29 Eylül 2010 Çarşamba

Kimsenin vakti yok halk resmini anlamaya



Kitapların da talihi vardır. Bazısı çıkar çıkmaz duyulur, alınır, okunur hatta 'çok satar' listesine girer; kimisinin de adından söz edilmez. Bazı kitaplarsa yıllarca sahaflarda bile bulunmaz. Devran döner birileri onu yeniden hayata döndürmek için kolları sıvar. Kitap yeniden raflara çıkar çıkmasına da, kimsecikler oralı olmaz. Bir sessizlik alıp başını gider. Asıl üzücü olan ise entelektüellerin böyle bir suskunluğu tercih etmeleridir. Necatigil, her ne kadar "susanlara bir şey sormayınız" dese de, bunun adı o suskunluk olmasa gerek.

Talihi gülmeyen kitaplardan biri de ressam-yazar Malik Aksel'in (1903-1987) 'Anadolu Halk Resimleri' (Kapı Yayınları) adlı kitabıdır. İlk kez 1960'ta basılan ve sahaflarda bile bulunamayan eser, elli yıl aradan sonra bu ay yeniden 'dolaşım'a girdi. Kitapta Aksel, Anadolu'nun çeşitli yerlerinden toplanmış taş baskı, camaltı gibi halk resimlerini estetik ve sanatsal açıdan yorumluyor. Beşir Ayvazoğlu'nun hassas tezgâhından geçen Malik Aksel Külliyatı'nın ilk kitabı "Sanat Hayatı/Resim Sergisinde Otuz Gün"den sonra 'Anadolu Halk Resimleri' de sanat dünyasında kopkoyu bir sessizlikle karşılaştı. Sanat tarihçisi Mazhar Şevket İpşiroğlu, yıllar önce yazdığı önsözde kitabın büyük bir ilgi göreceğinden söz ediyordu. İpşiroğlu'nun bu iyimserliği maalesef karşılık bulamadı, ne o dönemlerde ne de şimdilerde... Halbuki, halk resmi konusunda ciddi bir yol açan Aksel'in kitabı, bu alandaki en önemli kaynak eserdi.

SOĞUK YÜZLÜ DUVARLARIN SÜSÜ
Kâbe resimleri, Zülfikâr-ı Hazret-i Ali'ler, Şahmeranlar, taş baskı Leyla ile Mecnun'lar, "ah mine'l aşk"lar, mühr-i Süleymanlar... Kahvehanelerde, dergâhlarda, evlerde, sandıklarda, tozlu raflarda yıllarca yer eden eserlerdi bunlar. Bir zamanlar adımbaşı görünen, hayatın ve tabiatın akla hayale sığmayacak güzelliklerinin, ürkütücülüğünün sığdırıldığı bu resimler; renklerindeki sadelik, üslupları ve perspektifin olmayışıyla minyatürü andırıyor. Devir değişip bu levhalar yerlerinden edilince geriye soğuk yüzlü duvarlar kaldı ne yazık ki. Malik Aksel, bazen halk resmi deyip burun kıvırdığımız fakat kültürümüz adına önemli bir kaynak olan bu zengin damarın peşindeydi.

Aksel, halk resmiyle çocuk yaşta ilgilenmeye başlar. Bunda, Beyazıt ve Şehzadebaşı'ndaki sahaflar ile bir yönüyle halk ressamı olan babası Şevket Bey'in etkisi büyüktür. Bu ilgi zamanla derinleşecek ve 'Suluboyacı Malik' diye anılacaktır. Çocukluğunda gördüğü halk resmi daha sonra entelektüel bir ilgiye dönüşecektir onda. Çeşitli dergilerde yazılar kaleme alır, kitaplar yayımlar. Anadolu'da Halk Resimleri, bu çalışmaların neticesidir. Aksel'in kitapta kullandığı dilin çok özenli olmadığını söyleyen Beşir Ayvazoğlu, ufak tefek cümle bozukluklarını düzeltmek dışında metinlere müdahale etmemiş. Bilgilendirici notlar ise okurun ufkunu açıyor. Malik Aksel, mananın sembolik dilini sunarken birtakım hayal mahsulü yaratıklara kapı aralıyor. Kanatlı yılanlar, insan başlı kuşlar, türlü türlü acayip figürler dört bir yanınızı sarıyor. Ayvazoğlu'nun dediği gibi ele alınan konuları anlamak için Türk-İslam kültürüne asgari ölçüde vakıf olmak gerekiyor.

Cumhuriyet'in ilk kuşak ressamlarından Malik Aksel, ayrıcalıklı bir yere sahip. Nurullah Berk'in 'gösterişten uzak, alçakgönüllü' diye tanımladığı hali eserlerinde de okunuyor. Malik Aksel, kitabında Davetname, Seyfelmülük, Köroğlu, Kerem ile Aslı, Âşık Garip, Şapur Çelebi'nin seştar çalması, Gülperi ile Şah İsmail, Hoca Nasreddin, Afyon Tiryakileri vb. birçok konu başlığı altında topladığı resimleri bir bir anlatıyor. Beşir Ayvazoğlu, kitaba Aksel'in, çeşitli yerlerde yayımlanmış birkaç yazısını da eklemiş. Ayvazoğlu'nun önsözde belirttiği gibi, "Anadolu Halk Resimleri, müzayedelerinde çok yüksek fiyatlarla satışa sunulan kitaplardan biriydi. Yakın zamanlara kadar az sayıda kitap kurdunun elde edebildiği bu ilgi çekici kitaba artık herkes sahip olabilecek." Sözün özü Necatigil'in 'bir edebiyatçı kişilik', Nuri İyem'in ise 'Batı özentisi duymayan' bir ressam olarak tanımladığı Aksel keşfedilmeyi bekliyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
29/09/2010


23 Eylül 2010 Perşembe

Galeri baskınının sebebi içki değil

Kimlikleri, neye hizmet ettikleri henüz bilinmeyen öfkeli bir kalabalık önce galerilerin camlarını kırdı, sonra da sergiye gelenleri yumrukladı. Büyük bir arbedenin yaşandığı Boğazkesen Caddesi'nde Outlet Sanat Galerisi ve Galeri Non'a gelen kalabalık, yaklaşık 15-20 dakika boyunca biber gazı sıkarak, taş attı. Olayda yaralananlar oldu, sanat galerileri hasar gördü. Polis olaydan sonra pek çok kişiyi göz altına aldı.

