31 Ocak 2011 Pazartesi

Türk resminin portreleri

Nazlı Ecevit -  Şeref Kamil Akdik 
İnsanın sonsuzluğunu bir parçacık anlayabilmenin yolu biraz da yüzünden geçer. Pek çok şey oradan kolayca okunur. Şairler ve ressamlar belki de bunu en rahat yapabilendir. O yüzün, o bedenin ait olduğu dünyayı hakiki anlamda verebilmenin ve bunu izleyiciye anlatabilmenin zorluğu bir yana, renklerle, fırça darbeleriyle, ışığın türlü türlü oyunlarıyla önümüze seriliverir her şey. Bu dil bazen öyle güçlüdür ki, portresi yapılan insanları ta evvelden tanıyormuşsunuz hissi uyanır.

Resmin karşısına geçtiğinizde portrenin tüm hallerini göz hapsine almak istersiniz. Hem resmi yapana hem ressamına dair avucunuzda birçok şey birikir. Sonra bir bir kayar. Ressamın sizi içine çektiği gücün kuvvetiyle resmin üzerine oturup uzunca bir hikâye bile yazın deseler, çok zor olmaz bunu yapmak. Zira o portrenin içinde binbir çeşit hayal görmüşsünüzdür.

Şimdi önümüzde yetmiş sekiz sanatçının portre çalışması var. Yetmiş sekiz koca hikâye... Kültür ve Turizm Bakanlığı, UNESCO ve Küçükçekmece Belediyesi'nin ortak projesi olan "Suretten Surete Osman Hamdi Bey'den Günümüze Portre Örnekleri" adlı sergi, Türk sanatının bir portresini sunuyor. Küçükçekmece Cennet Kültür ve Sanat Merkezi'nde, Osman Hamdi Bey'in ölümünün 100. yılı olması münasebeti ile düzenlenen sergide küratör Erkan Doğanay tarafından 17 koleksiyon ve 30 sanatçının arşivinden derlenen tablolar var. Sergide, Mimar Sinan, Abdülmecid, Dürrüşehvar Sultan, H. Avni Lifij, Feyhaman Duran, Sait Faik, Cahit Külebi, Ömer Uluç, Ara Güler gibi isimlerin portreleri yer alıyor.

Portresi yapılan da portreyi yapan da Türk sanatında önemli bir yeri olan isimler diyebiliriz. Zira Hoca Ali Rıza, Sabri Berkel, Bedri Rahmi, Kamil Akdik, Turan Erol, Şehzade Abdülmecid Efendi, Hikmet Onat, Fikret Mualla, Şefik Bursalı, Osman Hamdi Bey, Melek Celal Sofu tabloları yapanlar arasında. Sergilenen portreler 'Ressam Suretler', 'Sanatçı Suretler', 'Yakın (Aile) Suretler', 'Irak Suretler' gibi dört başlık altında toplanmış.

Nazlı Ecevit'ten Şeref Kamil Akdik portresi

Portrelerde sanatçıların renklerle kurdukları ilişkilerini, eğilimlerini, kaçışlarını, hüzünlerini, sevinçlerini ve dahi uçlarını görmek mümkün. Portresi yapılanın da kuytularını ele verir aynı zamanda. Kendi yolculuklarımız sanatçının imge dünyasında halleşir, didişir. İçteki ses, dışarıdakini bastırır. Zengin bir deneyim sunar hepsi birden. Türk resminde portrenin zamanla her kesimden insana nasıl hitap ettiğini, kullanılan tekniklerin farklılığını bir zaman çizgisinde görüyorsunuz.

Alman eleştirmen ve düşünür Walter Benjamin, "Portre, üzerinden birkaç nesil geçtikten sonra, sadece ressamın sanatına tanıklık eden bir şeydir." der. Bu şaşırtıcı tanıklık arasında dolaşırken ilk kadın ressamlarımızdan ve eski başbakanlardan Bülent Ecevit'in annesi Nazlı Ecevit'in yaptığı Şeref Kamil Akdik portresi dikkat çekiyor. Biraz daha ilerleyince ise bu kez Şeref Kamil Akdik'in Nazlı Ecevit portresi çıkıyor karşınıza. Aynı okulda görev yapan Ecevit ve Akdik'in yakınlığı onları birbirlerinin portresini yapmaya kadar götürmüş. Her iki eser de resim sanatı adına önemli bir yer taşıyor.

Sergiye paralel hazırlanan katalogda her resim üzerine Fırat Arapoğlu, Hüseyin Avni Baloğlu, Oğuz Erten, Sanem Eyigün, Elif Dastarlı, Hülya Küpçüoğlu, Burcu Pelvanoğlu, Selen Sarıoğlu, Pınar Turanlı, Ferhat Uludere, Özgen Yıldırım, Ruşen Eşref Yılmaz ve Seda Yörüker gibi sanat tarihçileri ve eleştirmenlerin kısa bir değerlendirmesi var. Bunlar da resmi okumayı kolaylaştırıyor.

Küratör Doğanay, sergi kataloğundaki yazısında "İnsanlık tarihi boyunca portreye sanat kaygısı güden bir resim türü olmaktan çok önce kayıtlara geçme isteği, ölümsüzlük tutkusu, egemenlik kurma arzusu, yönetici-soylu sınıfa ait olma ayrıcalığı ve dini inanışlara bağlı olarak ölüm-defin törenleri gibi nedenlerle ihtiyaç duyulmuştur. Figür ve portreye gösterilen ilgi Batı sanat tarihindeki kadar egemen bir dil üzerinden kendisini inşa etmemiş ancak malzeme, teknik ve stilistlik açıdan uygulamada eğitsel bir benzerlik sergileyerek, kendi iç dinamik arayışını, nakış zenginliğini kullanabilmeyi ve toplumsal yapıdan beslenmeyi doğurmuştur." diyor. Sergi 16 Mart'a kadar görülebilir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
31/01/2011

29 Ocak 2011 Cumartesi

Şeytan Ayetleri'nin oyunu mu bu?


