2 Temmuz 2012 Pazartesi

Bir roman nerede biter?

Kolaj: Orhan Nalın
Usta yazar Haruki Murakami’nin 2009’da Japonya’da yayımlanan üçlemesi 1Q84, geçtiğimiz günlerde Türkçede tek cilt halinde, 1.022 sayfa olarak okurla buluşmuştu. Murakami’nin romanı, öyle hemencecik çantanıza atıp yanınızda dolaştıramayacağınız kalınlıkta olunca, haliyle pek çok okurdan homurdanmalar yükseldi. Yine yakın dönemde dilimize kazandırılan önemli romanlar hacimleriyle dikkati çekti: Roberto Bolaño - 2666 (992 sayfa); J. M Coetzee - Taşra Hayatından Manzaralar (608 sayfa); Mario Vargos Llosa - Kelt Rüyası (520 sayfa); Jonathan Franzen - Özgürlük (600 sayfa); Stephen King - 22/11/63 (816 sayfa) ve George R. R. Martin, Kılıçların Fırtınası - Kısım 1 (600 sayfa), Kılıçların Fırtınası - Kısım 2 (600 sayfa).

Türk edebiyatına baktığımızda da çok farklı bir tablo yok: Orhan Pamuk - Masumiyet Müzesi (592 sayfa ile Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları’ndan sonra en uzun romanı); Elif Şafak - İskender (448 sayfa); Murathan Mungan - Şairin Romanı (592 sayfa); Ayfer Tunç - Yeşil Peri Gecesi (472 sayfa); İbrahim Yıldırım - Her Cumartesi Rüya (452 sayfa); Ahmet Ümit - Sultanı Öldürmek (528 sayfa).

ÜÇLEME ROMANLAR

Gittikçe sayfa sayıları artan bu romanların hemen yanı başında Türk ve dünya edebiyatından üçlemeler de dikkati çekiyor. İbrahim Yıldırım, Kuşevi’nin Efendisi, Yaralı Kalmak, Bıçkın ve Orta Halli; İnci Aral, Yeni Yalan Zamanlar Üçlemesi (Yeşil, Mor, Safran Sarı); Ayşe Kulin, Veda, Umut, Hüzün; Mehmet Eroğlu, Fay Kırığı Üçlemesi (Mehmet, Emine, Rojin -henüz yayımlanmadı-); Ali Teoman, Konstantiniyye Üçlemesi (Uykuda Çocuk Ölümleri, Karadelik Güncesi ve Gecenin Atları) 2009 Booker Ödülü sahibi İngiliz yazar Hillary Mantel’in üçlemesinin ilk kitabı olan Kurtlar Hanedanı (808 sayfa olan ilk kitap için Mantel aslında bir üçleme yazmayı planlamadığını, anlattığı hikâyenin bir romana sığmayacağını anladıktan sonra üçlemede karar kıldığını söylemişti).

Bu hacimli romanların yanı sıra son dönemde yayımlanan eserlere baktığımızda sayfa sayısı pek fazla olmayanlar yok değil. Sibel K. Türker - Hayatı Sevme Hastalığı (240 sayfa); Murat Gülsoy - Baba, Oğul Kutsal Ruh (256 sayfa); Sema Kaygusuz - Karaduygun (120 sayfa); Kemal Varol - Jar (245 sayfa); Ayhan Geçgin - Son Adım (265 sayfa); İnci Aral - Şarkını Söylediğin Zaman (232 sayfa); Barış Bıçakçı - Sinek Isırıklarının Müellifi (166 sayfa), Selçuk Altun - Bizans Sultanı (189 sayfa). Paul Auster - Sunset Park’ı (208 sayfa); Philip Roth - Sokaktaki Adam (108 sayfa), Ursula K. Leguin - Yaban Kızları (100 sayfa).

NOVELLAYA İLGİ ARTIYOR

Daha pek çok örneği sıralamak mümkün. Rakamları bir kenara bırakırsak, geçtiğimiz haftalarda ABD’de The Atlantic dergisi kısa romanın, ‘novella’nın yeniden popüler oluşunu sayfalarına taşıdı. Amerikan yayınevi Melville House’un “Art of the Novella” adlı novella serisinden yola çıkan yazıda kısa romana olan ilgiden söz edilirken Tolstoy, Puşkin, James Joyce, Herman Melville, Turgenyev, Maupassant, Proust, Conrad gibi 47 yazarın şık tasarımlar ve yeni çevirilerle yayımlanan eserlerinden oluşan bu seri üzerinde duruldu.

