26 Temmuz 2011 Salı

'Tanpınar, kutlanmamış bir kahraman'

Alexander Dawe

İngiliz yayıncılar, bir süredir Türk yazarların peşinde. Türk edebiyatına olan ilginin hâlesi genişliyor. Şu an resmi bir açıklama yapılmış olmasa da Türkiye, 2013 Londra Kitap Fuarı'nda 'odak ülke' olacak. İngiltere'nin en köklü yayınevi Penguin, meşhur 'Klasikler' dizisinden, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nü yayımlayacak. Tanpınar'ın gelecek yıl 50. ölüm yıldönümünde basılacak kitabın çevirmenlerinden Alexander Dawe ile konuştuk.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü Penguin için çevirme süreci nasıl gelişti, biraz bahseder misiniz?
İki yıl önce, İstanbul'da bir kokteylde Maureen Freely ile sohbet ediyordum, birdenbire bana "Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü beraber çevirmeye ne dersin?" diye sordu. Yakından tanıdığım kardeşinden, benim Tanpınar'ı okuduğumu, çevirdiğimi duymuştu. Penguin, Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün çevirisiyle ilgili Maureen'e başvurmuş. Ancak o dönem kendisi çok yoğun olduğu için romanı benimle beraber çevirmenin iyi bir fikir olabileceğini düşünmüş. Teklifi hemen kabul ettim. Bu, benim açımdan güzel bir tesadüf oldu, çünkü o sıralarda ben Tanpınar'ın şiirlerini, öykülerini sadece sevdiğim için çeviriyordum.

Henüz resmi bir açıklama yapılmış olmasa da 2013 Londra Kitap Fuarı’nda Türkiye konuk ülke olacak. Tanpınar çevirisini Penguin’in bir atağı olarak değerlendirebilir miyiz?
Açıkçası pek bilgim yok. Tabii ki olabilir. Ancak şunu söyleyebilirim, Tanpınar’a duyulan ilgi hem Türkiye’de hem de yurtdışında son senelerde çok arttı ve umarım artmaya devam eder. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile Huzur pek çok yabancı dile çevrildi ve doğal olarak Penguin bu yükselen ilgiyi göz ardı edemezdi.

Kitabı Türkiye'de daha çok Orhan Pamuk'un çevirmeni olarak bilinen Maureen Freely ile çeviriyorsunuz. Tomris Uyar'ın deyişiyle ikili çeviriler 'duygudaşlık' gerektiriyor. Freely ile nasıl bir zeminde buluşuyorsunuz?
'Duygudaşlık.' Güzel bir kelime. Benim ailem gibi Freely'nin ailesi de uzun zaman Türkiye'de kaldı, Maureen'in babası, annesi ve iki kardeşi hâlâ burada yaşıyor. Onları yakından tanıdığım halde Maureen'i çok iyi tanımıyordum açıkçası. Kendisi İngiltere'de yaşıyor. Sık sık yazışıyoruz ve kitap vesilesiyle birbirimizi tanımaya başladık. Birbirimizin çevirdiği ham metinleri gözden geçiriyor, birbirimizin seçtiği kelimeler, tonlar, imgeler üzerinde durarak farklı sahneleri nasıl yorumladığımızı görüyor ve ona göre hareket ediyoruz. Tabii ki usta-çırak ilişkisi var bence; ama Maureen çok sabırlı, açık fikirli ve yetenekli bir yazar-çevirmen. Bu roman derin konuları işliyor; öte yandan romanda çok eğlenceli, çok renkli karakterler var, Dr. Ramiz, Seyit Lütfullah, Abdüsselam Bey ve tabii ki anlatıcı Hayri İrdal. Romanın bazı unutulmaz trajikomik sahnelerinde Dostoyevski ve Huxley gibi büyük mizahçıların izlerini görmek mümkün. Biz çevirmenleri en mutlu eden şey böyle sahnelerin hedef dildeki en doğru ifadesini bulabilmektir.

