28 Nisan 2011 Perşembe

Venedik için Plan B hazır!


"Suya tutkum İstanbullu olmaktan gelen bir şey. Bir yerde su gördüğüm zaman onu acil işaret olarak algılarım ve mutlaka suyu kullanmam gerektiğini düşünürüm." Güncel sanatın usta isimlerinden Ayşe Erkmen'i yakından takip edenler onun suyla olan ilişkisini hemen fark edecektir. Bu tutku bir bahanenin ötesinde Erkmen için. Kendi deyimiyle "bir aciliyet".

Su, Erkmen'i yine çağırıyor... Sanatçının yolu içinden kanalların, su yollarının, geçtiği tarihî bir kente Venedik'e düşecek. 4 Haziran-27 Kasım 2011 tarihleri arasında düzenlenecek Venedik Bienali 54. Uluslararası Sanat Sergisi'nde Türkiye'yi 'Plan B' adlı işiyle Ayşe Erkmen temsil edecek. İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nda (İKSV) dün, Plan B'nin tanıtımı yapıldı. Kültür sanat dünyasından pek çok isim konu komşudan sır gibi saklanan 'Plan B'nin kavramsal çerçevesini dinlemek için hazırdı. Malum sanat dünyasının en saygın etkinliklerinden biri olan Venedik Bienali için sanatçılar, ülkeler bir yarış içerisinde.

Basın toplantısına konuşmacı olarak İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, 2011 ve 2013 yıllarında Türkiye Pavyonu'nun sponsorluğunu üstlenen FIAT adına TOFAŞ CEO'su Ali Pandır, küratör Fulya Erdemci ve sanatçı Ayşe Erkmen katıldı. İlk konuşmayı Bülent Eczacıbaşı yaptı ve "Venedik Bienali'nde Türkiye'nin de yer almasını ülkemiz sanatçıları için önemli bir fırsat olarak görüyoruz." dedi.

Türkiye Pavyonu, Fulya Erdemci'nin küratörlüğünde, Yeni Zelandalı eleştirmen ve küratör Danae Mossman'ın küratöryel işbirliğiyle gerçekleştirilecek. Erdemci ve Erkmen "Plan B" başlıklı heykel yerleştirmesini birlikte anlattı. Plan B, Venedik'in suyla olan ilişkisinden yola çıkıyor. Erkmen, Plan B için, Türkiye Pavyonu'nun yer aldığı Arsenale'nin bir odasını kompleks renkli boruların bulunduğu su arıtma birimine dönüştürecek. Vakti zamanında silah üreten bir mekân olan bu odada nehirden alınacak su, içeride arıtılacak ve tekrar nehre bırakılacak. İzleyici de bu heykel enstalasyonun içinde dilediği gibi dolaşabilecek. Proje bedende dolaşan kan, sınırları aşan sermaye, okyanusları aşan mal akışları, devlet ve otorite mekanizmaları ve hayatta kalmanın temel gereği olan, doğal kaynakların arz akışı gibi kavramlara gönderme yapıyor.

Yıllardır güncel sanatın içerisinde olan Ayşe Erkmen'in Venedik Bienali'ne seçilmesi neden bu kadar gecikmişti peki? Erkmen şöyle cevaplıyor: "Her küratörün kendine göre seçimi var. Durumuna göre uygun sanatçıları seçiyorlar. Fulya Erdemci seçilmeseydi ben yine seçilmezdim herhalde. Aslında benimle çalışmak kolay değil. Belki de onun için seçilmedim."

54. Venedik Bienali'ne 89 ülkeden çeşitli sanatçılar katılacak. FIAT sponsorluğunda, TC Dışişleri Bakanlığı himayesinde ve TC Başbakanlık Tanıtma Fonu Kurulu'nun desteğiyle gerçekleştirilen Venedik Bienali Türkiye Pavyonu'nun koordinasyonunu İstanbul Kültür Sanat Vakfı yürütüyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
28/04/2011

25 Nisan 2011 Pazartesi

Âkif'i nasıl anlattılar?


"Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince, / Günler şu heyûlayı da er geç silecektir. / Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma, / Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir?" Mehmet Âkif'in 1919'da eski bir fotoğrafın arkasına yazdığı bu dize, şairin tam manasıyla hayatına denk düşen bir mısra. Hemen yanı başımızda beliriveren Âkif fotoğrafı, bizim dünyamıza ait değil sanki. Kopup geldiği yeri işaret etmek ne çok zor. Kendi deyişiyle o 'münzevi bir adam'dı.

Âkif, rahat bir hayat yaşamadı. Zaman çarklarını döndürdükçe kimileri onu yok saydı, kimileri de takdir etti. Etrafıyla kurduğu o güçlü ama görünmez münasebet, insanı hayrete düşüren cinsten olmasına rağmen, onun derinlikli dünyasına ne kadar girebildik peki? Cevabı malum. Çekmecelerde, raflarda hâlâ aydınlanmayı bekleyen birçok güzellik var.
2011 yılı Mehmet Âkif yılı. Şair için henüz, çok da ele avuca sığan bir şey yapılmış değil. Lakin Prof. Dr. İsmail Kara ve talebesi Fulya İbanoğlu, iğneyle kuyu kazarcasına önümüze koca bir hazine serdi. Öyle hemen isteseniz elde edilecek değerde de değil bu. Tamamlanması birkaç yıl süren Sessiz Yaşadım adlı kitap'ta, Mısır'dan döndüğü 1936'dan 1940'a kadar süreli yayınlarda Âkif hakkında çıkan yorum, haber, hatıra ve yazılara yer veriliyor. Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları'ndan yayımlanan kitapta fotoğraflar, gazete kupürleri büyük bir görsel şölene davet ediyor.

Peyami Safa, Yusuf Ziya Ortaç, Ercüment Ekrem Talu, Hakkı Süha Gezgin, Halit Fahri Ozansoy, Nurullah Ataç, Tahir Olgun, Şükûfe Nihal, Reşad Nuri Güntekin, Abdülbaki Gölpınarlı, Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek, Rıza Tevfik Bölükbaşı... Uzunca bir yazar, şair, gazeteci listesi var kitapta. 797 sayfaya sığdırılmış, 311 haber, yazı, makale... Her biri Akif'in üzerine bir başka ışık düşürüyor. İyi, kötü.

'MAHALLE KAHVESİ HATİBİ'

İlk haberden başlayalım. Tarih 21 Haziran 1936. Âkif'in Mısır'dan İstanbul'a on bir yıl sonra gelişi Cumhuriyet gazetesinin "Şehir ve Memleket Haberleri" arasına sıkışmış minicik bir haberle duyuruluyor. Bu küçücük haber, haliyle tetikleyici olmaz. Yine payına büyük bir sessizlik düşer Âkif'in. Teşvikiye'de Sağlık Yurdu'nda hasta yatağında ışıltılı gözlerle bakar âleme. Boğaz'ı kucaklayan bir manzarayla, ziyaretçilerle dolup taşan bir odadır burası. Şair umutludur, vatanına döndüğü için büyük sevinç içindedir.

Bir iki söyleşi çıkar gazetelerde; "Kolay mı yazarsınız? -Hayır., Zevklerinizi sorabilir miyim? – Zevk mi?.. Benim zevklerim mi?.. Eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapyalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse... Eh benim de zevklerim var demektir."

Bu dönemdeki en önemli yazı Peyami Safa'nın vatanına uzun süre sonra dönen Mehmet Âkif'e, yeteri kadar vefanın gösterilmediğini anlattığı tenkittir. Safa'nın bu eleştirisi yerindedir. Âkif'in gelişinden öyle çok kimse haberdar değildir. Gazetelerde, dergilerde pek yazı çıkmaz. Ta ki Âkif'in ölüm yılı olan 27 Aralık 1936'ya kadar. Ulus Gazetesi, şairin ölümünü şöyle duyurur: "Dün akşam telefonla İstanbul'dan haber aldığımıza göre bir müddetten beri İstanbul'da hasta yatmakta olan şair Mehmet Âkif, dün saat on dokuz buçukta vefat etmiştir. Kendisi altmış üç yaşında idi. (...)"

