30 Kasım 2010 Salı

A story-like exhibition goes on display in İstanbul

What would the 1917 painting called “İftar Sofrası” (İftar Table) by Turkish artist Hoca Ali Rıza and a 17th century still life by Italian artist Giovan Battista Ruoppolo have to say to each other if they could talk?

Or what about two paintings, one by Ferruh Başağa and one by Marco Tirelli, if they were hung side by side and had a voice? The curator of this exhibition, Walter Guadagnini, says, “Actually, I am not the curator, but the storyteller here.” He also says that these pieces in fact all speak quietly to each other, whispering much about the worlds that surround them as they share the same exhibition area.

“PastPresentFuture” has opened at İstanbul’s Yapı Kredi Cultural Center, and ultimately invites dialogue between eras to take place. Curator Guadagnini is also the head of the UniCredit & Art Scientific Commission Board. The exhibition covers a 400-year period of European art history, and aims to create an atmosphere of dialogue not only between different eras, but also between different languages.

Exhibition changes according to host city

The range of pieces included in “PastPresentFuture” is wide, varying from old paintings from artists such as Giovanni Girolamo Savoldo and Dosso Dossi, to collages from Kurt Schwitters, oil paintings by Giorgio de Chirico, and installations by artists Tony Cragg, Stephan Balkenhol and Giulio Paolini. There are also photographs from Andreas Gursky and Thomas Struth.

As for the Turkish component, there are paintings from masters such as Osman Hamdi Bey, Hoca Ali Rıza and Ferruh Başağa. Describing the exhibition, curator Guadagnini says: “Our cultural heritage needs to be supported in order for our artistic tastes to become refined. It is very important for us that bridges be built between the different cultures of İstanbul. Our goal is not to create dialogue between a series of artistic pieces, but rather between a series of artists. This exhibition has been shaped and taken on meaning according to the cities it has visited. A quiet dialogue exists between these pieces. This is later transformed into a dialogue between the collections themselves, as well as between curators and, in a more general sense, between the cultures from which these pieces first emerged.”

The “PastPresentFuture” exhibition is divided into sections titled “On Classics,” “Exalted and Picturesque,” “Metropolis,” “Body Language,” “Face to Face,” “Objects of Desire” and “On Geometry.” There are clear shared points between the works in each particular section of the exhibition, and one is also able to see the similarities between artists who have pursuing the same themes over the years.

A journey through art history

Photographs form the major part of the “Metropolis” section of “PastPresentFuture.” Many pieces examine architecture and city planning. Also, lonely individuals in the city are a focus here. There are pieces by Andreas Gursky, as well as by Gabriele Basilico, Fischli and Weiss, Philip-Lorca diCorcia and Wolfgang Tillmans. The exhibition’s “Body Language” and “Face to Face” sections include many depictions of the body and face, with a larger examination of individuals’ relations to their surroundings. Some of the more notable pieces in these sections are Tony Cragg’s installation, Ruoppolo’s still life and Warhol’s famous “Flowers.” The shared theme that binds these pieces is their attention to details from daily life. “On Geometry” has many abstract and figurative compositions.

“PastPresentFuture” provides viewers with a sort of journey through art history and the ages, with visual dialogue formed between not only cultures, but also paintings, photographs, installations and statues. The exhibition places the past along the present, with a larger story emerging as the backdrop. “PastPresentFuture” will remain at the Yapı Kredi Cultural Center until Jan. 7, 2011.

Musa İğrek, İstanbul

Today's Zaman

30/11/2010

29 Kasım 2010 Pazartesi

Sanatın ev sahibiyle imtihanı

Amerikalı eleştirmen, yazar Susan Sontag'ın "Gerçek sanat bizi rahatsız etme yetisi taşır." sözü, üzerine epeyce kafa yorulacak türden. Özellikle plastik sanatlarda bu sözü bir kılavuz bilip yol aldığınızda hatırı sayılır pek çok 'iş' elinizden kayar düşer. ARTER Çağdaş Sanat Galerisi'nin 'İkinci Sergi'sinde hemen söyleyelim Sontag'ın bu sözüne çengel atan işler var. İzleyicileri huzursuz edecek eserlerin yer aldığı sergi, sanatın, sanatçının kurumla ilişkisine bir bakış atıyor. Sanat üretimlerinin desteklenmesinde önemli bir yeri olan kurum ve kurumsallaşma kavramlarını sorgulayan sergide 20 sanatçının 30'dan fazla yeni çalışması var. Hemen hatırlatalım ARTER, geçtiğimiz mayıs ayında, Vehbi Koç Vakfı koleksiyonundan oluşan 'Starter' sergisiyle açılmıştı.

ARTER'deki serginin ironik göndermeleri isminden başlıyor. 'İkinci Sergi' ismi, sanat kurumlarının başarılarını içerikten öte rakamlarla ele almasına işaret ediyor. Sergiye ARTER'in hangi kapısından girerseniz girin neşeli bir şaşkınlık başlıyor. Ön kapıda bir şapkacı dükkânı, arka kapıda ise içine bir iskelenin kurulduğu, tadilata girmiş bir bina çıkıyor karşınıza. Sergideki eserlerden önce küratör Emre Baykal'a kulak verelim. Baykal, "İkinci Sergi', 'kurum' kavramına geniş bir perspektifle, sanatın içinden yeniden bakmayı öneriyor ve katılımcı sanatçıların ürettiği yeni işler yoluyla; sanat kurumu, sanatçı, sanat eseri ve izleyici arasındaki gerilim ve dinamikleri farklı bakış açılarından görünür kılmaya çalışıyor." diyor.

"İkinci Sergi"de işleri yer alan sanatçılar: Halil Altındere, Burak Arıkan, Volkan Aslan, Vahap Avşar, Banu Cennetoğlu-Yasemin Özcan Kaya, Ayşe Erkmen, Hafriyat (Murat Akagündüz, Antonio Cosentino, extramücadele, İnci Furni, Mustafa Pancar), Ali Kazma, Aydan Murtezaoğlu-Bülent Şangar, Ahmet Öğüt, İz Öztat, Cengiz Tekin ve Canan Tolon. Cengiz Tekin, açılış dendiğinde âdet olduğu üzere, "kutlama" mesajını bir sepet çiçekle gönderdi. Bütün kurumların elbet bir gün ömrünü tamamlayacağı mesajını vermek isteyen sanatçının eserini birkaç gündür bu performans için prova yapan çiçekçi İlhami Özerdem getirdi. Özerdem, 61 yaşında böyle bir işin parçası olduğu için epey mutlu olduğunu söyledi.

PARÇAYI BULAN, ELMASI GÖTÜRÜR


ARTER'deki işler arasında genç sanatçı Ahmet Öğüt'ün seyiriciyi de içine çeken bir kömür tepeciği var. Kömür yığınının içine ARTER'in duvarından kopartılmış 1 santimetrekarelik parça gömülmüş. Meraklısı arayıp o parçayı bulursa duvardaki 1 karatlık elmasın sahibi oluyor. Bu işine soyunanlara iş elbisesi veriliyor. Katılımcıların bir saat vakti var. ARTER günde altı kişiye randevu verecek. Öğüt, bu işi kurgularken sanat yapıtının maddî kıymeti ve kurumsal değer etrafında dolanıyor.

Ayşe Erkmen, ARTER'in girişindeki şapkalarla mekânın geçmişini ele alıyor. Binanın giriş katında, 1914-1920 yılları arasında bir şapkacı yer alıyormuş. Erkmen, anneannesi Hermine Hanım'ın 1920'li yıllardan kalma şapkasını, Hacopulo Pasajı'ndaki dükkânında 60 yıllık aile mesleğini sürdürerek el yapımı şapkalar üreten Katya Kiracı'ya vermiş. Kiracı da şapkayı yeniden farklı renklerde üretmiş.

