26 Ekim 2010 Salı

Dino'nun elleri Mardin'e dokundu


Sanatla bağlarını gittikçe kuvvetlendiriyor Mardin. Son birkaç yıl içerisinde bu gökyüzüne komşu kentte yapılan etkinlikler hem Mardin halkının hem de sanatseverlerin dikkatini çekiyor. Şehre büyük bir heyecan katan Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi ve Dilek Sabancı Sanat Galerisi bu kez ressam, karikatürist, illüstratör, dekoratör, sinemacı, tiyatrocu, yazar Abidin Dino'yu (1913-1993) ağırlıyor. 'Saman Sarısı' şiirinde, 'Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?' diye soruyordu Nazım Hikmet. Abidin Dino, Mardin'deki coşkuyu ve neşeyi görseydi kuşkusuz bir bayram havasını andıran açılıştaki manzarayı Nazım Hikmet'e sunardı. Abidin Dino için İstanbul dışında açılan bu ilk sergide gün yüzüne çıkmamış pek çok eser var.

"Abidin Dino Mardin'de-Seçme Yapıtlar 1930-1990" başlıklı sergi, dün Mardin'de açıldı. Açılışını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yaptığı sergiye, Mardin Valisi Hasan Duruer, Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi Dilek Sabancı ve Sakıp Sabancı Müzesi (SSM) Müdürü Nazan Ölçer ve davetliler katıldı. Abidin Dino'nun 1930-1990 yılları arasındaki dönemine ait 255 eserin yer aldığı sergi, Güzin Dino, Ferit Edgü ve Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonlarından seçilerek derlendi. SSM Müdürü Nazan Ölçer, "Şehrin ruhuna çok uygun olan bu sergi Mardin'e yeni bir nefes katacak. Dino'nun evrensel sanatının, Mardin'in çok kültürlü kent kimliğine vurgu yapan müzemizde sergilenmesi, Türkiye'de az görülen bir örnek teşkil ediyor." dedi. Bu arada Abdullah Gül'ün Abidin Dino ilo Paris'te tanıştığını ve evinde iki tane resmi olduğunu da ekleyelim.

Sürgünle yoğrulmuş bir hayatın sahibi Abidin Dino. Süvari Kışlası'ndan müzeye dönüştürülen mekânın sarı duvarlarına yerleştirilen eserleri, 20. yüzyılın çalkantılı hallerini anlatırken, Dino'nun dünyasını ve sanat güzergâhlarını da ele veriyor. Bir Osmanlı ailesinden gelen Abidin Dino'nun acılarla dolu olduğu kadar renkli bir hayatı var. Çelişkilerin başını alıp gittiği bir dönemde, 1937'de siyasal ortamdan dolayı Paris'e yerleşti. Burada Picasso, Tzara, Malraux ve Stein gibi ünlü isimlerle çalıştı. Türkiye'ye döndükten sonra siyasal baskılar altında çalışmaya devam etti, dedesinin vali olduğu Adana'ya sürüldü. Sanatını hep hayatın içinden biri olarak icra etti. Hastalıklar ölümüne kadar peşini bırakmasa da o hiç yılmadı. Sergide, Dino'nun bu zor hayatının gölgesinde gelişen sanat güzergâhlarını bir bir okumak mümkün. Abidin Dino Mardin'de adlı sergide, Neyzen Tevfik, Yahya Kemal, Bedri Rahmi gibi isimlerin portrelerinin yanı sıra otoportreler de yer alıyor. Roma Olimpiyatları çizimleri ve 1966 Dünya Futbol Şampiyonası için çektiği "Goal!" filmi için hazırladığı resimli taslaklar serginin diğer önemli eserlerinden.

İstanbul Sabancı Müzesi'nde geçtiğimiz yıllarda açılan 'Abidin Dino-Bir Dünya' sergisinden sonra Mardin'de Dino için açılan bu sergi de hak ettiği ilgiyi görecektir kuşkusuz. Zira Mardinlilerin ayağı artık müzeye alıştı. Bu kentin kendi sanat eserlerinin, el emeği göz nuru işlerin yer aldığı ve bir yıl içinde 100 bin kişinin gezdiği üst kattaki bölümün bunda etkisi çok. Bir yıl süreyle ziyarete açık kalacak sergide "İstanbullu Abidin" başlıklı belgesel ile "Goal!" filmi gösterilecek. Goal!, İstanbul'daki sergide çok ilgi görmüştü. Mardin'de de aynı meraklı gözlerin dikkatinden kaçmayacaktır.

Musa İğrek, Şeyhmus Ediz
Zaman Gazetesi
26/10/2010

20 Ekim 2010 Çarşamba

Yeni İstanbul ud sesiyle buluşuyor


Udun baştan ayağa kendine yer edindiği bir eserdir Peyami Safa'nın Fatih Harbiye'si. Doğu ve Batı arasında gidip gelen romanın kahramanı Neriman, uzun kararsızlıklardan, çatışmalardan sonra kemandan vazgeçip, kendi kültürüne o ilk tutkusu uda döner. Ud, Doğu'yu temsil eder, Batı'nın kemanı karşısında. Udun en sağlam yurdu İstanbul'dur aslında. Yahya Kemal'in deyişiyle "Eski İstanbul bir ud sesindedir." Artık Neriman'daki gibi bir dönüşe, bir kararsızlığa hacet yok. Yeni İstanbul, sahip olduğu güçlü ud sesini bu kez daha da yükseltecek. Hem de uluslararası bir düzeyde. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Klasik Türk Müziği Yönetmenliği, 'Yorgo Bacanos İstanbul Uluslararası Ud Festivali' düzenliyor. 25-31 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek festival, yalnızca Türk müziğinde değil, udun temel çalgılarından biri olduğu Akdeniz havzası ve Ortadoğu başta olmak üzere çok geniş bir kültür coğrafyasında 'efsane' olarak kabul edilen Yorgo Bacanos'un 110. doğum yıldönümüne armağan ediliyor. Festival mekânı ise Sirkeci'deki Sepetçiler Kasrı. Etkinliklerde dünyanın önde gelen udileri bir araya gelecek, atölye çalışmaları, seminerler, konserler ve resitaller gerçekleştirilecek.