Tophane'de yaşananlar ile ilgili galeri yöneticileri ve sanatçılar dün bir açıklama yaptı. Grup adına yazılı bildiriyi sanatçı Nazım Dikbaş okudu. Galeri sahipleri kendilerine yapılan saldırının internet üzerinden örgütlü ve sistematik bir saldırı olduğunu öne sürdü. Dikbaş, "Biz Tophane'deki kültürel çeşitliliğin bir parçasıyız. Bu saldırı Tophane ahalisine mal edilemez." dedi. Dikbaş, saldırılarla ilgili haberlerde içkinin ön plana çıkarılmasının ise kendileri tarafından yapılmadığını söyledi. Tophane'de bir grubun sanat galerilerinin çalışmalarını engellemeye yönelik eylemler yaptığını iddia eden Dikbaş, bu yapılanmanın internet üzerinden mahalledeki mekânları kullanarak örgütlendiğini söyledi.

Mahalle sakinleri sergi açılışlarında sokakta içki içilmesinden rahatsızlıklarını dile getirirken bunun doğrudan ilgisinin olmadığını söylüyor. Arbedede camları kırılan Galeri Outlet'in sahibi Azra Tüzünoğlu ise semt sakinlerinin dediği gibi tesettürlü bayanlara sataşmanın söz konusu olmadığını öne sürerek şöyle devam etti: "Mahalleli ile bir sorunumuz yok. Olayın arkasındaki nedenlerden biri Sulukule'de ve Balat'ta yaşanan kentsel dönüşümlerin burada da yapılacağı. Sanat galerilerinin de Galataport projesinin içinde olduğumuzu düşünüyorlar. En temeldeki sorun ise soylulaşma. Biz de orada kiracıyız, eğer Galataport gerçekleşirse biz de nasibimizi alacağız. Muhafazakâr bir yerde olduğumuzu biliyorduk. Böyle bir örgütlü şiddet beklemiyorduk." Galeri yöneticisi Osman Kavala ise Tophane halkı ile bir sorunlarının olmadığını söyledi.

GÖZALTINA ALINANLAR SERBEST BIRAKILDI
Basın toplantısında pek çok soru hava kaldı. Zira genç galeri yöneticileri bu saldırının nedeni ve kimin yaptığına dair sorulara cevap vermedi. Mahalle baskısı, içki içilmesi, serginin içeriği, Tophane'nin sahip olduğu kimlik, kaç yaralının olduğu, saldıranların kim oldukları vs. pek çok konu cevapsız kaldı. Bu arada bu beş sanat galerisinin açma ruhsatlarının bulunmadığı söyleniyor. Ayrıca mal sahiplerinin mukavelelerinde galericileri etkinliklerinde dışarıya taşmamaları konusunda uyardıkları öne sürülüyor.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu da gözaltındakilerin verdikleri ifadeler çerçevesinde, olayın yaya trafiğinin aksamasından vuku bulan bir tartışma niteliğinde olduğunun gözüktüğünü, olayı içki konusuna bağlamamak gerektiğini söyledi. Dün Tophane'de çıkan olaylara karıştıkları iddiasıyla 7 kişi dün gözaltına alındı. Emniyetteki işlemlerinin ardından Beyoğlu Adliyesine sevk edilen sanıklar Cumhuriyet savcısı tarafından sorgulandı. Bu kişiler, savcılık sorgularının ardından serbest bırakıldı. Bu arada, olayda mağdur olduklarını belirten ve adliyeye gelen kişilerin, bu 7 kişiyi teşhis edemedikleri öğrenildi.

"Empatiyi elden bırakmamak gerekiyor"
Ayşegül Sönmez (Sanat eleştirmeni, akademisyen): Tophanelinin sabrı, sokağa taşan içkili ve genç kalabalıkla mı birikti? Sanat galerilerinin açılmasıyla giderek değerlenmesiyle mi nezihleşmesiyle mi? Bu saldırıyı kim yaptı? Tophaneli mi? Tophaneli sergilerdeki içerikle mi tahrik olup saldırı düzenledi? Bütün bu soruların yanıtlarını vermeden önce uzun uzun düşünmeliyiz. Sabırla yanıtlamalıyız her birini. Acele etmeden ve ajite olmadan... Empatiyi elden bırakmamak gerekiyor. Bu korkutucu, hem örgütlü hem dağınık ve kesinlikle delikanlı olmayan kalleşçe saldırının ardında yatan nedenler üzerine kafa yormalıyız. Sergilerdeki fikirler yaralayarak da olsa sokağa inmeli elbette... Lakin bu olay bunun bir örneği mi? Yoksa sergilerdeki fikirlerin sokağa inmeden masaların üzerinde yapılan derin tezgâhların tetikçilere servis edilmek üzere nesneleri mi? Bunu iyi okumak gerekiyor çünkü hep aynı filmi seyrediyoruz. Kumbaracıbaşı'nda, İdil Biret konserinde de aynı sanata duyarlı kalabalık olay çıkarmış olay çıkartsın istenmiş olmadı mı? Sanat dünyasının bütün imge ve düşünce üreticilerini daha çok empatiye çağırmak istiyorum.

"Buradaki insanlara kendimizi anlatamadık"
Nuran Terzioğlu (Galeri Apel'ın yöneticisi): Tophane'deki en eski galeri benim. 13 yıldır buradayım. Burada açtığımda pek çok kimse yadırgadı. Bize dün bir saldırı olmadı. Ama hâlâ yeterince buradaki insanlara kendimizi doğru dürüst anlatabildiğimizi düşünmüyorum. Biraz da kendimize bazı şeyleri sormamız lazım. Sanat nedir, neyi sorguluyor? Aslında mahallenin aynı dertlerini de sanatçı paylaşıyor. Sanat bir ifade aracı. Biz bunu ne kadar paylaşıyoruz, iletişim kuruyoruz? Bunu düşünmemiz gerek. Bizim galeriye dün bir saldırı olmadı. Ders demeyelim, çünkü bu çok talihsiz bir durum ama bir şeylere vesile olacaktır. Özünde hepimiz insanız ve geçinme yollarını bulmak zorundayız. Her zaman yapıcı olmak lazım. Bunun yollarını aramamız gerekiyor. Kutuplaşmalara asla izin vermemeliyiz. Türkiye'de bazı şeylerin önü açılıyor. Bunları görmek gerek.