Bu tarihten sonra herkes eteğindeki taşları döker. Saflar belirlenir. Âkif'in lehinde, aleyhinde yazılar bir bir çıkar. Genel olarak yazıların çoğunda şairin dindarlığı ve buna şiirinde yer vermesi anlatılır. Nurullah Ataç'ın 30 Ocak 1937'de Akşam Gazetesi'ndeki şu sözleri ise hayrette bırakır: "Âkif'in, bir insan olarak kıymeti ne olursa olsun, bir şair sayılması hayli zor işlerdendir. Hele onda fikir aramak, fikre hürmetsizlik olur. Din şairi, din filozofu değil, mahalle kahvesi hatibi." Ataç, daha sonraki yazılarında da aynı yıkıcı politikayı sürdürür ve Âkif'in eserlerini basit bulur. Bu cenahta bir başka ses ise Hasan Âli Yücel'dir. O da Mehmet Âkif'in inkılâplara ayak uyduramayışını eleştirir.

Talih bu ya. Ölüm bir kırılma olur. Gazetelerde, dergilerde haberler, yazılar, anketler çıkar. Âkif ile yolu kesişenler hatıralarını, onun düşüncesini, inceliğini, mütevazılığını, zarafetini ve şiirini ele alan yazılar kaleme alır. Safahat şairi enine boyuna konuşulur, hakkında şiirler yazılır. Ama Âkif, bu âlemde değildir artık...

Sessiz Yaşadım'da, Âkif'in Mısır'dan dönüşü, İstanbul'da karşılanışı, hastalığı ve tedavisinin safahatı, kaldığı yerler, ziyaretçileri, röportajları, vefatı, cenazesi, defni, mezarının yapılması, anma toplantıları, şiirinin ve fikirlerinin yeniden değerlendirilmesi, tartışmalar, hakkında çıkan kitapların basındaki yansımaları ve daha pek çok ilgi çekecek konu var.

Prof. Dr. İsmail Kara ve Fulya İbanoğlu'nun sırtlandığı hayatın güzelliği, derinliği bir yana büyük emek mahsulü bu kitabın, Âkif'in dünyasında farklı bir kapı araladığı kesin.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
25/04/2011

20 Nisan 2011 Çarşamba

Little known artist Karaburçak highlighted in Pera retrospective

18:25 Posted by Musa İğrek No comments

The Pera Museum in İstanbul has been hosting a collection of works by İhsan Cemal Karaburçak, one of the lesser-known masters of Turkish painting, in one of its two new exhibitions that went on display earlier this month. Karaburçak (1898-1970), a self-taught artist who refused to follow the widespread art movements of his time, had a particular love for the color purple, and his works on display at the Pera exhibit feel as though they are fresh out of a huge bag of lavender.

Karaburçak took up painting in 1930, when he was 32 -- which might be considered a little late for starting a career in art. That year, he enrolled in an art academy in Paris, where he was sent on duty as a civil servant with the Turkish telegram service. But overwhelmed by the strict rules of the school, he quit after two months and decided to work by himself. He read a lot, he traveled a lot; museums, art galleries and bookstores were safe havens for Karaburçak.

Upon returning to Turkey he quit his job with the telegram service and took up journalism with the Anatolia news agency, where, again for a posting abroad, he was sent to Bucharest. His time in Romania must have been inspiring for Karaburçak as upon returning from Bucharest he decided to take up painting full time.

He painted in almost every style; from portraits to still lifes, and from landscapes to abstract compositions, and paintings of the city at night. He opened his first solo exhibition in Ankara when he was 51. He later started the Karaburçak Art Gallery, also in Ankara, and ran the gallery for nine years at a time when art did not have too many followers -- or buyers -- at least in the Turkish capital.

Karaburçak can be billed as a maverick, an artist who had his own ways, without being akin to another, in his own time. The skies he painted were different, just like the sun, the moon, the horses, the hills, the trees and the ships on his canvases. He wanted the viewer to discover what he hid beneath his dark colors; melancholy, or maybe a pessimistic mood…

Karaburçak used to be seen as an amateur, particularly in İstanbul art circles, because he did not receive a formal education in art. But in reality he was an artist who refused to follow the widespread art movements of his time. In time, he established his own style; he even started to incorporate Morse code -- which he knew from his time with the telegram service -- into his paintings, which gradually became more abstract in the later years of his career.

Karaburçak continued painting in his tiny studio in his Ankara home until the end of his life, opening some 54 exhibitions throughout his career. His last exhibition was in İstanbul in April 1970, but he could not attend the opening, and two months later, in June 1970, he passed away.

Karaburçak had been waiting to be discovered by art circles until the ongoing Pera Museum retrospective, which lays before our eyes the works of this lesser-known, self-taught master. The show, with art historian Semra Germaner as its consultant, presents 87 canvases by Karaburçak, on loan from the artist’s family and several private collections, spread over two floors of the museum.

According to art historian and critic Sezer Tansuğ, Karaburçak was an artist whose painting style was rich in dramatic elements and imagination. “Karaburçak, who started painting after retiring as a civil servant, made quite an impression ... and decisively used his unique color scheme in his diverse and humble thematic compositions,” Tansuğ says in the exhibit’s catalog.

Karaburçak, who did not give his paintings titles, used to believe it is the inner world of an artist that is important in executing a work. “I am a painter of colors. The reason I love nature [more] when it is dark, when clouds gather, or when the soil, the trees, the buildings are washed in the rain, when the colors come out, might be because sun[light] actually kills the colors,” he used to say.
The Karaburçak retrospective runs until July 3 at the Pera Museum.

Musa İğrek, İstanbul
Today's Zaman
20/04/2011



http://www.todayszaman.com/news-241486-little-known-artist-karaburcak-highlighted-in-pera-retrospective.html

18 Nisan 2011 Pazartesi

Hale Arpacıoğlu yaşıyor!

14:22 Posted by Musa İğrek , No comments

Senelerce kapısı açılmamış bir evin eşiğine gelip içeri giriyorsunuz sanki. Etraftakilerin ağız birliği etmişçesine, "Orada kimse yok, devri kapandı, sustu her şey" demelerini de yanınıza alarak yola koyuluyorsunuz. İçeride neyin beklediğinin merakı, ürkekliği... Şaşkınlık başlıyor haliyle. Öyle pek denildiği gibi olmuyor. Sizi karşılayan sıcak bir sese, çocuğun neşesi katılıyor. Kendi deyimiyle yeniden doğan, âleme farklı bir gözle bakan... Taşlar da daha yerine oturmuş. Necatigil'in "Susanlara hiçbir şey sormayınız!" dizesi aranıza girse de onun hikâyesi usta şairin deyişini bir süreliğine kenarda tutmamaya değer.

Hale Arpacıoğlu... 80'lerin en önemli kadın sanatçılarından. Uzun bir aradan sonra Cihangir'de Ark Kültür'de "Hiçbir şey oluyor / ortada beden yok" adlı yeni sergi açtı. Birçok kimsenin artık "üretmiyor", "Arpacıoğlu'nu iyi değerlendiremedik" sözlerine bir nevi cevap niteliğindeki sergide Arpacıoğlu'nun yeni eserleri, değişen malzemeleri var. Peki, neler yaşandı?

80'lerde kendine özgü oluşturduğu ve hemen de kabul gören tabloları Arpacıoğlu'nu kuşağının önemli sanatçıları arasına koydu. "Çarpıcı renk ve çizgilerle kadın figürleri" çizdi. Sezer Tansuğ, onu "Kadın figürlerini deforme eden atılgan üslupçu" diye nitelendiriyordu. İnsanın iç âlemindeki o engin dünyada nelerin olup bittiğini aktaran bir sanatçıydı o. Kendisini şekillendiren "Ben kimim?" sorusu New York'ta, Paris'te, Roma'da, İstanbul'da kısacası gittiği her yerde peşindeydi. Bu arayış Doğu'dan ve Batı'dan derin felsefi okumaları beraberinde getirdi. Bir zaman geldi, torbasını boşalttı ve yola koyuldu. 2000'de Roma'ya yerleşti. 2007'ye kadar orada işler üretti. Anlayacağınız suskunluk yoktu. 2008'de ise İstanbul'a dönme kararı aldı. Kimselerin haberi olmadan.