Edebiyat ile matematiğin pek yan yana okunamayacağını bile bile öykü, novella ve roman konusunda rakamsal ayrımın nasıl işlediğini belirtmekte yarar var. Öykü, en fazla 20 bin kelime; roman, en az 50 bin kelime; novella ise bu ikisi arasında bir yerde duran bir tür olarak değerlendiriliyor. The Science Fiction and Fantasy Writers of America Nebula Awards üşenmeyip novellanın 17.500 ile 40.000 kelime arası olması gerektiğine karar vermiş, Encyclopedia of Literature in Canada için ise bu rakam 15–50 bin arasında.

‘OKUMASI BİR DVD İZLEMEK KADAR VAKİT ALAN ROMANLAR’

Novellaya olan ilgi bununla sınırlı değil. Londra’da kendini sadece bu türe adamış çiçeği burnunda bir yayıncı var. Peirene Press adlı yayınevi sadece 200 sayfayı aşmayan (kendi deyişleriyle, okuması bir DVD izlemek kadar vakit alan) kitaplar yayımlıyor. Peirene özellikle günümüz Avrupalı yazarlarının İngilizceye çevrilmiş ‘novella’larına odaklanan butik bir yayınevi.

Yakın zamanda yaşanan bir başka tartışma ise Julian Barnes’ın Booker Ödülü’ne değer görülen kitabı The Sense of an Ending hakkındaydı. 176 sayfa olan kitap bir anda “novella”, “short novel” (kısa roman) tartışmasını başlatmıştı. Kimi eleştirmenler kitap iyiyse novella veya kısa roman diye ayrım yapmanın anlamsız olduğunu söyledi. Hemen hatırlatalım, Penelope Fitzgerald’ın 1979’da kaleme aldığı Offshore adlı 144 sayfalık eseri Booker Ödülü’nü alan en kısa roman olarak tarihe geçmiş. Aslında bu tartışmalara hak verdirecek bir gerekçe var diyebiliriz, zira The Man Booker Prize ve Orange edebiyat ödüllerinin şartnamesinde şöyle ‘garip’ bir tanımlama yer alıyor: “Best, eligible full-length novel” (en iyi, uygun nitelikte, tam uzunlukta roman). Eleştirmenleri ve kimi yazarları harekete geçiren bu ibarenin tam olarak ne anlama geldiğini kestirmek zor, haliyle bu tanım biraz kafa karıştırıcı oluyor.

Bütün bu gelişmelerden sonra, şöyle bir tablo beliriveriyor. Bir yanda en az 400 sayfalık ve sayfa sayıları gitgide artan romanlar, diğer tarafta ise novellaya (kısa roman) olan ilgi. Günümüzde internet paylaşım siteleri ve günlük koşturmacanın hız kazanması, edebiyat okurunun kısa türlere yönelmesindeki temel etken olarak gösteriliyor. Öte yandan, bu iki manzara karşısında bazı sorular akla geliyor: Bir yazar, romanını bitirmenin vakti geldiğine nasıl karar verir? Okur alışkanlıklarını belirleyen yeni şartlar edebi türlerin hacimleri konusunda da belirleyici olacak mı? Bir edebiyat eserinin okuru dönüştürmesi kadar, okurun alışkanlıklarının ve beklentilerinin edebiyatı dönüştürme gücü var mı ve bunun sınırları neler?

‘TÜR, OKURDA BELLİ BEKLENTİLER UYANDIRAN KOD ÖĞEDİR’

Alman kuramcı Wolfgang Iser, “Tür, okurda belli beklentiler uyandıran kod öğedir.” der. Roman türünün okurda uyandırdığı beklentiler, içine çektiği dünya, her okur için kişisel bir tecrübedir. Okurun roman türü hakkındaki bilgisi, deneyimi bazı beklentileri doğurur. Roland Barthes, “Jules Verne okurken hızlı giderim,” der ve ekler “Öteki okuma biçimi, hiçbir şeyi atlamaz: Ağırdır, metne yapışır, başka bir deyişle, kendini vererek ve iyice kapılarak okur, metnin noktasında dili bölen bağlantısızlıkları kavrar ama hikâyeyi kavramaz.”

