28 Şubat 2011 Pazartesi

İstanbul'un kayıp sarayları


"Boğaz daima bana zevkimizin, duygumuzun büyük düğümlerinden biri gibi gelmiştir. Öyle ki onun bizde külçelenmiş manasını çözdüğümüz zaman büyük hakikatlerimizden birini bulacağız sanmışımdır." Tanpınar 'her iki kıyısında saatlerin birbirine ayna tuttuğu' Boğaz'ı böyle derinden anlatır. Sırrını çözmek zordur, bu eşsiz güzelliğin. Lakin bunun peşine düşenler yok değil. Prof. Doğan Kuban'ın, ilk baskısı 2001'de yapılan ve hemencecik tükenen "Kaybolan Kent Hayalleri Ahşap Saraylar" adlı eserinin 2. baskısı, kitabın derdini daha iyi ifade edeceği düşüncesiyle "Kaybolan Kent Hayalleri Osmanlı Sarayları" (YEM Kitabevi) adıyla yeniden yayımlandı.

Bugün izlerine ancak yabancı gezginlerin gravür ve fotoğraflarında rastlanan sarayları 'görünür' kılma çabasıyla hazırlanan kitapta çoğunluğu İstanbul Boğazı ve Haliç'in her iki yakasında bulunan sarayların tümüyle veya kısmen kaybedilmiş bölümleriyle özgün mimarilerine ilişkin yorumlar, aslına uygun çizimler yer alıyor. Kuban, tıpkı Tanpınar gibi aynı güzelliğe vurulmuş, aynı hakikatin peşine düşmüş diyebiliriz. Usta mimara kulak verdiğimizde amacını şöyle anlatıyor: "Büyük ahşap sarayların taşıdığı estetik mesajı anlamak ve dünya mimarlığında eşi olmayan bu yapıları daha iyi incelemek."

Kuban, kitabıyla bizi yalıların, kasırların, sarayların olduğu ahşap bir rüyaya davet ederken Necatigil'in şu dizelerini fısıldamanın vaktidir: "Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi,/ Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi./ Kimi hayata doymuş göründü,/ Bazıları zamana uydular./ Evlerin içi oda oda üzüntü,/ Evlerin dışı pencere, duvar." Zira, kitaba konu olan büyük ahşap Türk konutları bugün yerle yeksan olmuş, bir tarih, bir hatıra olarak geçmişte kalmıştır.

İstanbul'da Büyük Saray Sorunsalı, Ahşap Saray Geleneği İçinde Kasırlar, Kent Duvarı Olarak Büyük Saraylar, Dünya Saray Mimarisi Kavramı İçinde Osmanlı Sarayları, Sarayların Kullanımı, Sarayların Kadın Patronları, kitaptaki konu başlıkları. Bunun yanında usta mimar, Beşiktaş Sarayı, Hatice Sultan Sarayı, Beyhan Sultan Sarayı, Göksu Kasrı, Topkapı Sahilsarayı ve Yasinci Yalısı gibi örneklere yer veriyor. Osmanlı mimarlığının kaybolan yapılarının çizimleri, Prof. Doğan Kuban tarafından uzun soluklu bir çalışmanın ardından hazırlanmış. Kuban, Thomas Allom ve Antoine-Ignace Melling'in resim ve gravür albümlerinden yararlanmış.

Tanpınar, Melling'in albümünün Şeyh Galip Divanı ile beraber devrin en güzel konuşan müşahidi olduğunu söyler. Kuban'ın da epey istifade ettiği albümde Melling, Hatice Sultan Sarayı'nı resmederken bir İstanbullu gibi şehri kendisi için sever.

Kitapta sözü edilen sarayların çoğu padişahların kız kardeşlerinin ve kızlarının sarayları. Her biri birbirinden görkemli olan bu yapılar büyük bir medeniyetin esaslı izlerini taşıyor. Evliya Çelebi, Eski Saray ve Topkapı Sarayı dışında çoğunluğu sur içinde 90 kadar saraydan söz eder. Tümüyle yok olan bu saraylar, kuşkusuz büyük bir talihsizlik... Kuban'ın görsel bir şöleni andıran kitabını Tanpınar'ın eşsiz Beş Şehir'iyle okumak çokça üzülmenize neden olacaktır. Çünkü Boğaz'ın o sanatkârane ve müzikal zamanları bir bir gözünüzün önüne gelecektir ve geriye büyük bir hayıflanma kalacaktır.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

28/02/2010


26 Şubat 2011 Cumartesi

Sevda yaman bir çile...