'ÂLEMDE, OLANA BİTENE ŞAHİT OLMAK İSTEDİM'

İç nehirlerin beslediği bir mesele onunkisi: "Bilinçli bir tercih değildi bu suskunluk. Malzemem yoğruldukça şekil aldı. İlginç bir şekilde hep bunu sordular. Hale Arpacıoğlu neden ortalarda yok? Dışınıza çıkınca nelerin değiştiğini görüyorsunuz. Ya dışında olmak gerekiyor ya da başka bir yerde. Resmimin mutfağı, reçetesi yok benim. Özellikle 1986-87'de galeriler için çok cazip bir figür olmadım. Devinen, değişen, yeri belli olmayan biri oldum. Geriye dönüp baktığımda bunu daha iyi görüyorum şimdi."

İlk sergisinden itibaren hep 'içer'den geleni yaptığını, sonra da sistemin dışına çıkmak istediğini söyleyen Arpacıoğlu, "Susan Sontag'ın 'Susmanın Estetiği' yazısını öneriyorum genç sanatçılara. Çünkü sürekli davul çalmak ihtiyacı hissediyorlar. Bilincin önünüze serdiği bir halı gibi sistemin dışına çıktığınızda 'Ben kimim?' ve 'Ben neyim?' soruları çıkıyor. Bunun sonunda bir yalnızlık var, bir çöle açılma var. Güzel oldu, bu yolculuk. Bir tür hicret, uzletti benim için. Yer değiştirdim. Daha da önemlisi Roma beni kendime çıkardı." diyor.

Arpacıoğlu'nun ilk dönemlerinden bugüne neler değişti? "Resmim kişisel olanı anlatan bir resimdi. Şimdi ise kişiselden sıyrılıp evrensel olanı anlatmaya başladı. Bu âlemde, olana bitene şahit olmak istedim. Resmimde, boşlukta beliren ve tecelli eden ve yok olanı yapmaya çalıştım diyebiliriz. Akılcı bir sanat üretiliyor ama ben dehaya dayalı bir sanata inanıyorum. Kaynaktan akıp gelenle, benim aklım, zevkim, sanat bilgim, yaratıcı yanım, kültürüm, seçimlerim birleştiğinde ortaya çıkan benim sanatımdır diyebilirim."

ELİMDE YAKLAŞIK 15 SERGİLİK İŞ VAR

Ark Kültür'de açılan sergi daha doğrusu sanatçının bardağından taşanlar, eşin dostun ısrarıyla sergiye dönüşmüş. Mekânın girişinden başlayıp üst kata çıktığınızda Arpacıoğlu'nun yaşadığı yolculuğu hemen okumanız mümkün.

Kat'ı ve cam altı sanatından beslenen çalışmalar, altın renkli figürler, kâğıt desenler, develer, atmacalar, dağlar, kandiller... Arpacıoğlu sürekli genişleyen kabı karşısında yer ile gök arasında yakaladığı sırları önümüze seriyor. Malzemesi yokluğu, hiçliği, faniliği temsil eden pleksiglas sahneler, bunun yanında bütün dinlerde ilahi olanı işaret eden altın renkli figürler, desenler: "Büyük bir şeye talip olduğumu biliyorum. Karınca misali yoldayım. Elimde yaklaşık 15 sergilik iş var. İlgi olursa bunların hepsi açığa çıkacaktır. Kimseyle bu konuda temasta olmadım açıkçası. Nereye varacağımı da bilmiyorum."

Bekleyip göreceğiz. Bakalım bardaktan daha neler taşacak? Arpacıoğlu'nun sergisi 23 Nisan'a kadar Cihangir Ark Kültür'de gezilebilir. (0212 243 07 70)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
18/04/2011

12 Nisan 2011 Salı

Siz hiç Karaburçak moru gördünüz mü?


Fırçayı eline ilk 1930'da, otuz iki yaşında iken alır. Kimileri için biraz geç sayılır belki. Telgraf İşleri Müdürlüğü görevi nedeniyle bulunduğu Paris'te üniversiteye kaydolur. Okulun katı kuralları onu yıldırır. İki ayın sonunda da okulu bırakır. Kendi kendini yetiştirmeye karar verir. Okuyarak, gezerek bilgisini artırır. Müzeler, galeriler, kitapçılar onun için bir sığınılacak yerdir artık.

Yurda döndükten sonra PTT'deki görevinden ayrılır. Anadolu Ajansı'nda çalışmaya başlar. Hem habercilik, hem de resim yapar. Yolu bu kez iş dolayısıyla Bükreş'e düşer. Orada bir süre kalır. Dönüşünde kendini tümüyle sanatına adar. Portreler, natürmortlar, kent manzaraları, soyut çalışmalar, şehrin gece görünümleri derken pek çok konuda tablolar yapar. İlk sergisini elli bir yaşında Ankara'da Karpiç Lokantası'nda açar. Ankara gibi o dönemlerde sanatın daha yeni yeni gelişmeye başladığı zamanlarda Karaburçak Sanat Galerisi'ni açar ve burayı yaklaşık dokuz yıl boyunca idare eder. Ona başına buyruk, kimseye öykünmeden 'kendi' olan bir ressam diyebiliriz.

Onun gökyüzü bildiğiniz göklerden değil, güneşi de, ayı da... Atları, tepeleri, ağaçları, gemileri, bahçeleri bir başka hale bürünmüştür resminde. Koyu renklerin içinde sakladıklarını keşfetmeyi izleyiciye bırakırken adını siz koyun diye salık verir: Melankoli ya da kötümser bir ruh hali. Lakin o mutludur durduğu yerden, içindeki coşkudan, tabloya yansıyanlardan...

Özellikle İstanbul sanat çevrelerinde akademik eğitim almamış olması ve gazetecilikten gelmesinden olsa gerek bir nevi amatör muamelesi görür. Oysa o kendi kendini eğiten ve dönemin akımlarından ve ressamlarını bir kenara bırakıp dilini oluşturan bir ustadır. En çok da 'mor'a tutkulu bir ressam. Tabloları, lavanta kokulu bir torbadan çıkmış gibi izleyiciyi hemen sarıp sarmalar. Mors Alfabesi'ni iyi bilen sanatçı, giderek soyutlaşan dünyasında bu işaretleri kendi resim dili olarak kullanmaya başlar. Ankara'daki evinin bir odasını mütevazı bir atölyeye dönüştürür. Resimlerini gecenin ilerleyen saatlerinde mum ışığı altında yapar. Tanpınar Beş Şehir'de Ankara'nın şaşırtıcı terkiplerle dolu olduğunu söyler. Onun resimlerinde bu şaşırtıcılığı görmek mümkün.

Kimi talihsizlikler yaşasa da sanat hayatı boyunca yaklaşık elli dört sergi açar. Sevdiklerini kaybeder, hastalıklar geçirir. Derken zaman ilerler... Nisan 1970'te İstanbul'da son sergisini açar, ama açılışa katılamaz. Hastalıklar yine baş gösterir ve 1970'in Haziran ayında hayata veda eder. Bu sözü edilen sanatçıyı tanıdınız mı diye sorsak... Pek çoğunuzun hayır cevabı duyuluyor sanki. Kısa adıyla İ. C. K. yani İhsan Cemal Karaburçak. Türk resminin az bilinen ustalarından biri. Sanat tarihinin tozlu raflarında öylece bekleyen. Pera Müzesi, İhsan Cemal Karaburçak'ın (1868-1970) sanatını önümüze seren bir retrospektif sergisiyle ev sahipliği yapıyor. Prof. Dr. Semra Germaner'in danışmanlığını yaptığı "İhsan Cemal Karaburçak" sergisinde, sanatçının ailesinden ve çeşitli koleksiyonlardan derlenen 87 tablo var.

Sezer Tansuğ 'resminin dramatik ve düşsel yanı zengin' olan usta ressamı bakın nasıl anlatıyor: "Naif diye nitelenen sanatçılar arasında, memur emekliliğinden sonra resme başlayan ve hayli yankılar uyandıran İhsan Cemal Karaburçak, kendine özgü bir renk uyumunu, değişik, alçakgönüllü konu pozisyonlarında ısrarla uygulamış bir üslûpçudur."

"Ben resimlerime ad koymuyorum." diyen Karaburçak, asıl olanın sanatkârın iç âleminin olduğunu söylüyor. Turan Erol'un şu sorusuna kulak verelim: "Ankara akşamlarında, akşamın geceye dönüştüğü saatlerde, damların, bacaların arkasında Karaburçak morunu gördüğünüz olmadı mı?" Neydi bu morun sırrı?: "Ben bir renk ressamıyım. Güneş de renkleri öldürdüğü için tabiatı havanın karardığı, bulutların biriktiği veya yağmurdan sonra toprağın, ağaçların ve binaların yıkandığı, renklerin meydana çıktığı saatlerde sevmekliğim bu yüzden olabilir. Koyu tonları da daha çok bu tonlar arasında uygun yerlere konulan ışıkların veya alttan gelen aydınlanmanın olgun cazibesi altında kaldığım için seçiyor olmalıyım."

