23 Mart 2011 Çarşamba

Ey şair, seni kim okuyor?


Edebiyat dergilerinin klasikleri arasında yer alan The Paris Review'da Borges'e "İdeal okurunuz kimdir?" diye sorarlar, usta yazar bu soruya karşılık, "Birkaç yakın arkadaşım herhalde. Kendimi saymıyorum çünkü yazdıklarımı asla tekrar okumam. Yazdıklarımı okuyun­ca sonuçta çok utanç duymaktan korkuyorum." der. Aynı dergide bu kez Marquez'in payına "Kim için yazıyorsunuz?" sorusu düşer. Şöyle cevaplar Marquez: "Ben yazarken, şu arkadaşım bunu beğenecek, şu arkadaşım bu parag­rafı beğenecek diye geçiririm hep kafamdan." Yazarların, şairlerin ve okurların merakını sürekli canlı tutan, ömrü geçmeyen sorulardır bunlar: Sizi kimler okuyor, kimin için yazıyorsunuz?

İki aylık şiir ve edebiyat dergisi Mühür, mart-nisan sayısında bu soruların peşine düşmüş. "Şairleri yalnızca şairlerin okuduğu" düşüncesinden yola çıkan dergi, bir soruşturma hazırlamış. Derginin soruları şöyle: "Sizi kimlerin okuduğunu düşünüyorsunuz? Sizin şiir anlayışınızla örtüşmeyen hatta bütünüyle karşıt olan şairleri kimler okuyor? Şiir okurunuzun oluşması için çabanız oluyor mu? Şiirin varlık bulmasında okurun payını değerlendirir misiniz?" Soruşturmaya Haydar Ergülen, V.B. Bayrıl, Enver Ercan, Betül Tarıman, Aydın Afacan, Şeref Birsel, M.Sadık Kırımlı, Sennur Sezer, Hüseyin Peker, Nuri Demirci, Adil İzci, H. Avni Cinozoğlu, Yusuf Alper, Muzaffer Kale, H. Deniz Ünal, Deniz Durukan, Yahya Kurtkaya katılmış. Yazarla okur, okurla kitap arasındaki o mahrem ilişkiyi didiklemenin zorluğu bir yana, soruşturmada her yazar farklı bir noktaya değinmiş. Soruşturmadaki pek çok şairin, "Okurunuz kim?" sorusuna cevabı Borges ve Marquez gibi yakın çevre, eş, dost. Oğuz Atay'ın "Sevgili okur nerdesin?, Attila İlhan'ın "Hangi okur?" ya da Ece Ayhan'ın "Leş kargaları, akbabalar" diye söz ettiği okur tanımlamaları üzerinde duran şairler, biraz da muhatabın kim olduğunu sorguluyor.

Okur oluşturma çabasına gelince... Şair ve yazarlar elbette okurlarını ilk günkü gibi koruyamaz, sayıları artar, azalır... Özellikle şairlerin, katıldıkları etkinliklerle yeni okuyucular kazanmak istemeleri, gayet tabii bir haldir. Soruşturmadaki isimlerin kimi böyle bir işin içine girmek istemediğini, kimi de o şiir buluşmalarında yeni okurlar kazandığını söylüyor. Şeref Birsel, "Şiir okuru oluşmaz, ya vardır ya da yoktur." diyor. Haydar Ergülen'i kimler okuyor? Kulak verelim: "Tabii öncelikle şairler şairleri okuyor, bu hem doğal hem de keşke daha çok okusalar diyebilirim ancak. Şiir şiire baka baka yazılır, ama şair şaire baka baka vazgeçebilir." Ergülen, 'okurum' sözünden rahatsız olduğunu söylüyor. Zira bu, içinde kibir barındırsa da 'sevgili okuyucu'larını sıralıyor: Börek ustası okuyucu, garda gişe memuru, Unkapanı İMÇ'deki kumaşçı, İzmir'deki posta memuru... Ergülen'in her şairin bir başka şairin okurundan istifade ettiği 'ortak okur havuzu' tanımlaması da 'tutulacak' cinsten.

V.B. Bayrıl ise tuhaf bir biçimde şanslı bir şair olduğunu düşünüyor: "Benim kitaplarımı, derdi derinlemesine şiir okumak olan insanlar arıyor ve buluyor. Bunların bir kısmı şair, bir kısmı da "derin okur" diyebileceğim kişiler. Bunun dışında da tesadüfen kitabımla karşılaşan kişiler oluyor." Bayrıl, şiirin okur/tüketici odaklı bir iş olmadığını ve şairin yetinmesini bilmesi gerektiğini söylüyor. Okunmak her şairin, her yazarın arzusu... Peki ya şairler iyi bir okur mudur? Aydın Afacan'ın deyişiyle biraz da "okumazyazarlık" sözünü kurcalamak lazım. Mühür dergisinin bu verimli soruşturması hem okurlar, hem yazarlar hem de şairler için okunacak türden diyebiliriz. Peki, T.S. Eliot'un şiirin bir azınlık sanatı olduğu fikrini nereye oturtmak lazım? (0212 634 39 24)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
23/03/2011



http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1111311

22 Mart 2011 Salı

Burada 'salt' sanat olmayacak!