Musa İğrek, Ali Koca, İlyas Koç, Derviş Genç, İstanbul
Zaman Gazetesi
23/09/2010

22 Eylül 2010 Çarşamba

İlhan Koman'ın Hulda'sı sanat getirdi

11:16 Posted by Musa İğrek , No comments

Boğazın serin sularında dün meraklı bir bekleyiş vardı. Heykel sanatçısı İlhan Koman'ın (1921-1986) yüz beş yaşındaki evi ve atölyesi; tarihi gemi Hulda, uzunca bir yolculuğun ardından yuvasına geri döndü. Koman'ın 1946'da mezun olduğu ve öğretim üyeliği yaptığı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne (MSGSÜ) yanaşan geminin, Kuzey Buz Denizi'nden başlayıp Akdeniz'e uzanan 12 bin kilometrelik seferi böylece sona erdi. On altı aydır denizlerde olan ve şiddetli rüzgârdan dolayı kıyıya zor yanaşan gemiye önce Karaköy'den kalkan devasa yolcu gemisi gölge etti.

Bu ilginç manzaradan sonra Hulda'yı MSGSÜ Rektörü Prof. Dr. Rahmi Aksungur, İlhan Koman Vakfı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Koman, İsveç Başkonsolosu Torkel Stiernlof, Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürü Mahmut Evkuran, Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan, sanatseverler ve büyük bir kalabalık karşıladı.

Yolculuğun eğlenceli geçtiğini söyleyen Ahmet Koman, "On yerde sergi açtık. Çok ilgi gördü. Yolculuk boyunca hem İstanbul 2010'u tanıttık hem de İlhan Koman'ı. Bu yolculuk, kurulması planlanan İlhan Koman Müzesi'nin bir anlamda habercisi diyebiliriz. Seferimiz maceralıydı, yol boyunca birçok anımız oldu. İçinde çeşitli sanat eserlerinin üretildiği, atölyelerin yapıldığı bu gemi artık İstanbul'da kalacak." dedi.

Stockholm'de başlayan ve 16 ay boyunca süren bir sanat ve bilim yolculuğunun ardından İstanbul'a kutu kutu sanat getiren gemi, 23 Kasım'a kadar sürecek Hulda Festivali'nin de başlangıcı oldu. Festival kapsamında sergiler ve atölye çalışmaları düzenlenecek. Bugün de saat 13.00'te Tophane-i Amire'de 'Hulda Festivali ve Bilimsel Sanat' başlıklı bir sempozyum düzenlenecek. (www.huldafestival.org)

Hulda Festivali programı

Gemisi Hulda Üzerinde İlhan Koman Sergisi ve Atölye Çalışmaları

25 Eylül-23 Kasım (Hasköy-Beyoğlu Belediyesi Yelken Okulu)

Artscist Sergisi

22 Eylül-8 Ekim (Tophane-i Amire)

İlhan Koman: Hulda Festivali, Sanata ve Bilime Yolculuk Sergisi

22 Eylül-31 Ekim (Plato Sanat-Balat)

İlhan Koman Sergisi

27 Eylül-15 Ekim (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi)


Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

22/09/2010

16 Eylül 2010 Perşembe

Bu sadece bir sergi değil, meşk!

Yahya Kemal, 'Ziyaret' şiirinde şöyle seslenir: "Eski mîmâra nasıl rahmet okunmaz burada?/ Suyu cennetten akıtmış bu güzel manzarada;/ Bu diyarlarda, saatlerce temâşâya değer, / Çiniden, solmayacak bahçeler açmış yer yer". Yahya Kemal'in Atik Valde'yi anlattığı şiirindeki gibi çinileriyle solmayacak bir bahçeyi andıran Yenicami'nin Hünkâr Kasrı, bugünlerde ebrudan bir başka çiçek bahçesine ev sahipliği yapıyor. Kasrın uzunca rampasına kurulan 'Türk Ebrusunda Düzgünman Ekolü' adlı sergide laleler, karanfiller, hatipler, battallar ziyaretçilerin gözlerini şenlendiriyor. Mustafa Düzgünman'ın (1920-1990) ve onun tarzını devam ettiren sanatçıların eserleri, gittikçe sığlaşan günümüz ebrusu karşında geleneğin enginliğini gösteriyor.

Düzgünman'ın hikâyesi malum. Necmettin Okyay'dan gördüğü sanat anlayışını hiç değiştirmeden talebelerine aktarır. Böylece bir yolun öncüsü olur. Usta şair T.S. Eliot, "Gelenek miras alınmaz, onu çok istiyorsan büyük çaba harcayarak elde etmelisin." der. Düzgünman geleneğine eklenen ustalar da tıpkı Eliot'ın dediği gibi büyük bir çaba ve aşkla çalışıyor, yeni nesle ufuk açıyor.

İstanbul 2010 AKB Ajansı Geleneksel Sanatlar Yönetmenliği tarafından düzenlenen sergide Mustafa Düzgünman'ın bugün her biri birer ekol olan üç öğrencisi, Alparslan Babaoğlu, Fuat Başar ve Sabri Mandıracı ile yine bu üç ustanın yetiştirdiği Sadreddin Özçimi, Hülya Nurten Demirel ve Sedat Altınöz'ün eserleri yer alıyor. Sergide Düzgünman'ın da dokuz eseri bulunuyor. Sergi kapsamında, 18 Eylül'den itibaren beş hafta boyunca cumartesi günleri 12.00-17.00 saatleri arasında Eminönü, Sultanahmet, Taksim, Kadıköy meydanları ve Levent Metrocity'de halka açık alanlarda ücretsiz ebru atölyeleri kurulacak. Hünkâr Kasrı'ndaki sergi ise 3 Ekim'e kadar pazar hariç her gün görülebilecek.


