çok az bu tür gruplaşmalar. İleride bizim üniversitelerimizde de yaratıcı yazarlık dersleri başlarsa bu gereksinim en iyi biçimde karşılanmış olur." Hilmi Yavuz’un usta-çırak ilişkisi konusundaki şu sözleri ise yazarlık programlarının neden rağbet gördüğünü açıklıyor aslında: "Ben edebiyatın bir usta-çırak ilişkisi olduğuna inanıyorum. Edebiyat bir tür tarikat ilişkisi gibidir. Yani siz ehl-i tarik olursanız mutlaka bir mürşit, bir yol gösterici gereklidir. (...) Tabii belli bir noktadan sonra ister istemez kendiniz oluyorsunuz. Çünkü belli bir noktaya gelince ustanız artık size öğretecek bir şeyinin olmadığını söylüyor. Artık kendi kimliğinizi bulmuş oluyorsunuz, kendi şiirinizi yazmaya başlıyorsunuz." Şiir demişken Neruda’yı anmamak olmaz: "Genç şaire verilecek öğüt yoktur."

"YAZAR OLMAK İSTENMEZ, YAZAR OLUNUR"

Yazarlık programları kendi ırmağında akadursun, Batı’da bu konuda hatırı sayılır bir kitaplık var, sadece online kitap satış sitelerinde "creative writing" yazdığınızda yüzlerce kitap önünüze çıkıyor, kimi kütüphanelerin bu konuya ayrılmış raflarına rastlamak mümkün. Kısaca yazar olmanın kolay yolları öğretiliyor. Bu konuda yayımlanan kitapların çokluğundan olsa gerek iyi veya kötü kitabı birbirinden ayırt etmek artık pek mümkün değil. Hatta biraz daha ileri gidip, bu yüzlerce kitabın talihini bir dönemin pek popüler olan, sonrasında ise gözden düşen kişisel gelişim kitaplarına benzetmek mümkün.

Yazarlık kurslarının ve programlarının bir endüstri haline geldiğini, pek çok kimsenin iştahını kabarttığını yineleyerek son sözü Amerikalı yazar Paul Theroux’ya verelim: "Yazar olmak istenmez, yazar olunur."


Musa İğrek
Kitap Zamanı
Sayı: 80