Festivale yurtdışından Joseph Tawadros, Prof. Dr. Münir Nurettin Beken, Omar Bashir, Periklis Tsoukalas, Tristan Driessens, Georgios Marinakis, Elia Khoury, Haig Yazdijian, Kyriakos Kalaitzidis, Naseer Shamma, Trio Qadmoyo, Türkiye'den Prof. Mutlu Torun, Necati Çelik, Osman Nuri Özpekel, Yurdal Tokcan, Prof. Gülçin Yahya Kaçar, 3 Dem Ensemble, Burak Kaynarca, Feti Barut, Hakan Aydınlık, Murat Bağdatlı, Ferdi Koç, Metin Özden gibi ud sanatçıları ve gruplar konser verecek, atölye çalışmaları yapacak. Emir Değirmenli ve Mustafa Copcuoğlu, ud yapım tekniklerini göstermek için tezgâhı açacak. Prof. Nevzad Atlığ, Prof. Dr. Haydar Sur, Muzaffer Şenduran, Dr. Savaş Barkçin ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Klasik Türk Müziği Yönetmeni Mehmet Güntekin de panel, konferans ve açık oturumlara katılacak.

Peki bu yoğun programda kimleri takip etmek lazım? Aynı zamanda müzisyen olan Mehmet Güntekin, "Festivale davet edilen udilerin hiçbirini yekdiğerinden daha önemli veya önemsiz diyemeyiz; hepsi sanatlarında kıymetli sanatçılar. Ud meraklılarının mümkün mertebe hepsini izlemelerini tavsiye ederim; çünkü bu fırsat her zaman ele geçmez; dünyanın en önemli udileri Türkiye'de ilk defa bir araya geliyorlar. Ben udi değilim ama hiçbirini kaçırmak istemiyorum; inşallah izleyeceğim." diyor. www.istanbuludfestivali.com

"Udun merkezi İstanbul'dur" 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Klasik Türk Müziği Yönetmeni Mehmet Güntekin: Ud, İstanbul'un belki 'eski', fakat 'eskimeyen' seslerindendir. Ortadoğu'dan Yakın Doğuya, kara Avrupa'sından bütün Akdeniz havzasına ve bugün Amerika'dan Avustralya'ya kadar udun kullanılmadığı ve tanınmadığı bir kültür hemen hemen yok gibidir. Geçmişi Fârâbî'ye kadar giden bu kadim sazın tarihî başkenti ise bilindiği gibi daima İstanbul olmuştur. Zira ud, en büyük ustalarını Osmanlı döneminden başlamak üzere Türkiye'de çıkarmıştır. Festivalimizin amacı, udun tarihi anlamda merkezi olan İstanbul'un, 'udun merkezi' olarak bir kez daha vurgulanmasıdır. Ayrıca bu yıl 110. doğum yıldönümü olan büyük udimiz Yorgo Bacanos'u bir kere daha, ama daha yoğun bir şekilde yâd etmektir. Festivalin gelecek yıllarda da sürmesini diliyoruz. Bu projenin, 2010 Ajansı tarafından kabul edilme sebeplerinden biri de 'sürdürülebilir' olarak görülmesiydi.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
20/10/2010

19 Ekim 2010 Salı

Sanat dünyası Beşiktaş'a sessiz


''Beşiktaş'taki saldırı medyada çok yer etmedi, başımıza çok büyük bir hadise gelmediği için belki de." Medyamızın, sanatseverlerin, entelektüellerin çifte standardını özetleyen bu ironik cümle, cuma günü Beşiktaş'ta saldırıya uğrayan serginin sahibi Rosa Bosch'un. 4. iDANS Uluslararası Çağdaş Dans ve Performans Festivali kapsamında Üsküdar, Beşiktaş ve Kadıköy meydanlarında kurulan Serbest Bölge İstanbul için üretilen yaklaşık yirmi beş tabeladan biri önce devrildi sonra tahrip edildi. Sergide 'ibadet bölgesi' işaretine gönderme yapan ve üç büyük dinin simgelerinin yanında Atatürk'ün resminin de yer aldığı tabela, bazı basın organlarının deyişiyle "kızdıran bir sergi"ye bürünmüştü. CHP Gençlik Kolları üyesi olduklarını söyleyen 15-20 kişilik grubun tabelaya öfkeyle saldırdığı iddia ediliyor. CHP İstanbul İl Örgütü'nden gelen açıklamada ise, "Olay ile CHP'li gençlerin hiçbir ilgisi yok." deniliyor.