Hafriyat grubunun bir nevi "sergi içinde sergi" şeklinde kurgulanan 'Yurt Gezileri' projesi ise çıkış noktasını devletçe desteklenip yürütülen kurumsal bir sanat programından alıyor. Cumhuriyet ideolojisinin bir uzantısı olarak dönemin CHP hükümeti tarafından 1938-1945 yılları arasında 7 kez düzenlenmiş olan 'Yurt Gezileri', sanatçılara üretim olanakları sunuyordu. Hafriyat grubu üyeleri çeşitli şehirlere yapmış oldukları kısa süreli seyahatlerin ardından ARTER'in son katında bu sanat politikasını irdeleyen bir dizi eser hazırladı. Genç sanatçı İz Öztat ise Osmanlı'dan Cumhuriyet'e oradan günümüze uzanan süreçte ulusal kimlik ve belleğin sunumuna yönelik yaptığı akademik çalışmayı bir heykele dönüştürmüş. Daha pek çok didikleyici eserin yer aldığı sergi, 27 Şubat 2011'e kadar sürecek ücretsiz gezilebilir. (www.arter.org.tr)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
29/11/2010

27 Kasım 2010 Cumartesi

Yenikapı Mevlevihanesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü oluyor

Mevleviliğin Konya'dan sonraki en büyük merkezi olan Yenikapı Mevlevihanesi, 1997'deki kundaklamanın ardından harabeye döndü. Uzun süren restorasyonları 2008 yılında tamamlanan Mevlevihane'nin nasıl bir işlev göreceği ise merak konusuydu. Sultan II. Mahmud, Sultan Abdülmecid, Sultan V. Mehmed Reşad gibi padişahların; Itri, Hammamizade İsmail Dede Efendi, Şeyh Galip, Ali Nutki gibi bestekâr ve şairlerin yetiştiği Mevlevihane'ye müze, kültür merkezi, Mevlevilik ve tasavvuf kültürü enstitüsü gibi pek çok sıfat konduruldu. Herkesin merakla nasıl değerlendirileceğini beklediği Mevlevihane, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından devlet eliyle kurulan ilk vakıf üniversitesi olan Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi'ne tahsis edildi.

Mevlevihane, üniversite bünyesinde kurulan Medeniyetler İttifakı Enstitüsü'ne ev sahipliği yapacak. Enstitünün başında Prof. Dr. Bekir Karlığa var. Enstitünün açılışı bugün Başbakan Erdoğan ve Katar Emiresi Şeyha Moza Bint Nasır tarafından yapılacak. Açılışın ardından 'Piri Reis'ten Katip Çelebi'ye Osmanlı'nın Dünyaya Bakışı', 'UNESCO 2011 Evliya Çelebi ve Osmanlı Arşivlerinde Katar' sergileri ziyaretçileri ağırlayacak.

Enstitünün, medeniyetlerin başkenti İstanbul'da dünya kültürüne, medeniyete ve sanata açılan bir kapı olacağını söyleyen Bekir Karlığa, "Enstitü, Medeniyetler İttifakı Eşbaşkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın önerisiyle kuruldu. Dünyada bu alanda kurulmuş ilk enstitü olacak. Asırlarca Mevlânâ'nın ruh ikliminin yansıtıldığı bu mekân yeniden barışı ve hoşgörüyü anlatan bir merkez haline gelecek. Enstitüye Medeniyetler İttifakı'na üye 120 ülkeden öğrenci kabul edilecek. Burada kültürel, sosyal ve eğitimle ilgili çalışmalar yapılacak, yalnız akademik dünyaya değil halka yönelik etkinliklerle yaşayan bir mekân olacak. Semahanesinde belli aralıklarla Mevlevi ayini icra edilecek ve halka açılacak." diyor.

Eylül 2011'de çalışmalarına başlayacak enstitünün beş temel merkezi var: Farabi Medeniyet Araştırmaları Merkezi, İbni Haldun Sosyal Araştırmalar Merkezi, Cezeri Bilim Araştırmaları Merkezi, Mevlânâ Celaleddin Rumi Kültürlerarası Diyalog Merkezi, Fatih Sultan Mehmet Osmanlı Araştırmaları Merkezi. Enstitü Türkçe, İngilizce, Arapça, İspanyolca dillerinde eğitim yapacak. 1597'de Malkoç Mehmed Efendi tarafından yapılan Mevlevihane, muhteşem mimarisi ile göz doldururken yaklaşık 40 derviş hücresi ve müştemilatıyla dünyanın dört bir yanından akademisyenleri ağırlayacak.

Amerikalı siyaset bilimci Samuel Huntington, 1993'te 'Medeniyetler Çatışması' adlı ürkütücü tezinde, uluslararası alanda yeni savaş ve çatışmaların, ideolojik farklılıklar yerine medeniyetler arasındaki dinî farklılıklardan ortaya çıkacağını savunuyordu. Medeniyetler İttifakı Enstitüsü, Huntington'un bu tezini daha da gölgede bırakacağa benziyor.

4 asır önce inşa edildi

Yenikapı Mevlevihanesi, 1597'de Yeniçeri Başhalifesi Malkoç Mehmet Efendi tarafından yaptırıldı. Pek çok kez tamir gören Mevlevihane, 1906'da çıkan bir yangın sonucu kül oldu. 1910'da yeniden inşa edildi. Cumhuriyet döneminde öğrenci yurdu olarak kullanıldı. 1961'de çıkan yangın mevlevihanenin büyük bölümünü yerle bir etti. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde teberrukat deposu olarak kullanılan eser, 1997'de yeniden yandı.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
27/11/2010

26 Kasım 2010 Cuma

Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nda Naipaul ve Hilmi Yavuz etkisi


Nobelli yazar V.S. Naipaul'un onur konuğu oluşuna yönelik tartışmalarla günlerdir basını meşgul eden Avrupa Yazarlar Parlamentosu toplantısı dün İstanbul Hilton Otel'de başladı. Naipaul tartışmalarının gölgesinde kalan etkinliğin açılışı sönük geçti. Etkinliğin yerli 'onur konuğu' Yaşar Kemal ise ne Naipaul konusunda bir görüş bildirdi ne de bir konuşma yaptı. Naipaul'u protesto ederek toplantıya katılmayacağını duyuran Cihan Aktaş açılışa geldi. Moderatörlerden yazar Cem Akaş ise bu tartışmalardan dolayı görevini bıraktı.

Dünyanın dört bir yanından pek çok yazarın katıldığı açılışta davetlilerde bir isteksizlik ve sessizlik hakimdi. Herkes etkinliğe katılan yazarların, tartışmalar sonrasında fikirlerini merak ediyordu. Yazarların kimi görüş bildirmemeyi tercih etti, kimisi de yaşananların gereksizliğini savundu. Kısacası herkesin iyi kötü bir sözü vardı. Toplantının ilk konuşmasını yapan 2010 Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, "Edebiyat birbirimizi anlamamızı sağlayacak en büyük araç." dedi. Naipaul etkisi oturumlarda da kendini gösterdi. Kimi yazarlar 'Asıl sorunumuz bu' deyip meseleyi tartışmaya açtı. Bazı komisyonlarda ufuk açıcı konuşmalar yapılırken, yabancı yazarların çoğunun hazırlıksız, 'ellerini kollarını sallayarak gelmeleri' eleştiri konusu oldu. Avrupa'nın pek bilinmeyen yazarlarının davet edilmesi de bir başka eleştiri konusu oldu. Oturumların ilk gününe Haydar Ergülen, Murat Uyurkulak, Sema Kaygusuz, Fatih Özgüven, Murat Menteş gibi isimler çeşitli nedenlerden dolayı katılmadı.

DEMOKRATİK BİR DÜNYA İÇİN ELEŞTİRİ

Daha sonra kürsüye Doğan Hızlan çıktı. İstanbul'un edebiyatın da başkenti olduğunu söyleyen Hızlan, dünya yazarlarının birbirini tanıması için bu toplantının çok önemli olduğunu söyledi. Ülke yazarlarının birbirlerini sadece övgü dolu cümlelerle anlatmamalarını gerektiğini belirten Hızlan, "Yazarlar kendi ülkelerini ve başka ülkeleri daha demokratik bir dünya için eleştirmesi gereken insanlardır." dedi.

Murat Belge, konuşmasında 'edebiyat' ve 'literatür' kelimelerinin sınırlarını ve sınırsızlığını çizdi. Yazarın kendisine dürüst davranarak yazmaya başladığını söyleyen Belge, "Bir dünya edebiyatı düşünülecekse, mutlak bir özgürlük olmal. Her türlü inancı, düşünceyi dile getirme ve eleştirme gücüne sahip olunmalı." dedi.

Adalet Ağaoğlu heyecanlı bir konuşma yaparak biraz ironik bir şekilde, "Naipaul'un gelmemesinin Haçlı seferlerini püskürttük anlamına geldiğini" söyledi. Ağaoğlu, "Biz Avrupa Birliği'ne katılsak dahi Türkiye Cumhuriyeti'nin insanını onlar anlayamayacak; ama yazarlarla diyalog kurarsak birbirimizi daha iyi anlarız. Yazarların hep ideolojik görüşleri vardır. Naipaul'un burada olmaması beni üzdü. Kendisini çok fazla tanımıyorum. Dünyanın gidişini nasıl görüyor. 11 Eylül olayları sonrası ABD başta olmak üzere dünyada yaygın bir şekilde İslam düşmanlığı başladı. Bunları kendisiyle konuşmak isterdim." dedi.