Okurun alışkanlıklarını, beklentilerini şekillendiren bu etkenlere bizi çepeçevre kuşatan dijital çağın uçsuz bucaksızlığını, günlük hayatın gittikçe hızlanmasıyla yaşanan telaşı eklemek mümkün. Tekrar Murakami’ye dönersek… “Düşünceli romancı” romanlarının ‘ağırlığının’ farkında aslında. Paris Review’da yayımlanan söyleşisinde romanlarının kalınca olmasını ve ciltler halinde yayımlanmasını şöyle anlatıyor: “Japonya’da pek çok okurum romanlarımı evle iş arasındaki tren yolculuğu esnasında okuyor. Çalışanların çoğu, ortalama iki saatlik bu yolculuklarını kitap okumakla geçiriyor. Tek cilt çok ağır olur; bu yüzden kitaplarım iki cilt halinde yayımlanıyor. (…) Uzun roman yazmak, hayatta kalma eğitimi gibidir. Fiziksel güç, sanatsal duyarlılık kadar gereklidir.”

Murakami’nin trende yolculuk eden okurlarını gözetip işlerini kolaylaştırması gibi, yazarların romanlarını yazma sürecinde okurun alışkanlıklarını az da olsa gözettiğini söylemek mümkün mü, yoksa yazar işin öznesi olarak istediği uzunlukta yazmakla mı sorumludur? Kuşkusuz bir yazar için romanı bitirmek sancılı bir süreçtir, taşların yerli yerine oturduğunu hissetmek, romana noktayı koymak zordur. Sarkacın öte tarafında yer alan ve bu yazılanların muhatabı olan okurun konumu da haliyle önem taşıyor. Özellikle teknolojinin gittikçe içimize sızdığı, Twitter öykücülüğü gibi yeni yazım türlerinin icat olduğu dijital çağda, okur bu uzunca romanlara ne kadar vakit ayırabiliyor? Bunun yanı sıra sayfa gibi fiziksel bir nesnenin, metni kırpma telaşının olmadığı ve kitapların ‘megabayt’larla ifade edildiği bir süreçle karşı karşıyayız.

BİLGİYİ ALIMLAMA ŞEKLİ DEĞİŞİYOR

Alberto Manguel, insanların merak ettiği ve bazen de korktukları şeyin, teknolojinin bilgiyi alımlama şeklimizi, anlatıyı algılayışımızı değiştirmesi olduğunu söyler ve anlatıya gösterilen dikkatin süresini dahi değiştirerek okumayı ve böylece yazmayı da etkileyebileceğinden söz eder. Haklı bir korkuya değinen Manguel şöyle devam ediyor: “Bir yandan yeni teknoloji, özellikle de finansal nedenlerle bize bu kadar çok dayatılan elektronik teknoloji, mümkün olan yegâne iletişim biçiminin yüzeysel, kısa ve kolay olduğuna ve başka her şeyin elenmesi gerektiğine inanmaya yönlendirebilir bizi.”

Yine kitaplara ve alışkanlıklara dair bir başka gelişme yaşandı geçtiğimiz haftalarda. İngiltere’nin en büyük kitapçılarından Waterstones, elektronik kitapların önlenemez yükselişine kayıtsız kalamayıp online kitap satış devi Amazon ile işbirliğine gitti. 30 yıldır İngiltere’nin pek çok şehrinde şubesi olan Waterstone, elektronik kitap ve e-kitap okuma cihazı satışına başlayacağını ‘resmen’ duyurdu. Elektronik kitap ile basılı kitabı bir rafta buluşturan bu gelişme karşısında Philip Roth’un kehanetinden söz etmek lazım. Geçtiğimiz yıllarda bir söyleşisinde romana 25 yıl ömür biçen Roth roman okuma eyleminin kendisinin bir külte dönüşeceğini ve roman okurlarının, bugün şiir okuyan insanlar gibi bir azınlık olacağını söylemişti. Basılı kağıdın ortadan kalkıp kitabın nesne olarak öleceğini söyleyen Roth şöyle diyordu “Bir roman okumak belli bir odaklanma ve konsantrasyon gerektirir. Okumaya kendinizi adamanız gereklidir. Böyle bir konsantrasyona günümüzde çok sayıda insanda rastlamak güç.”