"Tek bir konuya bağlı kalmadan ve kendimizi tekrarlamadan, sürekli yenilenmek, yeni konuları birlikte yorumlamak istiyoruz. Bu yüzden salt sergi yapmayacağız, salt arşiv oluşturmayacağız, salt toplantı düzenlemeyeceğiz, salt kitap yayımlamayacağız. Bu yüzden müze, sergi mekânı, kütüphane, sanat merkezi, sinema ya da araştırma merkezi değiliz. Bütün bunları bünyesinde bulunduran kendine özgü bir kurumuz. Salt kendimize benziyoruz. Dönüşen, dönüştüren, sürekli yenilenen bir kurum..." Dün büyük bir kalabalığın eşlik ettiği basın toplatısında söylenen hayli iddialı cümleler sizi ürkütmesin. Zira, minik adımlarla ilerleyince söylenen sözlerin içi daha da doluyor.

Peki, bu üzerinde ısrarla durulan 'salt' ne demek? Türk Dil Kurumu'nun (TDK) sitesinden 'salt' kelimesini arayınca bakın neler çıkıyor: Yalnız, sadece, mutlak. TDK'nın Necati Cumalı'dan alıntıladığı şu cümle ise işimizi daha da kolaylaştıracak gibi: "Sanat adına konuşmakta kendinde hak gören, her konuştuğunu da salt doğrudur diye karşısındakine kabullendirmek isteyen kimseler sardı etrafımızı."

FARKLI DİSİPLİNLER BİRARADA...

Kelimelerin anlamları peşinde koşturmanın zevki bir yana, İstiklal Caddesi'nden Tünel'e doğru giderken daha alıcı gözle bakmanız gerek. Zira bir yıldır sıkı sıkıya beyaz örtülerle kaplı Garanti Bankası'nın kültür kurumu yüzünü gösteriyor. Banka, Osmanlı Bankası Müzesi, Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi ve Garanti Galeri adlı kültür kurumlarını tek çatı altında toplamıştı. Hepsine birden SALT adını veren kurum, dün düzenlediği bir toplantıyla ilk mekânı SALT Beyoğlu'nun 9 Nisan'da açılacağını duyurdu. Osmanlı Bankası Müzesi'nin yeni adıyla SALT Galata ise eylül ayında 12. İstanbul Bienali'yle eşzamanlı hayata geçecek.

Yolu Garanti'den geçen herkesin yer aldığı toplantıya, Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen, SALT İletişim ve Yönetim Direktörü Sima Benaroya, SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Vasıf Kortun ve mimar Han Tümertekin katıldı. SALT'ın bir nevi manifestosunun, vizyonunun, misyonunun dile getirildiği konuşmalar yapıldı. Bir logosu olmayan, kendine özgü bir yazı karakteri olan SALT nasıl bir işlev görecek? Hemen söyleyelim, 19. yüzyıldan kalma tarihî bu iki binada 'güncel sanat', 'mimarlık ve tasarım', 'ekonomik, tarihî ve sosyal çalışmalar' alanlarında; araştırma, sergi, söyleşi, konferans, atölye çalışmaları, eğitim programları, film gösterimleri ve yayınlar yaparak farklı disiplinlerin karşılaştırılması amaçlanıyor. Tüm bu etkinlikler Beyoğlu'nda 5 bin, Galata'da 10 bin metrekarelik bir kültür alanında gerçekleştirilecek.

'HATA YAPMAKTAN ÇEKİNMEYECEĞİZ'

Eskiden Siniossoglou Apartmanı olarak kayıtlara geçen 6 katlı SALT Beyoğlu'na girer girmez sizi karşılayan sütunlar bir yana, üst katlardaki incelikli kalem işleri, trabzanları, mermerleri korunarak bina restore edilmiş. Günde ortalama bir milyon kişinin önünden geçtiği mekânın girişinde forum, hemen yanında açık sinema, birinci katında kafe ve mağaza, ikinci ve üçüncü katlarda ise ferahfeza sergi alanları yer alıyor.