Sergideki eserlere meşk eder gibi bakılmalı

Alparslan Babaoğlu: Sergi, hocayı yâd etmek açısından önemli bir fırsat oldu. Düzgünman ekolü kendinden önceki ebrulardan farklılık arz ediyor. Sergideki Düzgünman eserlerinin bir kısmını ben verdim. Hepsi seçme eserler. Meşk eder gibi bakılmalı. Birkaç sene evvel kitap sanatları sempozyumunda Sadreddin Özçimi'nin talebelerinin sergisi vardı. Orada, dışarıdaki ebruların altına imzamı atsam kimse fark etmez demiştim. Aynı şeyi Düzgünman bana hayatta iken söylemişti. Buradaki ebrular da aynı geleneğin devam ettiğinin göstergesi.

Ebru ile resim yapmayı tasvip etmiyorum

Sedat Altınöz: Ebru, Ethem Efendi'den Necmeddin Okyay'a, oradan Mustafa Düzgünman'a, onun da el vermesiyle günümüze ulaştı. 1998'de icazetimi aldım ve kendi köşemde hocamın öğrettiği klasik Türk ebrusunu icra etmeye çalışıyorum. Ebru ile resim yapmayı tasvip etmiyorum. Düzgünman, Necmeddin Efendi'den aldığı mirası hiç taviz vermeden bir ibadet gibi ebrusunda uyguladı. Tamburi Cemil nasıl musikide geçilemiyorsa, Düzgünman da ebruda geçilemez. Düzgünman, ebruculuk yönü dışında da tam bir hezarfen.

Bir ekole mensup olmak gurur verici

Sadreddin Özçimi: Bu sanatın günümüze gelmesini sağlayan yegâne isim Mustafa Düzgünman'dır. O da Necmeddin Okyay'dan sanat üslubunu almıştır. Dolayısıyla bize bir ekol olarak gelmiş. Günümüzde çok farklı şeyler deneniyor; ancak Düzgünman'ın talebelerinin ebrularında aynı tavır devam ediyor. Mezhebi belli bir ekole mensup olmak yani bize şeref veriyor. Piyasada pek çok ebrucu var, bunların bir kısmı kendi kendine sanatı ilerletmiş; ama bizim sanatlarımızda hoca talebe ilişkisi yani meşk usulü geçerli. Bir sanat en üst seviyeye meşk ile taşınır.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

16/09/2010

12 Eylül 2010 Pazar

Ta'lik'in ustasına armağan


Osmanlı bakiyesi sanatkârları anlatmak biraz zordur. Kelimeler çekingen davranır. Dünyalarının inceliği ve zarafeti bir zarar görür diye diken üzerinde yürürsünüz. Lakin biraz yol aldıktan sonra hemencecik yanlarına postu sermek kaçınılmazdır. Hat sanatına gönül vermiş iki usta var karşımızda. Biri ta'lik yazı türünün zirvelerinde: Prof. Dr. Ali Alparslan. (1925–2006) Diğeri ise bu sanatın tarihine kendini adamış M. Uğur Derman. İkisi de Necmeddin Okyay'ın rahlesinde dirsek çürütmüş, geleneğin içinden yetişmiş. Bu iki ustanın elli yıllık dostlukları ise kıskanılası türden.

M. Uğur Derman kadim dostu için bir armağan kitap hazırladı. Edebi ve Hattı ile Ali Alparslan (YKY). Kitabın adı bile çok şey söylüyor. Derman, usta hattatın hayatını, sanatını anlatırken, pek çok hatırayı da aktarıyor. Eserin ikinci bölümünde ise Ali Alparslan'ın dağınık halde çeşitli koleksiyonlarda bulunan eserleri bir albüm halinde sunuluyor.

Uğur Derman, 'Ali ağabey' diye bahsettiği ustayı anlatmanın zorluğunu ilk sayfalarda hemen itiraf ediyor: "Dile kolay gelir amma, tam yarım asırlık bir tanışıklığın ve dostluğun hikâyesini buraya sığdırmak bana hiç de kolay görünmüyor. Ne yapmalıyım? Sülüs-nesih hattında ilk meşk olarak yazılan, 'Rabbim, kolaylaştır; güçleştirme. Rabbim, hayırla tamamına erdir' meâlindeki 'Rabbi yessir..' duasıyla söze başlayayım. Ne de olsa, bahsimizin konusu -ömrü hat sanatıyla hemhâl olarak geçen- rahmetli Ali Alparslan'dır; feyzi elbet bize de saçılır."

ÇEMBERLİTAŞ'TAKİ PERŞEMBE TOPLANTILARI

Derman'ın bu feyizden nasiplendiği ortada. Zira hazırladığı armağan kitap, bir sanatçının ardından yapılacak en güzel vefa örneği. Alparslan, hayatta olsaydı kuşkusuz o da bu eseri sevecekti. Peki, ta'lik yazı türünde çok yetkin eserler veren Ali Alparslan bu sevdaya nasıl tutulmuştu? Geleceğin usta hattatı, öğrencisi olduğu Haydarpaşa Lisesi'nin kütüphanesinde gözüne ilişen Reisü'l Hattatin Hacı Kamil Akdik kitabını okuyup inceledikten sonra hat sanatına karşı ilgi duyar. Hezarfen Necmeddin Okyay'a gider. Onun tavsiyesi üzerine tâ'lik hattı meşk etmeye başlar. Alparslan, derse başladığı ilk aylarda biraz zorlanınca vazgeçer. Necmeddin Okyay hemen haber gönderir derslere devam etmesini ister. Ki o zamanlarda talebe bulmanın zorluğu malum.

Ali Alparslan, Necmeddin Okyay'dan ta'lik, divani ve rik'a meşk edip icazet alır. İlk imzalı eseri Üsküdarlı aktar ve sanatkâr Mustafa Düzgünman'a yazdığı 1947-48 tarihli celi ta'lîk levhadır: "Yâ Hazret-i Pir Kâ'betü'l-Uşşâk Seyyid Azîz Mahmûd Hüdâyî". Derman, bunun Alparslan'ın elde mevcut en eski tarihli meşki olduğunu söylüyor. Alparslan, İbnülemin Mahmud Kemal İnal'ın hazırladığı Son Hattatlar kitabında da en genç hattat olarak yerini alır. Emin Barın'ın Çemberlitaş'taki cilt atölyesinde başlatılan ve 20 yıl kadar süren perşembe toplantılarının müdavimidir.