Yayın dünyasında ilk kez duyulan Kara Güneş Basım adlı yayınevi, ocak ayının başında blog sitesinde (karagunesbasim.blogspot.com), Salman Rüşdi'nin tartışmalı romanı Şeytan Ayetleri'ni 28 Ocak'ta yayımlayacağını duyurdu. Kitabın kapağını da hazırladı. Aynı gizemli yayınevi, haberin medyada yer almasının ardından, blog sitesinde "varlığımızı sorgulayan ve 'yasal prosedürler'e uymadığımıza göre güvenilir olmadığımızı ima eden..." cümleleriyle haklarında çıkan haberi eleştirdi. Kitap konuşuldu, tartışıldı. Kimi siteler kitabın yayımlanıp yayımlanmaması için anket bile düzenledi.

Beklenen gün geldi. Söz konusu yayınevi, dün blog sitesinde şu duyuruyu yaptı: "28 Ocak 2010. Buyrun: Şeytan Ayetleri, söz verdiğimiz gibi. Kitabı edinmek isteyenler: lütfen karagunesbasim@gmail.com adresine bir e-mail atın. Beyaz tavşanı takip edin. Ya hapı yutacaksınız ya da hapı yutacaksınız. Hayırlara vesile olması dileğiyle!"

Adrese e-mail gönderenlere şöyle bir cevap geldi: "Selamlar, kitabı adresinize kargo ile göndereceğiz. Ödemeyi kapıda yapacaksınız. Kitabın ücreti 30 TL'dir. Kargo gönderisi için lütfen adınızı, soyadınızı, adresinizi ve telefon numaranızı bildirin. İlginiz için teşekkür ediyoruz. Kara Güneş Basım, tavşanı izlemeye devam!"

Biz de bu muzip tavşanı izledik. Tavşanın rengini en iyi resmi makamlar ortaya çıkarabilirdi. İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü'ne, Kara Güneş Basım adlı bir yayınevinin olup olmadığını ve Şeytan Ayetleri adlı kitap için bandrol başvurusunun yapılıp yapılmadığını sorduk. Sonuç hiç de şaşırtmadı. Kayıtlarda ne Kara Güneş Basım adlı bir yayınevi ne de Şeytan Ayetleri için alınmış bir bandrol vardı. İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürü Asaf Koçtürk, "Süreli olmayan yayınların hepsinde bandrol olması gerekiyor. Satış şekli ne olursa olsun bandrol şart. Kara Güneş Basım adlı bir yayınevi kayıtlarımızda yok. Şeytan Ayetleri adlı kitap için herhangi bir bandrol başvurusu da yapılmamış. Bu bizim denetimimize tabi değil, sadece savcı el koyabiliyor, bu tür korsan yayıncılığa." dedi.

Şimdi ortada gizemli bir durum var. Ya birileri muzipçe bir oyun tertip etti ve bu oyunu adım adım sürdürüyor ya da aleni bir korsan yayıncılık olayı yaşanıyor. Söz konusu yayınevi, Salman Rüşdi'den, kitabın Türkçe yayın haklarını hibe etmesini isteyeceğini ifade edip, "Kitabı basacağız - matbaa hazır, bekliyor (bir nevi Wikileaks olmayı -beklentilerin aksine- hiç düşünmemiştik aslında). Bu kitap yüzünden kimsenin canına, sağlığına, malına mülküne kastedilmesine izin vermeyeceğiz - kitabın çevirmen(ler)i gibi, basıldığı yer de gizli kalacak." şeklinde bir duyuru yapmıştı. Kendisini 'Türkiye yayıncılığının yaramaz kızı' olarak tarif eden yayınevinin arkasından bakalım daha neler çıkacak?


Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
29/01/2011


'Heves kuşu' durmaz, dönüyor

Türk çağdaş sanatının ustalarından Ömer Uluç ile Turgut Cansever çok yakın iki arkadaştı. Her sergi öncesinde Uluç ve Cansever aralarında minik bir oyun tertiplermiş. Sergi salonu daha henüz çok kalabalık değilken Cansever, tüm eserleri büyük bir heyecan ve dikkatle izler, büyük bir coşkuyla sergiyi anlatır, ardından Ömer Uluç'a "İşte şimdi yaptığınız son resmi tahmin edeceğim." dermiş. Talih bu ya. Cansever'in tahminleri hep isabetli olurmuş.

Bu oyun, eleştirmen Ayşegül Sönmez'in anlattığına göre Uluç'un hangi yeni yollara girdiğini ve o yolda en son hangi noktaya vardığını anlatan keşfetme oyunuydu. Şimdi her iki usta da aramızda yok. 28 Ocak, usta ressam Ömer Uluç'un ölümünün birinci yılıydı. Önceki akşam İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nda (İKSV) sevdikleri, sevenleri tarafından anıldı. Geceye sanatçılar, koleksiyonerler, öğrenciler kısaca yolu Ömer Uluç'un dünyasından geçen pek çok kimse vardı.