Senelerce sessizce bekleyen Karaburçak'a Turgut Uyar'ın "Sizin morunuz mor inandım" dizesini gönderelim... Sergi 3 Temmuz'a kadar ziyaret edilebilir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
12/04/2011

6 Nisan 2011 Çarşamba

Değeri bilinmemiş kitaplar...


“Değeri bilinmemiş kitaplar” edebiyat dergilerince ve kadirbilir yazarlarca zaman zaman okur kamuoyuna hatırlatılır. Çeşitli dosyalarla, hatta unutulmuş eserleri bugüne taşıyan antolojilerle hak ettiği ilgiyi görmemiş kitapları öğrenir, hatırlar, zihnimizi yoklarız. Bu konuda son yıllarda yapılan en ciddi girişimin haberi Amerika Birleşik Devletleri’nden geldi. Melville House yayınevi, edebiyat çevrelerinde ilgi uyandıracak bir seriye başlama kararı aldı. Yayınevi, “Neversink” (Asla Kaybolmayacak) başlıklı bu seride edebiyat tarihinin görmezden gelinmiş, değeri bilinmemiş, hak ettiği ilgiyi görmemiş, kendisine kuşku ile yaklaşılmış kitaplarını bir araya getirecek. Gerçi Türkiye’de, ABD’de ve başka ülkelerde bu tür kitapları okura ulaştıran yayınevleri var ama sözünü ettiğimiz seri sadece “değeri bilinmemiş kitaplara” adandı. Yayınevinin basacağı kitaplar arasında Simenon’un Tren’i, Başkan’ı, Georgi Vladimov’dan Sadakatli Ruslan gibi eserler var.

Kültürlerarası etkileşim ve çeviri kitaplar söz konusu olduğunda tartışmanın boyutları çeşitleniyor. Bir dilin başyapıtlarından sayılan bir kitap, başka bir dilde hak ettiği ilgiyi göremeyebiliyor. Buna örnek olarak, iki yıl önce İngilizceye çevrilen Tanpınar’ın Huzur’unu hatırlamak yeterli. Türk okuyucusunun kültürel meselelerini, doğu-batı çelişkisini, dönüşen Osmanlı medeniyetini ve İstanbul’a has bir aşk hikâyesini anlatan bu romanın Amerikalı okurlara hiç ilgi çekici gelmemesine şaşırmalı mıyız? Bu durum, Huzur’u “değeri bilinmemiş” bir kitap mı yapar, yoksa belli bir kültüre ait bir eser mi? Elbette, değerbilmezlikten söz ederken Türkiye’ye özgü koşulları da anmak gerekiyor. Cumhuriyet öncesi edebiyatımız düşünüldüğünde sadece değeri bilinmemiş eserlerden değil, koca bir medeniyetten söz edilmeli belki de. 40-50 yıl öncesinin unutulmuş, önemli yazarlarını hatırlatma çabamızın yanında yüzyıllarca süren bir geleneği hiç anmamamız, bize özgü koşulların doğurduğu bir paradoks.

Melville House yayınevinin serisinden hareketle edebiyatımızın değeri bilinmemiş kitapları hakkında bir soruşturma dosyası hazırladık. Türk edebiyatında hak ettiği ilgiyi görmemiş, gereğince takdir edilmemiş eserler hangileri? Şairlere, yazarlara ve akademisyenlere sorduk.

Hilmi Yavuz: Edebiyatta hiçbir şey kaybolmaz
Öncelikle şunu belirteyim: Fizikteki Lavoisier Kanunu’nu bilirsiniz: “Tabiatta hiçbir şey kaybolmaz, hiçbir şey yeniden yaratılamaz!” Sadece tabiatta değil, kültürde de bu kaide kısmen geçerlidir. Edebiyatta değeri bilinmemiş eserler olabilir;- ama bu, sonsuza kadar ‘değeri bilinmeyecek’, hep öyle kalacak anlamına gelmez. Demek istediğim, edebiyatta da ‘hiçbir şeyin kaybolmayacağı’dır, sadece bir süre (kısa veya uzun!) göz ardı edilir;- o kadar!. Fizikle edebiyatın farkı, tabiatta hiçbir şeyin ‘kaybolmayacağı’, ama edebiyatta her şeyin ‘yeniden üretilebileceği’dir. Edebiyatta ‘hiçbir şeyin kaybolmadığı’na tipik örnek, Tanpınar: Yaşadığı ve yazdığı yıllar boyunca değeri bilinmemiş Tanpınar, 1970’lerden, yani ölümünden sekiz yıl sonra Türk okuryazarının gündemine, hem de gündemin başköşesine oturmadı mı? Nahid Sırrı, Asaf Hâlet Çelebi için de öyle! Yanılıyor muyum?

Sabit Kemal Bayıldıran: Rıza Tevfik ve Asaf Hâlet
‘Değeri bilinen’ edebiyatçılar, resmî ideolojinin oluşumunda payı olanlardır; Namık Kemal’den Mehmet Emin Yurdakul’a, Faruk Nafiz’den Nurullah Ataç’a… Bunların eserleri Devlet’in koruması, kollaması altındadır. Okullarımızda, üniversitelerimizde resmi ideolojinin edebiyatçılarının eserlerine yıllar ayrılır; ama hâlâ Nâzım’ın, Sezai Karakoç’un eserleri okul kapısından pek giremez, yiğit birkaç hoca olmasa. ‘Değeri bilinmeyen’ler genellikle ana akım düşüncelerle örtüşmeyen yazarların eserleridir. Bunlardan biri Rıza Tevfik Bölükbaşı’dır; Atatürk’e ters düşmüştür. Bu nedenle Kemalistler tarafından görülmez. Bektaşidir, bu bakımdan her daim iktidarda olan Sünniler tarafından dışlanır. Mistik olduğu için de sosyalistler görmezlikten gelirler. ‘Değeri bilinmeyen’ bir şair de Asaf Hâlet Çelebi ve onun Om Mani Padme Hum’udur. Bir defa adıyla muhafazakâr İslamcı’ya ters düşen kitabı, ‘mistik’ olduğu için laikçi Kemalistlere de ters düşmektedir. Modernist olduğu için sahiplenmesi gereken sosyalistler de onun mistik yanından rahatsızlar. Bu nedenledir ki, bu iki şairin eserleri cami avlusuna bırakılmıştır. Milliyetçi kesimin ise edebiyat diye bir derdi yoktur!

Beşir Ayvazoğlu: 1950 öncesi bizim kayıp hazinemizdir
Türk edebiyatında hak ettiği ilgiyi görmemiş, gereğince takdir edilmemiş eserler hangileri? Bu soruya cevap verebilmek için geriye doğru ciddi bir “kazı” yapmak gerekir. Bunun zahmetli bir iş olduğunu söylemeye gerek var mı? Türkiye’de durumun Amerika’dan ve Avrupa ülkelerinden çok farklı olduğunu, Türkçeye dışarıdan sürekli yapılan müdahaleler yüzünden hemen her neslin edebiyatının hızla eskidiğini, okunamaz hale geldiğini düşünürseniz, aslında değeri bilinmemiş, hak ettiği ilgiyi görmemiş, görse bile sözünü ettiğim hızlı değişme yüzünden bir süre sonra unutulmuş yüzlerce yazar ve eser gösterilebilir. Bunlara isimleri en çok bilinenleri de dâhil edebilirsiniz. Mesela Reşat Nuri Güntekin’in romanlarının hak ettikleri ilgili gördüklerine inanıyor musunuz? Kaç üniversite mezunu, Çalıkuşu’ndan ve Yaprak Dökümü’nden fazlasını söyleyebilir? Ahmet Haşim’in şiirlerinden zevk alabilecek kaç kişi gösterebilirsiniz? Türkiye’de düşünce ve kültür hayatı, buna bağlı olarak edebiyat sonu gelmeyen bir “geçmişsizleştirme” ameliyesine tabi tutulmaktadır. Bana sorarsanız, iyimser bir yaklaşımla, 1950 öncesi bizim kayıp hazinemizdir ve kâşiflerini beklemektedir.