Toplantıdaki en politik konuşma ise İngiliz asıllı yazar Hari Kunzru'dan geldi. 301. maddeye ve kültürel muhafazakârlığa değinen Kunzru, "Naipaul'un gelmemesine üzüldüm. Aslında bu toplantıda her türlü görüşün olması gerekir. Orhan Pamuk ve Hrant Dink'in düşüncelerinden dolayı Türkiye'de neler yaşandığını gördük. Hrant Dink öldükten sonra Türk güvenlik güçleri katilleriyle poz verdiler. Burada 301. madde de tartışılmalı." dedi.

İskender Pala ise 'Edebiyatın içeriği değişiyor mu, bir eksen kayması var mı?' sorusunun peşinden özellikle günümüzde gençlerin okuma ilgilerinin ne ölçüde farklılaştığını anlattı. Açılışın son konuşmasını ise Hintli yazar Vikram Seth yaptı. Dünya edebiyatında sınırların kalktığını söyleyen Seth, edebiyattaki bu ayrımın kütüphanecilere kalması gerektiğini belirtti. Avrupa Yazarlar Parlamentosu öğleden sonra düzenlenen dört ayrı oturumla devam etti. Oturumlar bugün de devam edecek ve yarın bir deklarasyon yayımlanacak.

Naipaul gelmedi Cihan Aktaş geldi

Konuşmaların sonunda, gözler geçtiğimiz günlerde toplantıya katılmayacağını duyuran yazar Cihan Aktaş'a yöneldi. V. S. Naipaul'un gelmemesi üzerine toplantıda hazır bulunduğunu söyleyen Aktaş, "Yeni bir ırkçılık söylemini geliştiren bir yazarın açılış konuşmasını yapacağı bir toplantıya katılmama hakkımın olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla gelmek istememiştim ama ortaya çıkan tepkiler dikkate alındı ve Naipaul gelmedi. Ben de konuşmamı hazırladım, toplantı da ilgimi çekiyordu. Bu yüzden bugün geldim." dedi. Katılmayacağını duyuran Beşir Ayvazoğlu ise açılışta yoktu. Ne Hilmi Yavuz'un ne de Cihan Aktaş'ın Naipaul'u tanımadığını iddia eden Cem Akaş ise moderatörlük görevini bırakma nedenini "Parlamento organizatörlerinin ve İstanbul 2010 yöneticilerinin, yaptıkları seçime sahip çıkamamalarını, linç haykırışlarına set çekemeyişlerini, Naipaul'a tam da bu durumda her türlü güvenceyi verip gelmesini sağlamamalarını, tersine yazarın endişesini fırsat bilerek konuyu kapatmaya çalışmalarını kınıyorum." diyerek duyurdu.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
26/11/2010

24 Kasım 2010 Çarşamba

Anti-Islam writer is not guest of honor at meeting

Dündar Hızal from the İstanbul European Capital of Culture Agency, who is the coordinator for the upcoming meeting of the European Writers’ Parliament in İstanbul, has denied reports that controversial writer Sir Vidiadhar Surajprasad Naipaul, widely known as V.S. Naipaul, had been invited as a guest of honor at this event.

Reports to this effect had drawn the strong ire of many Turkish authors and poets. Some Turkish writers have already announced their intention to boycott the event, while others have declared that it is an insult to Muslims to invite Naipaul to the European Writers’ Parliament as a guest of honor.

Naipaul is a Trinidadian writer of Indian descent who won the Nobel Prize in Literature in 2001. He caused an outcry in 2001 by comparing the “calamitous effect” of Islam on the world with colonialism. He claimed that Islam had both enslaved and attempted to wipe out other cultures.

On Monday, Hızal stated that Naipaul was not a guest of honor but that that he was, however, one of the 100 writers invited to the event. “The only guest of honor at the event will be [veteran Turkish writer] Yaşar Kemal. Otherwise, there is no other guest of honor. V.S. Naipaul is one of the 100 writers invited to the meeting,” he noted.

Hızal’s remarks, however, contradicted an earlier press statement that indicated Naipaul would be one of the guests of honor at the meeting. Asked whether Naipaul would change his mind about attending the event in the face of mounting criticism in Turkey, Hızal said: “Naipaul is someone who is rather closed to the outer world. He may not be aware of the developments in Turkey, but the agency representing him is fully aware of what is going on. The agency will probably share this [the criticism] with him. I do not think he will change his mind about the invitation.”

Poet and philosopher Hilmi Yavuz found Hızal’s explanation unconvincing and asked why the İstanbul European Capital of Culture Agency had not denied the reports of Naipaul’s role invitation as guest of honor when they first emerged.

Musa İğrek, İstanbul
Today's Zaman
24/11/2010

V.S. Naipaul İstanbul'a gelmiyor

Hint asıllı Nobelli yazar V. S Naipaul yarın İstanbul'da başlayacak Avrupa Yazarlar Parlamentosu'na gelmiyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından etkinliğin onur konuğu olarak davet edilen ve açılış konuşması yapacağı duyurulan yazara, aleyhinde yükselen tartışmalar sonrasında İstanbul'a gelmemesi nazikçe iletildi. Dün akşam saatlerine kadar Naipaul cephesinden herhangi bir açıklama gelmedi. Etkinliği düzenleyenler krizden çıkış için önce Naipaul'a Türkiye'de, kendisi aleyhine oluşan gergin havayı anlatarak nazikçe İstanbul'a gelmesinin doğru olmayacağını aktarmaya karar verdi. Naipaul bu 'nazik' uyarıya rağmen Türkiye'ye gelmek isterse söz konusu davet geri çekilecek. Uçak bileti ve otel rezervasyonları hazır olan Naipaul'un bu akşam İstanbul'a gelmesi bekleniyordu.

Öte yandan yazara yakın kaynaklar, Naipaul'un reddedilen kişi durumuna düşmemek için bugün bir açıklama yapacağını ifade etti. Naipaul'un İslam'a ve Müslümanlara hakaret eden sözlerini Hilmi Yavuz'un köşesinde duyurmasından sonra Türk basınında yoğun bir tartışma yaşandı. Yazar ve aydınların büyük bir kısmı Naipaul aleyhinde görüş bildirerek etkinliğin onur konuğu olarak davet edilmesini ve açılış konuşmasını yapacak olmasını eleştirdi. Etkinliğe davet edilen Cihan Aktaş ve Beşir Ayvazoğlu yaşananların ardından programa katılmayacaklarını duyurdu. Müslümanları 'geri zekâlı', 'yaratıcı olmayan', 'hiçbir şeyi başaramayan' bir güruh olarak gören ve Cemil Meriç'in ifadesiyle "Allah'ın belası" Naipaul, bir anlamda istenmeyen adam durumuna düştü.

Etkinliği düzenleyen koordinatörlerin çelişkili ve kafa karıştırıcı açıklamaları bir yana bu 'zor' durumdan nasıl çıkılabileceği konuşuldu. Naipaul'un İngiltere'deki ajansı Türkiye'deki yetkililerden güvenlik tedbiri alınmasını istedi. Olayın dünya basınına da yansıması üzerine durum hassas bir hale geldi. Öyle ki Türk Hava Yolları etkinliği düzenleyenleri arayarak Naipaul'un gelip gelmeyeceğinin bildirilmesini istedi ve buna göre güvenlik tedbirleri alacağını belirtti. Naipaul'un bugün yapacağı açıklama sonrasında olayın nasıl bir boyut kazanacağı ise merak konusu.

V.S. Naipaul Hakkında Resmi Açıklama

Avrupa Yazarlar Parlamentosu Adına Dündar Hızal: "V. S. Naipaul’un Avrupa Yazarlar Parlamentosu’na katılımının Türk medyasında politize edilmiş olması etkinliğin asıl amacını ve V.S. Naipaul’un bir edebiyatçı olarak yapacağı katkıyı gölgelemiştir. Bu sebeple, Avrupa Yazarlar Parlamentosu organizatörleri ve V.S. Naipaul arasındaki karşılıklı uzlaşma neticesinde yazar Avrupa Yazarlar Parlamentosu’na katılımını 23 Kasım 2010 tarihi itibariyle geri çekmiştir."

V. S Naipaul Adına Andrew Wylie, The Wylie Agency: "The politicization of the conference in the Turkish media in regards to Sir V.S. Naipaul’s participation has altered the original conception of the event and Sir V.S. Naipaul’s contribution to it as a celebrated author. For this reason, by mutual agreement between the EWP and Sir V.S. Naipaul, Sir Vidia has withdrawn his attendance at the European Writers’ Parliament (EWP) as of today, 23rd November 2010."

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

24/11/2010

23 Kasım 2010 Salı

Meğer Naipaul onur konuğu değilmiş!