Alparslan'ın asıl branşı edebiyat. İstanbul Üniversitesi'nde klasik edebiyat dersleri okuttu. Yurtdışında da çeşitli üniversitelere yolu düştü. Edebiyat fakültesinden emekli olduktan sonra Mimar Sinan'da ve Süleymaniye Kütüphanesi'nde ömrünün son dönemlerine kadar ders verdi. Yaklaşık 57 yıllık sanat hayatına pek çok eser, talebe ve hatıra sığdırdı.

SICAK BİR ÜSLUP

Kitapta Uğur Derman'ın sıcak üslubu hemen seziliyor. Derman, Alparslan'ın doğumu ve ölümü arasında mekik dokurken, kendisinin de şahit olduğu hatıraları aktarıyor. Derman, Ali Alparslan'la yolculuk yaparken usta hattatın Hafız'dan, Ömer Hayyam'dan okuduğu Farsça şiirleri bile zihninin kuytularından çıkararak paylaşıyor. Necmeddin Okyay, Mustafa Düzgünman, Abdülbaki Gölpınarlı, Sacid Okyay, Niyazi Sayın gibi ustalarla kesişen yollar, fotoğraflar bir dönemin tarihine ışık tutuyor. Kitap, yer yer Ahmet Yüksel Özemre'nin Üsküdar'da Bir Attar Dükkanı'nı hissettiriyor.

Eserin, göze şenlik sunan albüm bölümü ise bambaşka bir hazine. Ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler, kelâm-ı kibarlar, kasideler, şiirler... Ta'lîk, celî ta'lîk, dîvânî, celî dîvânî, şikeste ve rik'a ile yazılmış eserlerin her biri hat sanatının eşsiz güzelliğini fısıldarken Ali Alparslan gibi mütevazı, derviş meşrep bir ustayı işaret ediyor. Katalog bölümünde, Ali Alparslan'ın 1952'den 2005'e kadar geçen 53 yıl içinde kıt'a veya levha şeklinde yazdıklarından seçilmiş seksen bir eser yer alıyor. Katalogdaki son eser, Alparslan'ın son dönemlerinde yazdığı 'Bu da geçer ya hu'. Bu söz, Uğur Derman'ın deyişiyle "iyilik ve güzelliklerle geçen 81 senelik ömrün adeta muhasebesi gibidir." Kitabın sonuna geldiğinizde hat sanatının büyülü dünyasında, kozalarını sessizce ören pek çok zarif insanın hikâyesi avucunuza düşecek.

İki dostun ta'lik-nesta'lik tartışması

Uğur Derman, Ali Alparslan'la ilgili bir hatırasını şöyle anlatıyor: "Bunca yıllık yakınlığımız içinde merhum Alparslan'la -bir kerelik- ihtilafımız oldu ve sessizce süregeldi. Kendisi senelerdir ta'lik adıyla öğrendiğimiz o nazenin yazıyı 1985'ten sonraki makalelerinde -İran'daki gibi- nesta'lik olarak tanıtmaya başlayınca, Osmanlı'nın buna beş asırdır ısrarla ta'lik dediğini; kaynak eserlerde de böyle anıldığını, galat-ı meşhur haline gelen bu kelimenin değiştirilmesinin büyük bir kavram kargaşası oluşturacağını belirten bir tebliği IV. Eyüpsultan Sempozyumu'nda sundum, aynı yıl da basıldı. Ali ağabey, bu itirazıma yazılı veya sözlü bir cevap vermedi; çevresindekilere de yazdıklarıma dair men'i bir ifade kullanmadığını, görüşlerimizin farklı olduğundan bahsettiğini öğrendim. Daha sonraki karşılaştırmalarımızda, konuya temas etmeden, beraberken sadece ta'lîk demekle, nezaketini ve hatırşinaslığını gösterdi. Lakin, yazılı beyanlarında nesta'liki kullanmaya devam etti. Nitekim, vefatından neredeyse üç yıl sonra neşredilen son makalesinde de aynı anlayışın hüküm sürmekte, yeni nesillerde ta'lik/nesta'lik kargaşasının yayıldığını görmek ise bu satırların yazarını üzmektedir.”

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

12/09/2010

'You are what you read'


Kiran Desai surprised observers back in 2006 when she won the Man Booker Prize for her novel “The Inheritance of Loss,” becoming the youngest female writer to ever be seen as worthy of the award. The novel, a tale of migration, became available to Turkish bookworms last week under the title of “Kaybın Türküsü.” On account of the introduction of her work to the Turkish book market, we spoke with Desai about her adventures in writing.

Your novel opens with the Borges poem “Boast of Quietness.” Why did you select this poem as an epigraph?

This poem reflects the souls of the characters in the novel well. When you go to another country as a migrant, there are difficulties that you experience. The real important thing isn’t just your own story. There are many people’s stories like yours, and there are people who share the same fate, just as there are many books in a genre on library shelves. But you tell your own story. I selected this poem because it conveys similar feelings to readers. In the same way, when you look at the migration stories of Latin Americans and Mexicans, you can feel the parallels between all migrants’ stories. For this reason, Borges is a writer in whom I have a lot of trust in when it comes to conveying those feelings.

In “The Inheritance of Loss” you say that you tell your own story, your own “migrant experience.” How did migration and the feeling of “placelessness” and “nationlessness” affect your authorship? If you hadn’t ever migrated to the West when you left India at age 14, what kind of a life would you have had?

Being a migrant forces you to be creative because in one way or another you have a motivation, like to be successful. Your world and the environment you are in are changing, and this always makes you a more creative person. Staying in the country of your birth or living in another country … for example, it’s not just these two choices. Even if you live in the US, you may have even more different choices there. You can live like a hippie or be a very successful businesswoman. Choices are everywhere, no matter where you are. You choose your own life. For example in a family you can see that while one person chose to be a doctor, another wants to grow vegetables. These options are always in our own hands, they’re not bounded by the place we live in. But, of course, there is a light feeling of loss created by the migration feeling.

None of the antagonists in the novel are happy, except for Mutti the dog. But Mutti’s end is also sad. This state of unhappiness pushes the reader toward discomfort and sadness.

Biju’s friend Sai is actually also happy. ... But the ends of the stories will be good, and there are relationships of which we do not know the outcome. As a natural result of the things being spoken about in the book, there is a dominating sorrow. This is to an extent required by the lifestyle of a migrant and the spiritual state of someone who has set out on that path.