İKSV'deki kalabalık, Cevat Çapan, Ayşegül Sönmez, Cem Erciyes, Elçin Saçlıoğlu, Cüneyt Türel, Aylin Aslım gibi isimlerin Uluç ile olan dostluklarını dinledi. Her biri Uluç'un farklı bir yüzünü anlatıyordu. Uluç'a yazdığı şiirini okuyan Çapan, "Dostluğu tıpkı resimleri gibi canlı, hareketli ve kahkaha doluydu. Yaratıkları, cinleri hayat doluydu. Bu, bizi yabancılaşmadan kurtaran bir güçtü." dedi.

Cem Erciyes ise Uluç'un yaşı olmayan insanlardan biri olduğunu söyleyerek, "O, sonsuz enerjisiyle kendi resmini erkenden olgunlaştırmış ve bununla yetinmemişti." dedi. Aylin Aslım ve Sema, Uluç'un sevdiği parçaları seslendirdi. Cüneyt Türel ise şiirler okudu. Uluç, 'Heves Kuşu Durmaz Döner' adlı kitabının adını şair Baki'nin bir dizesinden almıştı. Programın sonunda video eşliğinde salondaki herkes bu heves kuşunun kendilerine bıraktığı hatıraları anımsadı.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

29/01/2011

27 Ocak 2011 Perşembe

Bir dünya Metin And

Sait Faik 'Gün Ola Harman Ola'da usta bir marangoz olan Mercan Usta'nın hikayesini anlatır. Hiç görmeden, adından ve sanatından dolayı sevilebilecek biridir o. Ellerine hayran hayran bakılacak, isimleri şiir dolu aletleri kurcalanacak bir ihtiyar. Sanatındaki tekniğe, zarafete imanı olan ustalardandır. Bir de deniz gibi koca dünyasını ekleyin bu güzelliklere... Öyle sanatına kendini adamış insanları bulmak ne zordur şimdilerde. Kitap aralarında kaldı diye düşünmeyin hemen. Bazen eserleriyle karşılaşmak, Mercan Usta'yla "bir yer iskemlesinde, bir ceviz ağacı altında bir öğle sonu sohbeti" yapmaya benzer. Uzunca sürmesini dilersiniz bu zamanların. Kısacık sürer. Bir ustanın ardından açılan sergi o doyumsuz tadı vermezse de hayranlıkla oradaki eserleri, eşyaları, belgeleri incelemek, azımsanacak bir mutluluk sebebi değildir.

Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'nde sanat ve edebiyatta derin izler bırakmış önemli isimler için açılan "Bir Usta Bir Dünya" sergi dizisinde Metin And'ı (1907-2008) ağırlıyor bu kez. Geleneksel Türk tiyatrosu, tasvir sanatları, illüzyon ve halkbilimi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Prof. Dr. Metin And'ın tüm ustalıklarını, insanı hayran bırakan kitaplarını, resimlerini, illüzyon aletlerini ve daha pek çok kişisel eşyayı önümüze seren "Daima Oyun, Her Daim Oyuncu" sergisi, And'ın renkli dünyasını açıyor. Meraklısını 'büyülü' bir sohbete davet eden bu muzip ustanın anlatacağı çok şey var. Malum, onun için kimi 'Rönesans insanı', kimi 'kültür arkeoloğu', kimi de 'gökkuşağının sekizinci rengi' diyordu. Kulak verme zamanı...

Sergi alanına girer girmez sizi karşılayan kocaman fotoğrafta şirin bir ihtiyar... Öyle ki kitapların, belgelerin, yazmaların arasında kaybolmuş. Onu seçmek zor. Bu büyük fotoğrafın hemen yanındaki vitrinlerde pasaportları, kimlikleri, fotoğrafları, gözlüğü, notları... Biraz ilerideki camekanlarda illüzyon malzemeleri. Burası şakacı bir adamın gülüşlerini dinleyebileceğiniz bir yer adeta. Öte tarafta masasından eksik olmayan daktilosu ve Marilyn Monroe fotoğrafı. Salonun ortasında ise Metin And'ın sihirbaz gösterisi yaptığı videonun yer aldığı büyülü bir kutuyu andıran odacık. Masklar, ödüller, diplomalar, cebinden eksik etmediği fotoğraf makinesinden çıkan portreler ve dahası da 'Daima Oyun, Her Daim Oyuncu'nun parçaları arasında.

Sabri Koz, serginin kitabında Metin And'ı "Bir sergi çerçevesinde anlatmak, 81 yıllık yaşama sığdırdıklarını kurgulamak hiç de kolay değil. Bu kördüğüm olmuş bir yumak ipliği koparmadan çözmeye çok benziyor." diyor. Sergiyi bir uçtan öteki uca dolaştığınızda, bu zorluğu sezmekte gecikmeyeceksiniz. Yazı hayatına edebiyat, opera ve bale eleştirmenliği ile başlayan ustanın gittikçe derinleşen dünyası, ele aldığı konuların çeşitliliği ve bunlara karşı tek başına çalışması, arka planda büyük bir emeğe işaret ediyor. Parçaları birleştirdiğinizde, Osmanlı tarihine ve sanatına düşkünlüğünü, Türk tiyatrosuna ilgisini ve hiç bütün bunları dert edinen bir kültür adamının tükenmeyen azmini görüyorsunuz.