Necmiye Alpay: ‘Unutulmuş Yazarlarımız’ sempozyumu
Zamanında değeri bilinmemiş, sonradan şaşılarak keşfedilmiş yazar ve kitap çok. Nahid Sırrı Örik, Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ece Ayhan, ilk aklıma gelenler. Bunlar bugün artık ünlü olsalar da, hâlâ ne ölçüde değerlendirildikleri sorulabilecek yazarlar. Selim İleri’nin şiir kitabı Ayışığı, yirmi beş yıl boyunca unutulduktan sonra ikinci baskısını 2009’da yapmıştı. Hatırlama babında çok şey borçlu olduğumuz Enis Batur, “Reşit İmrahor” takma adıyla “Unutulmuş Şiirler Antolojisi”ni hazırlayıp yayımlamıştır, varlığı yokluğu tartışmalı Râbia Hâtun imzalı Tuhaf Bir Kıyamet + Kırkbir Şiir adlı kitabı yeniden yayımlamıştır vb. Kadın yazarlardan Safiye Erol’u Murat Belge’nin -yeniden- tanıttığını hatırlıyorum. Yaprak Zihnioğlu ve arkadaşları, Şükûfe Nihal ve Nezihe Muhiddin gibi kadın yazarların “bütün eserleri”ni yayımlamaya giriştiler, epey de yol aldılar. Geçen yıl, “Unutulmuş Yazarlarımız” başlıklı bir sempozyum yapıldı, kitabı da yayımlandı. Orada anılanlar, edebiyat tarihlerinde adlarına rastlansa bile, piyasacılık belasından ötürü olmalı, artık karşımıza pek çıkmayan yazarlardı. Gelenekselleşmesini dilediğim bir sempozyumdur...

Abdullah Uçman: Başta Makber gelir
Edebiyatımızda hak ettiği ilgiyi görememiş, bir kısmı müfredat programları dolayısıyla zoraki olarak sözü edilen, bir kısmı ise 1928 öncesine ait olduğu için dili dolayısıyla ihmal edilmiş, hattâ bugünün okuyucusunun adlarını bile bilmediği birçok önemli eser vardır. Ben bunları mümkün olduğu kadar kronolojik bir şekilde şöyle sıralamak istiyorum: Mesela yeni Türk şiirine metafizik bir boyut getiren Abdülhak Hamid’in Makber’i bunların başında gelir. Bugün şiirle meşgul olan herkesin dilinde Ahmet Haşim dolaşır ama onun Piyâle’sini acaba kaç kişi okumuştur? Aynı şekilde Türk şiirinde yepyeni bir sayfa açan Mehmed Emin’in Türkçe Şiirler’i de ihmal edilmiş önemli eserlerden biridir. Buna Rıza Tevfik’in Serâb-ı Ömrüm’ü ile Ruşen Eşref’in Diyorlar ki adlı kitabını da ilave edebiliriz. Ben bu listeye Muallim Naci’nin o pırıl pırıl dili ile Ömer’in Çocukluğu adlı küçük kitapçığını, Ahmed Rasim’in Falaka ile Gülüp Ağladıklarım’ını, Refik Halid’in Memleket Hikâyeleri’ni, Halid Ziya’nın Kırk Yıl’ı ile Halide Edib’in Mor Salkımlı Ev’ini ve bir de Abdülhak Şinasi Hisar’ın Fehim Bey ve Biz’ini de eklemek istiyorum.

Yıldız Ramazanoğlu: Edebiyata uzun vadeli bakmak gerekiyor
Edebiyata çok uzun vadeli bakmak gerekiyor. “Edebi bir metin aşk mektubu gibidir, cevap bekler” der Umberto Eco. Bu doğru ama öte yandan kendine okur kitlelerini maddi karşılıkları hedef olarak koyan bir edebiyat da safiyetini kaybeder. Hesap kitap işi imal edilen kitapların kısa parıltıları akılları çelmiştir her zaman, hakkı yenmiş kitaplar düşüncesi tam da buradan doğuyor. Türkiye için bu biraz da gettolaşmayla ilgili. Edebi kamu iktidar alanı olmamalı ama bu sadece bir temenni bizim gerçekliğimiz için. Bu manada sayabileceğim yazarlar arasında Bahaeddin Özkişi ve kitapları başta gelir, daha çok okunmalı ve üzerine yazılmalı diyebileceğim. Yazı kolayına kaybolmuyor bir de, mesela Safiye Erol’un Ciğerdelen kitabı on yıllar sonra çıkıp geldi hayatımıza unutuldu denilen bir zamanda. Ne demişler “Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr ü kıymetten”.

Turan Karataş: Abdülhak Şinasi Hisar’ı biraz talihsiz bulurum
Türk edebiyatında hak ettiği ilgiyi görmemiş kitap deyince, aklıma hemen iki eser gelir, aslında bir, çünkü bendeniz Fahim Bey ve Biz ile Çamlıca’daki Eniştemiz’i bir büyük ağacın iki görkemli dalı gibi düşünürüm. Kuşkusuz gereği kadar ilgi görmeyen başka yapıtlar da vardır ama, ben nedense Abdülhak Şinasi Hisar’ın andığım romanlarını bu hususta biraz talihsiz bulurum. Aslına bakarsanız, edebiyatımızın en mühim üslûpçularından biri olan Hisar’ın diğer eserlerine de beklenen ilgi olmamıştır. Buradan şunu çıkarıyorum, ülkemizde hâlâ bir avuç bilinçli/seçkin okur kitlesi bulunmaktadır.

Cemal Şakar: Hak ettiğinden fazla göze sokulanlar var
Bu tür sorulara verilen cevapların güncelle malul olduğunu düşünüyorum. Çünkü edebi kamunun hayat bulmaya çalıştığı zemin fazlasıyla kaygan ve geçişken. Bugün hak ettiği ilgiyi görmediğini söylediğimiz bir yazara yarın hak ettiğinden fazlasıyla mukabele edilebilir. Örneğin Oğuz Atay buna iyi bir örnektir; eğer Yıldız Ecevit ve Nurdan Gürbilek’in ısrarlı çalışmaları olmasaydı, Atay hala görmezden gelmeyle cezalandırılmaya devam edilebilirdi. Yine de isim vermem gerekirse Ayhan Bozfırat, Adnan Benk, Tahir Alangu, Alaaddin Özdenören, Yaşar Kaplan, Ramazan Dikmen, Ümran Nazif’in yeteri kadar ilgi görmediğini düşünüyorum. Bir de hak ettiğinden fazla göze sokulanlar var, o da ayrı bir sorun.

Âlim Kahraman: Bugün değilse de yarın değer bilenler çıkacaktır
Eğer ortada bir “değer” varsa edebiyat tarihinin ilanihaye bunu görmezden gelebileceğine inanmıyorum ben, bir şekilde ortaya çıkar o değer. Bazı büyük eserler ilk elde bütün heyetiyle okuyucu tarafından kucaklanamayabilir. Gelecekte daha iyi anlaşılacak olan eserler vermiştir o tür yazarlar. Bu durumu da bir görmezden gelme olarak değerlendirmiyorum. Yine bazı yazarlar dönem dönem çok okunurlar. İki yoğun okunma dönemi arasında bir boşluk var gibi görünür. Fakat bu da aldatıcıdır. İlk elde çok okunup da bir daha dönülme gereği duyulmayan eserler gelince... Bunların uzun süreden beri unutulmuş olması da bir değerin görmezden gelinmesi değildir yine kanaatime göre. Bir anda parlayan ve tükenen eserlerdir onlar da… Nedense zaman zaman böyle hayaller kuruluyor edebiyat dünyasında, bir yerde unutulmuş, hiçbir dönemde gerçek kıymetini bulmamış kitaplar varmış gibi. Okuma hayatı bireylerin hayatıyla sınırlı değil. Eğer ortada kalıcı bir eser varsa, bugün değeri bilinmese de yarın değerini bilenler çıkacaktır mutlaka.