Hint asıllı Nobel Ödüllü yazar V.S. Naipaul'un 25-27 Kasım tarihlerinde düzenlenecek Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun onur konuğu olarak davet edilmesine tepkiler artınca 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı geri adım attı. Etkinliği düzenleyenler dün bir toplantıyla krizi değerlendirdi. Tepkileri sorduğumuz koordinatör Dündar Hızal, Naipaul'un onur konuğu değil, davetli 100 yazardan biri olduğunu söyledi.

Hızal'ın bu açıklaması kafaları biraz daha karıştırırken bir çelişkiyi de ortaya koydu. 12 Kasım'da basına gönderilen metinde "Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun Onur Konukları Yaşar Kemal ve V.S. Naipaul... Yaşar Kemal'in Onur Konuğu olarak katılacağı etkinlikte açılış konuşması Nobel Ödüllü yazar V.S. Naipaultarafından yapılacaktır." ifadesi yer alıyordu. Pek çok gazete etkinliğin onur konuğunun Yaşar Kemal ve V.S. Naipaul olduğunu duyurdu. Ajans bugüne kadar bu haberleri yalanlamadı, ta ki kamuoyundaki tepkiler büyüyene kadar.

Naipaul'un Müslümanları 'gerizekâlı', 'yaratıcı olmayan', 'hiçbir şeyi başaramayan' bir güruh olarak gördüğünü ilk kez Hilmi Yavuz köşesinde duyurdu ve ardından tartışma büyüdü. Davetli yazarlardan Cihan Aktaş ve Beşir Ayvazoğlu toplantıya katılmayacağını açıkladı. Pek çok yazar da eleştirilerini dile getirdi.

Etkinliğin koordinatörü Dündar Hızal ise basında çıkan haberlere işaret ederek şöyle bir açıklamada bulundu: "Basın bülteninde Yaşar Kemal'in onur konuğu olduğu ve Naipaul'un açılış konuşması yapacağı ifadesi geçiyor. Onur konuğunu tek başına da okuyabilirsiniz, birlikte de. Tartışmayı başlatanlar sadece basında çıkan haberlere değil keşke basın bültenine de baksaydı. Türk edebiyatının en yaşlı ve yabancıların da en çok bildiği yazarlarından biri olduğu için programın onur konuğu sadece Yaşar Kemal. Yoksa onursal bir kurum söz konusu değil. Naipaul da davet edilen 100 yazardan biri sadece."

'Naipaul açılış konuşmasını yapacak' cümlesini sorduğumuzda ise Dündar Hızal "Açılış konuşmasında sadece Naipaul yok. Adalet Ağaoğlu, Murat Belge, Hari Kunzru, İskender Pala da var. Gelirse Naipaul da onlardan biri olacak. Naipaul'un yapacağı özel bir açılış konuşması olmayacak." cevabını verdi.

Peki Naipaul'un bu gelişmelerden haberi var mıydı? Hızal, yaşananları şöyle anlattı: "Naipaul, dış dünyaya çok kapalı bir insan. Kendisinin değil de onu temsil eden ajansın bu gelişmelerden haberi var. Bunu muhtemelen onunla paylaşacaklardır. Kararının değişeceğini düşünmüyorum. Şu an bileti kesildi, otel rezervasyonları yapıldı. İsterse gelir, İstanbul'u gezer ve gider; isterse gelir, konuşmasını yapar veya hiç gelmez. Naipaul'un ajansı 'Bu tip meseleler dünyanın her yerinde oluyor. Biz 200'den fazla yazarı temsil ediyoruz.' dedi ve yaşananları önemsemedi."

Cihan Aktaş: 'Başka hiç mi Avrupalı yazar yok'

2010 Ajansı'nın açıklamasından sonra görüşlerine başvurduğumuz Cihan Aktaş ise şöyle konuştu: "Naipaul onur konuğu değilse bile öyle bir algı oluştu, kaldı ki açılış konuşması yapması da önemli bir taltiftir ve bu taltifi hak etmediği kanısındayım kendi adıma. Müslümanlığın büyük anlam olduğu bir ülkede gerçekleşen ve Avrupa ufkuna da göndermede bulunan böyle bir toplantı, açılış konuşmasını insanlık toplumunun barış içinde yaşama ve kardeşliği konusunda kaygılara sahip, kültürel meseleler alanında, özellikle "medeniyetler çatışması" diye öne sürülen bir bağlamda olumlu, yapıcı, çığır açan, vicdanları rahatsız edecek ifadeler barındırmayan eserler vermiş bir yazar yaptığında amacına ulaşır. Doğu ve Batı, İslam ve Batı arasında sürekli çoğaltılan çatışmacı, İslamofobiyi besleyen söylemlerin karşısında yapıcı bir dil geliştirmiş hiç mi Avrupalı yazar yok..."
Hilmi Yavuz: 'Haber çıktığında ajans neden yalanlamadı?'

Tartışmayı başlatan Hilmi Yavuz, çelişkili açıklama üzerine şöyle dedi: "Yaşar Kemal ve V. S. Naipaul'un onur konuğu olacağı haberini Zaman gazetesinden ve pek çok gazeteden daha okudum. Ben de kendi yazımı bunun üzerine yazdım. Zaman ve öteki gazeteler herhalde bunu kendilerinden uydurmadılar. Peki, haber gazetelerde çıktığında ajans neden bunu yalanlamadı." Hilmi Yavuz "Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun 'Onur Konuğu' Naipaul'u tanıyalım" başlıklı yazısında Nobelli yazarın Müslümanlar hakkında aşağılayıcı ifadelerine dikkat çekerek şöyle demişti: "Bu toplantıyı düzenleyenler ve destekleyenler, herhalde 'Onur Konuğu' olarak davet edilen V.S. Naipaul'u tanımıyorlar. 'Ödül budalası' bir toplum olduğumuz için, Nobel Edebiyat Ödülü'nü almış olmasını, onun bizi 'onur'landırmaya yeteceğini düşünmek maluliyetine düşüyoruz. Peki, kim bu Naipaul? Bu yazının hiçbir etkisi olmayacağını bile bile, gene de 'onur konuğu'nun kimliğini ortaya koymanın, yazar sorumluluğumun bir gereği olduğunu düşünüyorum. (...) Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun Türkiye temsilcileri ve bu oturumda konuşmayı kabul eden yazar dostlarımız, Müslümanları, bunca hakareti reva görerek aşağılayan bu adamla yan yana oturmayı nasıl içlerine sindirecekler?"

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
23/11/2010

22 Kasım 2010 Pazartesi

İstanbul'da 'hikâyeli' bir koleksiyon

Hoca Ali Rıza'nın 1917 tarihli İftar Sofrası adlı tablosu ile İtalyan ressam Giovan Battista Ruoppolo'nun 17. yüzyılda yaptığı natürmort çalışması birbirine ne söyler? Peki, Ferruh Başağa'nın ve Marco Tirelli'nin yan yana duran tabloları?.. "Bu sergide küratör değil, hikâye anlatıcısıyım ben." diyen küratör eserlerin kendi aralarında sessizce konuştuklarını söylüyor. Bunun yanı sıra ortak bir zemine değdiklerini de dile getiriyor. O halde hikâyenin kahramanlarına eğilme vakti geldi...

Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde açılan ve zamanlar arası bir diyaloğa davet eden sergi, 'PastPresentFuture' (GeçmişŞimdiGelecek) ismini taşıyor. Avrupa'nın en büyük kurum koleksiyonlarından UniCredit Sanat Koleksiyonu ve Yapı Kredi Sanat Koleksiyonu'ndan seçilen eserleri İstanbul'a getiren sergide 90 eser yer alıyor. Küratörlüğünü UniCredit&Art Scientific Comission Yönetim Kurulu Başkanı Walter Guadagnini'nin yaptığı sergi, Avrupa sanat tarihinde dört yüzyıla yayılan bir dönemi kapsıyor ve çağlarla diller arasında diyalog kurmayı hedefliyor.

ŞEHRE GÖRE DEĞİŞEN SERGİ

'PastPresentFuture'da, Giovanni Girolamo Savoldo ve Dosso Dossi gibi ressamların eski tabloları, Kurt Schwitters'ın kolajları, Giorgio de Chirico'nun tuvalleri, Tony Cragg, Stephen Balkenhol ve Giulio Paolini gibi sanatçıların enstalasyonları ve Andreas Gursky ile Thomas Struth'un fotoğrafları gibi önemli eserlere yer veriliyor. Türkiye'den ise Osman Hamdi Bey, Hoca Ali Rıza, Ferruh Başağa gibi ustaların tabloları var. Küratör Guadagnini, sergiyi şöyle anlatıyor: "İstanbul'da farklı kültürler arasında köprü kurmak bizim için çok önemli. Bir dizi sanat eseri değil, bir dizi sanatçı arasında diyalog kurmak amacımız. Sergi hangi şehre gittiyse ona göre şekil aldı, anlam kazandı. Eserler arasında sessiz bir diyalog var. Bu da koleksiyonlar arasında, küratörler arasında ve daha genel anlamda bu eserlerin ortaya çıktığı kültürler arasında diyaloğa dönüşmektedir."