Vasıf Kortun'un deyişiyle SALT "müdahaleye açık, şeffaf ve esnek bir mekân" olarak düşünülmüş, merkezinde ise izleyiciyi konumlandırmış. Cumalı'nın yukarıdaki eleştirisinin hâlâ geçerli olduğunu söylersek, SALT bu anlamda söyleyecek yeni sözü olan dinamik bir mekân olma arzusunda. En çok da yeniliğe ve değişime açık. Yine Vasıf Kortun'la devam edersek: "Hazır modelleri takip etmek yerine, kendi gerçekliklerini oluşturmaya çalışacağız; paket proje sunmak yerine, izleyicilerin, kurumu kullananların katkılarıyla ilerleyeceği öneriler, katılımcı projeler yapacağız. Yenilikleri denemekten ve hata yapmaktan çekinmeyeceğiz."

SALT Galata'da ise 100 bin kitap kapasiteli kütüphane, açık ve kapalı arşivler, seminer ve toplantı salonları, oditoryum, Osmanlı Bankası Müzesi ve sergi salonlarının yer alacağını söyleyelim. Hüseyin Bahri Alptekin tüm arşivine ve kişisel kütüphanesine ev sahipliği yapan SALT Beyoğlu, 9 Nisan'daki ilk sergisini, 2007'de aramızdan ayrılan bu usta sanatçı için açacak. Bunun yanında 'Laboratuvar' adlı bir başka sergi de Alptekin'e eşlik edecek. SALT'ın bu coşkusunun İstiklal'deki diğer komşularına nasıl yansıyacağını ve güncel sanat hayatına neler bırakacağını elbette zaman gösterecek, lakin yeni mekânın güncel sanat ortamına hareket katacağı kesin.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
22/03/2011

21 Mart 2011 Pazartesi

Türkiye'nin ironik halleri


Yalın ve sıcak bir dili var. Figürlerinin şirinliğinden olsa gerek, görür görmez yüzünüzde tebessüm beliriyor. Yanı başımızda akıp giden hayattan sanatçı duyarlılığıyla malzemeler devşiriyor. Sonra bunları bir bir tuvallere, heykellere ve cam altı resimlere işliyor. Kendi deyişiyle "hac yolundaki karınca misali" renkli dünyasında, işler üretmenin derdinde. İnandığı yoldan ayrılmaya hiç niyeti yok. Ta gençliğinden tutunduğu iki damar hiciv ve ironi geçen onca zamana rağmen hâlâ çok canlı... Tablolarındaki figürler Ziya Osman Saba'nın 'Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'nden çıkmışa benziyor. Pek çoğu mutlu, mesut...

Türk resminde hiciv geleneğini sürdüren sanatçılardan Mevlut Akyıldız'ın ayak izlerini ele veren sergisi, İş Bankası Kibele Sanat Galerisi'nde sanatseverleri bekliyor. Turkeyland adlı sergi sanatçının yıllar yılı süren işlerinden bir seçki niteliğinde. Ağırlığı her biri farklı bir hikâyeye bürünen tablolar oluşturuyor. Girişteki cam altı resimlerle bezenmiş devasa kapının yanı sıra galerinin ortasına serpiştirilmiş heykeller de görülmeyi bekliyor.

Serginin adından başlayalım... Sanatçı, Turkeyland için "İnsanlar eğlenmek için Disneyland'e gidiyor ama bu ülkede ağlanacak halimize gülüyoruz. Turkeyland'da yaşıyoruz ve ben bu kaotik yaşam içinde, yaşamın 'ciddi' yüzünün öbür tarafındaki komik ve eğlenceli olan yanına bakıyorum." diyor.

Galeriye girer girmez resimlerindeki kahramanlar sanki hep bir ağızdan aynı 'şey'i dile getiriyor: İçinde bulunduğumuz ironik halleri. 80'li yıllardan bu yana eserlerinde arabesk olgusu, kitsch, popüler kültür ve sokak kültürü hâkim. Eserlerin isimleri de bunu onaylıyor. On Dönüm Bostan Yan Gel Yat Osman, Ali Baba'nın Çiftliği, Üzümünü Ye Bağını Sorma, Körle Yatan Şaşı Kalkar, Önüm Arkam Sağım Solum Sobe, Kurbağa Terbiyecisi... Akyıldız bu tavrını şöyle açıklıyor: "Biz ne tam Doğuluyuz ne de tam Batılıyız. Doğu-Batı sentezine inanmıyorum. Biz tam iki arada bir derede kalmışız. Daha çok, atasözleri ve vecizelerle büyüyoruz. Ben de kimi zaman çalışmalarımda onlarla fantastik bir yapı kuruyorum. Biraz da tasavvuftan etkiler var tabii ki."

