25 Aralık 2010 Cumartesi

Başağa'nın kuşları uçtu...

Tablolarına kondurduğu güvercinleri ürkütmemek için onun sergilerini minik ve ince adımlarla gezmeniz gerekirdi. Kendi deyişiyle bir tutam Çanakkale yeşili, bir tutam Afyon sarısı, bir tutam İznik mavisi ve bir tutam Boğaziçi kırmızısıyla yaptığı terkipler hemencecik büyülü bir dünyaya davet ediyordu. Oranın dili öyle çözülecek türden değil. Biraz ağır olsa da sıcak ve masmavi. Gün geldi, güvercinlerin sahibi yeryüzünden bir anda çekildi.

Onu 'gökyüzünde, gökkuşağı mahallesinde oturan' diye tanımlayan Tanpınar, usta ressamın tablolarına bakıp, "Burada artık ne güneşli, yağmurlu canım dünya, ne gülümseyen bir kadın yüzü, ne balık, ne elma var." diye söylemişti. Tabloların önünde uzunca durduğunuzda geometrik ve birbirini kesen çizgiler arasında "İçimize bir sembol gibi yerleşen o güzel beyaz güvercin"leri neşe ve huzur katıyordu.

Soyut resmin ustası Ferruh Başağa, dün 96 yaşında hayata veda etti. Başağa için 27 Aralık pazartesi günü saat 10.00'da Mimar Sinan Üniversitesi'nde bir tören düzenlenecek. Usta ressamın cenazesi, aynı gün Teşvikiye Camii'nde öğle vakti kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek.

Ferruh Başağa, 1914 yılında İstanbul Fatih'te doğar. Resme başlamadan önce pek çok işe girişir. Uçak fabrikasında çalışır, memurluk yapar. Her gün önünden geçtiği Beşiktaş Güzel Sanatlar Akademisi dikkatini çeker. Rota bellidir. Takvimler 1935'i gösterdiğinde o da artık bir akademilidir. Nazmi Ziya ve Zeki Kocamemi atölyelerinde dersler alır. Yeniler Grubu'nun arasına katılır. İlk sergisini 1945'te İstanbul'da açar. 1950'lerde mozaiğe, 1960'larda vitraya merak salar. Eserleri, Yeni Delhi'den Münih'e, Paris'ten New York'a kadar dünyanın çeşitli müze ve koleksiyonlarına taşınır.

'Ben konuşarak değil, düşünerek üreten bir kişiyim.' diyen Başağa, İstanbul ile Foça arasında mekik dokudu yıllarca. Dur durak bilmeden hep üretti. 100. Yaş sergisi için bile projeleri vardı. Tablolarındaki şiirsel incelik, büyülü bir dünyanın davetçisiydi. O hep geometrik şekiller üzerine kafa yordu: "Geometri bir problemdir, ben problem dışına çıkarak geometrinin estetiğini aradım."

'Resminin sadece fırçası ve paleti arasında saf bir konuşma' olmasını istiyordu. Soyutu 'biçimsel değil, düşünsel zeminde irdeleme' arzusundaydı. Bu saf konuşmaya ortak olmak pek de kolay değil. Resminin sizi hemen içine çeken sıcaklığı işinizi kolaylaştırsa da o kendi türküsünü söylüyor. Şimdi hep birlikte Tanpınar'ın dediği gibi "Ne görünüş, ne realite vardır. Sadece renkler vardır. Yaşasın renkler..." şarkısını mırıldanmanın vaktidir...

Mükemmel bir hoca ve sanatçıydı

DEVRİM ERBİL: Hem zarif hem seçkin bir sanatçı, hem de mükemmel bir hoca ve aile reisi olarak Türk resim sanatının temel taşlarından biriydi. Çok büyük katkıları oldu. Resminin özelliği, ilginçliği ve mesleğine inanılmaz bir şekilde coşkuyla bağlı oluşu bir örnekti hem çevresi için hem de onu tanıyanlar için. Soyut resmin ustalarından biriydi. Onu kaybetmek bende derin bir yara açtı. O zarifliğiyle eserleriyle ve kişiliğiyle her zaman değerlendirilecek bir sanatçı.