Hafif de olsa yağan yağmurdan kaçmak için herkes telaşta. Artık bir sanat mekânına dönüşen İstiklal Caddesi'ndeki Mısır Apartmanı'na sığınanlar hiç de az değil. Önünden geçenler de aynı merak içinde "İçeride neler oluyor?" sorgusunda... Koridorun sonundaki asansöre gelince, uzun kuyruk sizi bekliyor. Merakınız daha da artıyor haliyle. Konuşmalar bir tarafa, herkes bir an önce Hüseyin Çağlayan'ın 'Yakınlık Sensörleri / Proximity Sensors' sergisini görmek istiyor. Dört katı göze alıp merdivenleri tek tek çıkanları geçtikten sonra gürültü patırtı başlıyor. Galerist'in kapısından içeri girmeniz biraz zor. Bir tarafta Sertab Erener'in seslendirdiği "Sevda yaman bir çile, çekenler düşer dile / Ayrılık ölüm gibi, giden gelmiyor Leyla / Gülüm yaprağım soldu, gönlüme hazan doldu / Bir ömür harap oldu, onu bilmiyor Leyla" kendi deminde akıyor...

Her yer karanlık... Sertab Erener'in sesine doğru gittiğinizde galerinin devasa duvarına yansıtılmış 'Üzgünüm Leyla' adlı kısa film sizi bekliyor. Güftesi Vecdi Bingöl'e, bestesi Sadettin Kaynak'a ait ağır aksak başlayıp gayet coşkulu devam eden parçayı, herkes neşeyle dinliyor. Çağlayan'ın geçtiğimiz yıl Londra Lisson Gallery'de sergilenen 'Üzgünüm Leyla' eserinde Sertab Erener bu klasik parçayı gayet güzel seslendirmiş. Çağlayan'ın dokunuşlarıyla şekillenen elbisenin tasarımı, şapkanın sürprizli hali de arkadaki Türk sanat musikisi topluluğuyla gayet anlamlı, bir o kadar kafa karıştırıcı oluyor. Çağlayan'ın 'Üzgünüm Leyla' adlı eseri dört parçadan oluşuyor. Kısa filmin gösterildiği odadan çıktıktan sonra ortada yer alan Erener'in heykelinin arkasında yine aynı müzik topluluğunun sanatçı olmadan çalıp söyledikleri video yer alıyor. Görüntü var ama ses yok...

Dördüncü eser ise bir ses odası. Üzgünüm Leyla bu kez düz beyaz tuvallerin yer aldığı bir odada hoparlörlerden yankılanıyor. Sadece ses var. Çağlayan'ın bu dört işi katman katman adeta soyulurken ses ile görüntü arasında gidip gelen izleyici geniş bir kültürel sorgu alanına düşüyor. Sergiyi gezmeye başlayacağınız yer, aklınızdaki soru işaretlerini de değiştirecektir kuşkusuz. Adını koymak ise size düşüyor, lakin yaman bir işin içinde olduğunuz kesin.

Çağlayan 'Değişimin Yakınlığı' enstalasyonunda ise geçtiğimiz yüzyılın moda saç ve makyaj stillerine el atıyor. Videoda saç ektirmiş Çağlayan, elindeki kumandayla saçları uzayıp kısalan bir kadını yönlendiriyor. Heykel ve robot teknolojisinin kullanımıyla eser halden hale bürünüyor, saçlar uzuyor, harekete geçiyor. Göndermeleriyle pek çok alana uzayıp kısalabilecek bu elektronik peruk enstalasyonu kimlik ve estetiğe dair sorgulamalar yapıyor.