'Yaz Yağmuru' adlı öyküsünü de PEN için çevirdiniz. Tanpınar'la yolunuz nasıl kesişti?
2002'de Tanpınar'ı okumaya başladım. 'Yaz Yağmuru' öyküsünü ilk okuduğum zaman çok etkilendim. Tabii ki dilini zor buldum ve daha iyi anlayabilmek için çevirmeye başladım. Tanpınar'ın lirik üslubu İngilizcede ne gibi bir etki yaratır diye merak ettim. Yıllar sonra bir arkadaş bitiremediğim çevirilerimle PEN çeviri bursuna başvurmam için beni teşvik etti. Ben de 'Yaz Yağmuru' üzerinde yeniden çalıştım. Kazandığımda çok şaşırdım. Öykünün İngilizce çevirisinin ilk bölümünü PEN'in web sitesinde okuyabilirsiniz. http://www.pen.org/viewmedia.php/prmMID/5665/prmID/1502

Tanpınar'ın dilinin zorluğu sizi korkutmadı mı; bunu nasıl aşıyorsunuz?
Çoğu modern yazar gibi Tanpınar'ı okumak da kolay değil. Joyce, Proust, Oğuz Atay gibi modernist yazarlar kendini ilk okuyuşta kolayca ele vermeyen lirik metinler yazmışlardır. Zor olan, bu tarz bir metnin estetiğini yakalamak, başka bir dilde canlandırmaktır. Amacımız bu romanın 'ses'ine, yani onun estetiğine sadık kalmak. Zorlandığımız zamanlar oluyor elbette, ama sabırlı bir çalışmayla bu tıkanmaları aşıyoruz.

2001'de, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü Ender Gürol, 'Time Regulation Institute' adıyla çevirmişti. Yeni bir çeviriye ihtiyaç var mıydı?
Kitabı ilk çıktığı zaman okudum. Bence çeviri orijinal romana sadık ama demin bahsettiğim 'ses'ini tam yakalayamamış. Biz romanın özgün atmosferini, karakterlerin kişiliklerini ve konuşmalarını sürükleyici bir İngilizce ile aktarmaya çalışıyoruz.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Doğu-Batı sorunsalı ve Türk modernleşmesi üzerine baştan ayağa ironik ve tereddütlerle dolu bir eser. Böyle bir kitapta Batılı okurlar kendilerine yakın ne bulacak?
Kitapta bir Türk yazarı, bu ülkede Cumhuriyet'in ilk yıllarında uygulamaya konan Batılılaşma programlarını ve bunun beraberinde getirdiği bürokratikleşmenin sorunlarını parodi tekniklerini kullanarak eleştiriyor. Bu yaklaşım Batılı bir okur için ilginç olabilir. Roman, hem Türkiye'nin o dönemdeki durumunu, hem de Batı'da hâkim olan sistemleri, ideolojileri ve kurumları irdeliyor. Üstelik daha evrensel sorunlara da değiniyor: Bireyin toplumla uzlaşma çabası ve görev duygusu ile bireysel istekler arasında kurmaya çalıştığı denge; gerçeklik ve kurgu ilişkisi, hakikat kavramının göreceliliği. Şu an içinde yaşadığımız 'geç kapitalizm' sistemi, dünyayı yöneten dev bankaları, danışmanlık ve pazarlama şirketleriyle Tanpınar'ın kurguladığı Saatleri Ayarlamayı Enstitüsü'nden pek farklı değil bence.

Batılı okurun Tanpınar'ın dünyasına girmek için yaşayacağı zorluğu aşması için neler yapmayı düşünüyorsunuz, dipnotlar, açıklamalar vs?..
Büyük olasılıkla dipnotlar olacak. Hem tarihsel olaylarla ilgili olarak (örneğin 1908'deki II. Meşrutiyet dönemi), hem de kültürel referanslar açıklamak üzere (meddah, ortaoyunu gelenekleri v.b.) Ayrıca, bu gibi çeviri romanlar söz konusu olduğunda, bir yazar veya eleştirmen kitap hakkında bir giriş yazısı yazar. Böyle bir giriş yazısı Tanpınar'ın dünya edebiyatındaki yerini irdeleyecek ve Batılı okurlar için romanı tarihi bir perspektife yerleştirecektir.

Tanpınar yaşarken sükût suikastına uğradığını düşünüyordu. Şimdilerde ise kitapları onlarca dile çevriliyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Çok seviniyorum. Bu girişimlerin bir parçası olmaktan gurur duyuyorum. Tanpınar'ın kitapları hakkında bilgimiz var; aynı zamanda -özellikle günlükleri yayımlandıktan sonra- onun kişisel hayatı hakkında da konuşuyoruz. Onun duyarlılığını, alçakgönüllülüğünü, hayvan severliğini, acılarını ve hayal kırıklıklarını biliyoruz. İngilizcede 'kutlanmamış bir kahraman' deriz. İyi ki bu yeni ilgi sayesinde değerli bir yazarı daha yakından tanıyoruz.