'YAŞAM O KADAR DA AĞIR DEĞİL'

Akyıldız'ın kadın-erkek ilişkisine, toplumdaki eşitsizliğe, çarpıklığa, popüler kültüre, gündelik hayata eleştirileri sokaktaki insanın diliyle 'yalın' halde eserlerini yansıyor. Geleneksel değerlerle de kurduğu bu bağlantı anlatmak istediğini daha görünür kılıyor. Gören göz için çokça da iğneliyor aslında. Akyıldız'a kulak verelim: "Hayatım, öğrencilik yıllarımdan beri hep gözlemle geçti ve hiçbir zaman belli bir taraf oluşturmamaya özen gösterdim. Hep dışarıdan bakmaya çalıştım. Aslında yaşamın o kadar da ağır, ciddi bir şey olduğunu sanmıyorum. Ama nedense çok ciddi bir hale sokuluyor. Yaşama ciddi bir duruşla baktığınızda her şey çözümsüz ve karamsar olmadığı gibi, daha rahat bir bakışı benimsediğinizde de sonuna kadar hafif olmadığını görüyorsunuz." Serginin kataloğundaki giriş yazısında Burcu Pelvanoğlu'nun söylediği gibi "Sokağı ne kadar iyi tanırsanız Akyıldız'ın resimlerinin içine o kadar girebilirsiniz."

Daha çok canlı ve kırmızılı renklerle ilerleyen bir dünyada, Mevlut Akyıldız'ın tablolarındaki ve cam altı resimlerindeki figürler, Kolombiyalı usta ressam Fernando Botero'nun 'şişman'larını andırıyor biraz da. (Sergi için hazırlanan katalogda Akyıldız'ın, 1990'da İsviçre'de Botero'nun yaptığı kocaman bir heykele sarılmış fotoğrafı görülmeye değer.) Sanatçının Galata'da tarihî bir apartmanın kapısı için yaptığı Kazanova'nın Gönül Kapısı adlı büyükçe eser kadın ve erkek ilişkisini güçlü bir mizahla önümüze seriyor. Tosbağa Terbiyecisi, Kurbağa Terbiyecisi, Armut Tatlısı gibi bronz heykellerin de aynı tezgâhtan çıktığını hatırlatalım. Mevlut Akyıldız'ın pek çok hikayeye davet eden sergisi 16 Nisan'a kadar açık kalacak.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

21/03/2011

18 Mart 2011 Cuma

Sevabıyla günahıyla Osman Hamdi Bey

Osman Hamdi Bey
Osman Hamdi Bey kimdir? a) Oryantalist ressam b) İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin kurucusu c) Kaplumbağa Terbiyecisi'nin ressamı d) Türkiye'nin ilk güzel sanatlar okulu olan Sanayi-i Nefise Mektebi'nin müdürü. En iyisi işi kolaylaştırıp cevaplara bir 'e' şıkkı ekleyip 'hepsi' demek. Zira Türk resminin belki de en çok bilinen bu ressamını tanımlayacak o kadar çok sıfat ve efsane var ki...

2010 yılı, UNESCO tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın önerisi üzerine, Osman Hamdi Bey'in 100. ölüm yılı dolayısıyla 'Osman Hamdi Bey Yılı' ilan edilmişti. 2010 geçti, gitti. Eserleri dünyanın dört bir yanında dudak uçuklatacak fiyatlarla satılan ve hakkında birçok şey yazılıp çizilen usta ressam için geçen yıl neler yapıldı diye sorduğumuzda elimiz boş döneceğimizi hemen söyleyelim. Lakin, bu tür etkinliklerden sonra sevindirici olan 'şey', kuşkusuz hazırlanan kitaplardır.

Prof. Dr. Edhem Eldem bu pek sessiz geçen yıl için evladiyelik bir kitap hazırladı: Osman Hamdi Sözlüğü (Kültür Bakanlığı Yay.). Dolaşıma biraz geç giren ve şimdilerde sahafların en nadide eserlerinin arasında yer alan kitap, Osman Hamdi Bey'e dair bir bilgi güncellenmesi yapıyor. Önümüze günahıyla, sevabıyla a'dan z'ye sayfa sayfa çevrilebilecek çok renkli bir Osman Hamdi Bey portresi koyuyor. Büyük bir emeğin ürünü olan kitabın nasıl hazırlandığını sözlüğün önsözündeki uzunca yazıdan hemen kavrıyorsunuz.