‘YAZILAN ESERLERİN KOYDUĞU SINIRLAR İÇİNDESİNİZ’

Bir romanın edebi niteliğini sayfa sayısının belirlemediğine kuşku yok. Bir tarafta Savaş ve Barış (1.400 küsur sayfa), Anna Karenina (800 küsur sayfa), Karamazov Kardeşler (1.000 küsur sayfa), Kayıp Zamanın İzinde (7 cilt ile toplam 4.000 küsur sayfa olan kitap, edebiyat tarihinin en uzun romanı olarak kayıtlara geçmiş durumda) gibi yüzlerce sayfayı geçen romanlar; öte tarafta Venedik’te Ölüm (109 sayfa), Yaşlı Adam ve Deniz (136 sayfa), Hayvan Çiftliği (160 sayfa), Yeraltından Notlar (160 sayfa), Katip Bartleby (63 sayfa), Karanlığın Yüreği (184 sayfa), Muhteşem Gatsby (180 sayfa) gibi çok da uzun olmayan kitaplar var edebiyat tarihinde. Her iki tarafta yer alan örnekler artık edebiyatın klasikleşen eserleri arasında, Calvino’nun meşhur makalesinde dediği gibi, “Haklarında asla ‘okuyorum’ sözünü değil, genellikle ‘yeniden okuyorum’ sözünü işittiğimiz kitaplardır.”

Roman okumanın ve yazmanın tamamen kişiye özgü bir ‘hal’ olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak her devrin kendine özgü bir anlayışı, algısı olduğunu kabul etmek gerek. Her yazarın da romanını yazarken yaşadıkları, alışkanlıkları kendine özgü ama bazen birtakım etkenlere maruz kalabilir. Yazarın yazma ile imtihanını gözler önüne seren pek çok örnek var. Mesela, Ernest Hemingway kısacık kitabı Yaşlı Adam ve Deniz’in bin sayfadan daha uzun olabileceğini söyler. Hatta bunun mükemmel bir biçimde yapılabileceği üzerinde durur, ama Hemingway’i tüm bunlardan alıkoyan bir şey vardır, ‘sınır’: “Edebiyatta o zamana kadar yazılıp takdir görmüş eserlerin koyduğu sınırlar içindesiniz.”

Kaybın Türküsü (440 sayfa) adlı romanıyla 2006 The Man Booker Ödülü’nü alan Kiran Desai’nin romanında, “Sai, bir yerde kesilmesi gereken hikâyeleri biliyordu.” şeklinde bir cümle geçer. Desai ile yaptığımız söyleşide “Romanınızı bitirmenizin vakti geldiğine nasıl karar veriyorsunuz?” sorusuna Desai, “Bu çok zor bir karar. Yazacağım bir cümlenin ya da paragrafın dengeyi bozacağını hissettiğim zaman romanı bitiriyorum.” cevabını vermişti.

“Bir kitabın hepsini anlamak zorunda değilsiniz, genel olarak anlayın yeter.” diye salık veren Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’ni nasıl ‘kırptığını’ şöyle anlatır: “Konu aşk olunca insanlar daha hevesli oluyor diye düşünüyorum. (...) Kitap aslında çok uzun oldu, 700 sayfa falan. Sonunda birazcık kırptım. Her kitabımda yaparım, bu kitapta çok da yapmadım. Kestim ama gene de bu sayfada kaldı. Ben uzun yazan bir yazarım.”

Bir başka örnek ise Murathan Mungan. Yazar, geçtiğimiz yıl yayımlanan ve 15 yılda bitirdiği, hayatımın kitabı dediği Şairin Romanı’nı yayıncısının yardımıyla biraz kısalttığını söylemiş ve okurdan sabır dilemişti bir anlamda: “Bu kitap için bir 100 sayfa sabretsinler. Hâlâ devam etmiyorlarsa artık benim de yapacağım bir şey yok... Ben bunu okurlardan talep ederken ‘Bakın ben 592 sayfalık roman yazdım ama bunu okumanızı bir 30 yılın hatırı uğruna talep ediyorum, ikincisi de beş yüz sayfa okuyorsunuz ama boş şeyler okumuyorsunuz. Arkasında 15 senelik yaratım süreci olan bir kitabın her sayfası size dolu dolu bir şey yaşatacak. Ha senin buna niyetli olup olmaman senin bileceğin şey.’ diyorum.” Marquez de uzun yazma konusunda biraz muzdarip, Küba ile ilgili yazdığı bir romanının yazma sürecini bakın nasıl anlatıyor: “Kitap şu anda öyle bir aşamada ki, kolay, oldukça kısa bir gazete yazısı olacak derken şimdi çok uzun ve karmaşık bir kitap olmaya doğru ilerliyor. Ancak bunun bir önemi yok, çünkü benim bütün kitaplarım böyle ortaya çıktı.”