Sergi, Klasik Üzerine, Yüce ve Pitoresk, Metropolis, Beden Dili, Yüz Yüze, Arzu Nesneleri ve Geometri Üzerine adlı başlıklara ayrılmış. Her bölümde eserler arasında ortak noktalar yakalamak mümkün. Dahası, aralarında uzun yıllar olsa da aynı temaların peşinde koşan sanatçıları görebiliyorsunuz.

Metropolis bölümünde fotoğraflar ağırlıkta. Mimari ve kentsel yapılanmayı sorgulayan işler yer alıyor. Şehrin içindeki yalnız insana odaklanılmış. Andreas Gursky imzalı çalışmaların yanında Gabriele Basilico, Fischli&Weiss, Lorca diCorcia ve Wolfgang Tillmans'ın eserleri sergileniyor. Beden ve yüz tasvirlerinin yer aldığı "Beden Dili" ve "Yüz Yüze" bölümleri bireyin çevresiyle olan ilişkisine yer veriyor. Yüzün bin bir hali sanatseveri karşılıyor. "Arzu Nesneleri" başlıklı bölümde ise Tony Cragg'in enstalasyonu, Ruoppolo'nun natürmortu ve Andy Warhol'ün ünlü 'Çiçekler'i dikkat çekiyor. Eserlerin ortak noktası, günlük hayatın detaylarına yönelmeleri. Geometri Üzerine bölümünde soyut ve figüratif kompozisyonlar sunuluyor.

'PastPresentFuture' için sanat tarihinde görsel bir yolculuk denilebilir. Sergi, hem kültürler arasında hem de resim, fotoğraf, enstalasyon ve heykellerin yan yana konduğu antik ve çağdaş eserlerle sanatlar arasında diyalog kuruyor. Sergideki tüm bölümleri gezdikten sonra "Bu sergide küratör değil, hikâye anlatıcısıyım ben." diyen küratöre hak vereceksiniz. Zira her eser kendi hikâyesini anlatırken, diğer eserlerle olan diyaloğunu da gözler önüne seriyor. 'PastPresentFuture', 7 Ocak 2011'e kadar ziyaret edilebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

22/11/2010

11 Kasım 2010 Perşembe

Tophane'de asayiş berkemal

Tophane tramvay durağından inenler, akşam trafiğinin stresinden gıdım gıdım ilerleyen arabalarında bekleyenler, dün merakla Boğazkesen Caddesi'ndeki polis ekiplerini izliyordu. Caddenin başındaki ekipleri geçtikten sonra yol boyunca etrafı kolaçan eden polisler vardı bu kez. Biraz daha ilerleyince işin aslı astarı anlaşılıyordu.

Malum Tophane saldırısının ardından yaklaşık bir ay geçti. Galeriler yeni sergilerini açarken artık polisler de bu açılışların müdavimleri oldular. Geçtiğimiz hafta Piartworks ve Daire Sanat'ın sergi açılışlarına uzaktan uzağa polisler de eşlik etmişti. Önceki günkü açılış ise Outlet İstanbul'daydı. Tophane saldırılarının gerçekleştiği ana mekândan biri olan galeri, Bengü Karaduman'ın ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapmak için hazırdı. Karaduman'ın son dönem video, heykel ve neon çalışmalarından oluşan 'Burdayım' isimli sergiye destek için biz de 'buradayız' diyen pek çok sanatsever vardı.

Sivil polislerin de katıldığı araya telsiz seslerinin karıştığı açılışta, asayiş berkemaldi. Yeni bir vakanın yaşanmasını kimse beklemiyordu elbette. Ama yine de tedirgin bir bekleyiş vardı. Galerinin sıcağından kendini dışarı atan kalabalık, ayaküstü dedikodulara çoktan başlamıştı. Kimileri açılışta neden içki ikram edilmediğinden söyleniyordu, kimileri de serginin güvenlik güçlerinin gölgesinde açılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu.

İçkisiz açılışın nedenini anlamak zor olmadı. Yöneticiler 'meraklı'sına açıklama yaparken biz de kulak verdik. Outlet yöneticileri, saldırıdan sonraki bu ilk sergiye mahsus bir karar almış. Amaç minik bir test, "Tophane halkı bizden mi, yoksa içkiden mi rahatsız?" diye. Zira geçen hafta açılış yapan galerilerden birileri şikâyetçi olmuş. Kimi galerilere ihtar çekilmiş. Outlet bu içkisiz tavırla Tophanelileri test etmek niyetinde. Bakalım sonuç ne çıkacak? Bengü Karaduman, sergisinde gerçekliği görme biçimlerine odaklanıyor. Rüyalar, aynalar ve sandalyeler etrafında kurguladığı sergi üç bölümden oluşuyor: Güncel olaylar, rüyalar ve gerçeklik algısı. İzleyici gerçekliğin halleri ile karşılaşıyor. Karaduman, sanatçının grup sergisinde bir söz söylerken, kişisel sergide uzunca bir cümle kurabildiğini belirtiyor: "O uzun cümleyi kurmak insanı mutlu ediyor."

Sanatçı, Tophane saldırısı hakkında da şöyle diyor: "Galeri saldırılarına alışık değiliz ama yurtdışında bunun örnekleri var. Şaşırtıcı gelmedi bana. Tabii ki bir baskı oluşturdu, tekrar açılacak mı galeriler vs? Diğer meslek grupları işlerini bir şekilde icra ediyorlar. Saldırı bir berberin de başına gelebilirdi. Biz de mesleğimizi icra ediyoruz. Her şartta devam etmek zorundayız. Biraz neşeyle bakmak gerekirse şöyle diyebilirim; iletişim kurmanın bir biçimi yaşanan saldırı. Başka türlü bir iletişim kuramıyorlar belki, güzel değil ama... Yeni başlangıçlar hep tepkilidir. İki tarafın da alışmak için çaba göstermesi lazım."

İlk kişisel sergisinin polisler eşliğinde olacağını hiç düşünmediğini söyleyen Karaduman, "Sergiyi ilk ziyaret eden polisler oldu. Onlar da güzel oldu dediler. Böyle bir diyalog oluştu." diyor. Tophane'deki buzlar yavaş yavaş eriyor gibi. Bakalım manzara ne zaman netleşecek? Sergi 18 Aralık'a kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

11/11/2010

6 Kasım 2010 Cumartesi

Bu müzeyi Muvakkit Nuri Efendi de görseydi keşke


Ben, Saatleri Ayarlama Enstitü-sü'nden Hayri İrdal. Hemen "Sen de nerden çıktın Hayri Bey?" diye söylendiğinizi duyar gibiyim. Beni tanıyanlar öyle okuma yazma ile pek alâkam olmadığını bilir.

Zaman işte. Kime göre, neye göre tayin edeceksiniz? Bilen bilir, hep söylerim, hayat benim için iki eli cebinde uydurulan bir masal. Bazen düşeriz işte öyle sonsuz bir rüyanın içine. Düştüm sizin zamanınıza. Esaslı bir nedenim var. Saate ve zamana olan tutkumu yenemeyip Dolmabahçe Sarayı'nda açılacak Saat Müzesi'ni görmek için yola çıktım. Dünya meşgalesini bir yana bırakmanın vaktiydi benim için.

Azizim, nuru aynim, ustam Muvakkit Nuri Efendi'nin "Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekân insanla mevcuttur!" sözünü yanıma alıp bir gölge gibi süzüldüm. Gördüklerimi ve işittiklerimi yazmak, gelecek nesillere karşı en büyük vazifemdir, bilirsiniz. Ben de size gördüklerimi yazacağım.

Malum-ı âlîniz, 2004'te açılan Milli Saraylar'a bağlı Dolmabahçe Sarayı Saat Müzesi beş yıl kadar ziyaretçilerini bekledi. Kuş uçmaz kervan geçmez bir köşecikte, kimsenin haberi yok tabii buradan. Halbuki sarayın saatleri yaklaşık sekiz yıllık bir tamirin ardından buraya konulmuştu. Derken 2009 geldi. Müzenin bakımı, yeni vitrinler, müzecilik anlayışları gibi nedenlerle kapıya kilit vuruldu. Bu yenilenme telaşı bizim Saatleri Ayarlama Enstitümüzdeki koşturmacayı hatırlatmadı değil. Dolmabahçe Sarayı Harem Bahçesi'ndeki eski İç Hazine binasında yer alan müze, bu bir yıllık ayrılığın ardından yeni yüzüyle dün kapılarını açtı. TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin ve beraberindekilerin bir anda sel gibi geldiği sarayda kalabalıktan yürümek zordu. Devlet erkânı işte. Bir yığın insan. Bir ara Halit Ayarcı'yı da o kalabalığın arasında görür gibi oldum. Bilirsiniz, o sever böyle işleri.