Aynı aileden gelen ve Osman Hamdi'nin arşivine 'yakın' olan Edhem Eldem, sözlük için şöyle diyor: "Bu sözlüğün başlıca amaçlarının arasında Osman Hamdi'nin eserlerinin mümkün olduğunca metodik ve sistematik bir şekilde ele alınarak bir bütün olarak algılanmasına ve bu bütünün içinde oluşabilecek önemli ve manidar gruplaşmaları, değişim ve meyilleri, bazen de ayrılıkları ortaya çıkarabilecek şekilde incelenmesine fırsat vermektir."

Kitaptaki doyurucu metinlerin yanı sıra, bir hayli zengin yer eden belgeler, fotoğraflar, mektuplar, objeler Osman Hamdi'nin 'sır' gibi algılanan dünyasını açık ediyor. Eldem, dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Osman Hamdi Bey'le ilgili tüm malzemelerin bir bir peşine düşmüş. Kıyıda köşede kalmış belgeleri, fotoğrafları tek tek inceleyip kitaba eklemiş. Bereketli ama karışık bir işin içinden hakkıyla, akademisyen titizliğiyle çıkan Eldem, üzerine ciddi anlamda kafa yorulacak yeni bir Osman Hamdi Bey ortaya koymuş. Sözlük için, Mustafa Cezar'ın "Sanatta Batı'ya Açılış ve Osman Hamdi" kitabından sonra bu konuda yapılmış en derli toplu çalışma denilebilir.

Kaplumbağalı Adam

Sözlük alışılagelmiş hiyerarşilerden uzak ilerliyor. Okur istediği maddeden başlayarak sözlüğün içinde yol alabiliyor. Özellikle Osman Hamdi Bey'in değerlendirilişindeki ciddi problemler, tablolarındaki zorlama okumalar bir efsaneden olarak sunulan Osman Hamdi Bey'i daha insani vasıflarıyla önümüze seriyor.

Sayfaları çevirdikçe Osman Hamdi'nin birkaç örneğini yaptığı tabloları arasındaki farklılıkları, müdahaleleri esin kaynaklarını görebiliyorsunuz. Özellikle Kaplumbağa Terbiyecisi adlı tablosuyla ülkemizde ve dünyada büyük nam salan Osman Hamdi Bey'in aslında bu eserini yaparken Japon L'Crepon adlı bir illüstratör tarafından çizilip yayımlanan resimden etkilendiğini görmeniz mümkün. (Eldem bu keşfini Nisan 2009'da Sabancı Müzesi'nde açılan sergide ilk kez zikretmişti.) Eldem, bunun yanında eserin Paris'te ilk sergilendiği isminin Kaplumbağalı Adam olduğunu da açıklıyor.

Kitapta Osman Hamdi Bey'in elinin değdiği herşeyi bulmanız mümkün. Özel koleksiyonlardan derlenen tablolar, eskizler, desenler pek orada burada göremeyeceğiniz türden değil. Usta ressamla yolu kesişen yazarlar, çizerler, yolunu düşürdüğü mekanlar, aile bireyleri, sergiler, tarihi kişilikler, kavramlar...

Osman Hamdi Bey'in fotoğraflarından, defterlerinden, notlarından onun, sevinçlerini, hüzünlerini, halden hale geçişlerini hemencecik fark ediyorsunuz. Eldem'in sıcak bir üslupla kaleme aldığı maddeler yorumu okura, izleyiciye bırakması önünüze tartışılmaya ve irdelenmeye müsait pek çok alan bırakıyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
18/03/2011


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1108541

14 Mart 2011 Pazartesi

Uğur Derman'ın kırkambarı


Hattat Mâcid Ayral'ın 1961'de vefatından sonra, Dr. Süheyl Ünver, Uğur Derman'dan usta hattat için bir yazı kaleme almasını ister. O zamanlar henüz yirmi altı yaşında olan Derman, çekine çekine bir makale yazar. Ertesi gün üniversitenin bahçesinde Ünver'e yazıyı verir. Karşıdan kucaklar gibi ellerini açan Ünver, büyük bir coşkuyla "Kardeşim, Mâcid Bey'i öyle yazmışsın ki, hani benim için de yazar mı acaba diye ölesim geldi!" iltifatında bulunur... Uğur Derman, bu ifadeleri mütevazılığından abartılı bulsa da Ünver yerinde bir söz etmiştir. Bu güzel vesilenin ardından Derman, yazıya büyük bir şevkle bağlanır.

Bir başka hatıra daha var aslında, derdimizi ayan beyan edecek. Tanpınar ile Ünver, Beyazıt Meydanı'nda karşılaşırlar. Tanpınar, üniversitede derse yetişecektir. Uzaktan el sallar kadîm dostuna, ardından seslenir: "Süheyl, İstanbul sana emanet!" diye. Bu, iki üstadın son görüşmesi olur. Zira birkaç gün sonra Tanpınar vefat eder. Süheyl Ünver'in bıraktığı zengin miras malum... Söyleyecek çok söz bırakmıyor. Bir silsile halinde devam eden bu güzellik karşısında durup saatlerce hülyalara dalmak mümkün: Tanpınar, Ünver, Derman...