Mahalle baskısı, yükselen muhafazakârlık, soylulaşma daha da ötesinde Madımak'la aynı kefeye konulmak istenen Tophane saldırısındaki hassasiyet Beşiktaş'taki olaya gösterilmedi. Tophane'deki olayı 'sanata saldırı' olarak niteleyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Beşiktaş'taki saldırı karşısında şu ana kadar bir açıklama yapmış değil. Medya ve sanat dünyasındaki suskunluğun yanı sıra olayın kimsenin üzerine konuşmadığı, konuşamadığı bir mevzu haline gelmesi daha şaşırtıcı. Rosa Bosch, amacının "tartışma alanları oluşturabilmek, farklılıklara saygı göstermek" olduğunu söylüyor ki bunu kısmen de olsa başardı. Tabelaya bir tepki bekliyordu ama bu kadarını da değil... Danimarka'dayken kulağına gelen Tophane olayının ardından kendisinin yaşadığı bu saldırı ile korkusunun daha da katmerleştiğini fakat bunun kendisini yıldırmadığını söylüyor Bosch. iDANS Festivali Genel Yönetmeni Aydın Silier ise avukatı aracılığıyla Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunduklarını belirtti. Aynı sergi dün Kadıköy ve Üsküdar'a da kuruldu. 24 Ekim'e kadar İstanbul'da yaklaşık 25 tabela dikileceğini söyleyen yetkililer, eserin başına gelebileceklerden endişeli.

'Sanat yapıtlarına saldırma, geri kalmış toplum özelliği'

Beral Madra: Türkiye'de görsel kültür bir sorun olarak öne çıkmaya başladı. Görsel kirlilik ile görsel sanat birbirine karıştırılıyor. Siyasal ideolojilerin saldırgan işaretlerine karşı çıkmayanlar, görsel sanatın toplumun gerçekleri arama ve bulmasına yardımcı olan görsel sanat işaretlerine saldırıyor. Sanat yapıtlarına saldırma, geri kalmış toplum özelliğidir. Toplumun kültürel ufkunu açacak politikalar geliştirmek ve ilköğretimden başlayarak görsel kültür dersleri koymak gerekiyor. Siyasal partiler, kültür uzmanları ve kuramcıları ile görüşmüyor, eğlence sektörü ile görüşmeyi tercih ediyor; sivil toplumun bu alanında etkinlik yapan kişi ve kurumlar toplumu bu açıdan selamate çıkarmaya yardımcı olabilirler.

'Atatürk sevgisine dikkat çekmek hakaret sayılmaz'

Yasin Aktay: Yeni Şafak'taki dünkü yazısında Tophane ve Beşiktaş saldırılarını şöyle yorumladı: "Gerçek anlamıyla sanata bir saldırı aranacaksa bu tam anlamıyla Beşiktaş'ta vuku bulan olayla gerçekleşmiş oluyor. Tophane'de saldırganların orada sergilenen sanatla hiçbir ilgileri (tepkileri) olmadığı çok açıktı. Tekrarlamak gerekirse, Tophane saldırısı asla hoş görülemez, ama sebeplerini doğru yorumladığımızda sonucun ne sanata ne de içkiye gösterilen bir tepki olmadığı açıktır. Oysa Beşiktaş saldırısında hedef doğrudan sanattır. Bir sanat eserinin verdiği bir mesaj, hakaret içermediği sürece böylesi bir tepkiyi hak etmiyor. Atatürk sevgisinin bir ibadet gibi anlaşılmasına dikkat çekmek hakaret sayılmaz."

'Tophane olayı bambaşka bir saldırıydı'

Ayşegül Sönmez: Bu olayın Tophane'yle ilişkilendirilmesi yanlış olur. Tophane olayı bambaşka bir saldırıydı. Medya bunu seviyor, elmayla armudu birlikte böyle sepete koyup haber yapmayı. Tophane'deki saldırının failleri hâlâ yakalanmadı. Bu olayı ise daha önce yaşanmış kamusal alandaki sanata saldırı olaylarıyla açıklamak gerekiyor. Melih Gökçek'in Mehmet Aksoy heykeline tükürüşü, Ayşe Erkmen'in yakılan sonra tekrar yenisi yapılan Tünel'deki heykeli... Fakat bu kez saldırıyı CHP'lilerin yaptığı söyleniyor. Bu, onların 6 okuna bir tane daha eklemek gerektiğini söylüyor; sanırım vandalizm oku... Kamusal alanda sanata saldırı geleneği var bu ülkede.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
19/10/2010

18 Ekim 2010 Pazartesi

'Tabelaya tepki çok hızlı oldu'


Sanata bir saldırı bu kez Beşiktaş'tan geldi. Bimeras Kültür Vakfı tarafından düzenlenen 4. iDANS Uluslararası Çağdaş Dans ve Performans Festivali kapsamında Üsküdar, Beşiktaş ve Kadıköy meydanları için planlanan Serbest Bölge İstanbul (Free Zone Istanbul) sergisi daha yerine konulurken Beşiktaş Meydanı'nda önceki gün saldırıya uğradı. CHP Gençlik Kolları üyesi olduklarını iddia eden grup sergide 'ibadet bölgesi' işaretine gönderme yapan ve üç büyük dinin simgelerinin yanında Atatürk'ün resminin de yer aldığı tabelaya zarar verdi. Sergideki görevlilere ise kaba kuvvet uygulamaya çalışan yaklaşık 25 kişilik öfkeli grup, daha sonra olay mahallini terk etti. Olay sırasında tabelaları hazırlayan sanatçı Rosan Bosch, İDANS Sokak Projeleri Koordinatörü Eser Ulun ve çeşitli görevliler vardı. Yirmi eserden biri olan Beşiktaş Meydanı'ndaki tabela, Atatürk'ün bazı kesimler tarafından bir din gibi algılanıp algılanmadığını tartışmaya açıyor. İşin garip tarafı ise Tophane saldırısını günlerce ekranlara ve gazetelere taşıyanların bu olayda derin bir suskunluğa çekilmeleri.