Önce açılış konuşmaları yapıldı. Mehmet Ali Şahin, zaman mefhumunun kültürümüzde çok önemli yeri olduğunu söyledi. Haksız değildi. "Bu tanıdık konuşmaları bir yana bırak Hayri Bey" dediğinizi duyar gibiyim. Sizin de benim gibi saatleri görme merakıyla yanıp tutuştuğunuzu hissedebiliyorum. Ağır ağır merdivenleri çıkıp kalabalığın tam tersi istikamete doğru gezmeye başladım. Buralar daha sakin. Tik takları duyabiliyorum.

Müzede, 18 ve 19. yüzyıl İngiliz, Fransız ustalarının yaptığı görkemli mekaniklerle 19. yüzyılda Osmanlı Mevlevi saat ustalarının yaptığı muhteşem eserler yan yana. Müzenin yeni vitrinleri, iklimlendirme ve ışıklandırmalar takdire değer. Gözüm saatlerin tamir edilmesinde büyük bir emeği olan Recep Gürgen ve Şule Gürbüz'ü aramadı değil. Muvakkit Nuri Efendi'yi konuşurduk belki de. Keşke ustam da görseydi bu müzeyi. Onu bırakın, Doktor Ramiz olsaydı hemen başlardı, "saat ve psikanalizm" diye.

Müzede saat hakkında epey malumat sahibi bir bey gördüm. Hafifçe kulak verdim. Birileri 'Şeyh Zamani Hayatı ve Eserleri' kitabım hakkında malumat ister diye çekindim tabii. Bilirsiniz "dinlemek, hiçbir şeye yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır. Ben de öyle yaptım." "Ayar saniyenin peşinden koşmaktır" derdi Muvakkit Nuri Efendi. Ona göre işlemeyen, kırılmış, bozulmuş bir saat hastalanmış bir insana benzer. Dikkatlice eğildim, saatler tıkırında, yani sağlıklı. Epey emek harcanmış...

Müzede 71 adet saat sergileniyor. Bunların içinde ünlü İngiliz usta George Prior'ın müzikli otomatları, Fransız altın kaplama konsol saatleri, müzikli saatler, Ahmet Eflaki'nin son yaptığı saat, Mevlevi ustalar Mehmet Şükrü ve Mehmet Muhsin'in türbülon saatleri, Seyyid Süleyman Leziz'in muhteşem astronomik saati, Osman Nuri'nin decimal saati yer alıyor. Annemin 'Mübarek' babamın 'Menhus' yani uğursuz adını taktığı ayaklı saate benzer eserler de vardı. Şaşırmadım doğrusu. (Mübarek'in adını bile duyunca halden hale giriyorum.) Saatler dünya mekanik saat koleksiyonları arasında önemli yere sahipmiş, öyle diyor buradakiler.

Hep söylerim, hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız. Ben de sizin için 'gerçek' bir hikaye yazdım okuyasınız diye. Belki birileri aşka şevke gelir de ülkemizin bu ilk ve tek güzelim Saat Müzesi'ne yolunu düşürür.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
06/11/2010

5 Kasım 2010 Cuma

İslam sanatlarını keşfetmenin vakti

Safevi işi 17. yüzyıl ahşap bir kapının alınlığında "Kapıcı, bu kapının sahibine mutluluk kapısını aç" diye yazıyor. Belki bir saraya, belki bir dergâhın sessiz köşesine açılan bu kapı, İslam sanatlarının hem estetiğini hem de derinliğini ele veriyor. Öte tarafta kitapsever bir müzik ve kitap sanatları hamisi Sultan II. Selim'in, Nigari mahlaslı Haydar Reis'e yaptırılan minyatürü. Zengin kürk astarlı, zer işlemeli cübbe giymiş gürbüz sultanın heybetine diyecek bir şey yok. Gözlerinizi daha irice açtığınızda ise sultanın arkasındaki incecik pencerelerin camlarında iki minik yazı içine çekiyor. Birinde "sultan", ötekinde ise kitap kurtlarına karşı bir dua olan "Ya kebikeç". Bu inceliğin karşısında susmakla yetiniyorsunuz. Yüzünüzü nereye çevirirseniz İslam sanatlarından örnekler görebileceğiniz bu şehirde "İslam sanatlarını keşfetmenin vaktidir" cümlesi biraz garip gelebilir. Lakin söz konusu sergi bu gözü kapalı bakışı tümden yok edecek cinsten.

Daha önce Londra, Paris, Madrid, Barcelona, Berlin, Lizbon gibi kentleri dolaşan Ağa Han Müzesi Hazineleri sergisi hem sunum hem de içeriğiyle İslam sanatlarına olan bakışı daha derinlere çekiyor. Küratör Benoit Junod sergi hakkında 'iddialı' cümleler sarf etmişti. Gönül rahatlığıyla 'Junod haklı çıktı' diyebiliriz. Zira etkileyici bir sergi var karşımızda. Sabancı Müzesi'nde açılan sergi, İslam sanatının Endonezya'dan Sicilya'ya, Endülüs'ten Çin'e uzanan farklı coğrafyalardaki yansımalarını gösteriyor. Sergideki minyatürler, el yazmaları, maden ve seramik üzerine işlemeler, yazı takımları ve dokumalar birer hazine niteliğinde.

Sabancı Müzesi ve Ağa Han Kültür Vakfı'nın işbirliğiyle düzenlenen serginin tanıtımı dün müzede gerçekleştirildi. Serginin, İslam sanatının Avrupa'dan Çin'e ulaşan bir coğrafyasını gözler önüne serdiğini söyleyen Nazan Ölçer şöyle devam etti: "Serginin, zaman zaman unuttuğumuz hoşgörü ve karşılıklı anlayış hislerini tazeleyeceğini umuyoruz." Ağa Han Kültür Vakfı Genel Müdür Luis Monreal ise "Sergide, çok parlak başyapıtların bir kısmını göreceksiniz. İstanbul için koleksiyondan seçilen eserler şimdiye kadarki en iyi sergiyi oluşturuyor. Katalog da en iyisi.'' dedi.

Sergideki eserler öyle her yerde kolayca göreceğiniz cinsten değil. Serginin büyük bir kısmını kitap ve hat sanatları eserleri oluşturuyor. Sergide 'Efsane İstanbul' sergisini kurgulayan mimar Boris Micka'nın 'teknolojik' dokunuşlarını hemen hissediyorsunuz. Sergi kurgusu, sanatseverlere farklı bir deneyim yaşatıyor. Ziyaretçiyi interaktif bir alana davet eden sergide, dokunmatik ekranlar yardımıyla İranlı şair Nizami'nin Hamse'sini, Hüseyin el-Vaiz el Kaşif'in masal derlemesini, Firdevsi'nin Şehname'sinin 1492 ile 1654 tarihli nüshalarını ekranlardan Farsça, Türkçe ve İngilizce okuyabiliyorsunuz.

Bunun yanı sıra, kenarları ince ince tezhiplenmiş usta hattatlara ait Kur'an-ı Kerim'ler ve 17. yy'da yapılmış minyatür ebrular dikkati çekiyor. Aslında sergideki her eserin dinlenecek bir hikayesi var. Onları tek tek anlatmak mümkün değil elbette. İyisi mi 27 Şubat 2011'e kadar sürecek sergiye, yolu düşürmek. Öyle ki, hemen yanı başımızdaki İslam sanatları hazinemiz, gözümüzde daha da değerlenecektir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

05/11/2010

4 Kasım 2010 Perşembe

Çarlık Rusya'sının resmidir!


Tolstoy'un ünlü romanı Anna Karenina'nın ilk cümlesi şöyledir: "Mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." Bu sözler 19. yüzyıl çarlık Rusya'sının yaşadığı halleri özetler biraz da. Rus halkının yaşadığı zor zamanların etkisi sadece edebiyata yansımaz. 19. yüzyıl Rus resim sanatı da bu ağıttan beslenir. Daha çok Rus klasiklerinden aşina olduğumuz zihnimizde yer eden manzaralar bu kez tablolarla karşımızda. "Çarlık Rusya'sından Sahneler: Rus Devlet Müzesi Koleksiyonu'ndan 19. Yüzyıl Rus Klasikleri'' adlı sergi, Rus resim sanatını ayağımıza getirdi. Pera Müzesi'nin iki katına kurulan, bu irili ufaklı tablolar aşkın, acının, sefaletin ve ölümün kol kola gezdiği dönemin Rusya'sını anlatıyor. Hayatın ta kendisini sunan sergide, İlya Repin, Venetsianov, Pavel Fedotov, Vasiliy Perov, Nikolay Yaroşenko ve ladimir Makovski gibi dönemin büyük ustalarına ait 65 eser yer alıyor.