Devir döndü, dünya değişti ve Uğur Derman'ın bu ilk yazısı üzerinden elli koca yıl geçti. Derman, 1963-2009 yılları arasında çeşitli dergi ve kitaplara yazdığı biraz dağınık haldeki yazılarını eşin dostun ısrarıyla bir kitapta topladı: "Ömrümün Bereketi-1" (Kubbealtı). 50. sanat yılını kutlayan Uğur Derman'ın her biri bir hazine niteliğindeki yazılarını derli toplu görmek kuşkusuz pek çok kimseyi sevindirdi.

Kitabın tanıtımı önceki gün Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı'nda gerçekleşti. Hasan Çelebi, Fuat Başar, Necdet Yaşar gibi ustalar Derman'ı yalnız bırakmadı. Programda İrvin Cemil Schick, Uğur Derman'ın pek çok sıfatının yanı sıra hafıza adamlığından söz etti. Tıpkı Nobel'li Konrad Lorenz'in anlattığı ördek yavrularının gözlerini ilk açtıklarında gördüklerine bağlandıkları gibi kendisinin de 1980'de tanıştığı Derman'ın peşinden senelerce gittiğini söyledi.

Schick'in ardından konuşması, kibarlığı ve zarafetiyle artık pek de etrafımızda görmediğimiz bir İstanbul beyefendisi olan Uğur Derman sözü aldı: "Kitabı, hayatımın neredeyse yarım asırlık devresini kapsadığından Ömrümün Bereketi olarak isimlendirmeyi münasip buldum." dedi. Ömrümün Bereketi başlığının sonunda '1' rakamı var. Derman, bu 1'in sırrını ise şöyle açıkladı: "Eğer yazdıklarımız ilgi görürse ardından ikincisinin de neşredilebileceği îmâsı gizlidir. Ancak bu hususta bizim değil, aziz okurlarımızın kararı esastır."

Kitabı elinize alır almaz hemen ikincisinin peşine Lorenz'in ördekleri gibi takılacağınızı söyleyelim. Zira kitap, Derman'ın muhtelif târihlerde kaleme aldığı makâlelerin yer aldığı, fotoğraf ve dipnotlarla zenginleştirilmiş bir başvuru kaynağı. Derman'ın beş yüze varan yazılarından oluşturulmuş bir seçki. Daha çok gelenekli sanatlarımız ve kültür hayatımızla ilgili yazıların yer aldığı eserde, Süheyl Ünver, Rikkat Kunt, Hezarfen Edhem Efendi, Hamid Aytaç, Mustafa Düzgünman, İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Mahir İz, Hoca Ali Rıza, Halim Özyazıcı gibi bâzı tarihî şahıslara dair hâtıralar da var.

Eski kültürün son temsilcileriyle yeni nesil arasında bir köprü insan olarak vazife gören Uğur Derman'ın 50 San'at Sever Serisi, Hayat Tarih Mecmuası, Kültür ve San'at gibi dergilerde yer alan yazılarındaki sıcak üslub bir yana, kitabın içinde yer alan ve ötede beride öyle kolayca bulamayacağınız levha, tablo, portreler nasıl bir hazinenin içine düştüğünüzü ele veriyor. Kitapta anlattığı hatıralar ve notlarla muazzam bir ayaklı kütüphane olduğunu ele veren Derman'ın kitapta kaydettikleri, Schick'in deyişiyle "kaydedilmeyenler yanında devede kulak".

Uğur Derman, çok sevdiği hocası Ünver'in "İlim bir avdır, yazmak da onu avlamaktır." düsturu üzere yaşadı, yaşıyor... Ahlakı ve sanatıyla sözünü ettiği insanlar koca bir medeniyeti bir bir inşa ettiler. Uğur Derman'ın bildiklerini, gördüklerini esirgemeden paylaşması, aynı eşiğe baş koyduğunun işaretçisi. Öyle ki kitabın sayfaları arasında okura bu güzelliği fısıldayan onlarca delil var.