UZUN ROMANLARIN STOCKHOLM SENDROMU

Hem okurun hem de yazarın uzun romanla imtihanı kişisel bir tecrübe. Bir taraftan E.M. Forster, “Uzun kitaplar genellikle fazlaca övülür, çünkü hem okuyucu hem de yazar karşısındakinin vaktini boşa harcamadığına ikna etmek ister.” derken, öte tarafta yazar Mark O’Connell bir makalesinde uzun romanların cazibesinden söz edip buna “uzun romanların Stockholm sendromu” adını verir ve bu kitapları yarıda bırakmayı Everest’e tırmanmayı amaçlamış birinin mesafeyi yarıladıktan sonra geri dönmesine benzetir. Burada hemen Kafka’yı analım. Kafka yazarın belli bir noktadan sonra eserini herhangi bir zamanda, herhangi bir cümleyle bitirebileceğinden söz eder. Kafka’nın bu bahsi bir yazar için zorlu bir süreç olsa gerek. Peki Roland Barthes’ın, “Yazarın Ölümü” başlıklı yazısındaki şu sözlerini nereye oturtmalı: “Bir metin, birçok kültürden alınan ve karşılıklı diyalog, parodi, yarışma bağıntısı içine giren çoğul yazılardan oluşur. Ama bu çoğulluğun odaklandığı bir yer vardır, bu da bugüne kadar sanıldığı gibi yazar değil, okurdur.”

Bir romanın edebi özelliğini sayfa sayısının belirlemediği kesin bir gerçek. Bir tarafta okur alışkanlıklarını, öte tarafta yazarın yazdığı metin ile imtihanını da gözden kaçırmamak lazım. Söz konusu bütün gelişmeler, tartışmalar bir yana, Paul Auster roman sanatı konusundaki şu sözlerinde haklı galiba: “Roman öylesine esnek bir form ki, örneğin sone formuna hiç benzemiyor. Sabit bir formu yok. Onunla istediğinizi yapabilirsiniz. Kitabın iki kapağı arasında her şey serbest, roman sanatının kuralları yok. Ben roman sanatının bu yüzden sürekli olarak kendini yeniden icat ettiğini düşünüyorum. Toplum da sürekli olarak kendini yeniden icat etme ihtiyacı duyuyor.”

SELİM İLERİ: ‘Kısalık-uzunluk gibi edebiyat dışı ölçütler ne yazık ki söz konusu’

Bir yazar olarak, romanınızı bitirme vaktinin geldiğine nasıl karar veriyorsunuz? Okur alışkanlıklarını belirleyen yeni şartlar edebi türlerin hacimleri konusunda da belirleyici olacak mı sizce?

Okurun talepleri açısından baktığımız vakit böylesi bir sorun hiç yaşamadım. Çünkü okura tabii ki saygım var ama insan yazdığı romanın kendi bütünlüğünün noktalandığı ana kadar onu bitirmekle yükümlü diye düşünüyorum. Okurun talepleri var mıdır? Yok mudur? Kendi açımdan hiçbir zaman göz önünde tutamam. Ama gerçekten de bizde olsun, dünyada olsun kısa yazarsan daha çok okunur falan gibi birtakım edebiyat dışı ölçütler de ne yazık ki söz konusudur. Ben dünyada artık çok okunanları roman veya edebiyatın içinde saymadığımdan nasıl bir noktaya gidileceğini kestiremiyorum. Ama has edebiyat, öz edebiyat açısından bakarsak, bir romanın uzunluğu, kısalığı mutlak suretle onun kendi içyapısı mimarisi ile ilintilidir ve o çerçeve içerisinde değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.

Çok satanları roman olarak değerlendirmediğinizi söylediniz ama, uzun romana bakışınız nasıl?