You speak of a habit of hatred that exists during Biju’s US years, a hatred that never let Biju go. Does migration arouse this sort of hatred?

Biju is a strong and hard character. I don’t think that this feeling is hatred, exactly. Of course, at one point there’s an emotional contradiction: living somewhere that is economically comfortable, or returning to your home? In this sense decisions can be made from which there is no turning back. While returning home may seem heroic, it’s actually a very difficult decision.

Do you have any plans to return to India?

Not at present, but in my mind, I return there over and over again in a way. I go to India frequently, and I even spend more time over there.

You’re the owner of Europe’s most respected literary prize, the Man Booker. We also know that this award is highly regarded in India as well. What has the Man Booker changed in your life?

The prize made my life a lot easier. And this isn’t very fair. For being a writer is a difficult thing. Most of the time you can’t even find a publisher to publish your book. It’s hard to come across a publisher who will understand you fully, but when you’re a prize winner, very different opportunities can come your way.

Do you think of yourself as a political writer? To what extent should a writer concern themselves with the political problems of their time?

You don’t have to be a writer to have a political thought. Yes, I think I’m a political writer. Every person with my circumstances and coming from the region I lived in must necessarily have a political view and look at events from a political perspective. For people are concerned with how you present them to those on the outside. A novel is never just a novel; it harbors many different things. In India, in particular, people are very sensitive with regard to this. They ask: “How did the writer portray us to the outside? In the novel, how were our country and our people expressed to the West?” And you have to be sensitive on this topic as well. Of course, you should have a political view, but politics has never been the main topic in my novels

You’re the daughter of a famous author, Anita Desai, but at the same time you continued in the creative writing departments of various universities. Is writing really something that can be learned? Do you also believe in talent and heredity?

I think that writing is something not to be learned, but to be developed. It has to come from within. There are many talented people who are unable to set forth a composition because writing requires a level of discipline and collection of thoughts. This can be learned by working. Also, going happily off to university, taking classes and pronouncing oneself a writer contradicts the nature of this business. The act of writing exhausts the writer and requires effort. It’s an action that another cannot teach; you must develop it.

There’s a sentence in your novel that says Sai knew the stories that had to be cut off somewhere. When it comes time for you to finish your novel, how do you make the decision?

It’s a very difficult decision. I end a book when I feel that a sentence or paragraph that I’m going to write will upset the balance.

The novel’s antagonists, Sai, Lola, Noni and Father Booty, all agree that they do not like English writers who write about India. What’s beneath this? Do English writers write more attractively about England?

The general view is this: Most of the British observations about India are incorrect. But I don’t think that way. There are very important novels about India. This has entirely to do with presentation. Indians think that the writers from amongst themselves render their own country better. But this can, like a domino effect, lead to this: Writers who are Indian but live abroad are also unable to portray India very well.

You say in your novel that a new language creates distance and protects the heart. And you don’t write in your native language. What do you have to say about this topic?

I write in the language that I’m strongest in, and that’s English. Of course, as a migrant when you live in a different country and speak another language, you lose some things. For example, my language is very different from my father’s. My father’s English was half Hindi, an English riddled with idioms. But the jokes he made, the expressions he used were Hindi. But in my language, this was lost in the generational gap. In fact for this reason my father would chide me, saying, “Your literature isn’t real literature, you’ve lost your own language in some places.” When people heard the old Delhi accent they would be so affected that they would cry. Language means something entirely different to them. At the same time, when you change your language no matter how well you speak, some things are lost. One of the things lost is the skill of making jokes.

Pankaj Mishra evaluated your book by saying that even though it addresses the ‘80s, it is a post-9/11 novel. Do you agree with this view? If the attacks of 9/11 had never taken place, would you have written this book the same way?

I began writing the novel long before Sept. 11, and I continued to write it for long after the attacks of Sept. 11. So there’s no connection.

For Western publishers there is a certain attraction to female writers from the Middle East and Asia. For some publishers, political correctness can pull ahead of literature. Does this bother you at all?

I think this is a fashion, and I am discomfited by it. There should never be periods or trends in literature. For example, I met a Nigerian woman once; when she went to a publisher to print her novel, she said the response that she got was, “Nigeria isn’t in fashion right now, the trend is India.” Of course, you never know, after a while Nigeria could be in fashion. My friends have a lot of fun with me on this topic. Again, it has to do with presentation. As a writer, what concerns me is our responsibility, how we represent ourselves and our country.

After George Bush took office, you had said that you’d abandoned becoming an American citizen. What do you think of current American policies?

I don’t do much thinking about this topic, neither positive nor negative. I don’t want to comment.

In your novels, you focus on topics like cultural heritage, migration, colonialism, race, religion and nationalism. Are you thinking of introducing your readers to different topics?

Yes, my next novel will be less political. The problems experienced by modern people, being modern, being out of fashion, the differences experienced by these sorts of people amongst themselves, the loneliness brought along by modern life. … Even if themes like this also appear in my other novels, my new book will be a work that gives significant space to emotions.

Upon completing your novel, the reader’s mind is left with the names of many books and writers. Criticism, praise and ridicule...

It always surprised me -- why don’t authors ever speak about other authors’ books, their novels? Because these books and writers are an important part of you. You are what you read. For this reason, I wanted to talk about other books in my novel.

The narrator says that books ruin Sai’s peace of mind. What are the books that steal away your own contentment?

I actually think like Sai. Some books can make people discontent. Even if no titles come to mind right now, some readings, particularly to do with the past, some books can create a feeling of discontent. Outside of that, what makes me more upset with regard to books isn’t the books themselves, but those books that have [ceased to exist] and for whom nobody is taking responsibility and have somehow been damaged -- the libraries I saw in my childhood. Libraries and books that cease to exist even while there are still books on their shelves -- not intentionally, but due to lack of maintenance and natural conditions, books that will never be printed again … this feeling causes me discomfort.

In today’s literary world, are there any writers whom you admire and emulate?

There are many, actually. V.S. Naipaul, Michael Ondaatje, Salman Rushdie. In particular, Rushdie’s leadership in terms of freedom in language usage and paving the way for other writers from amongst his own people has affected me.