Ömrümün Bereketi umulur ki pek çok kitapla devam eder, çünkü Uğur Derman'ın elinin değmesini bekleyen Necmeddin Okyay kitabı, Türk Sanatında Ebrû'nun genişletilmiş hali, Hilye-i Şerif'eler kitabı var.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
14/03/2010

9 Mart 2011 Çarşamba

Hayatınızı değiştirecek sergi


Ferruh Başağa'nın Güvercinleri
Bir gün bir adam bir resim aldı ve hayatı değişti... Hikâyemiz uzun aslında. Kahramanı genç bir koleksiyoner. Minik adımlarla peşine düştüğümüzde öyle hemencecik ele avuca sığan türden değil tabii. Santralistanbul'un bahçesindeki İlhan Koman'ın Sonsuzluk adlı heykelinin gösterdiği 'ucu' takip edince başlıyor her şey. Taşlar bir bir oturuyor. Koca gri binanın içinde sakladığı bir başka 'sonsuzluk' Türk resminin bir hazinesi sanki. Görülmeye, kulak verilmeye değen... Binaya girer girmez ise Ara Güler'in çektiği sanatçı fotoğrafları karşılaması hikâyenin en süprizli kısmı.

Kahramanımız genç koleksiyoner işadamı Öner Kocabeyoğlu. Selim Turan'ın resmini satın almasıyla başlayan koleksiyonerlik tutkusu onu, yaklaşık dokuz yüz parça esere sahip olmaya kadar taşır. Koca bir hazineyi 2000'lerden başlayarak kucaklayan Kocabeyoğlu, ilk koleksiyon sergisini 11 Mart'ta santralistanbul'da açacak. "XX. Yüzyılın 20 Modern Türk Sanatçısı 1940-2000" başlıklı serginin toplantısı dün santralistanbul'da gerçekleştirildi. Sergide Fahrelnisa Zeid, Fikret Muallâ, Abidin Dino, Ferruh Başağa, Selim Turan, İlhan Koman, Mübin Orhon, Burhan Doğançay, Ömer Uluç, Mehmet Güleryüz, Ergin İnan ve Koray Ariş gibi yirmi ustanın eserleri var. Danışmanlığını Ferid Edgü, yerleşimini Metin Deniz'in yaptığı serginin grafik tasarımları ise Erkal Yavi'ye ait.

Hemen söyleyelim. Ferid Edgü danışmanlıktan öte bir gönül bağı kurmuş bu sergiyle. Koleksiyon epey ilgisini çekmiş olmalı ki elinden geleni esirgememiş. Zira, o da 1950 kuşağına ait biri. Sergideki resimlerin yapılışını anbean görmüş, izlemiş. Edgü, tanığı olduğu bir dönemi sergilemenin sevincinde. Türkiye'deki koleksiyonerliğin tarihi seyrini anlatan Edgü'nün toplantıda yaptığı konuşmasına kulak verelim önce: "Bir serginin başarısı, o sergiyi gezenleri durup düşündürtmek, sanatçıyla ve yapıtlarıyla baş başa kalmalarını sağlamak hatta bu yapıtları bir araya getiren koleksiyoncunun kişiliğini, eğilimlerini sorgulamaktır. Sergiden edindiği izlenimleri, katalogdaki bilgilerle pekiştirip yepyeni bir kişisel bir sergi düşeyen izleyici... Bu sergiyi onun için düşleyip gerçekleştirdik. Artısıyla, eksisiyle..."

'SERGİYİ KOLEKSİYONCUNUN GÖZÜNDEN TASARLADIK'

Edgü, topu, biraz da izleyiciye atıyor. "Bir sergi gördüm, hayatım değişti" demesini istiyor. Haksız da değil. Zira 400 parçalık koca koleksiyon, meraklısı için kaçırılmaması gereken büyük bir hazine. Farklı uçlardaki bu sanatçıları bir çatı altında toplamanın zorluğu bir yana izleyiciyi hemen içine çeken akıl almaz bir işin içine girdiğinizi söylemekte yarar var. Edgü'nün deyişiyle "bir müze sergisi" sanki. Her koleksiyon sergisi biraz çilelidir. Edgü, büyük ölçüde bu güçlükleri aştıklarını söylüyor, "Çünkü karşımızda bir dönem sergisi, bir tema sergisi, kronolojik bir sergi yok." diyor ve sergiyi koleksiyoncunun gözünden tasarladıklarını ekliyor.

"Her şey birdenbire oldu" sözüne tutunan işadamı Öner Kocabeyoğlu ise "Ben yalnızca bir koleksiyoncuyum, Türk resmini eksiksiz bir bütün içinde yansıtmak isteyen bir müze kurucusu değil." diyor ve özellikle koleksiyonun ağırlığını oluşturan soyut eserlerin kendisini bir mıknatıs gibi çektiğini söylüyor.

Serginin kendisine gelirsek... santralistanbul Ana Galeri'nin üç katına yayılan koleksiyonun ilk katında "İki Kuşak Figüratifler" var. Fikret Mualla, Abidin Dino, Avni Arbaş, Mehmet Güleryüz, Komet, Alaettin Aksoy, Ergin İnan, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç'un toplam 136 eseri küçük küçük odacıklarda sunuluyor. Sanatçıların tüm dönemlerini bir arada görebiliyorsunuz. Eksiğiyle, fazlasıyla... Serginin ikinci katında ise Fahrelnisa Zeid, Nejad Devrim, Albert Bitran, Hakkı Anlı, Selim Turan ve Mübin Orhon'un toplam 186 eseri "Paris Okulu Soyut Türk Ressamları" başlığı altında yer alıyor. Tablolar arasında dolaştıkça pek çok hikâye elinize düşecektir. Mekânın üçüncü katında ise "Geometri, Işık, Müzik ve Duvarlar" başlığıyla Ferruh Başağa, Adnan Çoker ve Burhan Doğançay'ın toplam 99 eseri var. Heykeltıraş İlhan Koman'ın 3, Koray Ariş'in ise 9 eseri de mekâna serpiştirilmiş görülmeyi bekliyor. Minik adımlarla gezmeniz gereken bir sergi bu. Her biri önünde dakikalarca durup bakmanız gereken... Sergideki çoğu sanatçının yaşarken sergisi olmadığını düşününce bu kadar eseri bir arada görmek büyük bir talih.

Ferid Edgü konuşmasının başında "Böylesi bir sergide son sözü resimlerin kendisi ve sergi söyleyecek." demişti. İzleyiciye, bu söze kulak vermek düşer, çünkü serginin söyleyecek çok şeyi var. 19 Haziran'a kadar görülebilecek serginin kataloğu da takdiri hak ediyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
09/03/2011



http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1104563

1 Mart 2011 Salı

Resim Heykel Müzesi’nde bürokrasi çıkmazı

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) kuruluşunun 128. yılını kutluyor. Üniversite yıl boyunca çeşitli etkinlikler düzenleyecek. Üniversitenin Rektörü Prof. Yalçın Karayağız ve Genel Sekreter Zeki Coşkun dün üniversitede bir toplantı gerçekleştirdi. Karayağız pek çok etkinliği paylaştı.

Üniversite Osman Hamdi Bey adına bu yıldan itibaren bir ödül vermeye başlayacak. Ödül bu sene mimar Emre Arolat’ın olacak. Arolat’ın 2010 Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü, Üniversiteye burs olarak bağışlaması bu ödüldeki en büyük etken. Arolat’a ödülü 7 Mart’ta Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde düzenlenecek bir tören ile verilecek ve usta mimarın işlerinden oluşan bir sergi düzenlenecek. Üniversitenin ikinci etkinliği ise Mor Baykuş Günleri. Bugün başlayacak ve 9 Mart’a kadar sürecek etkinlik kapsamında söyleşiler, belgesel gösterimleri gerçekleştirilecek.

Üniversite yönetiminin üzerinde en çok durduğu konu ise Resim ve Heykel Müzesi, restorasyon çalışmaları. Dört yıldır restorasyonu devam eden müzede işler çok da iyi değil. Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na bağlı olan müzenin kalorifer ve elektrik ihalesi iptal edilince işler daha da sarkmaya başladı. Deposunda 12 bin eserin yer aldığı müzede işler ağır aksak ilerliyor.

Üniversite olarak kendi sorumluluklarını yerine getirdiklerini söyleyen Prof. Yalçın Karayağız “2010 Aralık ayında kısmen de olsa açılacağı duyurulan Müze’nin yaklaşık 8 trilyonluk bütçesi var. Biz bu bütçenin büyük bir kısmını Milli Saraylar’a verdik. Milli Saraylar çok noktada restorasyon çalışmaları yürütmek zorunda olduğu için Müze için ayrılan ekip çok az ve gecikmeli çalışmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla mağduriyetimiz buradan kaynaklanıyor. Basında çıkan ‘Müze elden gidiyor, asla açılamayacak’ haberleri doğru değil. Biz müzenin bir an önce açılması için elimizden geleni yapıyoruz. Meclis Başkanımız Mehmet Ali Şahin ile yakın zamanda bir görüşmemiz olacak. Restorasyonu yapan elemanların çalıştığı şartların zorluğu bir yana üniversite yönetimi olarak Haziran ayına kadar Müze’nin kısmen de olsa açılması için elimizden geleni yapıyoruz.” dedi.

Karayağız 12 bin eser için bu müzenin yeterli olmadığını, ikinci bir müze binasına da ihtiyaç duyduklarını belirtti. Genel Sekreter Zeki Coşkun ise “müzenin yaşar bir hale gelmesini, izleyici ile buluşmasını istiyoruz.” dedi.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

01/03/2010