ERGİN İNAN: Ferruh Başağa ile çok geç tanıştık. Yaptığı resimler yaşına göre çok gençti. Almanların Feininger'i gibi soyut resmi devam ettirdi ve Türk resmine damgasını vurdu. Kendisini rahmetle anıyorum.

YAHŞİ BARAZ: Soyut resmin Türkiye'deki iyi örneklerini vermiş sanatçılarımızdan biridir. Hem yurt içinde hem yurt dışında birçok koleksiyoncunun dikkatini çekmişti. Özellikle ömrünün son yıllarında eserlerinin fiyatları çok yüksek rakamlara ulaştı. Geç keşfedilmiş bir sanatçı ama değeri daha iyi bilinecektir ve kendisi sanat tarihinde önemli bir yer alacaktır.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

25/12/2010

22 Aralık 2010 Çarşamba

Cümle İstanbul bir ansiklopedide

İstanbul'u tüm kuytularıyla bir kitaba sığdırmak mümkün mü? Elbette değil. Bu kente dair önümüze konulan her şey hep eksik kalacaktır. "İstanbul'u tanımadıkça, kendinizi bulamazsınız." diye seslenen Tanpınar'a tutunursak bu şehri keşfetmenin en keyifli yolu biraz da ona dair yazılanlardan geçiyor.

İstanbul külliyatının en güzel kitapları Reşat Ekrem Koçu'nun yarım kalan İstanbul Ansiklopedisi ve Tarih Vakfı'nın çıkarttığı İstanbul Ansiklopedisi herkesçe malum. Bu güzel ikilinin kıyısına bir ansiklopedi daha konuldu. 2010 Ajansı'nın desteğiyle NTV Yayınları'nın hazırladığı İstanbul Ansiklopedisi, şehri 1.010 sayfayla 350 maddeye sığdırmaya çalışıyor. Enis Batur'un danışmanlığını, Sevin Okyay'ın yayın koordinatörlüğünü yaptığı ansiklopediye bilim, sanat, edebiyat dünyasından 150'yi aşkın isim katkıda bulundu. Bu şehre dair irili ufaklı ne varsa, ansiklopedinin sayfalarında. Kitabın dün gerçekleştirilen tanıtım toplantısına İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sekreteri Yılmaz Kurt, Sevin Okyay ve NTV Yayınları Genel Koordinatörü Mustafa Dağıstan katıldı.

Enis Batur, bu ansiklopedinin ilk müjdesini verdiği bir söyleşisinde şöyle demişti: "Nesnel bilgilerden çok, bu işe Türkiye'de gönül vermiş insanların daha sübjektif izlenimlerinden yola çıkarak yazdıkları maddelerden oluşacak, keyif ağırlıklı bir ansiklopedi." Batur'un dedikleri aynı ile vaki. Zira kitap, bilindik ansiklopedilerden epey farklı. Katkıda bulunan yazarların edebiyatçı olmasından olsa gerek, sıcak bir üslup var metinlerde.

Ansiklopediyi elinize aldığınızda büyük bir eksiklik var maalesef. Gözden mi kaçtı bilinmez ama ansiklopedide ne indeks ne de içindekiler kısmı var. Ansiklopedide 21. yüzyılın ilk on yılındaki gelişmeler de göz önünde bulundurulmuş. Deprem, yangın, salgın hastalıklar gibi kentin sosyo-ekonomik hayatını doğrudan etkileyen toplumsal olaylar da maddeler arasında. Tarih öncesinden Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet'e uzanan olaylar, kurumlar, semtler, mimari, doğa, müzik ve gösteri sanatları, mitoloji ve insanlar üzerinden İstanbul anlatılıyor. Batur, "ansiklopedinin zaman içinde yenilenerek canlı bir organizma halinde tutulacağını" söylüyor. Kitap için iyi bir arşiv taraması yapılmış. İlk kez yayımlanan belgeler, fotoğraflar yoğun bir emek ürünü.