ZARAR VERMEYE GELMİŞLERDİ

Danimarka'da yaşayan mimar/tasarımcı ikili Rosan Bosch ve Rune Fjord'a ait olan eserler aslında ilk kez sergilenmiyor. Daha önce Göteburg ve Budapeşte gibi yerlerde kurulan tabelalar iDANS kapsamında İstanbul'da sanatçıların gözlemlerinden ve dikkatlerini çeken konulardan sonra şekil aldı. İkili uzunca bir süre kafa yorduktan sonra tabelaları üretti. Rosan Bosch saldırı anında oradaydı. Yaşadıklarını anlatırken yüzünde korku vardı. Yanlış anlaşılmamak için adeta diken üzerinde yürüyordu. Tabelaya bir tepki beklediklerini ama bunun çok hızlı olduğunu söyleyen Bosch "Tabelaları meydana koyduk, sırtımızı döndük ve baktık ki öfkeli bir kalabalık Atatürk'ün olduğu tabelaya zarar veriyor, deviriyor. Şaşırdık. Olaylar istemediğimiz şekilde gelişiyordu. Proje Koordinatörü Eser Ulun'un meydanda gittikçe şiddete maruz kalması bizi daha da telaşlandırdı. Tansiyon yükseldikçe korkmaya başladım. Danimarka'da Tophane'de yaşanılan saldırının yansımalarını okumuştum. Burada da aynı şeyin olmasından korktum. İnsanlar gittikçe agresifleşiyor ve şiddete doğru gidiyordu. Bizim istediğimiz bu değildi, İDANS'ın Koordinatörü Aydın Silier'i aradım ve çekilme kararı aldık. Lakin, gelenler zarar vermek için tetikte bekliyordu. " dedi.

Bosch, öfkeli kalabalığın organize olduğunu düşünmüyor: "Çoğunluğu erkekti. Olay 10-15 dakika sürdü. Saldırının öncesinde polisler ile karşılaşmış ve onlar bizim izinleri incelemiş ve bir sorun görmemişti. Sonrasında olaylar patlak verdi. O esnada etrafta polis yoktu. Gerçekten kızgındılar ve hınçlarını bir şeylerden almak istiyorlardı. Tabelanın üzerindeki plastiği bir hışımla söktüler. Parçalamak istediler ama zorlandılar daha sonra bir yerlerden uyarı geldi: 'Üzerinde Atatürk var' vs. diye onlarda plastik afişi katlayıp yanlarına aldılar ve olay yerinden ayrıldılar."

SUÇ DUYURUSUNDA BULUNACAĞIZ

Türkiye'ye dair algısının maalesef değiştiğini söyleyen Bosch şöyle devam ediyor: "Grubun kim olduğunu benim anlamam zor. Bir komple teorisi yaratmak istemiyoruz. Biz sadece başımıza gelenleri anlatmaya çalışıyoruz. İnsanlarla oturup konuşamamak, tartışamamak çok üzücü. Keşke yaptığım işin ne olduğunu sorsaydılar onlara anlatırdım. Levhanın indirilmesinden sonra bu mesaj ortadan kalkmadı aslında."

Bosch, tabelalarla günlük hayatta ne yapıyorsak onu sokakta da yapabileceğimiz alanlar olduğunu anlatmaya çalışıyor. Yapmak istediğini şöyle özetliyor: "Tartışma alanları oluşturabilmek, farklılıklara saygı göstermek."

iDANS Festivali Genel Yönetmeni Aydın Silier bugün Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi. Beşiktaş Meydanı'nda Atatürk'ün yer aldığı tabela yok ama Kadıköy ve Üsküdar'da yarından itibaren 24 Ekim'e kadar yaklaşık 25 tabela görülebilecek, tabi birileri saldırmaz ise.

'Amacım tansiyonu yükseltmek değildi'

"Tabelaları hazırlamadan önce çok insana soru sordum, konuştum. Türk toplumu nasıldır, nedir, ne farkları var. Bazı şeyleri çok rahat konuştum ama bazılarına da çok zor cevaplar aldım. Atatürk konusuna geldiğimizde ise cevap almam daha da zorlaştı. Sanki bir dinden söz ediyormuşuz gibi herkes hassas davranıyordu. Politik bir şey olduğunda rahatça tartışabilirsiniz ama bu konu öyle değildi, bir dogma gibi. Başka ülkelerdeki ünlü adamlar üzerine söz söylemeye benzemiyor, üzerine konuşamıyorsunuz. Çok farklı tepkiler ile karşılaşıyorsunuz. Ben de bu nasıl bir anlayıştır onu anlamaya çalıştım. Biz bunu tartışabilir miyiz, tartışamaz mıyız? Amacım asla tansiyonu yükseltmek değildi. Daha önce böyle bir korku yaşamadım. Bundan sonra tabelaları koymalı mıyız, koymamalı mıyız? zor bir soru. Bu ifade özgürlüğü açısından çok büyük bir dilemma benim için. Daha da önemlisi bu benim hikâyem mi, yoksa Türkiye'nin mi? Bunu sorgulamak lazım. Dün gece yatağımda uyumadan düşündüm, biraz da korkuyorum açıkçası, ailem var. Değişik yerlerden de bir tepki gelebilir. Lakin projeye devam etme kararı aldım, tepkilerin Kadıköy'de ve Üsküdar'da nasıl olacağını ölçmek istiyorum. Bu önemli bizim için çünkü ifade özgürlüğüne inanıyorum. Bu yaşanılanlar bütün ülkeyi temsil etmiyor. Tanıştığım insanların çoğu bu konuların tartışılmasından, konuşulmasından yana. Tophane'deki olay sosyal bir meseleydi. Buradaki daha farklı bir olgu, bunu tartışmak, konuşmak lazım. Bu olay medyada çok yer etmedi, başımıza çok büyük bir hadise gelmediği için belkide."

'Öfkeli kalabalık, üzerimize yürüdü'

Eser Ulun (İDANS Sokak Projeleri Koordinatörü): "İnsanlar tabelayı ne zaman devirdiler, ne zaman oraya geldiler çok kestiremedik. Gözümüz tabelayı göremeyince oraya doğru yaklaştık. İlk gittiğimizde küçük bir grup vardı. Gelen gruba dışarıdan insanlar da dahil oldu. Beşiktaş Belediyesi'nin otobüsünden inen ve bize doğru gelen insanlar vardı. Yeni gelenler de bizi tehdit eder bir vaziyette yaklaştı. Öfkeli kalabalık yaka kartımı tutup "sen kimsin, ne yapıyorsun" diye sordu. Tabelaya zarar veren kişi bana bağıra bağıra "Ben CHP'nin Gençlik Kolu Başkanı'yım, bunu yapmaya hakkınız yok. İzinleriniz var mı?" dedi ve üzerimize yürüdü. Yaşanılanlar sadece bir gruba ait değil aslında. Olayı görenler de tepkiyle karşıladı bizleri. O gün orada bir anlayış ve hoşgörü sıkıntısı vardı."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
18/10/2010

14 Ekim 2010 Perşembe

Anadolu ressamı saraya girdi


Türk resminin ustalarından Şeref Bigalı'nın (1925-2005) eserleri saraya girdi! Çırağan Palace Kempinski Sanat Galerisi, usta ressamın oğlu ve aynı zamanda Türkiye Cezayir büyükelçisi olan Ahmet Necati Bigalı'nın koleksiyonundan oluşan eserleri sergiliyor. 23 Kasım'a kadar açık kalacak sergide yağlıboya, suluboya ve desenlerden oluşan yaklaşık altmış eser yer alıyor. Uçan Kuşlar, Kazlar, Deve Güreşi, Ay Işığı, Parkta, Kahvede, Ormanda Ev, Köy Manzarası, Yağmur, Kedi, Oda... Aslında eserlerinin ismine bakarak Bigalı'nın peşine düştüğü meseleleri kolayca anlayabilirsiniz.

Derin ve güçlü bir doğa gözlemiyle bir hikâye anlatıcısı gibi eserlerini üreten Bigalı, 1944'te Güzel Sanatlar Akademisi'ne girer, 1950'de Cemal Tollu Atölyesi'nden mezun olur. Daha sonra Abidin Elderoğlu'nun Atölyesi'nde yolu Fransa'ya düşer. Paris'te ünlü ressam Henri Goetz'ün atölyesinde çalışır. Goetz, Bigalı'ya "Paris'te kalırsan dünya çapında bir ressam olursun, Türkiye'de seni zor anlarlar." dese de o yüzünü yurduna çevirir. Türkiye'ye döndükten sonra uzun yıllar resim öğretmenliği yapar. Bu alandaki birikimini ise Resim Sanatı adlı eserinde toplar. Milli ve yöresel unsurları eserlerine aktaran sanatçı, döneminde çok ilgi görmediğinden yakınır. Hacı Hafız Mecit Efendi'nin oğlu olan mütevazı ve derviş meşrep Bigalı, sanat anlayışını şöyle özetliyor: "Benim sanat eserlerimde, her türlü fanteziden uzak, özentisiz bir sadelik vardır. Tuvallerimde ve diğer resimlerimde bütün zamanlar için yeni ve diri kalabilecek devamlılık arıyorum. İç varlığımın sesinde bunu hissediyorum."

Ressamın oğlu Ahmet Necati Bigalı da serginin dünkü açılışındaydı. Necati Bigalı, babasını şöyle anlatıyor: "Şeref Bigalı yerli bir ressamdı her şeyden önce. Batı resmine de aşinaydı. Uzun zaman kıymeti fazla bilinmedi, çünkü moda akımlara ve ideolojilere mensup olmadı. Anadolu insanının o temiz dünyasını tuvallerine taşıdı."

Şeref Bigalı'nın Resim Sanatı adlı kitabı, bu sanatın felsefî ve teknik yönlerini inceliyor. Sanatçının 1976'da kendi imkânlarıyla yayımladığı kitap, 1984'te ikinci baskısını yaptı. 1999'da da Türkiye İş Bankası Yayınları'ndan çıktı ve kısa sürede tükendi. Ahmet Necati Bigalı, babasının Güzel Sanatlar Akademisi'nde ders kitabı olarak okutulan kitabının yeni baskılarının yapılması gerektiğini söylüyor: "İş Bankası Yayınları ile yaptığım görüşmede tekrar basamayacaklarını söylediler. Türk resim sanatında önemli yer etmiş bir ressamın bir başucu kitabının talep edilmesine rağmen yayınevinin basmaması garip. Bu kitabı başka bir yayınevinde de bastırabilirim."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
14/10/2010

11 Ekim 2010 Pazartesi

Burası dünyanın kitap borsası



Öyle hemen elinizi kolunuzu sallayarak içeriye girmenizin mümkünatı yok. Kapıdaki görevli pek nazik hemen soruyor "Randevunuz var mı?". Bu soruya cevabınız varsa gönül rahatlığıyla kırmızı halıdan geçip, görüşmek istediğiniz kişiye doğru yol alabilirsiniz. Ama yoksa... O arı vızıltısı gibi yükselen sesi duymakla, uzunca sıra sıra masalara ucundan bakmakla yetiniyorsunuz. İçeride ne olduğunun merakı ise bir külçe gibi içinize oturuyor.

Burası 62. Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı'nın en kalabalık yeri: Literary Agency yani dünyanın dört bir yanından gelen telif ve edebiyat ajanslarının buluşma mekanı. Masalarıyla bir okulu, bir kahvehaneyi andıran bu salonülkelere girecek, başka ülkelere gidecek yabancı yazarların eserlerinin konuşulduğu, belirlendiği, alınıp satıldığı, yeni eğilimlerin ne olacağının tartışıldığı bir yer. Bunun yanı sıra yıl içinde hangi kitaplar çıktı, hangi yazarlar popüler, hangi konular daha çok ilgi görüyor, ödemeler de bu salonun temel konularından. Yıl boyunca uzaktan haberleşen ajansların bir nevi vaziyet planını değerlendirme yeri diyebiliriz. Aslında kitap piyasasının borsası en doğru tanımlama olabilir.

Girişteki kırmızı elmalara aldanıp her şeyin böyle tatlı tatlı geçeceğine kanmayın zira büyük pazarlıklar dönüyor minik masalarda. Yaklaşık beş yüz ajansın yer aldığı bu salon, dünyada bu işi yapanların onda birine ev sahipliği yapıyor. Boş masalarda bekleşen kitaplar, yazarını anlatmanın, eserlerini pazarlamanın telaşında bir banka memuru titizliğinde çalışan ajanslar, görüşme vakti için sabırsızlanlar, iyi satış yaptığı için keyiflenenler... Bir çırpıda tümünü göz hapsine almanız mümkün değil.

BİZE SATACAK KİTAP LAZIM

Kapılarını dün kapatan Frankfurt Kitap Fuarı'nın bu bölümünde dünyanın her yerinden ajansların yanı sıra Türkiye'den Nurcihan Kesim, Kalem Ajans, Akçalı, Anatolialit, İstanbul Telif Ofisi, Onk, ZNN gibi ajanslar vardı. Kimilerinin masası boş, kimileri de hummalı bir çalışmanın içinde. Türkiye'ye girecek yabancı yazarları seçen kişiler olduğunu söyleyen Nurcihan Kesim Telif Ajansı'ndan Filiz Karaman "Frankfurt önümüzdeki sene olacak trendleri belirliyor. Burası hem yayıncılar hem de yazarlar için çok önemli. Burada pek çok şeye karar veriliyor. Türk yayıncılar aslında ülkede neyin tutacağını buradaki eğilimlerden çıkartabiliyorlar. Büyük medya gruplarının işaret ettiği konular siz isteseniz de istemeseniz de insanların önüne geliyor. Kitap sektörü sinema sektörü ile kolkola geziyor. Bir kitabı alıp Türkiye'deki yayıncılara sunmak istediğimizde filmi yapılacak mı, yatırım olacak mı vs. buna benzer parametreleri konuşuyoruz burada. Dolayısıyla Türkiye'ye geldiğimizde yayıncılara sadece kitabın konusunu değil, onun için yapılan ve yapılacak çalışmaları da anlatıyoruz." diyor.

Peki bu yıl ülkeye neler gelecek? Filiz Karaman hemen cevaplıyor: "Popüler olacak kitaplar melekler. Zombiler aslında bu yıl beklenen kitaplardı ama hedef kitlesi olan genç okurlar için bu tipler cazip gelmedi. Tarihi romanlar da çok popüler olacak. İskoç kültürü özellikle ülkemizde çok sevildi. İskoç erkek, Türk erkeğine yakın. Aşk romanlarında da durum böyle yine İskoç'ların ki satıyor bizde. Yayınevleri bizden satacak kitap istiyor. Yirmi-yirmi beş ülkeye satılmış kitabınız var mı? diye soruyorlar."

BU KİTABI NEDEN BASAYIM?

Kalem Ajans'tan Nermin Mollaoğlu ise kendi bünyesindeki yazarların kitaplarını pazarlıyor. İşin inceliklerini biraz da ondan dinliyoruz. Frankfurter Hof Oteli'nde işlerin çoğu bitiriliyor yani asıl büyük kurtlar sofrası orada kuruluyor. Lobide, masallarda sohbet eden insanlar, ciddi anlamda işler yapıyor. Akşama kadar devam ediyor sonrasında yayınevleri partileri, yemekleri başlıyor. Partiden sonra beş on kartvizit ile çıkılıyor. Böylece irtibat sağlanmış oluyor.

Mollaoğlu bir kitabı yayınevine satmak istediğinde karşıdakinin ilk başta "Neden basayım?" sorusuna bir cevap aradığını söylüyor: "Elimizdeki yazarın eserlerini almak isteyen yayınevleri, yazar Türkiye'de kaç basmış, kitaplarına ilgi nasıl, kitabının filmi çekilecek mi, yazar İngilizce konuşuyor mu, fiziksel özellikleri nasıl, yurtdışına seyahat edebilir mi? vs. gibi sorularla geliyor. Edebi niteliği kadar çok sayıda özellikler de aranıyor."

Türkiye'de sadece iyi edebiyat, kötü edebiyat tanımlaması olsa da telif ve edebiyat ajanslarının kendi aralarındaki dil biraz farklı. Burada her kitabın sıfatı var. Kolay okunur, ağır edebiyat, akıcı, çok satarlar listesinde vs. Mollaoğlu bunlara göre kitabı pazarladıklarını söylüyor: "Mesela Rus bir yayıncıya romanın karakterlerinden birinin piyano çaldığı bir eser önerdim hayır ben içinde piyano geçen kitap istemiyorum demişti. Bir başka yayıncı ise benim çok erkek yazarım var, kadın yazar istiyorum diye görüşmeye geldi. Ama okunabilir, sosyal konulara değinsin. Böyle ilginç vakalar var."

Musa İğrek, Frankfurt
Zaman Gazetesi
11/10/2010

10 Ekim 2010 Pazar

E-kitaplardan kaçabileceğinizi sanmayın!

Yazar Umberto Eco "Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın" adlı kitabında şöyle diyor: "E-kitap, güya büyük bir yenilik gibi sunuluyor. Ama aslında kitabın taklidinden ibaret. Ve ancak bir yere kadar kitabı takip edebilir. Ona erişemez. Kağıttan kitap özerktir, halbuki e-kitap bağımlıdır, elektrik olmadan var olamaz. (...) Bugün beş yüz yıllık kitapları hâlâ okuyabiliyoruz, buna karşılık e-kitabın üç veya dört yıldan daha uzun ömürlü olacağına dair elimizde hiçbir bulgu yok." Eco'nun yolu Frankfurt Kitap Fuarı'na düşseydi (ki düşmüştür belki göremedik), kendini e-kitabın büyüsüne kaptırmış meraklıların bu cümlelere kulak tıkadığını görmüş olurdu.

Basılı kitapları görmek zor

Uluslararası yayıncıların yer aldığı sekizinci holde konuşlanan dijital yayıncılar, fuarın bu yılki sürprizi Frankfurt Sparks ile daha da seslerini duyuruyor. Dijital yayıncıları bir araya getiren Frankfurt Sparks'ın forum alanları konuşmaları, tartışmaları dinlemek için dikkat kesilen kalabalıklarla, gelişmeleri ıskalamak istemeyen yayıncılar ve yazarlarla dolu. Bir yolculuğa gidercesine bavulları ile dolaşan e-kitabın konuşulduğu, tanıtıldığı stantlarda durmadan edemiyor. Kahvehaneyi andıran stantlarda yayıncıların önünde iPad'ler, bilgisayarlar açık. Kitapları artık görmek zor. Dijital ekranlardan akan reklamlar, koca afişlerle kendini anlatmak isteyen dijital yayıncılardan kurtulmanız zor. Yayıncıların en uğrak yerlerinden birini burası oluşturuyor.

Kendi e-kitabını tasarla

Apple, Sony, Samsung, Kobo, Jetbook, Kindle gibi firmalar büyük okuru bu dünyaya çekmenin peşinde. 100-200 Euro arasında değişen fiyatlarla koca kütüphaneleri minik bir kutuya sığdırmaya çalışan firmalar, bunun yanı sıra cep telefonu uygulamaları da sunuyor. Dijital kitapları firmaların internet sitesinden satın alıp indirmeniz mümkün. Kimi şirketler içinde yüzlerce kitabın yer aldığı okuma cihazları sunarken, kimileri de ücretsiz indirme imkânı veriyor. Bunun yanında kendi e-kitabınızı (my e-book) tasarlayabileceğiniz firmalar var. İstediğiniz resimler, puntolar ve karakteriyle 'kendin pişir kendin ye' usulü çalışan firmalar fuarda dikkat çekiyor. Gittikçe bu alanda büyük bir dijital kütüphane kurup, okuma cihazları satan firmalara kitap temin eden şirketler (bir nevi telif ajansları) de kurulmuş durumda.

Yeni Medya Birliği (BİTKOM), açıklama yaparak 2010'da bir milyon elektronik kitabın internetten indirileceğini beklediklerini söylüyor. Ortalama bir e-kitabın fiyatı ise 2,00-10,00 Euro arasında değişiyor. BİTKOM, Almanya'da yılın ilk yarısında 470 bin e-kitabın internet kullanıcıları tarafından indirildiğini duyurdu. Bu ilgi hem cihazların hem de dijital kitap fiyatlarının düşeceğini gösteriyor. 10 yılda dijital yayıncılıkta yüzde 20'lik bir büyüme yaşanması bekleniyor. Ülkemizde ise e-kitap çok yeni. Kimi Türk yayıncılar da dünyanın bu seyrine ilgisiz kalmamak için etkinlikleri, gelişmeleri takip ediyor.

E-kitap hâlâ çok yeniyken, bu yıl fuarda üç boyutlu eserlerle okuru kitaba çağıran firmalar var. Özellikle çocuk yayıncılığına daha çok gönül kaptıran teknoloji, bu alan için tüm imkânlarını seferber etmiş durumda. Çocuk yayıncılığının renkli dünyası teknoloji ile buluşurken fuarda en çok iş yapan alanlardan biri de burası. Artık çocuk kitapları da renkli e-kitaplar olarak sunuluyor. E-kitabın önü alınmaz yükselişi ürkütmüyor değil ama Eco'nun sözlerine kulak vermekte de yarar vardır elbette.

Musa İğrek, Frankfurt

Zaman Gazetesi

10/10/2010


8 Ekim 2010 Cuma

Yayıncısının standında bayram havası

Perulu yazar Mario Vargas Llosa'nın Nobel Edebiyat Ödülü'nü alması, 62. Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı'nın ülke stantlarındaki ölü toprağını silkeledi. Gözler bir anda yazarın yayınevi Punto de Lectura'ya çevrildi. Türkiye'nin komşusu İspanya standında yer alan yayınevinin, hem içinde hem dışında büyük bir kalabalık vardı. Yazarın stanttaki kocaman fotoğrafına çalakalem 'Nobel Ödüllü' diye çoktan yazılmıştı. Yazarın editörü Pilar Reyes, cümleleri toparlamakta zorlanıyordu: "Kendi evrenini Latin Amerika'nın kültürel mirası üzerine oluşturan bir yazar. Yıllardır Nobel almasını bekliyordum. Kitapları 24 dilde yayımlandı. Son kitabı 'The Dream of the Celtic'i birkaç ay önce çıkardık." Madrid merkezli yayınevi Punto de Lectura, Nobel ödüllü José Saramago ve Günter Grass'ın da bazı kitaplarının yayımcısı.

Musa İğrek, Frankfurt
Zaman Gazetesi
08/10/2010

7 Ekim 2010 Perşembe

Frankfurt'un gündemi e-kitap

Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı, dün 62. kez kapılarını açtı. Konuk ülke Arjantin'in usta yazarlarından Borges'in düşlediği kitaplarla dolu cennet, buraya kurulmuş adeta. Yalnız bir fark var; elektronik kitaplar da hızla kendilerine yer edinmenin peşinde. Öyle ki fuarın gündemini dijital yayıncılık işgal etmiş durumda. 10 Ekim'e kadar devam edecek fuarın programında elektronik kitapçılık, dijital alandaki gelişmeler ve bunların yayıncılığa yansımaları gibi konular ağırlıklı yer tutuyor.

Fuar direktörü Jürgen Boos'un, "Frankfurt Kitap Fuarı dijital alandaki gelişmeler hakkında bilgi edinmek için en iyi yer. Farklı iletişim araçlarını bir araya getirmek gibi bir eğilim var. Pek çok bilgisayarda haber sayfaları ile e-mail hesaplarının aynı anda kullanıldığını görüyoruz. Aynı durumu film ve kitap dünyasının aynı cihazlarda bir arada bulunmasında da görüyoruz." sözleri, yeni yayıncılık anlayışının ipuçlarını veriyor. Fuar yönetimi bu sene Federal Ekonomi Telekomünikasyon ve Yeni Medya Birliği ile işbirliğine giderek 'Frankfurt SPARKS' adlı bir proje de geliştirdi. Proje çerçevesinde yayınevi, internet, bilişim sektörlerinden temsilciler bir araya getirilecek. Dünyanın dört bir yanından yayıncıları ve okurları buluşturan fuarda 310 binin üzerinde kitap okuyuculara sunulacak. Fuara 111 ülkeden 7 bin 500'ün üzerinde yayınevi katılıyor. ABD'den Jonathan Franzen, Ken Follett ve Nobel ödüllü iki Alman yazar Günter Grass ve Herta Müller, fuara katılacak yazarlar arasında.

Dünyaca ünlü Jorge Luis Borges ve Julio Cortázar gibi yazarların memleketi Arjantin, fuara 60 yazarla katılıyor. Arjantin'in programında politik etkinlikler dikkat çekiyor. Fuara Türkiye'den Kaynak Kültür Yayınları, Can, YKY, TİMAŞ, Everest, İnsan, Nesil, Ötüken, Metis, Sel gibi otuz yayıncı katıldı. İstanbul Ticaret Odası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı etkinlikleri de Ulusal Organizasyon etkinlikleri içerisine alındı. Bu yıl Türkiye'den yedi telif hakları ajansı fuara katıldı.

Fuara, Türkiye'den aralarında Doğan Hızlan, Müge İplikçi, Ümit Yaşar Gözüm, Metin Celal, Münir Üstün, Nevzat Bayhan, Gonca Özmen, Enis Batur, Beşir Ayvazoğlu, Hayati Bayrak, Haydar Ergülen ve Ömer Erdem'in de bulunduğu yayıncı, akademisyen, şair ve yazarlar katılıyor. Fuarın gelecek yılki onur konuğu ise İzlanda. İlk üç günü sektör temsilcilerine, yazar ve gazetecilere ayrılan fuarın, son iki günü de tüm ziyaretçilere açık olacak.

Türkiye standı etkinlik zengini

Türkiye Ulusal Standı'nda dün Türk Yayıncılığında Yeni Açılımlar, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur'unda Huzursuzluk, Türkiye'de Çocuk Edebiyatı, Edebiyatta İstanbul başlıklı paneller ve Fahri Aral'ın küratörlüğünde Books Odissey Plus Sergisi'nin açılışı gerçekleştirildi. Türkiye standında ayrıca Türkçeden Almancaya, Almancadan Türkçeye Çeviriler ve Ödüller, Türkiye'de Genç Roman, Gezginlerin Gözüyle İstanbul ve 2010 Kültür Başkenti İstanbul başlıklı paneller düzenlenecek.

Musa İğrek, Frankfurt

Zaman Gazetesi

07/10/2010