Pera Müzesi'nde dün düzenlenen toplantıya Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu Alexey V. Yerchov, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür ve Sanat İşletmeleri Genel Müdürü Özalp Birol, Rus Devlet Müzesi Müdür Vekili Evgenia N. Petrova ile serginin küratörü Tayfun Belgin katıldı. Sergiye girer girmez Gogol, Dostoyevski gibi büyük Rus yazarların eserlerini okuyormuşçasına bir hisse kapılabilirsiniz, zira manzara etkileyici. Dostoyevski'nin "Hepimiz Gogol'ün Palto'sundan çıktık." sözünü hatırlatıp sergideki eserler için Rus resim sanatının paltosundan çıkanlar diyebiliriz. Mutsuz insanlar, sefalet, küçük memurlar, yoksul kentliler, çocuklar ve köylüler... Her biri bu kez tablolara konu olmuş.

Volga Kıyısında Burlaklar adlı tablosunu Rusya'daki her çocuğun bildiği, Dostoyevski'nin yakın arkadaşı usta ressam İlya Repin'in şu sözleri sergiyi özetliyor: "Ben 60'ların insanıyım. Benim için Gogol'ün, Belinski'nin, Turgenyev'in, Tolstoy'un idealleri hâlâ yaşıyor. Mütevazı çabam, vargücümle düşüncelerimi gerçeğe yaklaştırmaktır: Çevremdeki yaşam beni olağanüstü etkiliyor ve huzursuz kılıyor, adeta kendiliğinden tuvale akıyor." Volga Kıyısında Burlaklar'da, Volga'da bir mavnayı çeken on bir burlak (yersiz, yurtsuz insan) yer alıyor. Repin, figürlerin iç dünyasını çok etkileyici bir şekilde resmetmiş. Serginin gözdesi bu tablo olsa da önünde uzun uzun durup, türlü hikâyeler düşleyeceğiniz pek çok tablo daha var. Ressamların inanılmaz gözlem gücünün sıradan insanları, nasıl içene çeken bir hikâyeye bürüdüğünü göreceksiniz.

St. Petersburg'un merkezinde bulunan Rus Müzesi, dünyanın en büyük Rus sanatı koleksiyonuna sahip. Müze 360 bin eserin sadece yüzde 2'sini sergileyebiliyor. Biraz takvim dışı yaşamak ve Rus klasiklerinin sarhoşluğuyla aynı dönemin resme olan etkilerini görmek için yolunuzu Pera Müzesi'ne düşürün. Sergi 20 Mart 2011'e kadar açık kalacak.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
04/11/2010


http://www.zaman.com.tr/newsDetail_getNewsById.action?haberno=1048619

Appreciation for Tanpınar crosses Turkey’s borders

Ahmet Hamdi Tanpınar, the 20th century Turkish author best known for his novel “Saatleri Ayarlama Enstitüsü,” or “The Time Regulation Institute,” used to complain during his lifetime that his work was underrated; that he could not realize his ideals.

However belatedly, this 20th century author’s appeal is expanding day by day; so much so that there is a sort of “literary rush” -- both from academic circles and from bookworms -- to the oeuvre of Tanpınar, who used to say he was subjected to “assassination through neglect.”

This newfound curiosity in Tanpınar was highlighted earlier this week in a two-day international symposium in İstanbul, held on the sidelines of the İstanbul Tanpınar Literature Festival (İTEF), Turkey’s first international literature festival, which ended its four-day run in its second year on Tuesday.

Academics, editors and translators of Tanpınar’s work, which has been translated into more than 30 languages, took part in the symposium, a joint effort by the Kalem Literary Agency -- the organizers of İTEF -- and the Mimar Sinan Fine Arts University’s Turkish literature department.

Titled “The Time of Tanpınar in Turkey and in the World,” the symposium was held on Monday and Tuesday at the university’s Fındıklı campus, which hosted a large group of guests who attended the symposium in order to take a closer look at the world of a writer whose work speaks to people from all walks of life.

The first day of the symposium got under way with a session in which authors Orhan Okay, Enis Batur and Doğan Hızlan recounted Tanpınar and his life story, followed by other sessions where literary translators from around the world spoke about Tanpınar’s work and contemporary poets recited several of Tanpınar’s poems.

A documentary on Tanpınar opened the second day of the symposium, where a session titled “Novelist Tanpınar” featured speeches by academics Seval Şahin and Erol Köroğlu. In her speech, Şahin, a specialist on contemporary Turkish literature, argued that “Mahur Beste” (Song in Mahur) was a novel composed “in the manner of an orchestra where each protagonist makes his/her voice heard.”

In the meantime Köroğlu, who presented an analysis of Tanpınar’s work that switched back and forth between literary styles, put forth in his presentation on how Tanpınar was influenced by the work of such masters as Marcel Proust, Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Fyodor Dostoevsky and Stendhal, highlighting similarities between protagonists Tanpınar created and those created by these literary giants.

Tanpınar’s 1949 novel “Huzur,” which was translated into English last year under the title “A Mind at Peace,” was also discussed during the symposium, with specialists arguing that the book was intended as “a comprehensive project that recounts the traditional Turkish culture,” as opposed to the general conviction that it is basically the story of a man’s love for a woman.

Süha Oğuzertem, another academic and literary critic who specializes in contemporary Turkish literature, also delivered a speech, during which he almost summarized the entire story of “Huzur,” which, he argued, actually “reveals its entire course in its first six paragraphs.” The symposium also explored Tanpınar’s poetry skills, of which the author once said, “I know what poetry is, and I couldn’t write it,” in a letter to literary translator-critic Adalet Cimcoz.

Poet Ömer Erdem explained why Tanpınar is today known as a novelist rather than a poet. “He knew what poetry really should be. What lies behind his confession that he ‘couldn’t write poetry’ is a political misfortune rather than a poetic insufficiency because Turkey has eaten away at him. There is a Tanpınar who could not write his own poetry. … Tanpınar’s poems were mere imitation, the imitation of his self.”

Musa İğrek, İstanbul
Today's Zaman
04/11/2010

3 Kasım 2010 Çarşamba

Sükûtun yerini alkış aldı


Kendi döneminde ilgi görmediğinden, ideallerine dokunamadığından yakınan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dünyası gün geçtikçe genişliyor. 'Sükût suikasti'ne maruz kaldığını söyleyen Tanpınar'a artık resmen bir akın var, hem akademi hem de okurlar tarafından. Türkiye'nin ilk uluslararası edebiyat festivali 'İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali' kapsamında düzenlenen iki günlük "Türkiye'de ve Dünyada Tanpınar Zamanı / Uluslararası Ahmet Hamdi Tanpınar Sempozyumu" dün sona erdi. Kalem Ajans ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü işbirliğiyle gerçekleşen sempozyuma yoğun bir ilgi vardı. Salonu dolduran kalabalık her renkten insana hitap eden, kuşatıcı bir yazarın dünyasını daha yakından görmek için buradaydı.

Önceki gün Orhan Okay, Enis Batur, Doğan Hızlan gibi yazarların Tanpınar'ı anlatmasıyla başlayan sempozyum, dünyanın dört bir yanından çevirmenlerin konuşması ve günümüz şairlerinin Tanpınar şiirlerini okumasıyla sürdü. Dünkü sempozyumda da renkli ve sıcak bir manzara vardı. Romancı Tanpınar başlıklı oturumda Seval Şahin, Erol Köroğlu ve Mehmet Tekin konuştu. Seval Şahin, Mahur Beste'nin, her kahramanın kendi sesini duyurduğu orkestralaşmış bir roman olduğunu söyledi. Tanpınar'ın hakkında çok yazılmayan Sahnenin Dışındakiler adlı kitabından yola çıkarak türler arası bir okuma yapan Erol Köroğlu ise Proust, Sartre, Camus, Stendhal ve Dostoyevski gibi ustalardan nasıl etkilendiğini ortaya koydu. 'Hazzın romanı' denilebilecek Huzur'daki teknik yapılanmadan söz eden Mehmet Tekin, Tanpınar'ın Huzur'u Nuran'a olan aşkını anlatmak için yazmadığını, kitabın klasik kültürümüzü dillendiren kapsamlı bir proje olduğunu belirtti.