Hüseyin Çağlayan'ın galerideki son eseri ise daha çok havaalanlarında yer alan sesiyle koca bir kuş sürüsünü andıran minik bir iniş kalkış tablosu. 'Arzunun Yakınlığı' adlı bu enstalasyonda Çağlayan, İstanbul'un kültürel ve tarihsel konumuna odaklanıyor ve şehrin kuruluşundan bugüne isimlerini tabloda gösteriyor: Alyana, Anthusa, Âsitâne-i Aliyye, Astanbulin, Bizantion, Constantinopoli, Dersâadet, Gûlgûle-i Rûm, İslâmbol ve daha pek çoğu... Çağlayan'ın Galerist Mısır Apartmanı'ndaki sergisi 26 Mart'a kadar görülebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

26/03/2011

23 Şubat 2011 Çarşamba

Açık uçlu bir sergi

Bir kız, bir erkek. İki arkadaş. Diyalog şöyle başlıyor. Kız şaşkınlıkla soruyor: "Peki bunların adı nerede, resmi yapan kim?" Ötekinin pek ilgilenmediği her halinden belli. Galeride elinde pembe bir kağıda dikkatle bakan üçüncü kişi, izlediği videodan gözünü ayırmadan, araya giriyor: "Girişten broşür almanız gerekiyordu." İstifini bozmayan bu sesten sonra, haliyle biraz şaşkınlık nüksediyor. İki arkadaş beş kat aşağıya inmeye pek hevesli değil anlaşılan. Eserlere şöyle tadımlık bakıp çıkıyor.

Mekân, çağdaş sanat üretimine katkıda bulunmak ve genç sanatçılara üretim mekânı sağlamak amacıyla 2008'de kurulan ArtCenter/İstanbul'un ikinci sergisinin yer aldığı Borusan Müzik Evi. Birinci ve beşinci katına kurulan "Durumun Sorgulanması: İkinci Sergi", küratör Dr. Necmi Sönmez'in deyişiyle klasik sergi kuruluş mantığından ayrılıyor. Biraz alıcı gözle bakınca, Sönmez haksız da değil; zira iki arkadaşın şaşkınlığı bunu hemencecik ele veriyor. Sergide 'ArtCenter/İstanbul'a misafir olan Burak Bedenlier, Zeynep Beler, Engin Beyaz, Sibel Diker, Evrim Kavcar, Burçak Konukman, Elif Öner, Nejat Satı, Gökçe Süvari ile İlke Yılmaz'ın fotoğraf, resim, video, heykel ve yerleştirmeleri var. Sanatçıların işleri arasındaki paralelliği ilk anda bulmak zor. Her biri üzerine kafa yorduğu kavram üzerinde işini üretmiş. Berlin'de, Paris'te pek çok örneklerinin yer aldığı sanatçı atölyelerinin bir benzeri olan ArtCenter/İstanbul'da yaklaşık iki yıllık çalışmanın ürünü olan eserler ilk kez görücüye çıkıyor. Kurumların genç sanatçılara desteğini böyle uzun soluklu görmek sevindirici.

Burak Bedenlier'in 'Yıldızlar ve Aylar' adlı paslanmaz çelikten uzunca levhasındaki yıldızlar ve aylarla bir yapboz gibi oynayabiliyorsunuz. Sanatçı birçok ülkenin bayrağında yer alan bu motiflerle farklı alanlara gönderme yapıyor. Elif Öner'in biraz muzip işi www.museummodern.org sitesi ArtCenter/İstanbul'daki atölyesinden 24 saat yayın yaparken atölye ve müze gibi mekanlar zihninizde daha da başkalaşacak. Evrim Kavcar'ın fotoğraflarla birlikte sunduğu tek satırlık metinler, görsel bir günlüğü andırıyor. Sibel Diker videosunda, yüzünü İstanbul'da yaşamanın ve çalışmanın hiç bitmeyecekmiş gibi duran katman katman inşaat haline odaklanıyor. Burak Konukman, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'ndaki çalışmalarından devşirdiği bir videoyu sunuyor. Ajansta asistan, koordinatör olarak çalışan Konukman kelimelerle oyun oynayarak kültür, kurum, küratör ve sanatçı arasındaki ilişkileri ele alıyor.

Türkiye'nin sancılı halleri

Engin Beyaz, kilimlerdeki bereket bolluk sembolü olan elibelinde motifini Müzik Evi'nin kolonlarına yerleştirmiş. İlke Yılmaz'ın mekanın ortasındaki çöp torbasını andıran kadın figürü eleştirel bir söyleme odaklanıyor. İçeride nelerin olup bittiğini kestirmek size kalmış. Nejat Satı'nın ben buradayım diyen tondaki renklerle yaptığı bir yandan şişlerin ve kaşıkların yer aldığı tablosu ilaç firmalarının pazarlama ve kazanç stratejisine eleştirel bakıyor. Gökçe Suvari, ressamlar Ali Avni Çelebi, Muhittin Sebati ve Nurullah Berk'i Atatürk Kültür Merkezi'nin önünde göstererek politik bir okuma yapıyor. Zeynep Beler'in ışıklı fotoğraf kutusu ise bir bilmece... Sesin nereden geldiğini bulmak izleyiciye kalmış.

Serginin yapımcısı Dr. Necmi Sönmez, serginin kavramsal çerçevesi için şöyle diyor: "ArtCenter/İstanbul sanatçılarının farkında olmaksızın sorguladıkları, yanıt aradıkları binlerce 'durum' vardı. Bu durumlar özelde onların biyografilerinden, sosyal ağlarından, kişiliklerinden beslenmekle beraber, genelde sosyal, politik ve ekonomik olarak Türkiye'nin içinde olduğu sancılı bir 'kapitalistleşme sürecine' gönderme yapıyordu. Serginin adını 'Durumun Sorgulanması' olarak tasarladığımda, aslında bunun her yöne çekilebilecek, 'açık uçlu' bir başlık olduğunun farkındaydım."

Borusan Müzik Evi'nden çıktıktan sonra hemen karşısındaki Borusan Kültür Sanat Evi'nin vitrinine bir göz atın. İçeriye bakınca kavramsal sanatın öncülerinden ABD'li Sol LeWitt'in yaklaşık otuz beş maddelik sözleriyle karşılaşıyorsunuz: "Kavramsal sanatçılar, akılcı olmaktan çok gizemcidir; mantığın ulaşamadığı sonuçlara varırlar."; "Sanat yapıtı sanatçının zihninden izleyeninkine giden bir iletkendir. Ama izleyene asla ulaşamayacağı gibi sanatçının zihninden de asla çıkamayabilir." Bu sözler Durumun Sorgulanması sergisinin derdine de epey denk düşüyor gibi. Sergi 10 Mart'a kadar görülebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

23/02/2010

17 Şubat 2011 Perşembe

Alain de Botton tesellisi!


Bir tarafta şöyle bir diyalog: “İlk kez mi okuyorsun?”, “Evet, kitabını henüz bitirmedim ama şimdiden büyük bir hayranı oldum”. Öte tarafta telefona sarılmış, bilumum paylaşım sitelerinden eşine dostuna nerede olduğunu haber veren kadınlar. Ellerde yazarın Mutluluğun Mimarisi, Felsefenin Tesellisi, Aşk Üzerine gibi kitapları, hani bir fırsat olursa imzalatırız diye bekletiliyor. Merdivenler, sandalyeler yavaş yavaş dolarken insanların yüzünden “bir söyleşi dinledim, hayatım değişti” beklentisi okunuyordu. Zira bu modern zamanların filozofundan(!) medet umanların sayısı hiç de az değildi. Çoğunluğun kadınlar olması ise şaşırtıcıydı.

Epeydir beklenen İsviçreli yazar Alain de Botton, nihayet önceki akşam İKSV Salon'da beklenen buluşmayı gerçekleştirdi. İstanbul'da böyle bir okur kitlesi ile birlikte olmaktan çok mutlu olduğunu söyleyen yazar, neden yazmaya başladığını anlatarak başladı konuşmasına: "Büyük bir endişenin içindeyiz, herkes bunu dindirmek için çeşitli nedenlere başvuruyor, benim yazma sebebim ise bu endişeleri azaltmak, rahatlamak, sakinleşebilmek ve daha önemlisi yalnızlık... Kitaplar yalnızlığı dindirmek için gizli dünyalardır.” Kendilerine acı veren şeyleri paylaşan yazarları sevdiğini söyleyen Botton, bunun kendi yazarlık serüveninde de önemli bir yeri olduğunu söyledi. Sonra bir bir kitaplarını anlatmaya başladı.

İlk kitabı 'Aşk Üzerine Denemeler'i yazdığında 22 yaşındadır Botton. Toplantılarda insanlar “sen ne yapıyorsun?” diye sorduklarında “Kitap yazıyorum” demeyi çok utanç verici bulmuktadır o yıllarda. İlk kitap biraz zorlamıştır, zira söylemek istediklerini nasıl kaleme alması gerektiği konusunda epey kafa yormuştur. Biraz da üslup kaygısı. Hikâye ve roman yazmak Botton için sıkıcı. Bu problemli alandan sıyrılıp yeni bir mecraya yol almak çok da kolay olmamış. Ama kitap yayımlandıktan sonra talihi iyi gitmiş, insanlar kitabı sevmiş ve kendine de güveni artmıştır.

Botton 'Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir' ile yazar olmasında büyük bir yeri olan Marcel Proust'a bir selam gönderir. Proust'un anları tüm derinliğiyle anlatma ustalığına vurulur, onun karamsar halleri kendisine çok çekici gelir. En iyi tesellinin bu karanlık ve karamsar bakış açısında saklı olduğunu düşünüyor hâlâ. Ona göre bu, büyük bir terapi. Konuşması boyunca neşeyi elden bırakmayan, kimi zaman bıyık altından gülen Botton, felsefeyi şiire daha yakın buluyor. Epicurus, Montaigne, Schopenhauer ve Nietzsche'nin düşüncelerinde daha pratik ve hayatı kolaylaştıracak şeyler aradığını söylüyor.

Vakit ilerlerken Botton'un kitap tanıtımları da devam ediyor… Seyahat Sanatı, Statü Endişesi, Mutluluğun Mimarisi... Hepsi üzerinde minik adımlar ve kahkahalar... Botton'un kitaplarını anlatırkenki rahatlığı gözden kaçmıyor. Salonda sık sık kopan kahkaha tufanları hoşuna gitmiş olmalı ki, hem kendisiyle hem de hayatla alay etmekten geri durmuyor. Kimi kitaplarını düzene karşı büyük bir meydan okuma olarak değerlendiren yazar, “Ateistler İçin Din” adlı yeni kitabından da söz etti. "Bu kitaba hem ateistler hem de dindarlar kızacak" dedi ve kopacak fırtınaya şimdiden hazırlıklı olduğunu saklamadı.

Konuşma sırasında sık sık saatine bakan Botton, yaklaşık 40 dakikanın sonunda 'sorulara geçelim' dedi. Pek de derinlikli olmayan bol kahkahalı ‘hafif' sorular ise şaşkınlık için yeterdi. Aslında iki taraf da halinden memnundu. Botton'un kitap imzalama merasimi bir yana, programın sonunda “Aydınlandım, büyük bir pencere açtı dünyamda”, “Çok para verdik, Botton dedikleri bu muydu!” diyenler arasında salondan çıkıp dışarıdaki soğuk havaya sığınmak daha da güzeldi.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

17/02/2011

15 Şubat 2011 Salı

"Muhabbetten Muhammed'i ayırmayan bir medeniyetiz"

Rivayete göre Sultan Ahmed, üzerinde Hz. Peygamber'in (sas) ayak izi bulunan bir taşı Kayıtbay Türbesi'nden İstanbul'a getirtir. Önce Eyüpsultan Camii'ne koyar. Sultanahmed Camii bitince de buraya nakledilecektir. Bu sırada bir rüya görür. Memlûk sultanlarından Kayıtbay, kendisini Peygamber Efendimiz'e şikâyet etmede ve Kadem-i Şerif'i geri istemektedir. Peygamber Efendimiz de bunun geri verilmesini söyler.

Rüyasını Aziz Mahmud Hüdâyî'ye ve ulemâ topluluğuna anlatan I. Ahmed için emanetin geri gönderilmesi kararı çıkar. Ancak padişah, iadeden önce "Peygamberimiz'in mübarek kademi" şeklinde bir sorguç yaptırır ve bunu cuma ve bayram günlerinde kavuğuna takmaya başlar. Sorgucun üzerine de şu beyitleri yazdırır: "N'ola tâcım gibi başumda götürsem dâim / Kadem-i nakşını ol hazret-i şâh-ı rusülün / Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidür / Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün." Osmanlı Sultanlarının Hazreti Peygambere olan sevgisi epey derin. Önceki gece Hz. Muhammed'in doğumunun 1440'ıncı yıldönümü dolayısıyla düzenlenen 'Dost İslama Hizmet Ödülleri' töreninde Osmanlı padişahlarının Efendimize muhabettini ifade eden pek çok olay anlatıldı.

İstanbul Kongre Merkezinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Şişli Belediyesi ve Nefes Yayınları'nın desteğiyle Cenan Eğitim Kültür ve Sağlık Vakfı, Türk Kadınları Kültür Derneği ile Altay Kültür Sanat Eğitim Vakfı'nca düzenlenen ödül törenine İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ve Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'ün de aralarında bulunduğu çok sayıda davetli katıldı. 

Törende konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, "Bizim medeniyetimiz muhabbetten Muhammed'i ayırmayan bir medeniyettir. 'Kutlu Doğum Haftası' başlığı altında son yıllarda düzenlenen bu etkinliklerin amacı, anmaktan anlamaya geçmektir. Mühim olan ecdadımızdan aldığımız peygamber sevgisini yeni nesillere aktarmak ve Hz. Muhammed'i örnek almaktır.'' dedi. 

İskender Pala, Osmanlı sultanlarının 33'ünden 26'sının şair olduğunu belirterek, şair sultanların en güzel şiirlerini Hz. Muhammed için kaleme aldığını söyledi. Türk Kadınları Kültür Derneği Başkanı Cemalnur Sargut ise geceye Türkiye'nin her kesiminden insanın katılmasının bir nevi beraberlik mesajı olduğunu belirtti.

Gecede, Prof. Dr. Görmez'e ve Pala'ya 2. Abdülhamit'in torunlarından Adile Nail Osmanoğlu Tars tarafından şilt takdim edildi. Bu yıl 7'nci kez düzenlenen ''Dost İslama Hizmet Ödülü'', ''Memories of Muhammad: Why the Prophet Matters'' adlı kitabıyla Prof Dr. Omid Safi ve 'Türk edebiyatında Na'tlar' ve 'Divan Şiirinde Na't' isimli eserlerinden dolayı Prof. Dr. Emine Yeniterzi'ye verildi.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
15/02/2011

9 Şubat 2011 Çarşamba

Yakın tarihin tozunu aldılar

Yazar Oya Baydar ve yönetmen Melek Ulagay yeni yayımlanan "Bir Dönem İki Kadın / Birbirimizin Aynasında'' (Can Yayınları) adlı kitapta 1940'lardan günümüze Türkiye'de ve dünyada yaşananları iki kadının gözünden anlatıyor. Nehir söyleşi tarzındaki kitap 27 Mayıs darbesi, 68 olayları, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, Kürt hareketi, Filistin kampları ve daha pek çok konu etrafında ilerliyor.

Bir buçuk yılın sonunda hazırlanan kitabın giriş niteliğindeki "İlksöz" bölümünde iki yazar bu söyleşiye neden giriştiklerini şöyle anlatıyor: "Türkiye'de ve dünyada solun durumu, bölünmüşlüğü, geniş kitlelerden kopukluğu, kimilerine göre de yenilgisi üzerine çok yazılıp çizildi. Ama bunların birçoğu iktidar konumundan bakan erkek egemen gözün gördükleriydi. Tarihi sadece erkekler yazmamalı; tarih, erkeklerin insandan çok siyasete odaklı resmi tarihi olmamalı; o tarihi yaşarken nasıl bir arada olduysak, yazarken de birlikte yazılmalı, diye düşündük."

Konuşma havasında geçen kitapta elbette iki kadının sandığında saklı kalan pek çok konu var. Kitap, Oya Baydar'ın deyişiyle "Sosyalist harekette yaşadıklarımız gibi dar, bence biraz da kısır bir çerçeve içinde kalmayalım; Türkiye'nin bir dönemine, o dönemin insanlarına, yaşamına bizim kendi küçük pencerelerimizden bir bakış sağlasın düşünmemiş miydik?" Kitabın sonunda ise Baydar, kimilerinin çıkıp iki tuzu kuru kadın oturup dönek dönek konuşuyor diyeceklerini söylüyor.

CHP, 27 MAYIS'IN ARDINDAKİ TEMEL GÜÇTÜ

"O yargıçlarından bazıları şimdi Ergenekon davalarının avukatı."

Oya Baydar: "CHP, 27 Mayıs müdahalesinin arkasındaki temel güçtü. Menderes'in 'kara cübbeliler' dediği profesörler, öğretim üyeleri, yani üniversite camiası darbenin destekçisiydi. İstanbul Üniversitesi kantininde çoğu CHP'li olan öğrenciler halk mahkemelerini kurmuşlar Demokrat Partili, milliyetçi, sağcı öğrencileri yargılıyorlar, halk adına mahkûm ediyorlardı. Ceza; dayak veya aşağılama olarak infaz ediliyorlardı. O mahkemelerin başkanlarından ya da yargıçlarından bazıları şimdi Ergenekon davalarının avukatı. CHP gençlik kollarının en bilinen adlarından bazıları da bugün aynı çizgideler. Bir sürekliliği var yani bu darbe yandaşlığının."

"Devrimden anladığımız farklıydı"

Melek Ulagay; "68 Mayıs'ında Fransa'da, Almaya'da, Avrupa'da gençler devrim istiyorlardı. Biz de devrim istiyorduk; ama devrimden anladığımız farklıydı. Devrimde devrim değil, antiemperyalist ulusal devrimdi amaç. Mevcut işbirlikçi burjuva iktidarını düşürmek, yerine emekçilerin sosyalist iktidarını getirmek."

"Edip Cansever iyi şiir okurdu"

Oya Baydar: "Edip Cansever'i iyi tanırım. 1966'da 67'de bizim Levent'teki eve gelirdi, orada toplanırdık, şiirler okunurdu. Şairler şiirlerini iyi okuyamazlar genellikle; ama Edip çok güzel, çok etkileyici okurdu."

"İsmet Özel'in geldiği noktayı kavramak zor"

Oya Baydar: "O yılların sesleri gürül gürül yükselen iki devrimci şairiydi Ataol ve İsmet. Ve gerçekten de şairdiler. Ataol'un Bir Gün Mutlaka şiir kitabındaki, İsmet'in Evet İsyan kitabındaki şiirler, Ahmed Arif'inkilerle birlikte dilimizden düşmezdi. Şu işe bak. İsmet Özel'in şimdi geldiği noktaya bak. Bu işleri bırakmayı, sosyalizmden geçmeyi, başka bir hat seçmeyi, yeni inançlar edinmeyi, dindar olmayı, İslamî kanatta yer almayı, hepsini anlayabiliyorum. Ama İsmet Özel'in gazetelere yansıyan sözlerini, söyleşilerini okuyorum da bazen, orada yansıyan insan ve yaşam sevgisizliğini, hatta nefretini, kadın aşağılamasını, boyun eğişi, şoven milliyetçiliği, topluma ve kendi özel tarihine küfrü kavramakta zorlanıyorum."

"12 Mart muhtırası darma duman etti"

Oya Baydar: "Tarihin cilvesine bak. 12 Mart muhtırasını sol darbe diye destekleyenler başta olmak üzere hepimizi darma duman eden, içerilere tıkan operasyonun adı Balyoz Harekatı'ydı."

"Mahir Kaynak ajan olarak çalışmıştı"

Oya Baydar: "İlhan Selçuk, Talat Turhan ve diğerleri General Madanoğlu cuntasının üyeleri olarak tutuklanmışlardı, yani 9 Mart'çıydılar. 9 Mart'çılarla 12 Mart'çıların bir hesaplaşmasıydı. Sol cunta lideri Madanoğlu ile takımını ihbar eden ise bizim o zamanlar İktisat Fakültesi asistanı olarak tanıdığımız, benim hatırladığım kadarıyla 68'den beri bizim çevrelerde de dolanan Mahir Kaynak'tı. İstanbul Üniversitesi'ndeki solcu öğretim üyelerine, çeşitli olaylarda protesto bildirileri imzalattığını hatırlarım. Ajan olarak çalışmıştı cuntacıların arasında. Şimdilerde muteber uzman sayılıyor."

"İlhan Selçuk'a yapılan tören, Ergenekon töreni gibiydi"

Oya Baydar: "İlhan Selçuk'un ölümünden sonra Lütfi Kırdar'da yapılan resmî anma ötörenini hem sen hem de Aydın, biraz üzülerek "O bu değildi, bundan ibaret değildi" duygularıyla, kederle anlattınız. Aydın, "Oradaki tören resmi Ergenekon töreni gibiydi, davalardan birinin bir numaralı sanıklarından bir paşa salona geldiğinde neredeyse ayakta alkışlandı, her konuşan hamaset nutukları attı." diye anlattı bana üzüntüyle. "Sonuna kadar kalamadım, çıktım." dedi. Sen de benzer şeyler söylemiştin. Onu tanıyan eski bir dost olarak anma töreninde neler hissettin Melek?"

1977, derin devlet ve Demirel

Oya Baydar: (1 Mayıs 1977'yi anlatıyor) "Bana sorarsan, derin devletle bağından hiç kuşku duymadığım Demirel ve benzerleri provokasyonun amacını da, kimler tarafından tezgâhlandığını da çok iyi biliyordu."

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

09/02/2011