Çeviriyi ne aşamada, yayınevine ne zaman teslim edeceksiniz?
Şu an düzeltmeler aşamasındayız. En az bir ay daha işimiz var. Penguin, kitabı Tanpınar'ın 50. ölüm yıldönümünde yayımlamak istiyor. Yani 2012'de.

Son olarak çeşitli dizilerde, filmlerde rol aldınız. Aynı zamanda İstanbul’da İngilizce öğretmenliği yapıyorsunuz. Bu Türkiye maceranızdan, kısaca söz eder misiniz?
Babam Robert Kolej’inde çalışmaya başlayınca, ben on iki yaşındayken İstanbul’a yerleştik. İki sene sonra Amerika’ya döndüm. Üniversiteyi bitirdikten sonra tekrar İstanbul’da yaşamaya başladım. Değişik yerlerde İngilizce öğretmenliği yaptım o senelerde ve farklı işleri de denedim – bir Fransız ilaç firmasında çalıştım, Erik Bahçesi diye kafe tarzı bir yer açtık, farklı müzik gruplarıyla çaldım, filmlerde ve dizilerde oynadım. ‘Maskeli Beşler’ ve ‘Son Osmanlı’ filmlerinde küçük rollerim vardı. Fakat ‘Sağır Oda’ dizisinde bir CIA ajanı olarak ne kötü şeyler yaptım inanamazsınız! Artık hayat daha sakin ve en çok çevirilerle meşgulüm. 

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Bunlar sizin tablolarınız, tekmili 63 bin adet


Music in the Tuileries Gardens, Édouard Manet, The National Gallery London
Teknolojinin önümüze sunduğu nimetler öyle göz ardı edilecek türden değil. Dünyanın gittikçe ele avuca sığdığı gerçeği de aynı eşikte duruyor. Neden mi? Londra merkezli Public Catalogue Foundation adlı vakıf BBC Televizyonu ile işbirliğine girerek İngiltere'deki müzelerde, galerilerde, kütüphanelerde, özel koleksiyonlarda yer alan tabloları kataloglayıp, fotoğraflarını çekiyor ve internet üzerinden yayımlıyor. The Your Paintings (Sizin Tablolarınız) adlı proje www.bbc.co.uk/arts/yourpaintings adresinden yayım yapıyor. Sitede 860 koleksiyondan, 15 bin sanatçının yaklaşık 63 bin tablosu var. Bu devasa proje 2012 yılının sonunda tamamlanmayı amaçlıyor.


The Château of Médan, Paul Cézanne, Glasgow Museums
Caravaggio, Van Gogh, Cézanne, Manet, Renoir, Picasso gibi usta sanatçıların sitede yayımlanan tablolarının fotoğraf kalitesi, en az resimlerin aslı kadar iyi. Yetkililer bu projenin dünyada örneğinin olmadığını söylüyor. İş bununla kalmıyor tabii. Siteye girenler gönüllü olarak tabloları etiketleyebiliyor. İleride tablolar hakkında araştırma yapmak isteyenler bu anahtar sözcükler sayesinde işlerini epey kolaylaştırmış olacak. Kamuya mal edilen bu çalışma İngiltere'de büyük ilgi görüyor. Proje her geçen gün farklı bir yüzle ilerliyor. Zira büyük bir hazinenin içinden sessizce keşif yapılıyor. Sürprizler çıkıyor.


Sunflowers, By Vincent van Gogh, The National Gallery London
2003 yılında faaliyete başlayan ve Dr. Fred Hohler tarafından kurulan Public Catalogue Foundation adlı vakıf, fotoğrafçılarla birlikte çalışmalarını yürütüyor. Sanat eleştirmenleri, küratörler, sanatseverlerle ilerleyen bu tamamen 'hayır' işi olan proje için herkes seferber olmuş durumda. BBC televizyonunun da katkılarıyla genişleyen proje sanat tarihi adına çok önemli bir iş gerçekleştiriyor. İngiltere'nin sanat hazinesi böylece bir bir gün yüzüne çıkıyor, hatta daha da değerleniyor. İngiltere'de fotoğraflanmayı bekleyen yaklaşık 200 bin tablo olduğu söyleniyor. Şu ana kadar 108 bin tablo fotoğraflanmış. Siteyi takip edenlere bölge bölge bilgiler sunuluyor, hangi aşamada olunduğu açıklanıyor.

Türkiye'de de depolarda, müzelerde, koleksiyonlarda gün yüzüne çıkmayı bekleyen binlerce güzelim tablo var, böyle bir hizmetin bizde de faaliyete geçmesi hayal mi acaba?