Oyun ve Büyü, 16. Yüzyılda İstanbul, Türk Tiyatrosu, Gölge Oyunu, Osmanlı Şenliklerinde Türk Sanatları.... Metin And, bu ilk akla gelenlerle birlikte, 54 kitap bıraktı geride. Onu hakiki manada anlamanın zorluğu bir yana, And'ın bir sanata dönüşen hayatı izlenmeyi, dinlemeyi çokça hak ediyor. Sergiyi gezip bitirdiğinizde, kendinden sonraki kuşaklara geniş bir yol açan Metin And'ın ilgi alanlarından birine çoktan gönül vermiş buluyorsunuz kendinizi. Yanınıza alacaklarınız ise sergide yer alan iki koca bavula bile sığmayacaktır kuşkusuz. Sergi, 25 Şubat'a kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

27/01/2011

15 Ocak 2011 Cumartesi

Yayıncıların bandrol çilesi bitmiyor

Kültür ve Turizm Bakanlığı yayıncıların bandrol alımında yeni bir uygulama başlattı. Başvuruda istenen belgelere eserin sahibi ile yapılmış sözleşmeyi de ekledi. Bu belgede, yayıncıların mukavele yaptığı yazarla kaç liralık telifle anlaştığı, bu anlaşmanın ne zaman biteceği gibi 'mahrem' konular yer alıyor. Bakanlık, hem açılan davalarda sözleşme isteyen mahkemelere karşı bu uygulamasıyla kendini garantiye almış oluyor hem de korsana karşı mücadele ettiğini düşünüyor.

Yayıncılar 'ticari sır' hükmüne giren bu bilgilerin paylaşılamayacağını bakanlığa ilettiğinde ise uygulama boyut değiştiriyor. Bakanlık bu kez sözleşmenin içeriğinin kapanması, üzerine bir şey yapıştırılması gibi bir yöntemle dönüyor yayıncılara. Bu uygulama da yayıncılar tarafından benimsenmeyince yeni yollara girişilmedi değil. Bakanlık bu kez sözleşmenin kaç yıllık olduğunu belirten bir belge istiyor. Her halükarda bir yayıncı için mühim bilgiler içeren sözleşme açığa çıkmış oluyor. Sorun şimdilik çözülmüş değil. Bir diğer sorun ise 96 sayfa olan bandrol şartını, bakanlığın 48 sayfaya çekmesi. Bu da yayıncılar için yeni bir sıkıntıyı beraberinde getirdi. Yayıncılar ve meslek birlikleri, sözleşme şartının kaldırılmasından ve bandrollerin birlik tarafından dağıtılmasından yana.

Bakanlık bizi peşinen korsan kabul ediyor

Akın Dirik (Türkiye Yayıncılar Birliği-Koordinatör): Bandrol uygulamasının 96 sayfadan 48'e indirilmesi yayıncı için yeni bir kırtasiye masrafı. Sözleşme yazarın telif hakkını koruması adına olumlu bir şey. Bizim için biraz sorun oluyor. Daha önce taahhütname veriyorduk, bu yetiyordu. Sözleşmede bir yazara kaç lira telif verdin, sözleşmesi ne zaman bitiyor, yani ticarî sır anlamına gelen bilgiler var. Bu da ancak mahkeme kararıyla açıklanabilir. İtirazlarımız oldu. Bakanlık orta bir yol buldu. Ticari sır olan bölümleri kapatarak belgelerinizi verin, dedi. Bakanlığa yayıncılar bir taahhütnamede bulunuyorsa bunu kabul edin diyoruz. Bakanlık bizi peşinen korsan kabul ediyor diyebiliriz.

Yazar ile yayınevi arasında mahremiyet olmalı

Deniz Yüce Başarır (Doğan Kitap): Kültür Bakanlığı'nın başlattığı bu yeni uygulamanın korsana karşı olduğu söyleniyor. Ancak bunun önleyici bir sistem olduğunu düşünmüyorum. Ne de olsa 'minareyi çalan kılıfını hazırlar'. Korsan gibi hırsızlıkla eşdeğer bir işi yürüten kişilerin düzmece bir sözleşme hazırlamayacağını nasıl garantileriz ki? Yazarla yayınevi arasında yapılan sözleşmenin bir mahremiyetinin olması gerekir. Diğer yandan, bandrol dağıtımının tek elden Yay-Bir tarafından yapılması yolundaki çalışmaların korsanla mücadelede daha etkin olacağını düşünüyorum.

Uygulama kabul edilebilir değil

Hamdi Akyol (İz Yayıncılık): Bir şirketin, muhatabıyla yaptığı sözleşme ticari sırdır. Yayıncılar, eserlerini bastıkları yazarlar arasında özel şartlar sunabilir. Bu sözleşmelerin bir şekilde deşifre olması, yayıncıyı yazarlarına karşı zor durumda bırakır. Öte yandan bir kitap, yazarının ölümünden itibaren 70 yıl süreyle vârislerine aittir. Bu süre bitiminden sonra eser anonimleşir ve dileyen herkes basabilir. Bandrol müracaatında bulunulan eser sahibinin ölümünün üzerinden 70 yıl geçip geçmediğini, müracaatları kabul eden memurların bilmesi mümkün değil. Örneğin Shakespeare'in bir eserini basacaksak, memur da yazarın öldüğünü bilmiyorsa ne olacak? Eserin telifinin olmadığını doğrulayacak bir makam yok. Bilinen yazarlar için tamam, ancak bilinmeyen pek çok yazar olduğu da malum.