Uzun da olabilir bir roman kısa da... Bin sayfa da olabilir, bugün hâlâ Savaş ve Barış onca sayfasıyla dünya romanının klasiklerinden biridir ve yarın da öyle bir klasik olarak kalacaktır. Ama aynı şekilde, Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm’ü de nerdeyse yüz sayfa civarı bir romandır, o da yarın, ne kadar novelladır desek önemli bir roman olarak kalacaktır. Bizim edebiyatımızdan, Orhan Kemal’in Küçücük adlı bir eseri vardır, dört dörtlük bir romandır ama toplasanız yüz sayfanın çerçevesi içersindedir. Yani bu romanın uzun kısa diye bir ölçümü olabileceğini pek düşünmüyorum.

Peki, roman yazmaya başladığınızda bahsettiğiniz kurgu ve mimari, en başta romanın uzunluğunu veya kısalığını belirliyor mu? Yoksa bir süreç içerisinde mi belli oluyor?

Çok güzel bir soru. Yani aslında, her yazarda belki değişir ama bende sezgi olarak başlangıçta onun yaklaşık kaç sayfa olacağına dair bir sezgi vardır.

Tüm yapıtaşları, ara sokaklarını belirliyor yani...

Evet. Yani bunu bütün şeyini hissetmeden zaten yazmaya başlamazsınız, bütün atmosferini hissetmeden. Orada belki çok şey yazdıkça değişir ama yine de o atmosferin ne kadar bir alanı kapladığını bir yazar, geniş olarak muhakkak ki bilir.

AYFER TUNÇ: “Edebiyatçılar bunu dert edinmemeli”

Bana kalırsa konuya, cevabını bilsek de “edebiyat yapıtları ne zamandır okurların arzusuna göre biçimlendirilir oldu?” diye sorarak başlamalı. Ortada aynı kapıya çıkan iki cevap var. Birincisi popüler edebiyat ürünleri ulaştıkları okur miktarını gerekçe göstererek nitelikli edebiyat alanından itibar talep etmeye başladığından beri. İkincisi de edebiyat hakiki değerini kaybedip “market ürünü” olduğundan beri.

Benim için nitelikli edebiyat dediğimiz alanın içinde bulunan her türlü sanatsal üretimin uzunluğunun, sayfa sayısının tartışılması en hafif deyimle saçma. Hatta bu tür tartışmaların edebiyatçılar tarafından ciddiye alınmasının nitelikli edebiyatın uzunca bir süredir yaşadığı değer aşınmasına katkıda bulunduğu kanısındayım. Öte yandan içinde bulunduğumuz hız çağı az bulunur bir paradoks sunuyor bize. Bu çağ zamanı çarçur etmek için ürettiği oyuncakların çokluğu ile dikkati çekiyor, ama aynı zamanda herkes zamanın yetmediğinden şikayet ediyor. Nitelikli edebiyat tam da bu çelişki alanında serpiliyor ve kaçınılmaz olarak karşımıza kısa mı olmalı uzun mu tartışması çıkıyor. Bu sorular kültür-sanat pazarının yan aktörlerinden geliyorsa sorun yok, onların işleri bu, ama edebiyatçılar bunu dert edinmemeli.

Yazdığım metnin ne zaman bitmesi gerektiğine nasıl karar verdiğimi açıklayamıyorum. Bir his oluşuyor, metin daha fazla sözcük kaldırmaz oluyor, sanki bir cümle daha eklense kıvamı kaçacak. O zaman bitmesi gerekiyor. Mesela beş yüz küsur sayfa olan romanım Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi üç bin sayfa da olabilirdi, ömrümce onu yazabilirdim. Bitirmeye karar verirken kendimi okurun yerine koymadım, bundan sonrasının metne bir yorgunluk vereceğini hissettiğim için bitirdim.
Bu meselenin beni üzen başka bir tarafı da var. Sırf uzun diye kaliteli yapıtlara nitelikli okurların ulaşamaması. Macar romancı Peter Nadaş’ın Parallel Stories adlı romanı Türkçede hiç yayınlammayacak, çünkü büyük boy 1133 sayfa, alışık olduğumuz boyutlara taşındığında 1800 civarı. Oysa çağımızın bu büyük romancısı ortalama okurun market tarafından çok değerli bulunan “okuma alışkanlıkları” istatistiklerine kurban gitmemeli. Haruki Murakami Türkiye’de önceden tanınmış, sevilen bir yazar olmasaydı emin olun son romanını kimse basmaya yanaşmazdı.