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi

19 Temmuz 2011 Salı

Miró returns to London in Tate Modern retrospective


Joan Miró, the Catalan master of color and drawing, is being given a major retrospective at Tate Modern in London in what marks the first major showcase devoted to the surrealist master at the gallery in nearly 50 years.

“Miró: The Ladder of Escape” offers a detailed look at the surrealist master’s work from all chapters of his career through a 150-piece selection of paintings, sculptures and prints on loan from museums and private collections from all around the world. Curated by Marko Daniel and spread across 13 rooms of Tate Modern, the exhibition offers a journey in the colorful universe created by Miró (1893-1983).


It should be noted, though, that entering into and strolling through this colorful universe is not that easy, as Tate Modern is crammed with art lovers coming to see the show.

Looks of astonishment are on the faces of the exhibit’s visitors as the secrets and lesser known details of Miró’s six-decade career are unveiled in the show. One can sense how Miró’s childlike naïveté widens the imaginations of onlookers, particularly from the crowds filling the first rooms of the exhibition, which are devoted to the artist’s early work.

The first room houses paintings depicting his family home while the second room hosts his paintings of Catalan villages. Among works on display in the third room is his famous “Dog Barking at the Moon,” while in the fourth room are displayed his pastels on paper and his series called “Metamorphosis.”

Starting from room five, Miró’s “Barcelona series,” made up of 50 black and white lithographs, some of which date to as early as 1936, is on view. The faces Miró depicted on this massive work look as though they embody the artist’s cry against the dictatorial regime in his country.

The sixth room of the exhibition houses a gigantic canvas on which Miró wrote a tiny poem. The seventh room hosts works from his later periods with samples from his watercolors and gouaches. His bronzes are displayed in the ninth room beside a self-portrait of the artist, making him all the more “visible” in art lovers’ minds.

The 10th room is devoted to three of Miró’s lesser-known canvases on loan from private collections arranged to match with several of his other colorful canvases in which greens, oranges and reds are interspersed in the forms of lines and spots. Room 11 is devoted to his series of “Burnt Canvases,” offering visitors a play on light and shade. Towards the end, in room 12, hang three gigantic canvases that show a Miró who increasingly started to harbor himself in the abstract. The last room hosts his wooden and bronze sculptures and his sketches.

Although fewer in number, Miró’s works with political implications are also featured in the show. Joan Miró was a famously quiet man but in this Tate Modern exhibition, his works speak for him, recounting an epic story to visitors. “Miró: The Ladder of Escape” runs until Sept. 11. For more information: www.tate.org.uk

Musa İğrek, London
Today's Zaman

14 Temmuz 2011 Perşembe

Miró, elli yıl sonra Londra'da


Çizginin ve rengin ustası Katalan ressam Joan Miró (1893-1983) yıllar sonra yeniden Londra'da. Tate Modern'de açılan "Miró: The Ladder of Escape" adlı retrospektif sergi usta sanatçıyı tüm dönemleriyle ağırlıyor. Dünyanın dört bir yanından çeşitli müzelerden, özel koleksiyonlardan derlenen sergide Miró'nun tablolarının, heykellerinin ve baskılarının yer aldığı yüz elli eser Tate Modern'in on üç odasına serpiştirilmiş. Küratörlüğünü Makro Daniel'in yaptığı "Miró: The Ladder of Escape", 50 yıldan bu yana Londra'da düzenlenen en büyük Miró sergisi olarak anılıyor.


Nord-Sud, 1917, by Joan Miró. Photograph: Collection Maeght, Paris
Hemen söyleyelim. Sergideki kalabalıktan eserleri hemencecik görmeniz zor. Ana-baba gününü andıran bu kalabalıkta "afedersiniz, pardon" cümlelerinin eşliğinde minik adımları göze almanız gerekiyor. Günler öncesinden alınmış biletiniz varsa, uzun uzun beklemenize gerek kalmayacak, yoksa Tate Modern'in devasa binasında Miró'nun eserlerini görmek için epey vakit harcamanız gerekecek.


The Farm, 1921-2, Photograph: Successió Miró/ADAGP, Paris and DACS, London 2011
Miró'nun yaklaşık atmış yılı tüm sırlarıyla önünüze açılırken, hayret dolu bakışlar sergiye girer girmez başlıyor. Özellikle erken dönem işlerinin yer aldığı ilk odacıklardaki kalabalıktan, Miró'nun çocuksu bir masumiyetle yoğrulmuş dilinin, ziyaretçilerin hayal güçlerini nasıl kolayca genişlettiğini sezebiliyorsunuz.