Bandroller meslek birliği üzerinden dağıtılsın

Hüseyin Doğru (Basım Yayın Meslek Birliği Genel Başkanı): Bandrol yönetmeliğindeki değişiklikler yayıncıları zor duruma soktu. 96 sayfaya kadar olan kitaplardaki bandrol uygulaması 48 sayfaya çekilince matbaa maliyetine eş bir fiyat çıkıyor. Bandrol 1,5 kuruş denilebilir ama ince kitaplarda matbaa masrafı zaten düşüktü. Bir de bandrol eklendi üstüne. Geçmişte 96 sayfaya kadar olan kitaplara şu durumda bandrol yapıştırılması gerekiyor ama milyonlarca bandrol basılmamış kitap var piyasada. İnce kitaplarda bandrol ücreti de maliyete eklendiği için fiyatlarda bir yükseliş olacak maalesef. İkincisi bandrol alımında sözleşme şartı. Mukavele, yayınevi için ticari bir sırdır. Bu korsancıları caydırmak için haklı gibi gözükse de çok etkilemiyor. Sahte sözleşme hazırlamak zor değil. Bakanlık uygulamayı değiştirdi, "Sözleşmenin içeriğini kapatın. Biz sizin yetkili olduğunuzu görelim yeter" dedi. Bandrol veren ofis ise burayı neden kapattınız diye soruyor. Bir iletişimsizlik çıkıyor meydana. Bir de yayıncı, bir sözleşme süresi varsa bunu da açıklamak istemiyor. Bakanlık elinde sözleşme olmadığı halde "taahhüt ediyorum" diyen yayınevlerinden şikâyetçi. Bandrollerin meslek birliği üzerinden dağıtılması konusunda bir önerimiz oldu. Bakanlık ile görüşmeler olumlu yönde sürüyor.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

15/01/2011

13 Ocak 2011 Perşembe

'Canı yanmış' bir mimarın son sözleri

Turgut Cansever
"Ben doğrusu bir şeyden çok emindim. Hatırlıyorum, çocuklarım kardeşlerim, 'Sen bunları yazıyorsun ama kim okuyacak, yazacak?' diyorlardı. 'Birileri okuyacak, biliyorum' diyordum." Oğuz Atay'ın o meşhur 'Ey okur nerdesin?' sorusunun hemen kıyısına konulabilecek bu sözler, usta mimar Turgut Cansever'e ait. Aynı ızdırabın içinden kopup geldiğini sezmek hiç de zor değil. Zira 'ben buradayım' diyebilecek okurlar elbette hemen öyle ses vermiyor. Tıpkı çok zaman sonra anlaşılan insanlara, Cansever'e verilmediği gibi.

Cansever'in 1949'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümüne sunduğu tez, 61 yıl sonra, geçtiğimiz ay Sonsuz Mekânın Peşinde: Selçuk ve Osmanlı Sanatında Sütun Başlıkları adıyla yayımlandı. Klasik Yayınları'ndan sessiz sedasız çıkan kitabı Faruk Deniz hazırladı. Kitabın, sanat tarihi alanında Türkiye'de yapılmış ilk doktora tezi olduğunu söylemekte yarar var. Lakin kitap üzerinde pek durulmadı.

Cansever'in 1960 tarihli Modern Mimarlığın Meseleleri adlı doçentlik tezi ise şubatta yayımlanacak. Daha da önemlisi bilge mimar ile yapılmış söyleşiler dizisi önümüzdeki aylarda Cansever kitaplığında en güzel yerini alacak. Hem kendi döneminde hem günümüzde entelektüel bir suskunluğa maruz kalan Cansever'in kitaplarının ve yeni yayımlanacak söyleşi dizisinin derin bir hikâyesi var aslında.

Bilim Sanat Vakfı'nda 1999'da düzenlenen bir konuşmanın ardından hocanın peşine düşer Faruk Deniz. Cansever hakkında okumalar yapar; doçentlik ve doktora tezlerinin de basılması gerektiğine inanır. Hoca tüm nezaketiyle, bu dileği geçiştirir. Haliyle, Deniz'in arzusu dinmez. Öyle ki yazıları gittikçe silikleşen doktora tezini, ne olur ne olmaz diyerek hocadan habersiz dizdirir. Her fırsat bulduğunda da bu mevzuyu açar.

Talih bu ya. Bu kez 90 yaşına merdiven dayamış Turgut Cansever'den uzunca söyleşi talebi gelir: "Anlatacağım şeyler var." der. Bunun üzerine Faruk Deniz ve Zahit Atçıl, 5 Nisan 2006-27 Şubat 2007 tarihleri arasında usta mimar ile evinde 26 oturumluk söyleşiler dizisi gerçekleştirir. Bu konuşmalardan epey memnun olan Cansever 2008'de haberin girişindeki o umut dolu cümleleri söyler: "Birileri okuyacak, biliyorum". Zira hocaya "Biz buradayız." diyen pek çok insan vardır artık.

Cioran'ın "Yazmak olağanüstü bir tesellidir." sözünü bir tarafa iliştirip yazıyla pek arası iyi olmayan bir Cansever düşleyin. 90 yaşına gelmiş bir ustanın elbette söyleyeceği çok şey var. Konuşma onun için ne büyük bir teselli. Bunların yazıya aktarılacak olması ise çocuksu bir sevinç. Yaklaşık 26 hafta sürer bu konuşmalar. Hoca anlattıkça anlatır.

YAZMAKTAN ZİYADE KONUŞAN BİRİYDİ
Bu büyük hikâyenin gerisini Faruk Deniz'den dinleyelim: "Çoğunlukla hocanın konuşmalarıyla akan bir söyleşi dizisi oldu. Dosyalarla bizi karşılıyordu. Zihninde bir çerçeve çizmişti. Her görüşme farklı bir mecraya kayıyordu. Kendi mimarlık serüvenini, Mimarlık Odası'nın kuruluşunu, ODTÜ ve Diyarbakır Koleji projelerini, Beyazıt Meydanı hikâyesini, İstanbul'un nasıl kurtulacağını, 'güzellik nedir'den, 'güzel ev nasıl olmalı'ya kadar birçok konuyu tutkuyla anlattı. Yazmaktan ziyade konuşan ve yapan biriydi."

Söyleşilerin sonunda 600 sayfalık ham bir metin ortaya çıkmış. Deniz, arkadaşı Atçıl ile kitabı konularına göre yaklaşık 22 başlığa böldüklerini söylüyor. Mayıs ayında çıkacak kitabın şu sıralar son okumaları yapılıyor. Kitap daha çok görsel ağırlıklı olacak. Kendisinin bile unuttuğu 1936'da Eminönü Halkevi'ndeki Turgut Cansever Resim Sergisi ile ilgili belgeler bile yer alacak ve daha pek çok belge. Kısacası kitabın içinde tartışılacak çok mevzu var.

Çok görmek istemesine rağmen Cansever bu kitaba dokunamayacak maalesef. Faruk Deniz, Cansever'in derinliğini şöyle anlatıyor: "Çağdaşları arasında maalesef çok yalnızdı. Onun felsefe ve sanat tarihi arasında kurmaya çalıştığı bağı kimse anlamadı. Canı yanmış, haksızlığa uğramış bir adamın hissiyatı var söyleşilerde, ama asla şahsileştirmiyor meseleleri. En temel üzüntüsü yeteneksiz, basiretsiz insanların Türkiye'nin geleceği hakkında söz sahibi olmasıydı. Onun söylediklerini, fikirlerini entelektüel düzeyde kimse sürdürmedi. Kitap zihinlerdeki Cansever'i daha da derinleştirecek ve göründüğünün aynısını yaşayan bir adamın portresini çizecek bize. Kitap, bir taraftan 60 yıllık bir Türkiye tarihi, diğer taraftan ise bir mimar ve sanatçının Türk modernleşmesiyle hesaplaşmasını sunacak. Turgut Cansever külliyatında önemli bir boşluğu dolduracak." Son olarak Klasik Yayınları'nın bir "Turgut Cansever Kitabı" üzerine çalıştığının müjdesini verelim.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
13/01/2010

8 Ocak 2011 Cumartesi

Bedri Rahmi Eyüboğlu headed for US at centennial

It probably wouldn’t be wrong to argue that those who best pay attention to what is going on in the world are poets and painters. They reveal whatever they have collected in their sacks when the time is right. What we have to do then is to take a walk before their benches to look in great awe at what they have spread there. There, ordinary things that we ordinary people take for granted are transformed into “objets d’art,” pulling onlookers towards them in a way that is hard to explain. We then fall silent.

One of the heroes of this magical sphere we call art was, needless to say, Bedri Rahmi Eyüboğlu. This man who “makes up fairytales,” said author Ahmet Hamdi Tanpınar, “used to not see everyday objects as merely forms, but he saw a certain harmony, a lot of chirp and an eternal dance of tiny particles in objects we all see from the exterior, such as trees, water, fruits, pebbles, domes…”

Painter and poet Eyüboğlu, some 36 years after his death, continues to mesmerize art lovers with the unequaled works he left behind. And as 2011 is Eyüboğlu’s centennial, the first in a line of events marking his birthday will be held in the United States, where he happened to visit many years ago during the 1960s.

The first event in the series is a selection of Eyüboğlu’s paintings from his family’s estate, which is going on public display early next week in New York City. The exhibition that will open on Tuesday at the art gallery of the New York Turkish House will feature both figurative and abstract paintings and sketches by Eyüboğlu. Curated by Attila Güllü, the director of Bilkent University’s art gallery in Ankara, the show will remain on display in New York until Jan. 27.

TWO YEARS IN THE STATES

The exhibition coincides with the 50th anniversary of Eyüboğlu’s first travel to the US, where he lived for two years, starting in 1961. The two years Eyüboğlu spent in the US served as an important milestone in the artist’s career. It was during that period when he turned to vivid colors and abstract forms in his paintings -- so much so that he embarked on a painstaking endeavor to come up with colors that have never been seen before. It was also then that he introduced various types of paints, sand, sawdust, sheets of washi (a certain type of paper made in Japan) and countless other materials into his paintings.

Eyüboğlu’s stay in the US proved fruitful for his international recognition as well; it was during this period that his painting “Eşeğin Üzerinde Çocuklarını Taşıyan Anadolu Köylü Kadın” (Anatolian village woman carrying her children on a donkey) was selected to be printed as a postcard by the United Nations Children’s Fund (UNICEF). Later, in December 1962, the New York Museum of Modern Art acquired Eyüboğlu’s painting “Zincir” (Chain).

Next week’s New York exhibition is just the beginning of a series of events marking Eyüboğlu’s centennial. However, art lovers in Turkey will have to wait a little longer to see what surprises Eyüboğlu has in store for them.

INSPIRED BY FOLK CULTURE

Bedri Rahmi Eyüboğlu was born in 1911 in the Black Sea city of Giresun. His father being a civil servant, Eyüboğlu lived in various parts of Turkey before attending high school in Trabzon, a city he left in 1929 to enter the State Academy of Fine Arts, which was later renamed Mimar Sinan University, in İstanbul. He left the school temporarily in 1931 to study in France with his elder brother, Sabahattin Eyüboğlu, a well-known writer. After returning to Turkey in the late 1930s, Eyüboğlu started teaching at the academy, where he remained until his death in 1975. As a painter, poet and author, Eyüboğlu drew inspiration from Anatolian folk culture and nature. A versatile artist, Eyüboğlu not only produced paintings but also worked on gravures, ceramics, sculpture, stained glass, mosaics, calligraphy, silkscreen prints and lithography. Eyüboğlu died in İstanbul in 1975.

Musa İğrek, İstanbul
Today's Zaman
08/01/2010



http://www.todayszaman.com/news-231827-bedri-rahmi-eyuboglu-headed-for-us-at-centennial.html

5 Ocak 2011 Çarşamba

Bedri Rahmi, 100 yaşında Amerika'da


'Dünyanın içindekilere, dışındakilere en iyi kulak verenlerin başında şairler, ressamlar gelir' desek herhalde pek de kimse karşı çıkmaz. Heybelerine topladıkları, vakti gelince yuvalarından çıkar. Bize de tezgâhlarından geçip önümüze düşenleri büyük bir hayretle izlemek düşer. O alelade, dönüp bakmadığımız 'şey'ler, nasıl cezbedici bir havaya bürünür, nasıl içine çeker, anlam vermek zorlaşır. Susarız. Bu büyülü dünyanın kahramanlarından biri de kuşkusuz Bedri Rahmi'dir. Bu "masal uyduran çocuk", Tanpınar'ın deyişiyle "eşyayı sadece şekil olarak görmüyor, bizim ağaç, su, meyve, taş, kubbe, hamal küfesi, kadın ve erkek elbisesi diye dışından gördüğümüz eşyada bir konser, bir yığın cıvıltı, kaynaşan zerrelerin ebedi ve ezeli raksını görüyor" ve onu bize sunuyor. Ardında kalan benzersiz eserleriyle hâlâ buna devam ediyor.

İlk günlerini yaşadığımız 2011, ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun doğumunun 100. yılı. 1975'te aramızdan ayrılan sanatçının 100. doğum yılı etkinliklerinin ilki, yıllar önce yolunun düştüğü Amerika'da gerçekleştirilecek. 11 Ocak'ta New York'ta açılacak sergi ile başlayacak 100. yıl kutlamaları, sadece burasıyla sınırlı kalmayacak. Sanatçının aile koleksiyonundan seçilmiş işlerinden oluşan sergi, 27 Ocak'a kadar New York Turkish House'daki sanat galerisinde sanatseverleri ağırlayacak. Küratörlüğünü Bilkent Üniversitesi Sanat Galerisi yöneticisi Attila Güllü'nün yaptığı sergi, sanatçının figüratif ve soyut resim, desen ve objelerinden oluşuyor.

İKİ YIL ABD'DE ÇALIŞTI

Kader bu ya, sergi, 1961'den itibaren iki yıl ABD'de yaşayan sanatçının bu ülkeye gidişinin de 50. yılına denk geliyor. ABD dönemi, Bedri Rahmi'nin sanatında önemli bir eşiktir. Burada zengin renklerle soyut biçimlere yönelir. Hiç görülmemiş renkler bulmak için canhıraş çalışmaya girişir. Boyalar, kumlar, talaşlar, Japon kâğıtları... ve daha pek çok malzeme bir bir denenir. "Eşeğin Üzerinde Çocuklarını Taşıyan Anadolulu Köylü Kadın" motifi, UNICEF yararına Amerika'da kartpostal olarak basılır. 1962 Aralık ayında New York Modern Sanat Müzesi "Zincir" adlı resmini satın alır. Kısacası, bereketli bir Amerika seyahati olur bu. Bedri Rahmi'nin eserlerinin, ölümünden bunca yıl sonra ve hele doğumunun 100. yılında New York yollarına düşmesi sevindirici. Lakin asıl merak uyandıran, bu 'masal uyduran çocuğun' 100. doğum yılında Türkiye'de bize neler fısıldayacağı... Bekleyip görelim.

HALK KÜLTÜRÜNDEN BESLENDİ

1911 yılında Giresun-Görele'de dünyaya gelen Bedri Rahmi Eyüboğlu, Güzel Sanatlar Akade-misi'nde başlayan resim öğrenimini Paris'te tamamladı. Türkiye'ye döndükten sonra Güzel Sanatlar Akademisi'nde ders verdi. Ressam, şair ve yazar olarak halk kültüründen, tabiattan beslenen eserlere imza attı. Yazma, gravür, seramik, heykel, vitray, mozaik, hat, serigrafi, litografi gibi farklı formalarda çalışmalar yaptı. 1975 yılında İstanbul'da ölen Eyüboğlu'nun Yaradana Mektuplar, Karadut, Tuz, Dol Karabakır Dol gibi şiir kitapları bulunuyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
05/01/2010

3 Ocak 2011 Pazartesi

Nuri İyem için düşler düşü



İtalyan yazar Antonio Tabucchi, "Düşler Düşü" adlı kitabında ressamların, yazarların, ozanların ve bestecilerin düşlerini anlatır. Kimi gerçek, kimi hayal. İş Bankası Kibele Sanat Galerisi'ndeki Nuri İyem sergisini gezerken Tabucchi'nin kitabı aklımıza geldi ve Türk resminin bu usta ismi için iyi kötü bir düş kurguladık.

Nuri İyem, 1960 yılının başlarında bir rüya görür. İstanbul'da uzunca binaların göğü deldiği bir yerdedir. Arabaların gürültüsü, durakta bekleşen insan yığınlarının telaşı... Nereye düştüğünü bilemez. Kalabalığın içinden bir ses ise kendine çağırır. Zihnini toparlamaya çalışır. Tanıdık bir şeyler arar. Biraz da sığınacak. Hem hava da soğuktur. Bir manzara takılır gözüne. Anadolu'nun köylü kadınları, yürüyen gözler, göç eden insanlar, aileler, irili ufaklı yüzlü kadınlar, çocuklar, hepsi söz birliği etmişçesine bir yere gitmektedir. Kafası daha da karışır. Koca İstanbul'un ortasında bu manzara. Koşa koşa onlara yetişir. Aralarına karışır. Rahat bir nefes almanın vaktidir kendince.

Koca binanın kapısına geldiklerinde ise görevli bir tek ona sorar, "Beyefendi davetiyenizi görebilir miyim?" Bu soruyu beklememektedir. Hemen ceplerini yoklar. Bir kâğıt parçası. Evet, aradığı bu. Görevliye davetiyeyi uzatır "100 Koleksiyondan Nuri İyem sergisi açılışına katılmanız bizi mutlu edecektir." Tekrar kalabalığa karışır, manzara bu kez farklıdır. Nerdeydi o gözler, yüzler, kadınlar, köylüler, çocuklar... Bir rüyanın içinde olduğunu düşünür. Toparlanır, tekrar kendine döner. Kafasını kaldırıp baktığında ise o insanlar, o derin bakışlar çerçevelere girmiş kendisine gülümsemektedir. Çok da kafa yormaz. Bu işte bir iş var der ve yoluna devam eder. Bu oyunu kendisi de sevmiştir.

Ama neden kendisini tanıyan yok... Anlam veremez. Dolaşmaya başlar. En iyisi konuşulanlara kulak vermek. Zira zaman ayağının altından kaymıştır artık. "İyem'in en büyük hayali her eve girebilmekti", "Bu resmi 10 yıl önce almıştım, çok şeyden kısmıştım bu tablo için", "Hemen hemen her dönem işlerinden var benim koleksiyonumda", "Laf aramızda çok para verdim bu tablo için", "Resmimizi burada görmek sevindirici", " İyem'in daha önce bir araya gelmemiş eserlerini bir yerde görmek ne güzel"...

'Eserlerimden ayrılırken üzülmüyorum'

Serginin derlendiği koleksiyonlardan uzunca bir listeye gözü ilişir: İrfan Şahin Koleksiyonu, Dilber Kalkan Koleksiyonu, Gamze Büyükkuşoğlu Koleksiyonu, Arkas Holding Koleksiyonu, Serdar Kaya Koleksiyonu... Arada tanıdık isimler de var. İçinden bir ses; "Dolaşmaya devam Nuri". Bu kez kimseye görünmek istemez. Bir gölge gibi gezinmeye başlar. Yine bir ses; "Nuri İyem 'Eserlerimden ayrılırken üzülmüyorum. Onların başka evlerin duvarlarında yer almasını önemsiyorum' derdi hep, keşke bu manzarayı görseydi. En büyük düşüydü bu. Dile kolay 100 koleksiyondan seçilmiş 100 Nuri İyem tablosu..."

Şaşkınlığı artıyordu. Neler oluyordu? Bu tablolar hem onun hem değildi sanki. Yıllar sonrasından ses veriyordu her şey. Yürürken gözleri açık rüya görüyor, çok sevdiği hocası Tanpınar'ın sergisi için yazdığı cümleler geliyor aklına. Utanıyor: "Nuri İyem insan tecrübesini, alelade ihsaslara varıncaya kadar, resim tecrübesi yapmasını biliyor. Onda itiyadlarımıza en yabancı teknikler bile bize tatlı bir tebessümle, sanki çok evvelden hazırlanmış bir anlaşma havası içinde geliyorlar. Buna mukabil gündelik şeyler de bu sanatın sihrinde mahiyet değiştiriyorlar." Tanpınar imdadına yetişmişti. Evet kelime buydu. Sihir.. Yoksa düş mü?

"İçecek bir şeyler alır mısınız efendim?" diye yanaştı garson kız. Gördüklerini başkasından duymak istercesine, kızın kulağına eğildi: "Neler oluyor burada?" Kız şaşkın, gayet kibar başlıyor anlatmaya: "İş Bankası Kibele Sanat Galerisi 2005'te vefat eden ressam Nuri İyem'in, çeşitli koleksiyonlarda yer alan eserlerinden bir seçki hazırladı. Sergi, 19 Şubat'a kadar Kibele'de, 2 Mart-16 Nisan 2011 tarihleri arasında ise İş Bankası İzmir Sanat Galerisi'nde ziyarete açık kalacak." Uzunca bir suskunluk. İyem, teşekkür edip, tam bardağını kıza uzatırken elinden düşüyor... Dağılıyor her şey... Sesler, sesler azalıyor, azalı... aza...

"Hadi kahvaltı vakti!" diye uyandırıyor, eşi Nasip Hanım, "Geliyorum". Yataktan tam kalkarken bir kitap düşüyor. Antonio Tabucchi'nin "Düşler Düşü". Gülümsüyor. Ressamların, yazarların, ozanların 'düşsel düşleri'ni anlattığı kitabında ne diyordu Tabucchi "Sevdiğim sanatçıların nasıl düşler gördüklerini hep bilmek isterdim." Bu da Türk resminin usta ismi İyem için bir düşler düşü olsun, çokça eksik...

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
03/01/2010


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1073464&title=nuri-iyem-icin-dusler-dusu