İBRAHİM YILDIRIM: “Bekleyelim, neler olacak görelim...”

Baştan söyleyeyim: Ben, düzyazı türleri ile ilgili tanımların kısalık- uzunluk veya sayfa sayıları esas alınarak yapılmasını doğru bulmuyorum. Çünkü bazı çok uzun metinlere roman denemeyeceği gibi, kimi zaman kısacık bir kitap, roman türünün -beğenin ya da beğenmeyin-bütün derinliğini yansıtır. Örneğin, Anayurt Oteli en fazla on beş bin kelimedir, ama ona ne kısa roman ne de novella diyebiliriz. Bu roman, kısa, dolayısıyla nispeten ucuz olduğu için belki biraz fazla satılıyordur; ama ben, iyi edebiyat okurlarının Anayurt Oteli’ni kısa ve ucuz olduğu için aldığını hiç sanmıyorum. Öte yandan ortalama okurlar, Körleşme’yi fazla uzun olduğu için almayabilirler.

Acaba günlük koşturmacanın hızına kapılmış sıradan okur, kısa diye Venedik’te Ölüm’e, Mrs. Stone’un Roma Baharı’na ya da Beckett’in uzun öykülerine yönelecek midir?

Pek sanmıyorum, ama Amerika’da madem böyle bir eğilim var, bekleyelim, ülkemizde neler olacak görelim…

Doğru bulmadığım bir başka husus da romanın çeşitli dönemlerde spekülasyonlara maruz kalması, hatta çok iyi bildiğimiz nedenlerden dolayı konunun pazarlama iletişimi terimleriyle tartışılır olmasıdır. Bu üzücü durum, günde beş roman yazılan bir ülke olduğumuzdan, ileride daha da derinleşecek, reklam jargonuyla söyleyecek olursam, hedef kitle-tüketici bağlamında kanlı rekabetler yaşanacak; olan yine edebî romana olacaktır.

Okur alışkanlıklarını belirleyen yeni şartlar konusunda ise ben, günlük hayatın hızından çok, internet paylaşım sitelerinin zamanın çoğunu çarçur etmesini önemsiyorum. Bu kuyuya yakasını paçasını kaptıran ortalama ve sıradan okura uygun stratejiler, taktikler, ürünler geliştirilmiştir zaten: Böyle kitapların her gün bir yenisi yayımlanıyor, çok da satılıyor. Bunların bazıları oldukça hacimlidir, bazıları incedir, ama bu kitaplar ne roman ne de novelladır: Okunurlar tüketilirler, terk edilirler. Hepsi bu!

Bir romanı nasıl bitireceğime gelince, bu konuda “ben karar vermem, roman karar verir” diyecek değilim. Çünkü genel anlamda yazma -yani benim için doğrudan doğruya roman oluşturma çalışması- eylem halindeki akıldır. İşte bu akıl, zamanı gelince eylemine son verir. Bazen çıkmaza girip erteler, deri değiştirip yeni bir metne yönelir, ama bir iki yıl sonra geri döner. Bazen sıkılır, bazen yorulur; ara verir… Kısacası ne yapacağı önceden kestirilemeyen romancı aklı, romancı eylemi benimki!

LEYLA İPEKÇİ: “Kendini sınırlamak, ifadede derinleşmeyi de getirebilir”

Okur alışkanlıklarına büyük ölçüde bugünün ruhuyla bağlantılı olarak bakılıyor. Doğaldır. Her şeyin hızlandığı, yüzeyde seyrettiği, kısalıp azaldığı, durmaksızın eksildiği ve vaktin darlaştığı bir zamanda, elbette ‘kalem’ de o ritme uygun biçimde inip kalkacaktır. Kalem de çoktan metafor oldu zaten. Dönemin dinamiklerinden ve toplumsal dönüşüm hızının niteliklerinden bağımsız değildir tabii ki yazar; eğer ‘daha kısa’ romanlar yazmaya eğilim gösteriyorsa... Bunda bir sahicilik bulurum. Ama bunu hesaplayarak yapıyorsa, bu benim yaklaşımım olmamakla birlikte yine anlarım. Kendini hesaplı kitaplı biçimde sınırlamak, ifadede derinleşmeyi de getirebilir.