Ethem Baran: Tarık Buğra’nın kitaplaşmamış öyküleri içimi acıtır.
Tarık Buğra’nın öykücülüğünün romanlarının gerisinde kaldığını düşünmüşümdür hep. Bunda elbette kendi tutumunun da büyük payı vardır. Oyun ve roman yazmaya başladıktan sonra öyküyü bırakmış ve bir daha dönmemiştir. İki Uyku Arasında, Oğlumuz, Yarın Diye Bir Şey Yoktur gibi öykü kitapları yayımladıktan, bunlara eklemeler ve çıkarmalar yaparak değişik tarihlerde “Hikâyeler” adıyla yeniden düzenledikten sonra en son 1979 yılında Yarın Diye Bir Şey Yoktur başlığı altında tek kitapta toplamıştır öykülerini. Bu kitap, Türk öykücülüğünden söz edilirken yeterince gündeme getirilip, layık olduğu yere konulmamıştır. Tarık Buğra’nın dergilerde kalmış, kitaplaşmamış öyküleri de hep içimi acıtmıştır. Değeri bilinmemiş bir başka kitap İsmet Tokgöz’ün Bir Kadırga İçin Yaz Resmi adlı öykü kitabıdır. Kim bilir belki de o yüzden bırakmıştır yazmayı veya yayımlamayı.

Musa İğrek, Kitap Zamanı
Sayı: 63
6 Nisan 2011


http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapzamani/newsDetail_getNewsById.action?newsId=6884


Turkish resonates in the great southern land


This is a nation whose homes are surrounded by an abundance of trees. When you look down from above, you see almost nothing but the green of the trees. From the ground level, the same sort of beauty continues as far as the eye can see. This bright green dream of Australia then turns into a gorgeous blue world where the land meets the shore. The Australian landscape is diverse. In stark contrast to the green and blue of the coasts, the Outback spans a vast, desolate and dry land. On one side of this continent is the Indian Ocean, and on the other side, the Pacific. This is the other end of the world.

Australia is not a place that you can simply set out for on a whim -- at least, not if you are starting off from Turkey. After all, this is a location that you can only reach after a 20-hour flight from Turkey. Of course, even just the dream of this paradise that awaits you at the end of this long journey is enough to shrink the distance and make you excited like a child. Our reason for being here, the International Turkish Language Olympiads Australian finals, is really a wonderful and very meaningful occasion. This chain of love, which was first ignited in Anatolia and then spread across the rest of the world, was now awaiting us in Australia.

The Turkish Language Olympiad’s Australian finals took place last week in Sydney. The event was staged at the Parramatta Riverside Theatre, in the geographical heart of this city that is known for its cultural and artistic events in general. The sheer energy and excitement surrounding these finals was well worth seeing. Guests came from all around the world. We listened to stories from volunteer teachers; some were stories we had heard before, but never in person. Most of the time, these stories filled us with a certain longing.

The Turkish Language Olympiad Australian finals

Let’s start off with a description of these Turkish Language Olympiad Australian finals first. The story of the country we were visiting will wind up pulling us in anyway. On the actual day of the finals, students and their families and friends from the Sule College and Isık College, which are part of the Feza Education Foundation and the Selimiye Foundation in the cities of Sydney and Melbourne, respectively, crowded into the theater. They were also joined by ambassadors, journalists and other esteemed guests.

On setting foot into the theater we couldn’t help noticed the sheer joy on the faces of the students participating in this event. The pride and joy that everyone here felt for their schools, which have connections to Turkey, was plainly evident. After all, both teachers and students had worked long and hard to be here. And now, after so many months of work, these young students finally had the chance to show off their skills, competing for the opportunity to attend the world finals in Turkey.

The poetry, songs and folk songs performed by these students, young people that reflected all the colors of the world, began in an almost dreamlike atmosphere. Of course, the tears of joy and the inevitable sadness and disappointments that emerged from these finals definitely made the work of the jury quite difficult. After all the excitement of this Australian finals event, first place prizes were awarded in various categories as follows: Esra Ahmadi reading “Ey İnsan” in the Non-native Speaker Poetry Reading category; Nilüfer Günler singing “Katip Arzuhalim” in the Native Speaker Turkish Song category; Sevim Öztürk reading “Ey Sevgili” in the Native Speaker Poetry Reading category; Lamisa Haque singing “Potpori” in the Non-native Speaker Turkish Song category; and Asım Cansever in the Composition category. These winners of the Australian finals won the right to represent Australia in the upcoming June 15 world finals that will take place in Turkey, which will be attended by students from 130 countries from around the world.

After awards were distributed to program teachers, students and jury members, all of the students gathered together on stage and brought the Australian final to a close by singing the song “Yeni Bir Dünya Kuruyorlardı” (They Were Forming a Brand New World). The students from Sule College in Sydney, which of course also participated in the competition, added even more beauty to an occasion that was already wonderful. The sheer innocence and joy of these young students awakens a sense of just how universal all of humanity’s experience really is.

In Australia, there are a total of 17 Turkish schools. And the prestige enjoyed by these schools in Australia is substantial. The students studying at these schools are very successful in statewide exams. There is thus much demand for these schools, which add a whole new level of liveliness to the cities in which they are located. In fact, there are long waiting lists of students hoping to get into these schools. The words spoken by educator Mehmet Yavuzlar, a consultant to the Selimiye Foundation and the Feza Education Foundation, summed up the situation quite well on the night of the Australian finals: “When Turkish soldiers picked up enemy soldiers who had fallen wounded during the battle at Çanakkale and dragged them on their shoulders away from the line of fire, this was the language of a certain state. Nowadays, we in Australia comfortably live among other Australians. We are indebted to the actions of the Turkish soldiers back then. Sometimes we exist in this world thanks to the language spoken by our very states, other times it’s with our body language, and still other times the language spoken by our tongues. In the future, we will be even more than we are now.”

Scenic bliss

All right, so what sort of country is Australia, where this meaningful and deep joy is experienced, and where these teachers do their jobs so well, and without drawing attention to themselves? This is a place where different landscapes merge to form scenes as beautiful as oil paintings. There are around 150,000 Turks living in Australia. The nation boasts a system that puts people at its heart and does everything it can to serve its citizens. You can actually feel this immediately everywhere you go in the city. On the streets, in the parks, in the homes. It is like a deep serenity that calls you. You cannot help wondering what Turkish poet Ahmet Hamdi Tanpınar would have said had he seen Australia. After all, remember what he once wrote: “Ne içindeyim zamanın,/ Ne de büsbütün dışında;/ Yekpare, geniş bir anın/ Parçalanmaz akışında” (I am neither contained by time/ Nor am I entirely outside of it/ Entirety is a wide moment/ In the undividable flow of things).

We share a history with Australians. Because of all the many Australian and New Zealand soldiers who came, fought and died on Turkish soil in World War I, every year hundreds of Australians and New Zealanders come to visit Çanakkale and remember their fallen soldiers in a special dawn mass. The result of this is has been the strengthening of ties between Turkey and Australia. Some cities have a draw that follows you like a shadow everywhere you go. There are lots of Australian cities like this. What was it that the Greek poet Constantine P. Cavafy once wrote, “This city will always pursue you.”

The land of the Aboriginal people

Australia’s land mass is around seven times larger than Turkey. The original inhabitants of Australia are the Aboriginal people, also known as Indigenous Australians. It was just over 200 years ago when the first people from England came to Australia, and were followed later by people from many other countries. Locals often refer to themselves as “Aussies.” There are six states and two mainland territories in Australia. Many Turks live in the cities of Melbourne and Sydney. Living standards here are considered quite good. In fact, the opportunities offered by the Australian government for its citizens are surprising. The unemployed receive welfare payments, there is a payment for newborn children and there support payments for education expenses. All the state asks in return is transparency on the part of its citizens. As long as you pay your taxes and respect the law the path forward remains open for its citizens.

Life is particularly lively in Australia’s oldest city, Sydney. The Sydney Opera House and the Sydney Harbour Bridge are two architectural masterpieces that help define the city’s character. In fact, the Opera House is one of greatest architectural feats of the 20th century, not to mention one of the most famous. It was built by Danish architect Jorn Utzon, who was awarded The Pritzker Architecture Prize in 2003. What’s more, the Opera House is listed as a UNESCO World Heritage Site. You can see all the fine details of this magnificent structure when you get up close to it.

As for the iconic Sydney Harbour Bridge, it stretches like a beautiful pendant across the waters of Sydney harbor and is one of the widest bridges ever built from steel. The district around these two unforgettable structures is with business centers and hotels. Sydney is a city where a visitor could spend a long time simply touring the many art galleries and museums. There are lots of surprises here. The street music you can hear played by Indigenous Australian performers here is one of those pleasurable surprises. In fact, Australia knows how to showcase the folkloric culture it has. There are many of Aboriginal-inspired items that you can pick up, including musical instruments, boomerangs and the famous “didgeridoo” (a traditional long wooden wind instrument). It is important to note that the indigenous people hold a very special place in Australia.

Musa İğrek, Sydney
Today's Zaman
6/4/2011

4 Nisan 2011 Pazartesi

Okumak isteyeceği kitaplar yazan adam…

11:47 Posted by Musa İğrek No comments
Ali Teoman
Gazetecilerin telefon rehberleri koca bir dünyayı barındırır. Miras gibidir biraz da. Özellikle edebiyat dünyasından pek çok kimse yeni bir deftere yazılmadıkça o yıllanmış sayfalarda hayattadır. Bir haber için isimler arasında dolanırken karşınıza dünyasını değiştirmiş birçok yazar çıkar.

Yine bir haber telaşı… Bu kez “a” harfinde duraksama. Ardından buruk bir tebessüm. Önceki hafta kaybettiğimiz Ali Teoman’ın ismi vardı bu kez sayfada. Hatıralar boy vermeye başladı… Asıl şaşırtıcı olan ise isimler arasındaki telaşlı koşturmacada “n” harfinde yaşanandı. Teoman’ın bize miras bıraktığı meşhur edebiyat oyunu Nurten Ay’ın ismi de bu listedeydi. Kim bilir hangi telefon defterinden buraya aktarılmıştı. Yoksa kara kaplı defterin sahibi için bir oyun muydu bu?  Pek de değil. Zira ismin hemen yanında bir telefon numarası ve elektronik posta adresi vardı.

Ara Kafe’de buluşma

Telefona gitmeye niyetlenen, e-posta atmak isteyen bir el… Bu Nurten Ay 1991 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı adlı kitapla kazanan Nurten Ay mıydı acaba? Aslında artık çok da mühim değildi. Giden gitmişti. Dağınık masada Ali Teoman’ın yeni kitapları Gezgin Günce Britanya Defterleri ve Taş Devri ile göz göze gelmek biraz iyi gelse de söyleşi için Ara Kafe’de buluştuğumuz zamanki sıcak ve samimi anlar bir bir beliriverdi gözümde… Birkaç gün sonra İngiltere’ye doğru yollara düşecek, telaşlı ve heyecanlı bir yazar vardı karşımda. 90’ların başında yazdığı, fakat yayımlamadığı Eşikte adlı ilk romanını 18 yıl sonra okurlara sunmuştu. Bunu ve yaklaşık yirmi yıllık yazı hayatını konuşacaktık.

Ali Teoman’ın amansız hastalığının ardından eski defterler açılmış, yarım kalanlar tamamlanmak üzere tekrar masaya konulmuştu. Kendinden emin cevaplarıyla ilerliyordu söyleşi. Masada bizden önce muhtemelen bir şeyler karalanmış bir defter vardı.  Sır saklamakta usta olan yazarın, epey ‘ses getiren’ Nurten Ay oyunu herkesçe malum. Vakti gelmiş ve oyun bitmişti onun için… Çok söze gerek yoktu.

Bu muzip yazarın tezgahında biriken, yazmak istedikleriydi… Söyleşi boyunca mütevazı duruşunun hemen yanında koşturan o çocuksu hali ıskalamak mümkün değildi. Hem söylemek hem susmak arasında gidip gelen bir yazarın çırpınışları biraz da. Hayatı algılayışının mimarlıktan gelen bir tecrübeyle daha da derinleştiğini söylüyordu. Bundan pek mutluydu. Yazı ile esaslı ilişkisine anlatıyordu. Konu sözlüklerle olan ilişkisini geldiğinde ise büyük bir heyecana kapılmıştı: “Odam her dilden sözlükle doludur. Sözlük okumayı çok severim. Roman okur gibi okurum.”

Amacını “okumak isteyeceği kitaplar yazmak” olarak belirleyen bir yazarın yazmak üzerine şu sözleri kulak verilmeye değerdi: “Sadece kendiniz için yazmazsınız. Ben kendim için yazıyorum demek çok anlamsız bir laf. O sadece kendini aldatmadır. İnsan kendisi için yazmaz, kendisi için yazsaydı metinler çekmecede dururdu. Yayımlatıyorsa o zaman kendisi için yazmıyordur. Ama yazdıklarınızı da bir zaman sonra alıp okursunuz ve yıllar ötesinden kendinize yazdığınız bir mektuptur.”

Uzunca bir öğleden sonra birlikteliğinin ardından fotoğraflar çekildi. Sonrasında ise bir adres tutuşturdu elimize. Zira yaklaşık bir ay İngiltere’de olacaktı. Kitap Zamanı’nı sanırım babasının adresine postalamamızı istemişti. Gönderdik. Sonrasında ara sıra Beyoğlu’nda karşılaşmalar, ayaküstü konuşmalar... Bayramlarda da tebrikler eksik olmadı.

Okuma gününü beklerken…

Ali Teoman’dan en son 22 Mart’ta posta kutusuna düşen bir mesaj: “Ben Ali’nin eşi Dilek. Bu cuma Boğaziçi Üniversitesi güney kampüsünde, Ali’nin Kırmızı Yayınları’ndan bu ay yayımlanan kitabı Gezgin Günce ile ilgili bir okuma düzenlenmektedir. Ali sağlığı elvermediği için bu okumaya katılamayacaktır ama kendisi benden tüm arkadaşlarına mesaj göndermemi rica etti.” 23 Mart günü ise yeni bir posta “Bu haberi verdiğim için çok üzgünüm. Ali’yi bu sabah kaybettik. Cenazesi cuma öğle namazında Bebek Camii’nden kalkacaktır.”…

Söyleşi gününde masadaki o minik defter galiba yeni yayımlanan Gezgin Günce’nin notlarıydı. Kitaptaki 19 Haziran 2008 tarihli günlüğün tepesinde Dağlarca’nın İçeri Sait Faik kitabından “Nedir/ Yazı yazanların / En önce yitirdiği?/ Anneleri mi hayır/ Kardeşleri mi hayır/ Kendi yüzleri” dizelerini koymuştu Teoman. Dağlarca’nın kitabından bu kez kendisine hitaben “O büyük yeryüzü sevginle/ Bu sınırsız gökyüzü sevginle/ Gidici değil/ Kalıcı oldun sen” desek kimse itiraz etmez herhalde… Aksine aynı dizeleri mırıldanır durur.

Musa İğrek, İstanbul
Kitap Zamanı

3 Nisan 2011 Pazar

Yeşil mavi bir rüyanın içinde

Tepeden bakınca koca koca ağaçlardan evlerin gözükmediği bir ülke... Yükseklerden yere inince aynı güzellik göz alabildiğince uzanıyor. O yemyeşil rüyanın hemen kıyısında ise masmavi bir dünya açılıyor. Bir yanında Hint Okyanusu, bir yanında Atlas Okyanusu... Dünyanın öteki ucu.

Öyle hemencecik yola koyulayım, bir göreyim derseniz bu pek de mümkün değil. Gökyüzünde yaklaşık yirmi saatlik bir uçuştan sonra varabildiğiniz bir yer burası. Uzunca yolculuğun sonunda sizi bekleyen 'cennet'in hayali bile tüm mesafeleri küçültüp, içinizde çocuksu bir heyecana sürüklüyor.

Bizleri de bu uzak diyarlara götüren güzel ve çokça anlamlı bir vesileydi: Uluslararası Türkçe Olimpiyatları. Ateşi Anadolu'da yakılan ve oradan dünyanın dört bir yanına uzanan sevgi köprüsü, bu kez Avustralya'da bekliyordu. 9. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları Avustralya finali, geçtiğimiz hafta Sidney'de yapıldı. Şehrin kültür ve sanat etkinliklerine ev sahipliği yapan ünlü Parramatt Riverside Tiyatro Salonu'nda gerçekleştirilen finalin coşkusu görülmeye değerdi. Kıtanın dört bir yanından gelen davetliler, bu âlemin dışındaydı sanki.

Uzaktan hep bu eğitim gönüllülerinin hikâyelerini dinledik. Çoğu zaman da imrendik. Bu kez aynı ile vakiydi her şey. Bu destansı hikâyenin kahramanları bir bir el sallıyordu, türkülerini bize fısıldıyorlardı. Önce Türkçe Olimpiyatları'ndan başlayalım. Ülkenin hikâyesi de bizi kendine çekecektir.

Final gününde Avustralya'nın Melbourne ve Sidney şehirlerinin Selimiye ve Feza Vakfı Eğitim vakıflarına bağlı Şule ve Işık kolejlerinden gelen öğrenciler ve onların yakınları doldurmuştu salonu. Bunun yanında şehrin ileri gelenleri, büyükelçiler, gazeteciler ve davetliler...

Finalin düzenlendiği tiyatro salonuna girer girmez yüzlerdeki neşeyi hemen görebiliyordunuz. Türk okullarının adını duyan herkesin yaşadığı haklı gurur ve sevinç burada da vardı. Öğretmenler, öğrenciler uzun bir süre emek harcamışlar. Aylarca süren çalışmaların ardından büyük bir heyecanla marifetlerini sergileyen çocuklar, Türkiye'de düzenlenecek final için kıyasıya yarışıyordu.

Dünyanın rengine bürünmüş birbirinden farklı öğrencilerin Türkçe okuduğu şiirler, şarkılar, türküler büyük bir rüyanın içine çekmeyi başarmıştı. Finalde tarifi mümkün olmayan sevinç gözyaşları, biraz hüzne bulanmış hatıralar bir bir boy verirken jürinin de işi bir hayli zorlaşmıştı. Büyük bir final coşkusunun ardından 'Anadili Türkçe Olmayan Şiir' dalında Esra Ahmadi (Ey İnsan), 'Anadili Türkçe Şarkı' dalında Nilüfer Günler (Katip Arzuhalim), 'Anadili Türkçe Şiir' dalında Sevim Öztürk (Ey Sevgili), 'Anadili Türkçe Olmayan Şarkı' dalında Lamisa Haque (Potpori) birinci ve Kompozisyon dalında ise Asım Cansever birinciliği bölüştü.

Yarışmacılar, 15 Haziran'da Türki-ye'de 130 ülkeden öğrencilerin katılacağı finalde Avustralya'yı temsil etmeye hak kazandılar. Program öğretmen, öğrenci ve jüri ödüllerinin verilmesinin ardından öğrencilerin sahneye gelerek toplu olarak söyledikleri "Yeni Bir Dünya Kuruyorlardı" şarkısını söylemeleriyle sona erdi.

Türk okullarının prestiji yüksek

Olimpiyata katılan Sidney'deki Şule Koleji de bu güzelliğin içinde bir başka güzellik olarak duruyor. Envai çeşit kuş cıvıltılarını andıran okulda minik öğrencilerin masumiyeti ve neşesi içinizde koca bir dünyaya yol veriyor. Ülkelerini bir yana bırakıp kalplerini kocaman açan insanların fedakârlığı karşısında küçüldükçe küçülüyorsunuz. Bütün bir dünyayı içlerine sığdırmaya çalışan bu öğretmenlerin her birinin hikâyesi sizi alıp uzaklara götürecek cinsten. Avustralya'da on yedi Türk okulu var. Okulların ülkede sahip olduğu itibar epey yüksek. Devletin düzenlediği sınavlarda Türk okullarının başarısı göz dolduruyor. Bulundukları şehirlere ayrı bir canlılık katan okullara talep çok. Okula girmek için sırada bekleyenler var desek şaşırmayın. Türkçe Olimpiyatı final gecesinde Selimiye ve Feza Eğitim vakıfları danışmanı, eğitimci Mehmet Yavuzlar'ın şu konuşması durumu özetler nitelikte: "Çanakkale Savaşı'nda yaralanmış düşman askerini omzuna alıp ateş hattından uzaklaştıran Mehmetçik'in hareketi bir hal dilidir. Şu anda Avustralya'da biz rahatça Avustralyalılarla sarmaş dolaşız. Bunu da o gün gösterilen hal diline borçluyuz. Bazen hal dili ile, bazen beden dili ile, bazen de ağzımızdaki dilimiz ile biz dünyada varız ve ileride daha fazla olacağız."

Peki, bu derin ve anlamlı coşkunun yaşandığı, eğitim gönüllülerinin hiç ses etmeden büyük bir fedakârlıkla yollara düştüğü Avustralya nasıl bir ülkeydi? Hemen söyleyelim, mavi ve yeşilin birbirine karıştığı sıcacık bir rüya burası. Yaklaşık 150 bin Türk'ün yer aldığı Avustralya'da insanı merkeze alan, her şeyin ona hizmet etmesini isteyen bir sistem mevcut. Şehrin dört bir yanında bunu hemen hissediyorsunuz. Sokaklar, parklar, evler... Derin bir huzura çağırır gibi. Zamanın tüm tik taklarını içinizde hissedebiliyorsunuz. Tanpınar, buraları görseydi ne derdi diye düşünmeden edemiyorsunuz haliyle. Malum ne demişti usta yazar: "Ne içindeyim zamanın,/ Ne de büsbütün dışında;/ Yekpare, geniş bir anın/ Parçalanmaz akışında."

Avustralyalılarla ortak bir tarihi paylaşıyoruz aslında. Çanakkale Savaşı'nda Avustralya ve Yeni Zelanda'dan gelen askerler bizim topraklarda ölünce bu uzak kıtadan, her yıl yüzlerce kişi Çanakkale'ye ölen atalarını anmak için gelerek, Şafak Ayini düzenliyor. Bu, iki ülkenin arasındaki bağları kuvvetlendiriyor.

Bazı şehirlerin tutkusu bazen sizi bir gölge gibi takip eder. Avustralya'nın pek çok kentini bu çerçeveye dahil edebilirsiniz. Ne demişti Kavafis, o ünlü şiirinde 'bu şehir arkandan gelecektir'...

Aborjinlerin diyarı

Türkiye'nin yaklaşık on katı büyüklüğünde bir yer Avustralya. Ülkenin asıl yerlileri ise Aborijinler. Avustralya'ya İngiltere'den gelerek yerleşenlere ise Aussie (Ozi) deniliyor. İngiltere'nin atadığı bir valinin yönettiği Avustralya'da yedi eyalet var. Türkler daha çok Melbourne'de yaşıyor. Hayat koşulları çok iyi. Devletin vatandaşlarına sunduğu imkânlar ağızları açık bırakıyor diyebiliriz. İşsizlik maaşı, çocuk parası, eğitim giderleri vs... Devletin tek istediği ise şeffaflık. Vergilerinizi ödediğiniz sürece her şey önünüze seriliyor. Avusturalya'nın en eski şehri olan Sidney'de hayat daha canlı. Sidney Opera Evi, Sidney Köprüsü şehre kimliğini veren en büyük iki mimari eser. Opera Evi 20. yüzyılın en ünlü yapılarından biri. Danimarkalı ünlü mimar Jørn Utzon, bu eseriyle 2003 Pritzker Mimarlık Ödülü'nü kazanmış. UNESCO da bu muazzam yapı karşısında onu dünya kültür mirasına eklemiş. Mimarın tüm ince dokunuşlarını binanın yanına yaklaşınca sezebiliyorsunuz.

Su ile kucak kucağa yaşayan şehirlerin coşkusu, neşesi burada da kendini hissettiriyor. Bir gerdanlık gibi boylu boyunca uzanan Sidney Köprüsü, çelikten yapılmış en geniş köprülerden biri. Bu iki muazzam yapının hemen karşısındaki devasa gölgeler ise biraz insanı ürküten iş merkezleri ve oteller. Buranın da kendince bir güzelliği var.

Sidney, özellikle sanat galerileri ve müzeleriyle de uzunca vakit geçirilmeyi bekleyen bir şehir. Sürprizleri de çok. Özellikle Aborijinlerin yerel müzikleri, bunun yanında sokak müzisyenleri bu keyifli anlardan. Avustralya, bu folklorik kültürü epey kullanıyor. Özellikle mağazalar Aborijilerin tezgâhından çıkma pek çok eserle dolu: Müzik aletleri, bumeranglar, Aborijin müziğinin en temel enstrümanı didgeridoo (uzun bir çeşit kaval). Aborijinlerin Avustralya'da el üstünde tutulduklarını ve ayrıcalıklı bir yerde olduklarını söylemekte yarar var.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
03/04/2011



http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1116499&title=biraz-mavi-biraz-yesil-avustralya&haberSayfa=0