Other chats with you have been published in the Turkish media, and a segment of them focus on your relationship with Orhan Pamuk. Does it bother you at all that Pamuk’s novel is emerging ahead?

There were actually questions that came in about [my] novel as well, but were presented through Orhan Pamuk. I wasn’t bothered too much. But it makes me much happier for my book to be discussed.

Did meeting Orhan Pamuk also serve to introduce you to Turkish literature? Are there any Turkish writers that you know and follow?

Of course there are writers that he recommended and introduced: Tanpınar, Halide Edip, Yaşar Kemal. Because he has a very large library, all of the important writers are in his hands. But the biggest problem is translation -- unfortunately, very few of them have English translations.

Musa İğrek, İstanbul

Today's Zaman

12/09/2010

9 Eylül 2010 Perşembe

İçeride çok suçlu var!

Mustafa Kutlu'nun benzersiz kitabı Uzun Hikâye'nin anlatıcısı, "Bu benim babamın adı hani 'sosyalist'e çıkmış ya; kendisi bir yere gitmeden önce şöhreti gidiyormuş. Peki, bu nasıl büyük bir şöhret olmalı ki, o günün Türkiye'sinde vatanın bu ücra köşesine kadar ulaşmış." diye yakınır. Zira bir sürü işe girip çıkan; kâtiplik, puantörlük ve bir kitapçıda tezgâhtarlık yapan babası, adaletin peşinde koştuğu, haksızlıklara karşı geldiği ve biraz muhalif olduğu için 'sosyalist' damgasını yemiştir.

Gerçek hayata birebir denk düşer Kutlu'nun bu hikâyesi. 'Uzun Hikâye'nin kahramanları gibi dolaştığınız yerlerden bir gece ansızın, kimseciklere haber vermeden yola koyulabilirsiniz. Daha da ötesinde düşünceleriniz başkalarının nazarında bir suça dönüşebilir. Her ne kadar insana dair güzelliklerin peşinde koşsanız da... Sonda söyleyeceğimizi, başta özetleyelim: Politik bir serginin tam kalbine giriyoruz. Elle tutulur, gözle görülür cinsten. Siyasetin sert ve acımasız dilinin içimizi dışımızı kuşattığı şu günlerde politik düzeyi yüksek olan bu sergiye neden gitmeliyim diye mırıldanabilirsiniz. Cevabını küratörü veriyor: "Bu çok sesli bir sergi. Günün politik ve siyasal olaylarıyla ilgili doğrudan ilgili ve farklı katmanlardan sanatçıları bir araya getiriyor. Daha da önemlisi enerjisi olan işler..."

FARKLI KUŞAKLAR BİR ARADA

Sanatçı Halil Altındere'nin küratörlüğünü yaptığı ve 'en kalabalık sergim' dediği 'Fikirler Suça Dönüşünce' Tophane'deki Tütün Deposu'nda ziyaretçisini bekliyor. Kapısından öyle elinizi kolunuzu sallayarak girebileceğiniz bir sergi değil bu. Gerçek polis kalkanlarının verdiği tedirginlik nasıl bir mekana girdiğiniz konusunda fikir veriyor zira. İçeriye girmekle bir nevi suç işliyorsunuz. Sergi İstanbul, Ankara, İzmir sanat üçgenini yıkıyor. Farklı coğrafi kentlerden gelen sanatçıların işlerini sergileyerek bir anlamda tavır koyuyor. Halil Altındere bunu şöyle açıklıyor: "Sergi, 'evet biz de merkezdeyiz' diyor ama merkezin göbeğinden, merkezi dönüştürmeye çalışan işler yapıyoruz mesajını veriyor." Altındere de merkeze sonradan gelenlerden biri olarak bunun mücadelesine girişiyor. Merkezin dışındakilere kapı açıyor.

Farklı kuşaklardan 48 sanatçıyı bir araya getiren sergideki eserlerin ortak özelliği topluma, şiddete, düşünce özgürlüğüne, militarizme, darbelere, Ergenekon'a, milliyetçiliğe, hiyerarşiye, toplumsal politikalara odaklanmış, eleştirel ve muhalif olmaları. Video, heykel, fotoğraf, yerleştirme gibi işlerin yer aldığı sergi; İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Mardin, Berlin, Frankfurt, Amsterdam ve New York'ta yaşayan sanatçıları yan yana getirmiş. Altındere'nin deyişiyle bir araya hiç gelemeyecek sanatçılar toplanmış: Gülsün Karamustafa, Altan Gürman, Hüseyin Alptekin, Ali Kazma, Ahmet Öğüt, Serkan Özkaya, Şener Özmen, Cengiz Tekin, Nasan Tur, Canan, Deniz Gül, iç mihrak, Gözde İlkin, Berat Işık, İz Öztat...

Bağımsız küratörlerin piri Harold Szeeman'ın 'Tavırlar Biçime Dönüşünce' sergisinin başlığından esinlenerek, 'Fikirler Suça Dönüşünce' adını alan sergide, Halil Altındere, Szeeman'la kendi arasında bir bağ kuruyor: "Szeeman, serginin bütününü bir yapıt olarak görüyordu. Ben de sanatçı küratörü olarak yaptığım sergiyi bir yapıtım olarak görüyorum." Sergiyi sağdan, soldan veya ortadan gezerseniz sizde bırakacağı etki farklı olacaktır. Sağ tarafta militarizm, solda bireyin otorite ile olan sorgulamasını irdeleyen işler var.

"2010'un en iddialı sergisini yaptık." diyor Altındere. Bu çok 'iddialı' bir cümle değil mi? O, iddiasında ısrarlı: "2010 bitmek üzere ve çok büyük paralar dönüyor. Hâlâ çok etkileyici bir sergi karşımıza çıkmadı. Biz de çok komik bir bütçeyle iddialı olduğunu düşündüğümüz bir sergi yaptık. Birliktelik, kolektif ruh, ticari kaygıların olmaması bu başarının altındaki sebep."