Sema Uğurcan, Süha Oğuzertem, Emre Ayvaz ve Fatih Özgüven'in Romancı Tanpınar'ı anlattıkları bölüm, sempozyumun en ufuk açıcı dilimiydi. Süha Oğuzertem, "Huzur'un dünyası kitabın ilk altı paragrafında tamamlanır" dedikten sonra paragraf paragraf tüm romanı özetledi adeta. Tanpınar'ın farklı dünyalardaki insanları buluşturan bir zemin olduğunu söyleyen Emre Ayvaz ise eleştirel bir bakış açısı ortaya koydu: "Onunla güreşecek bir romancı olsaydı, Tanpınar bugün bu kadar üzerinde durulacak bir adam olmayacaktı. Ne yazık ki Tanpınar'dan başka ruhumuzu, çaresizliğimizi, elverişsizliğimizi, hâlâ halledemediğimiz sorunları kendine bakarak anlamlandırabileceğimiz başka bir yazarımız yok. Tabii bu onun kusurlarını görmemeyi gerektirmez. Romanlarında bazen romanın aleyhine çalışan bir dil, üslup tikine sahip bir yazar karşımıza çıkıyor." Fatih Özgüven, Reşat Nuri Güntekin'in Miskinler Tekkesi ile Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü arasındaki benzerlikleri, aynı tuhaflıkları anlattı. Murat Gülsoy ve Yekta Kopan, Tanpınar'ın 'güleryüzlü' metni Acıbadem'deki Köşk adlı hikâyesini neşeli bir dille çözümledi.

NE YAZIK Kİ ŞAİR OLARAK ANILAMADI

Adalet Cimcoz'a yazdığı bir mektupta "Şiirin ne olduğunu biliyorum ve yapamadım" sözlerini hatırlatırsak, şair olarak Tanpınar bölümünün ne denli hararetli geçtiğini tahmin edebilirsiniz. Tanpınar'ın şairliğinin tartışıldığı bölümde Abdullah Uçman, Ömer Erdem, Baki Asıltürk ve Mehmet Kalpaklı vardı. Tanpınar'ın Yahya Kemal'e olan sıkı ve derin bağlılığını anlatan Abdullah Uçman öldükten sonra bir şair olarak anılmak isteyen Tanpınar'ın bunu gerçekleştiremediğini, usta bir romancı olarak anıldığını söyledi. Tanpınar'ın bir şair sıfatını elde edemediğini belirten Ömer Erdem ise bu fikrini şöyle açıkladı: "Tanpınar şiirin ne olduğunu bilen gerçek bir estetti. Onun 'yapamadım' sözünün altında poetik yetersizlik değil, politik kadersizlik vardır. Türkiye yemiş bitirmiştir çünkü onu. Asıl aradığını, kendi şiirini yazamamış bir Tanpınar var. Tanpınar şiiri taklitte kalmıştır, en büyük taklidi kendisidir." Tanpınar dünyasından yansıyanlar bölümünde Tahir Abacı, Sadık Yalsızuçanlar ve Besim Dellaoğlu konuştu. Sempozyumun son bölümünde, biz haberi tamamladığımız dakikalarda ise Hilmi Yavuz, Beşir Ayvazoğlu ve Selim İleri Tanpınar'ı anlatıyordu. İki günün sonunda, Prof. Dr. Abdullah Uçman bir değerlendirme konuşması yaptı.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
03/11/2010

1 Kasım 2010 Pazartesi

Ağa Han hazineleri geliyor


"Bu sergi çığır açacak, herkes gelip şaşıracak." cümlelerini kurarken yüzündeki çocuksu heyecandan tüm yelkenleri suya indiriyorsunuz. Serginin küratörü Benoit Junod, büyük bir hazine olarak adlandırılan koleksiyonu anlatırken hemen uyarıyor: "Bu sadece bir sergi değil". Sakıp Sabancı Müzesi'nde, Ağa Han Kültür Vakfı'nın işbirliğiyle, 'Ağa Han Müzesi'nin Hazineleri' başlıklı sergi açılaacak. 5 Kasım-27 Şubat arasında düzenlenecek sergi, İslam sanat eserlerine sahip Ağa Han Müzesi'nin çok değerli eserlerini İstanbul'a taşıyor. 2007'den beri Londra, Paris, Madrid, Barcelona, Berlin, Lizbon gibi kentleri dolaşan sergi, ilk kez yolunu Müslüman bir ülkeye düşürüyor. Ağa Han Müzesi'nin Hazineleri, aynı zamanda 2013'te Kanada'nın Toronto şehrinde açılacak İslam eserlerinin sergileneceği Ağa Han Müzesi'ni de müjdeliyor.

Şii İmamî İsmailî mezhebinin 49. imamı olan Ağa Han, ülkemizde daha çok adına verilen mimarlık ödülleriyle tanınıyor. Harvard Üniversitesi'nden İslam tarihi bölümünden mezun olan Ağa Han, üniversitede okuduğu yıllarda koleksiyonerliğe merak salar ve bugünkü Ağa Han İslam eserleri koleksiyonu böylece oluşur. Özellikle 11 Eylül sonrası, Amerika'da oluşan İslam karşıtlığını yıkmak için yola koyulan sergi, insanları İslam kültür ve sanatı hakkında bilgilendirmeyi amaçlıyor.

Daha önce hiç görmediğimiz sanat eserlerinin sergileneceğini söyleyen Benoit Junod, iddialı cümlelerle devam ediyor sözlerine: "Sergide alışılmışın dışında çok modern bir sunum var, en önemli özelliği bu. İslam sanatları sergilerinin sunumu maalesef biraz sıkıcı, bizim sergimizde ise büyük bir merak hakim olacak. 'Efsane İstanbul' sergisini kurgulayan Boris Micka, bizimle bu sergi için çalıştı. Dijital bir sunum bekliyor ziyaretçileri. Mesela sergilenen bir minyatür kitabının, elyazmasının sadece tek bir sayfasını görüyorsunuz. Bu çok üzücü ama biz bu sergide dijital bir kitap gibi, sayfaları tek tek çevirme ve farklı dillerde okuma imkanı sunuyoruz."

Benoit Junod, ziyaretçilerin bu sergiyle kendi kültürleriyle gurur duymasını istediklerini söylüyor: "İstanbul'da da büyük bir zenginlik var. Ama biz sahip olduğu hazinenin farkında olmayanları ve Avrupalıyız deyip bu eserlere burun kıvıranları orta bir noktada buluşturmak istiyoruz." İstanbul'daki sergide, 800-1800'lere uzanan 156 eser yer alacak; Şah Tahmasp'ın ünlü Şehname'sinden minyatürler, İbn-i Sina'nın "El-Kanun fi't-Tıb"ın en eski elyazması, II. Selim'in Reis Haydar Nigâri'ye atfedilen portresi... Büyük bir heyecanla yola çıkan Ağa Han Müzesi'nin hazineleri bakalım neler getirecek.

Junod: Sanat, kültürler arası diyalogda büyük bir köprü

"Türkiye'de yazı devriminden sonra insanlar Osmanlıcayı okuyamıyor, Batı Avrupalı insanlar gibi. Dedelerinin kitapları öylece bekliyor. İslam sanatları tarihinde hat sanatının çok önemli bir yeri var. Sergiye gelenlere bu zengin sanatı tanıtmaya çalışacağız. Bir anlamda okumayı yeniden keşfedeceğiniz bir sunum olacak. İnsanları interaktif olarak serginin içine çekeceğiz. İslam sanatı çok ortada bir yerde duruyor. Batı sanatı çok göklere çıkarılırken İslam sanatı unutuldu maalesef. Bu mirası sadece İslam dünyasının değil, tüm dünyanın sahiplenmesi gerekiyor. Bugün asıl sorun cehalet. Medeniyetler çatışması değil ortada cehalet çatışması var. Bir Hıristiyan'a 'Kur'an'da Hz. Meryem geçiyor' dediğinizde çok şaşırıyor. Bu sergi insanların birbiriyle empati kurmasını sağlayacaktır. Sanat, kültürlerarası diyalogda büyük bir köprü."

Toronto'ya İslam eserleri müzesi

Benoit Junod: "Toronto'daki müzeyi ünlü Japon Mimar Fumihiko Maki tasarlıyor. Müslüman dünyasının değişik dönemlerinden ve bölgelerinden sanat eserlerinin derlenmesi, araştırılması, korunması ve sergilenmesi hedefleniyor. Müze ziyaretçilere, Müslüman uygarlıkların insanlık üstünde derin etki bırakan kültürlerini anlama imkanı sunacak. Müzenin koleksiyonunda bin kadar sanat eseri ve obje bulunacak. Gelişmeye ve büyümeye devam edecek. Seramik, madeni, fildişi, taş ve tahta, dokuma ve halı, cam ve neceftaşı nesnelerle parşömene yazılı nadide yapıtlar ve resimli kitaplar, İber Yarımadası'ndan Çin'e kadar geniş bir coğrafyada yaşayan Müslüman uygarlıkların sanatsal başarılarına genel bir bakış sunacak. Müze, İslam sanatının dünyadaki en önemli yapıtlarından bazılarına da yer verecek."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
01/11/2010