Ansiklopedinin yazar kadrosuna bakınca kitabın nasıl bir seyir izlediğini görmek mümkün: Semavi Eyice, Doğan Kuban, Haydar Ergülen, Beşir Ayvazoğlu, Oruç Aruoba, Sadık Yalsızuçanlar, Afife Batur, Emre Ayvaz, Selahattin Özpalabıyıklar, Kaya Özsezgin, Ayfer Tunç, Erol Üyepazarcı, Nedret İşli, Sabri Koz, Nursel Duruel, Ekrem Işın... Uzunca bir liste. Bir edebi metni okur gibi elinize aldığınız ansiklopedinin sayfalarını çevirdikçe keşke fotoğraflar renkli olsaydı diyorsunuz. Bu evladiyelik ansiklopedinin fiyatı ise 120 TL.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

22/12/2010

21 Aralık 2010 Salı

Rüzgâr gibi geldi geçti


"Projemiz aslında çok iyiydi, nedense kabul etmediler." , "Bakalım 2010'dan sonra ne iş yapacağız?", "2010'dan epey nimetlendiler", "9.550 etkinlik mi, kim katıldı bunlara?", "Ajans, yılı iyi kotardı"... Her kafadan bir ses. İyi-kötü, güzel-çirkin. Her büyük etkinliğin ardından duyulabilecek bu sözler, önceki akşam İstanbul Kongre Merkezi'nde gerçekleşen 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti'ne veda gecesinden. Son üç yıldır kültür sanat camiasının dilinden düşmeyen, 16 Ocak'tan beri de İstanbul'u etkinlik yağmuruna tutan 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı (AKB), pazar akşamı, mütevazı bir törenle yılı kapattı. Etkinlikler 31 Aralık'a kadar sürecek olsa da gecenin sonunda yüzlerde "Oh, kazasız belasız bitiriyoruz galiba!.." dercesine bir rahatlama vardı.

Neredeyse yolu İstanbul 2010'dan geçen herkes veda töreninde hazır bulundu. Proje sahipleri, sanatçılar, kültür sanat dünyasından isimler... Törene, Devlet Bakanı ve AKB Koordinasyon Kurulu Başkanı Hayati Yazıcı, AKB Koordinasyon Kurulu üyesi Devlet Bakanı Egemen Bağış, AKB Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, Vali Hüseyin Avni Coş, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile AKB Danışma Kurulu Başkanı Hüsamettin Kavi, AKB Genel Sekreteri Yılmaz Kurt ve birçok davetli katıldı. Konserler ve gösteriler de geceye sıcaklık kattı.

2010'un açılış günündeki kalabalıktan kapanışta eser yoktu. İnsanların üzerindeki 'bitse de kurtulsak' havasını hemen kendini ele veriyordu. Salona ilk olarak Şekip Avdagiç hitap etti. Konuşması biraz sitemkârdı. Ajansın çalışma programını her sayfası ayrı öyküden oluşan dev bir romana benzeten Avdagiç, bu romanı, İstanbullularla birlikte bir solukta okuduklarını söyledi. Avdagiç, şöyle devam etti: "Zaman zaman morallerimiz bozuldu, birçok haksız eleştiriye maruz kaldık. Herkesi projelerimizin bir parçası yaptık. Buna rağmen amaçları üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olan bazı davranışları ibretle izledik. Ama kimseye bir şey söylemedik.'' Avdagiç daha sonra 2011'de Avrupa Kültür Başkenti unvanını taşıyacak Finlandiya'nın Turku ve Estonya'nın Tallinn kentleri temsilcisine plaket verdi.

Egemen Bağış, 2010 projelerinin her birinin ayrı ayrı önemli olduğunu, ancak en çok U2 konserinin kendisini etkilediğini söyledi. Hayati Yazıcı, programın ana hedefinin, İstanbul'un kültür hayatında birtakım izler bırakmak ve başlatılan projelerin sürdürülebilir olmasını sağlamak olduğunu söyledi. Konuşmaların ortak vurgusu ise, Ajansın yapısındaki merkezi hükümet- yerel yönetim, sivil toplum ve özel sektör işbirliğiyle oluşturulan yönetişim modelinin Türkiyede ilk kez uygulandığı ve bu tecrübeden yararlanılması gerektiğiydi. Gece, 'İstanbul'dan Yansımalar' adlı konserle sona erdi.

2010'da neler oldu?

2010 yılı boyunca 588 proje, 9.500'ü aşkın etkinlik, 35 yarışma, 52 festival, 84 restorasyon-konservasyon çalışması, 166 tarihi yapıda koruma faaliyeti, 32 ülkede 183 tanıtım etkinliği, 316 kitap-dergi-katalog, 523 film-belgesel-videoart gösterimi, 595 eğitim, 727 atölye çalışması, 760 sergi, 1.130 sahne performansı, 1.584 konser-dinleti, 1.189 konferans-sempozyum-panel-çalıştay gerçekleştirildi. Bu etkinlikleri 10 milyonu aşkın izleyici takip etti.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
21/12/2010

15 Aralık 2010 Çarşamba

Çağdaş bir hezarfenin tezgâhında birikenler


Sedefkârlık, tesbihçilik, kaşıkçılık, lülecilik, kilimcilik, buhurdanlar, kemer ve tokalar, kuşaklar ve şallar, aynalar, tuğralar, pazubendler, mıhlamalar... Kulağımıza çoğu yabancı gelen bu sanat dalları, öyle sessiz sedasız kendi sularında akıyor. Kimilerinin ise artık akacak bir yolu yok. Kurumuş. İsminin önüne sanatçı, akademisyen, hezarfen (bin sanatla uğraşan) gibi pek çok sıfat kondurabileceğimiz Prof. Dr. M. Zeki Kuşoğlu, bunların üzerindeki perdeyi tek tek aralayıp önümüze sunuyor. Kültür hayatımızın kuytularında kaybolan 33 sanat dalını ele alan Kuşoğlu, yılların deneyimini okurla paylaşıyor. 'Osmanlı Medeniyetinde 33 Kadim Sanat' (Kaynak Yayınları) adlı eserinde kendi deyişiyle "yapamadığım sanatı yazmam" diyerek yola koyulan yazar, kitaptaki her sanatı bilfiil icra etmiş biri olarak tecrübelerini okurla paylaşıyor. Kuşoğlu'nun 'Dünkü Sanatımız Kültürümüz' adlı kitabının zengin görsel malzemeyle yenilenmiş hali olan 'Osmanlı Medeniyetinde 33 Kadim Sanat'ta, şiirler, hikâyeler, sanatın incelikleri, anekdotlar da yer alıyor. Kuşoğlu'nun yıllardır biriktirdiği malzemeler, bir sandık gibi önümüze saçıldı diyebiliriz.

Oscar Wilde, satırlarını çizmek için kaleminizi tetikte tutmanız gereken kitabı Dorian Gray'in Portresi'nde "Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlar kültür ve zevkleri gelişmiş kişilerdir. Onlar için umut vardır." der. Kuşoğlu'nun hayatı tam da bu söze denk düşer. Yetmişine merdiven dayamış sanatçı, güzelliğin her dem peşinde koşar. Onlara güzel anlamlar yükler. Özellikle ahşap, taş ve maden üzerine yoğunlaşarak pek çok sergi açar, konferanslar verir, kitaplar hazırlar. Çalışmalarını bu yönde derinleştirir.

Kuşoğlu, kendi sanat macerasını şu cümlelerle özetliyor: "Taş taş üstüne koyarcasına o hurdacı dükkanı senin, bu gümüşçü, bu bakırcı, şu sedefkar, o han benim diye yaza çize yıllarımı geçirdim. Bu araştırmalarım sonunda mübalağasız üç dört müzeyi dolduracak sayıda eser gördüm, elime aldım, okşadım, sevdim, çok güzellerine gücüm yetmedi ama eksik, kırık ve tek olanlarını alıp tamir ederek sanatımıza yeniden kazandırdım ve onları makalelerimde malzeme olarak kullandım."

SANATINI SEVEN BİR İNSAN

Zeki Kuşoğlu'nun ele aldığı sanat dalları hakkında öyle kıyıda köşede kalmış ansiklopedik bilgiler dışında bir malzeme bulmanız mümkün değil. Kuşoğlu'nun deyişiyle "çoğu da yalan yanlış". Tezgahları arasında dolaştığı sanatları anlatan yazar, cumhuriyet Türkiye'sinin sanatkarlarının kendini tanımaya ve kendine inanmaya ihtiyacı olduğunu söylüyor. Sayfalar arasında gezindikçe Wilde'ın "Sanatı göz önüne serip, sanatçıyı gizlemek sanatın amacıdır." sözünün yanına konabilecek pek çok usta işi eserler önünüze çıkıyor. Ele aldığı sanatları tüm incelikleri, sırları ile açık eden Kuşoğlu, usta-çırak ilişkisini de anlatıyor.

Türk sanatı konusunda kitapların eksikliğini düşününce yeryüzünden bir bir çekilen klasik sanatlarımızı anlatan bu kitap soluk almak için iyi bir bahane diyebiliriz. Pek çok hikâyeyi beraberinde taşıyan Kuşoğlu, bir medeniyetin temelindeki taşlara da işaret ediyor. Bunu yaparken öyle akademisyenlerin kimi zaman sıkıcı bir havaya bürünen dilinden kurtulup bir koltuğa oturmuş masallar anlatan bir dedenin sıcaklığında anlatıyor bildiklerini. Prof. Dr. Orhan Şaik Gökyay, Kuşoğlu'nu şöyle anlatıyor: "Onun sanatı her gerçek sanatçı gibi konusunu içten sevmesidir. Gerçekten seven insanın bu sevgiyi başkalarına aşılaması kadar tabii ne vardır."

Sanata delice tutkun olan Kuşoğlu, 'Gelenekten Geleceğe Köprü İnsanlar' adlı kitabında Hâmid Aytaç'tan Halim Özyazıcı'ya, Rikkat Kunt'tan Süheyl Ünver'e, Mustafa Düzgünman'dan Şevket Dağ'a pek çok ustayı anlatır. Kuşoğlu da eserleri ve gayretiyle hiç kuşkusuz bu köprülerden biri olarak halkaya eklenecektir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
15/12/2010

8 Aralık 2010 Çarşamba

Kader Denizi'nde kıyıya vuran acılar

14:59 Posted by Musa İğrek , , No comments
Şair Bejan Matur, "Tanrı Görmesin Harflerimi" adlı kitabında "Beklemeyi bilen kan,/ Taş olmayı da bilir./ Dünyada olmak acıdır./ Öğrendim." diyordu. Acıyı yeryüzünden büsbütün kaldırmanın imkansızlığını düşününce şairin yer ile gök arasında gözüne ilişenlere, onu huzursuz edenlere yüzümüzü dönmek vicdanları biraz rahatlatabilir. Şiirlerinde aşklar, yollar, göçler, kentler, kaybedişler gibi imgelerin ses verdiği Matur, bu kez daha ötelerde bir acının, bir dramın peşinde: Mülteciler...

Onlar dünyanın bir yerinde kendi acılarıyla öylece bekleşirken Matur, bir şair duyarlılığıyla meseleye eğildi. Onun yeni kitabındaki mülteciliğe eleştirel bakışı Cioran'ın "Yazmak olağanüstü bir tesellidir." sözüne denk geliyor diyebiliriz. Matur da etrafında dolandığı bu keskin gerçeklik karşısında, yazıya sığınıyor, şiirin o derinleri görünür kılabileceği ümidiyle.

Bejan Matur, 'Kader Denizi'nde (TİMAŞ) mültecilerin yaşadıklarını yazarak insanı huzursuz eden bu hali anlatıyor. Şairin yakınlaşmaya çalıştığı; güneş doğdukça, dünya döndükçe hikâyeleri bitmeyecek mülteciler ve onların acıları. Matur'un şiirlerine, Mehmet Günyeli'nin Ege kıyılarındaki tersanelerde bulunan terk edilmiş teknelerin yer aldığı rengârenk soyut fotoğrafları eşlik ediyor. Kader Denizi, ilk kez ağustos ayında Sanat Limanı'ndaki sergi ile açılmıştı önümüze. Artık bir kitap olarak raflarda. Fotoğraf ve yazının birlikteliği, mültecilerle aramızdaki uzaklığın kıyılarını yıkıyor.

HAYAT KİMDEN KAÇIŞTIR?

John Berger, "Her arzu özgürlüğe yol açmaz, ama özgürlük bir arzunun tanınması, seçilmesi ve peşine düşülmesi yolunda bir deneyimdir." der. Mültecilerin özgürlüğe kaçışı nasıl bir deneyim, neye denk geliyor kestirmek zor. Bejan Matur da soruyor: "Bir talihe indirgenmiş/ Hayat/ Kaçmak/ Kimden kaçıştır?/ Nereye kaçıştır?" Türkiye'nin mültecilerin bir bekleme koridoru olduğunu bir kenara yazarsak, bu yoğun acının karşısında kayıtsız kalmanın zorluğu daha da ağır basacaktır. Şairin deyişiyle 'bir oluş hikâyesi' yaşananlar: "Bu yolculukta/ Tanrıyla beraberiz,/ Bu yok oluşta/ Beraberiz Tanrıyla". Ve şair soruyor "Aşk değilse/ Nedir bizi/ Bu ölüme götüren?"

Göçmenliğin yazgısını dile getirmek gibi büyük bir zorluğun altına giren Matur, yolculuğu şöyle anlatıyor ve tanımlıyor: "Bu yolculukta/ Alınan/ Bir mesafe/ Yok!/ O mesafe ruhadır/ Ruhta ilerlemedir/ O mesafe/ Ruhta derinleşme". Göçmenliğin keskin gerçekliği içine çekerken, Bejan Matur şiirindeki imgeler, okuru kuşatarak uyanık tutmaya yetiyor.

Harold Bloom, her yapıtın bir endişeye doğduğunu söyler. Bejan Matur'un içini kemiren bu endişe, içinde pek çok cevabı gizliyor: "Acı,/ Çeker/ Çeker insanı". Altı bölümden oluşan ve alt alta dizilince uzunca bir şiir olan Kader Denizi, sonu olmayan bir yolculuğu andırıyor. İnce, uzun, kırılgan... Şiiri kuşatan yersizlik fikri, sorgulamalarla ilerlerken, bazen bu biçarelere özeniyor insan: "Saklı yıldızları/ Gösteren Tanrı/ Biz yersizlere/ Deniz diplerinde."

BAKIŞIMIZ NEDEN ACIYOR?


Kabarcıklar arasında büyüyen umutlar, "Ey Tanrım/ Nereye aidim/ Bana bildir!" sorusunu dillendiriyor. Matur, şiirin önce kendisine ses olarak geldiğini söyler. Denizin uğultusu, dalgaların sesi 'Kader Denizi'nde bir ağıt gibi yükseliyor yine. Dağılıyor, yükseliyor, boğuluyor... Denizsiz kentlerde büyüyen bir şairin, denize özlemini de sezebiliyorsunuz. Ama bu kez her şey çok daha derinlerde, incitici ve simsiyah...

"İbrahim'in Beni Terk Etmesi" kitabında çokça yer eden miraç imgesi bu kez tersine işliyor: "Bir miraçsa bu/ Tersine bir miraç,/ İniyorum ben/ Dağlardan/ Yıldız kümelerine/ Karanlığın kalbine iniyorum". Kader Denizi, Bejan Matur şiirini ele alınca daha dışa dönük sert bir ses gibi çıkıyor. Olgunlaşmış bir şiirin mültecilik gibi bir drama eğilmesi, yüzünü çevirdiği hakiki acıyı paylaşması denilebilir. Tamamlanmaya çalışan bir çember belki de... İçi ve dışı birleyen. Kader Denizi, akılda kalacak bir hikâye vaat ediyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
08/12/2010