A Star Caresses the Breast of a Negress (Painting Poem), 1938, Photograph: Successió Miró/ADAGP, Paris and DACS, London 2011
SUSKUNLUĞU DİLLERE DESTAN MıRÓ
İlk odada ailesinin kaldığı evden, çiftlikten manzaralar, bir zamanlar ünlü romancı Ernest Hemingway'e ait Miro'nun "Farm" adlı eseri, ikinci odada Katalan köylerini anlatan resimler var. Üçüncü odada "Aya Havlayan Köpek" adlı meşhur tablosu, dördüncü odada ise kâğıt üzerine pastel figürleri ve beşli "Metamorfoz" serisi asılı duruyor. Beşinci odada sanatçının 1936'dan itibaren başlayan "Barselona" serisi dikkat çekiyor. Bu uzunca eserdeki sert yüzler, garip figürler Miro'nun diktatör rejime bir çığlığı sanki.


The Catalan Landscape (The Hunter), 1923-4, Photograph: Successió Miró/ADAGP, Paris and DACS, London 2011
Altıncı odada ise "şiirleri resimleştiren, resimleri şiirleştiren" Miró'nun üzerine kısacık bir şiir yazdığı devasa tablosu var. Yedinci odada sanatçının guajları, suluboyaları gittikçe olgunlaşan dönemleri karşınıza çıkıyor. Sekizinci odada yine ayrı bir dönem. Dokuzuncu odada aynı zamanda usta bir seramikçi ve heykeltıraş olan sanatçının bronz işleri yer alıyor. Burada Miró gittikçe daha da beliriyor zihninizde.

Onuncu odaya gelince... Özel koleksiyonlardan derlenen öyle her yerde göremeyeceğiniz üç devasa mavi tablo ve yeşil, turuncu ile kırmızının benek benek, çizgi çizgi döşendiği tablolar sergileniyor. Onbirinci oda yanmış tuvallere ayrılmış. On ikinci odada gittikçe daha da soyuta sığınan bir ressamın üç büyük tablosu asılı. Son odada ise ağaçtan, bronzdan yapılmış heykeller ve uzunca bir fermanı andıran motifler var. Sergide İspanya iç savaşı ve İkinci Dünya Savaşı'nı görmüş sanatçının politik işleri de dikkat çekiyor.


The Escape Ladder, 1940, Photograph: The Museum of Modern Art/Scala/Successió Miró/ADAGP, Paris and DACS, London 2011
Miró'nun eserleri toprak, ateş, su ve havayla sıkıca halleşen bir sanatçıyı ele verirken, her izleyici bu sonsuzlukta kendinden bir şeyler buluyor. 20. yüzyıl sanatında Picasso ve Dali ile birlikte çok önemli bir eşikte duran Miró'nun heykellerinde de aynı kural yıkıcılığı hemen seziyorsunuz. Şairlik ve ressamlık arasında gidip gelen bir sanatçı öteden beriden bir şeyler toplayıp önünüze sunuyor.


Head of a Catalan Peasant, 1925, Photograph: Successió Miró/ADAGP, Paris and DACS, London 2011
Suskunluğu dillere destan Miró'nun, odalara serpiştirilen eserleri bir bir dile geliyor, eşiğinize kocaman hikâye bırakıyor. İzleyiciye ise çizgiler ve renkler arasında kurulmuş biraz çileli, biraz da imrenilesi büyük bir dünyaya sığınmak düşüyor. Tıpkı Fransız şair Paul Eluard'ın yaptığı gibi: "İlk sabah, son sabah, dünya başlar. Titrek yaşamı, değişimi betimlemek için insanlardan uzaklaşıp kapanacak mıyım kendi içime? Sözcükler takılıyor aklıma, dışarı çıkmak, benimle konuşan, beni gören, dinleyen ve Miró'nun ezelden beri en saydam başkalaşımlarını yansıttığı o suçsuz dünyanın merkezine gitmek istiyorum." Miró'nun, renkleriyle, çizgisiyle verdiği hayat sevinci öyle hemen dile gelecek türden değil. Belki onun yaptığı gibi susmak, daha da susmak aynı kıyıda buluşturabilir.

Sergi 11 Eylül'e kadar ziyarete açık. Bereketli bir sanat hayatı süren Miró'nun yüze yakın heykel ve tablosu da 31 Temmuz'a kadar Paris Mayo Müzesi'nde. (www.tate.org.uk)

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi