6 Nisan 2011 Çarşamba

Değeri bilinmemiş kitaplar...


“Değeri bilinmemiş kitaplar” edebiyat dergilerince ve kadirbilir yazarlarca zaman zaman okur kamuoyuna hatırlatılır. Çeşitli dosyalarla, hatta unutulmuş eserleri bugüne taşıyan antolojilerle hak ettiği ilgiyi görmemiş kitapları öğrenir, hatırlar, zihnimizi yoklarız. Bu konuda son yıllarda yapılan en ciddi girişimin haberi Amerika Birleşik Devletleri’nden geldi. Melville House yayınevi, edebiyat çevrelerinde ilgi uyandıracak bir seriye başlama kararı aldı. Yayınevi, “Neversink” (Asla Kaybolmayacak) başlıklı bu seride edebiyat tarihinin görmezden gelinmiş, değeri bilinmemiş, hak ettiği ilgiyi görmemiş, kendisine kuşku ile yaklaşılmış kitaplarını bir araya getirecek. Gerçi Türkiye’de, ABD’de ve başka ülkelerde bu tür kitapları okura ulaştıran yayınevleri var ama sözünü ettiğimiz seri sadece “değeri bilinmemiş kitaplara” adandı. Yayınevinin basacağı kitaplar arasında Simenon’un Tren’i, Başkan’ı, Georgi Vladimov’dan Sadakatli Ruslan gibi eserler var.

Kültürlerarası etkileşim ve çeviri kitaplar söz konusu olduğunda tartışmanın boyutları çeşitleniyor. Bir dilin başyapıtlarından sayılan bir kitap, başka bir dilde hak ettiği ilgiyi göremeyebiliyor. Buna örnek olarak, iki yıl önce İngilizceye çevrilen Tanpınar’ın Huzur’unu hatırlamak yeterli. Türk okuyucusunun kültürel meselelerini, doğu-batı çelişkisini, dönüşen Osmanlı medeniyetini ve İstanbul’a has bir aşk hikâyesini anlatan bu romanın Amerikalı okurlara hiç ilgi çekici gelmemesine şaşırmalı mıyız? Bu durum, Huzur’u “değeri bilinmemiş” bir kitap mı yapar, yoksa belli bir kültüre ait bir eser mi? Elbette, değerbilmezlikten söz ederken Türkiye’ye özgü koşulları da anmak gerekiyor. Cumhuriyet öncesi edebiyatımız düşünüldüğünde sadece değeri bilinmemiş eserlerden değil, koca bir medeniyetten söz edilmeli belki de. 40-50 yıl öncesinin unutulmuş, önemli yazarlarını hatırlatma çabamızın yanında yüzyıllarca süren bir geleneği hiç anmamamız, bize özgü koşulların doğurduğu bir paradoks.

Melville House yayınevinin serisinden hareketle edebiyatımızın değeri bilinmemiş kitapları hakkında bir soruşturma dosyası hazırladık. Türk edebiyatında hak ettiği ilgiyi görmemiş, gereğince takdir edilmemiş eserler hangileri? Şairlere, yazarlara ve akademisyenlere sorduk.

Hilmi Yavuz: Edebiyatta hiçbir şey kaybolmaz
Öncelikle şunu belirteyim: Fizikteki Lavoisier Kanunu’nu bilirsiniz: “Tabiatta hiçbir şey kaybolmaz, hiçbir şey yeniden yaratılamaz!” Sadece tabiatta değil, kültürde de bu kaide kısmen geçerlidir. Edebiyatta değeri bilinmemiş eserler olabilir;- ama bu, sonsuza kadar ‘değeri bilinmeyecek’, hep öyle kalacak anlamına gelmez. Demek istediğim, edebiyatta da ‘hiçbir şeyin kaybolmayacağı’dır, sadece bir süre (kısa veya uzun!) göz ardı edilir;- o kadar!. Fizikle edebiyatın farkı, tabiatta hiçbir şeyin ‘kaybolmayacağı’, ama edebiyatta her şeyin ‘yeniden üretilebileceği’dir. Edebiyatta ‘hiçbir şeyin kaybolmadığı’na tipik örnek, Tanpınar: Yaşadığı ve yazdığı yıllar boyunca değeri bilinmemiş Tanpınar, 1970’lerden, yani ölümünden sekiz yıl sonra Türk okuryazarının gündemine, hem de gündemin başköşesine oturmadı mı? Nahid Sırrı, Asaf Hâlet Çelebi için de öyle! Yanılıyor muyum?

Sabit Kemal Bayıldıran: Rıza Tevfik ve Asaf Hâlet
‘Değeri bilinen’ edebiyatçılar, resmî ideolojinin oluşumunda payı olanlardır; Namık Kemal’den Mehmet Emin Yurdakul’a, Faruk Nafiz’den Nurullah Ataç’a… Bunların eserleri Devlet’in koruması, kollaması altındadır. Okullarımızda, üniversitelerimizde resmi ideolojinin edebiyatçılarının eserlerine yıllar ayrılır; ama hâlâ Nâzım’ın, Sezai Karakoç’un eserleri okul kapısından pek giremez, yiğit birkaç hoca olmasa. ‘Değeri bilinmeyen’ler genellikle ana akım düşüncelerle örtüşmeyen yazarların eserleridir. Bunlardan biri Rıza Tevfik Bölükbaşı’dır; Atatürk’e ters düşmüştür. Bu nedenle Kemalistler tarafından görülmez. Bektaşidir, bu bakımdan her daim iktidarda olan Sünniler tarafından dışlanır. Mistik olduğu için de sosyalistler görmezlikten gelirler. ‘Değeri bilinmeyen’ bir şair de Asaf Hâlet Çelebi ve onun Om Mani Padme Hum’udur. Bir defa adıyla muhafazakâr İslamcı’ya ters düşen kitabı, ‘mistik’ olduğu için laikçi Kemalistlere de ters düşmektedir. Modernist olduğu için sahiplenmesi gereken sosyalistler de onun mistik yanından rahatsızlar. Bu nedenledir ki, bu iki şairin eserleri cami avlusuna bırakılmıştır. Milliyetçi kesimin ise edebiyat diye bir derdi yoktur!

Beşir Ayvazoğlu: 1950 öncesi bizim kayıp hazinemizdir
Türk edebiyatında hak ettiği ilgiyi görmemiş, gereğince takdir edilmemiş eserler hangileri? Bu soruya cevap verebilmek için geriye doğru ciddi bir “kazı” yapmak gerekir. Bunun zahmetli bir iş olduğunu söylemeye gerek var mı? Türkiye’de durumun Amerika’dan ve Avrupa ülkelerinden çok farklı olduğunu, Türkçeye dışarıdan sürekli yapılan müdahaleler yüzünden hemen her neslin edebiyatının hızla eskidiğini, okunamaz hale geldiğini düşünürseniz, aslında değeri bilinmemiş, hak ettiği ilgiyi görmemiş, görse bile sözünü ettiğim hızlı değişme yüzünden bir süre sonra unutulmuş yüzlerce yazar ve eser gösterilebilir. Bunlara isimleri en çok bilinenleri de dâhil edebilirsiniz. Mesela Reşat Nuri Güntekin’in romanlarının hak ettikleri ilgili gördüklerine inanıyor musunuz? Kaç üniversite mezunu, Çalıkuşu’ndan ve Yaprak Dökümü’nden fazlasını söyleyebilir? Ahmet Haşim’in şiirlerinden zevk alabilecek kaç kişi gösterebilirsiniz? Türkiye’de düşünce ve kültür hayatı, buna bağlı olarak edebiyat sonu gelmeyen bir “geçmişsizleştirme” ameliyesine tabi tutulmaktadır. Bana sorarsanız, iyimser bir yaklaşımla, 1950 öncesi bizim kayıp hazinemizdir ve kâşiflerini beklemektedir.

Necmiye Alpay: ‘Unutulmuş Yazarlarımız’ sempozyumu
Zamanında değeri bilinmemiş, sonradan şaşılarak keşfedilmiş yazar ve kitap çok. Nahid Sırrı Örik, Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ece Ayhan, ilk aklıma gelenler. Bunlar bugün artık ünlü olsalar da, hâlâ ne ölçüde değerlendirildikleri sorulabilecek yazarlar. Selim İleri’nin şiir kitabı Ayışığı, yirmi beş yıl boyunca unutulduktan sonra ikinci baskısını 2009’da yapmıştı. Hatırlama babında çok şey borçlu olduğumuz Enis Batur, “Reşit İmrahor” takma adıyla “Unutulmuş Şiirler Antolojisi”ni hazırlayıp yayımlamıştır, varlığı yokluğu tartışmalı Râbia Hâtun imzalı Tuhaf Bir Kıyamet + Kırkbir Şiir adlı kitabı yeniden yayımlamıştır vb. Kadın yazarlardan Safiye Erol’u Murat Belge’nin -yeniden- tanıttığını hatırlıyorum. Yaprak Zihnioğlu ve arkadaşları, Şükûfe Nihal ve Nezihe Muhiddin gibi kadın yazarların “bütün eserleri”ni yayımlamaya giriştiler, epey de yol aldılar. Geçen yıl, “Unutulmuş Yazarlarımız” başlıklı bir sempozyum yapıldı, kitabı da yayımlandı. Orada anılanlar, edebiyat tarihlerinde adlarına rastlansa bile, piyasacılık belasından ötürü olmalı, artık karşımıza pek çıkmayan yazarlardı. Gelenekselleşmesini dilediğim bir sempozyumdur...

Abdullah Uçman: Başta Makber gelir
Edebiyatımızda hak ettiği ilgiyi görememiş, bir kısmı müfredat programları dolayısıyla zoraki olarak sözü edilen, bir kısmı ise 1928 öncesine ait olduğu için dili dolayısıyla ihmal edilmiş, hattâ bugünün okuyucusunun adlarını bile bilmediği birçok önemli eser vardır. Ben bunları mümkün olduğu kadar kronolojik bir şekilde şöyle sıralamak istiyorum: Mesela yeni Türk şiirine metafizik bir boyut getiren Abdülhak Hamid’in Makber’i bunların başında gelir. Bugün şiirle meşgul olan herkesin dilinde Ahmet Haşim dolaşır ama onun Piyâle’sini acaba kaç kişi okumuştur? Aynı şekilde Türk şiirinde yepyeni bir sayfa açan Mehmed Emin’in Türkçe Şiirler’i de ihmal edilmiş önemli eserlerden biridir. Buna Rıza Tevfik’in Serâb-ı Ömrüm’ü ile Ruşen Eşref’in Diyorlar ki adlı kitabını da ilave edebiliriz. Ben bu listeye Muallim Naci’nin o pırıl pırıl dili ile Ömer’in Çocukluğu adlı küçük kitapçığını, Ahmed Rasim’in Falaka ile Gülüp Ağladıklarım’ını, Refik Halid’in Memleket Hikâyeleri’ni, Halid Ziya’nın Kırk Yıl’ı ile Halide Edib’in Mor Salkımlı Ev’ini ve bir de Abdülhak Şinasi Hisar’ın Fehim Bey ve Biz’ini de eklemek istiyorum.

Yıldız Ramazanoğlu: Edebiyata uzun vadeli bakmak gerekiyor
Edebiyata çok uzun vadeli bakmak gerekiyor. “Edebi bir metin aşk mektubu gibidir, cevap bekler” der Umberto Eco. Bu doğru ama öte yandan kendine okur kitlelerini maddi karşılıkları hedef olarak koyan bir edebiyat da safiyetini kaybeder. Hesap kitap işi imal edilen kitapların kısa parıltıları akılları çelmiştir her zaman, hakkı yenmiş kitaplar düşüncesi tam da buradan doğuyor. Türkiye için bu biraz da gettolaşmayla ilgili. Edebi kamu iktidar alanı olmamalı ama bu sadece bir temenni bizim gerçekliğimiz için. Bu manada sayabileceğim yazarlar arasında Bahaeddin Özkişi ve kitapları başta gelir, daha çok okunmalı ve üzerine yazılmalı diyebileceğim. Yazı kolayına kaybolmuyor bir de, mesela Safiye Erol’un Ciğerdelen kitabı on yıllar sonra çıkıp geldi hayatımıza unutuldu denilen bir zamanda. Ne demişler “Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr ü kıymetten”.

Turan Karataş: Abdülhak Şinasi Hisar’ı biraz talihsiz bulurum
Türk edebiyatında hak ettiği ilgiyi görmemiş kitap deyince, aklıma hemen iki eser gelir, aslında bir, çünkü bendeniz Fahim Bey ve Biz ile Çamlıca’daki Eniştemiz’i bir büyük ağacın iki görkemli dalı gibi düşünürüm. Kuşkusuz gereği kadar ilgi görmeyen başka yapıtlar da vardır ama, ben nedense Abdülhak Şinasi Hisar’ın andığım romanlarını bu hususta biraz talihsiz bulurum. Aslına bakarsanız, edebiyatımızın en mühim üslûpçularından biri olan Hisar’ın diğer eserlerine de beklenen ilgi olmamıştır. Buradan şunu çıkarıyorum, ülkemizde hâlâ bir avuç bilinçli/seçkin okur kitlesi bulunmaktadır.

Cemal Şakar: Hak ettiğinden fazla göze sokulanlar var
Bu tür sorulara verilen cevapların güncelle malul olduğunu düşünüyorum. Çünkü edebi kamunun hayat bulmaya çalıştığı zemin fazlasıyla kaygan ve geçişken. Bugün hak ettiği ilgiyi görmediğini söylediğimiz bir yazara yarın hak ettiğinden fazlasıyla mukabele edilebilir. Örneğin Oğuz Atay buna iyi bir örnektir; eğer Yıldız Ecevit ve Nurdan Gürbilek’in ısrarlı çalışmaları olmasaydı, Atay hala görmezden gelmeyle cezalandırılmaya devam edilebilirdi. Yine de isim vermem gerekirse Ayhan Bozfırat, Adnan Benk, Tahir Alangu, Alaaddin Özdenören, Yaşar Kaplan, Ramazan Dikmen, Ümran Nazif’in yeteri kadar ilgi görmediğini düşünüyorum. Bir de hak ettiğinden fazla göze sokulanlar var, o da ayrı bir sorun.

Âlim Kahraman: Bugün değilse de yarın değer bilenler çıkacaktır
Eğer ortada bir “değer” varsa edebiyat tarihinin ilanihaye bunu görmezden gelebileceğine inanmıyorum ben, bir şekilde ortaya çıkar o değer. Bazı büyük eserler ilk elde bütün heyetiyle okuyucu tarafından kucaklanamayabilir. Gelecekte daha iyi anlaşılacak olan eserler vermiştir o tür yazarlar. Bu durumu da bir görmezden gelme olarak değerlendirmiyorum. Yine bazı yazarlar dönem dönem çok okunurlar. İki yoğun okunma dönemi arasında bir boşluk var gibi görünür. Fakat bu da aldatıcıdır. İlk elde çok okunup da bir daha dönülme gereği duyulmayan eserler gelince... Bunların uzun süreden beri unutulmuş olması da bir değerin görmezden gelinmesi değildir yine kanaatime göre. Bir anda parlayan ve tükenen eserlerdir onlar da… Nedense zaman zaman böyle hayaller kuruluyor edebiyat dünyasında, bir yerde unutulmuş, hiçbir dönemde gerçek kıymetini bulmamış kitaplar varmış gibi. Okuma hayatı bireylerin hayatıyla sınırlı değil. Eğer ortada kalıcı bir eser varsa, bugün değeri bilinmese de yarın değerini bilenler çıkacaktır mutlaka.

Ethem Baran: Tarık Buğra’nın kitaplaşmamış öyküleri içimi acıtır.
Tarık Buğra’nın öykücülüğünün romanlarının gerisinde kaldığını düşünmüşümdür hep. Bunda elbette kendi tutumunun da büyük payı vardır. Oyun ve roman yazmaya başladıktan sonra öyküyü bırakmış ve bir daha dönmemiştir. İki Uyku Arasında, Oğlumuz, Yarın Diye Bir Şey Yoktur gibi öykü kitapları yayımladıktan, bunlara eklemeler ve çıkarmalar yaparak değişik tarihlerde “Hikâyeler” adıyla yeniden düzenledikten sonra en son 1979 yılında Yarın Diye Bir Şey Yoktur başlığı altında tek kitapta toplamıştır öykülerini. Bu kitap, Türk öykücülüğünden söz edilirken yeterince gündeme getirilip, layık olduğu yere konulmamıştır. Tarık Buğra’nın dergilerde kalmış, kitaplaşmamış öyküleri de hep içimi acıtmıştır. Değeri bilinmemiş bir başka kitap İsmet Tokgöz’ün Bir Kadırga İçin Yaz Resmi adlı öykü kitabıdır. Kim bilir belki de o yüzden bırakmıştır yazmayı veya yayımlamayı.

Musa İğrek, Kitap Zamanı
Sayı: 63
6 Nisan 2011


http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapzamani/newsDetail_getNewsById.action?newsId=6884


0 yorum:

Yorum Gönder