Öte yandan yazdıklarınız, kitap kılığına bürünmüş, paketlenip barkodlanmış bir ürün değildir. Bir imkândır, bir vaattir sadece. Henüz somut bir kitap olup olmayacağı bilinemez yazarken. Kâinat kitabından yazarın sayfalarına ne düşeceği meçhuldür. Bu durumda, sosyolojik olarak yazarın okur eğilimlerine uygun düşerek yazması olağan olarak yorumlanabilir. Fakat felsefi olarak çok anlamlı değil bence.

Hayat hızlanıp eksildikçe, roman hayattaki eksikliği kapatma arayışıyla giderek uzamaya, kalınlaşmaya başlayabilir. Roman, bu dar vakitte kendine –ve okura- çok daha geniş ve bereketli vakitler açma ihtiyacı duyabilir. Dünyanın kalp atışları hızlandıkça, iç dünyanın aldığı nefes derinleşiyor çünkü galiba. Yazarak hayatın yetersizliğini kapatma, tamamlama beklentisi artıyor. Böyle de olabiliyor yani.

Kalem, zamanından ve mekânından taşar, çıkar gider. An’ın sonsuzluğuna açılır. Geri döner, başka yere yazar, siler, döner, çizer, yazar. Hayatın akışından çok daha helezonik bir ekseni var. Ne kadar yazacağını, ne kadar sileceğini kim bilebilir önceden... Üretim süreci sırlı bir süreç. Bin sayfa da yazabilirsiniz. Bazen yüz bin kişi okur, bazen bir kişi. Ve bunu belirleyen, toplumsal eğilimlerin ötesindedir her zaman.

Romanımın bitme vakti geldiğine karar verdiğimde (ki çok uzun süreçlere dayanarak roman yazan biriyim) şunu da sorarım: Bu kararı veren ben miyimdir? ‘Kalemi tutan el’i yazan ‘kalemi tutan’ bilir asıl!

SADIK YALSIZUÇANLAR: “Eser kuraldan önce gelir”

Kısa, küçürek öyküden, uzun hikâyelere, serbest anlatılardan romana kadar pek çok türde yazıyorum. Hep söyleyegeldim, ‘tür’ler arasında geçişken sınırlar vardır. Ayrıca “eser, kuraldan önce gelir”. Ne var ki tuhaf bir gelişme gözlüyoruz. Bir yandan modernlik sonrası yaşamın gittikçe ivmelenen gündelik yaşamı içerisinde ‘okumaya vakit bulamayan’ okurun da isterleri doğrultusunda veya hayatın aynası olan sanata bu yeni durumun yansıması şeklinde, hikâyeler, romanlar kısalıyor; diğer yandan bin küsur sayfalık, üç-dört ciltlik devasa romanlar yazılıyor. Demek ki yine yaşam galip geliyor.

Okumaya fırsatı ve takati olmayanlar için, yaşamın o ivmelenmiş, ritmi süratlenmiş yanını yansıtan kısa anlatılar beliriyor. Ama insanoğlunun ‘dramaya ihtiyacı’na cevap veren ve bütünü ayrıntılarda görmek isteyenler, daha analitik ve sosyolojik bakanlar için oylumlu hikâyeler de yazılıyor. Bu da bir tecelli diye düşünüyorum.

Olanın nesnel nedenleri ve şartları vardır ama son kertede onu da belirleyen bir “üst kader” vardır. Dolayısıyla bu tür çeşitlenmeleri, arif-şairin, “cümbüşü gösterensin şekl ü hayal içinde” dizesiyle anla(mlandır)mak gerekir. Roman, başlangıçta, ‘burjuvazi’yi anlatmak üzre doğmuştu, derler. Oysa şimdi durum o kadar çeşitlenmiş/zenginleşmiş ki, hayatın en kaotik yanlarından tutunuz, en sükunet dolu anlarına kadar her şeyi yansıtma iddiası ve istidadında…

Bunda okur beklentilerinin, şartların da etkileyici/değerleyici işlevi var. Bu yüzden kısa/küçürek dedikleri bir öykü tarzı da yaygınlaşıyor. Gerçi bizim kadim edebiyatımızda bu vardı ama modern dönemde yaygınlaştı. Türler arasındaki geçişgenlikten de ara türler veya yeni türler beliriyor, belirecektir.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
Sayı: 78
2/07/2012