Politik dozunun yüksek olmasına gelirsek, Altındere bunu sanatçılara sunduğu özgürlük alanına borçlu olduğumuzu söylüyor: "Bağımsız sergi dememizin sebebi de o aslında. Ne ticari ne de sansür anlamında bir kaygımız olmadı. En özgür alanı oluşturmaya çalışıyoruz. Sanatçıya sınırsız bir özgürlük sunduğum için daha eleştirel, daha gündeme oturan işler çıkıyor. Bireysel durumlardan taş atan çocuklara, Ergenekon'dan darbelere kadar pek çok konu var. Bazen çok doğrudan, bazen çok şiirsel, bazen de çok içsel eserler." Sergi 10 Ekim'e kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

09/09/2010

7 Eylül 2010 Salı

U2 İstanbul'u sarstı geçti

U2 hayranları nihayet muradına erdi. Dünyanın en büyük rock grubu U2, 360° Avrupa Turnesi kapsamında dün akşam Atatürk Olimpiyat Stadı'nda unutulmaz bir konser verdi. Yamura rağmen on binlerce U2 hayranı stadı tıklım tıklım doldurdu. Konser öncesinde yağan şiddetli yağmur herkesi korkuttu. Öyle ki kulaktan kulağa konserin iptal edilebileceği fısıltıları yayılmaya başladı. Ancak korkulan olmadı. Yağmur yaklaşık 20 dakika sonra dindi ve herkes rahat bir nefes aldı. Konser alanında özellikle yabancıların çokluğu dikkat çekiciydi. Lübnan'dan, Beyrut'tan, İran'dan Yunanistan'dan, dünyanın dört bir yanından gelen U2 hayranları vardı stadyumda.

Sahneye önce Kuzey İrlandalı grup Snow Patrol çıktı. Snow Patrol'un sahneye çıktığı sırada stat bomboştu. Fakat daha sonra stat iyiden iyiye dolmaya başladı. Snow Patrol, U2'nun 360 derece konserleri kapsamındaki son konserlerini İstanbul'da verdiklerini söyledi. Grup ayrıca "Bu şehirde olduğumuz için çok mutluyuz." dedi.

Ve yıllardır beklenen konserin saati gelimişti. Bono sahneye zafer işareti yaparak çıktı. Stadyumu dolduran rock severlerin coşkusunu görünce "Neden bu kadar geciktik?" der gibiydiler. Muhteşem bir izleyici kitlesi vardı. U2 konsere Beatiful Day adlı parçayla başladı. Örümceği andıran koca sahnenin altında Bono ve ekibi tüm seyirciye hakimdi. Konser boyunca dinleyiciler, hep ayaktaydı. Yaklaşık 50 bin kişi stadı doldurmuştu. Birkaç kuşağın bir arada takip ettiği bir konserdi. İlk kez İstanbul'a gelen U2, klasikleşen şarkılarını seslendirdi. Bono sahnenin etrafında çılgınca dolanıp duruyordu. Beşinci parçanın ardından kısa bir konuşma yaptı. Seyircilere 'Süpersiniz' diye seslendi. "Bu ülkede olan her şey dünya için çok önemli." dedi.

Boğaz Köprüsü'nden geçerken yaşadıklarını anlatırken siyasetçilerden bahsetti. Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'ın adını anınca seyircilerden protesto sesleri yükseldi. Bono bu durum karşısında siyaset konuşmayacağını söyledi. Köprüden bahsetmeyi yeğledi. "Bu köprü din ve laikliği birleştiren bir köprü değil, kültürler arası bir köprü. Geçmişi geleceğe taşıyan bir köprü." dedi. Bono dışında The Edge, Adam Clayton ve Larry Mullen'ın da performansı görülmeye değerdi. Yaşanan, bir konserden çok görkemli bir şovdu. Koca stadyum küçülmüş, tüm alanı sahne kaplamıştı sanki. Bono, bir ara bir seyirciyi sahneye çıkarıp onunla dans etti. Daha sonra Bono, Zülfü Livaneli'yi sahneye davet etti. Birlikte bir parça seslendirdiler. Livaneli, "U2'ya bir hediye verelim." dedi ve 'Yiğidim Aslanım'ı söyledi. Konser, İstanbul'un bugüne kadar gördüğü en görkemli müzik etkinliğiydi. Hem Bono hem de hayranları şanslıydı. Zira yağmur erken kesilmişti.

Blackberry sponsorluğunda, Live Nation tarafından düzenlenen, Pozitif ve İKSV işbirliğiyle, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın katkılarıyla gerçekleşen konser, önümüzdeki yıllarda pek çok müzik grubunun da geleceğinin habercisiydi.

Konserden notlar

*U2 hayranları öğle saatlerinden itibaren Olimpiyat Stadı'na gelmeye başladı.

*Belediye ek otobüs seferleri koydu; ancak Taksim'de uzun kuyuklar oluştu.

*Trafik nedeniyle Atatürk Olimpiyat Stadı'na ulaşmak kolay olmadı. Stat dışında yığılmalar oldu. Trafik zaman zaman kilitlendi.

*Taksiciler stattan uzak yerlerde bırakınca konserciler yürümek zorunda kaldı.

*21.00'de başlayacağı duyurulan konser yaklaşık 1 saat gecikmeli başladı.

*U2 sahneye çıktığında stadın yarısı boştu, ancak ilerleyen dakikalarda tıklım tıklım doldu.

*Günün asıl kazançlıları hiç şüphesiz büfeciler oldu.

*Referandumun 'Hayır'cıları konseri unutmamıştı, statta bol bol broşür dağıttılar.

*Şemsiye ve yağmurluk kara borsaya düştü.

*Korsan CD'ciler iş başındaydı.

*Konser alanı renkliydi, açılan farklı ülke bayrakları çeşitliliği gösteriyordu.

*'Dua odası' Ramazan dolayısıyla epey ilgi gördü.


Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

07/09/2010

6 Eylül 2010 Pazartesi

‘Bütün eserleri’ aslında kimin eseri?

Cemil Meriç’in “bütün eserlerini” yayına hazırlayan oğlu Mahmut Ali Meriç, 2006 yılında yayımlanan Kırk Ambar’ın yeni baskısında babasının eserlerine müdahale ettiğini açıklamıştı. O dönemde çok tartışılan bu konuyu Aksiyon dergisi, Muhsin Öztürk imzalı bir haberle sayfalarına taşımıştı. Mahmut Ali Meriç’in bu tutumu farklı yazarlar tarafından eleştirildi, tepkiler dile getirildi; ne var ki, ne Mahmut Ali Meriç ne de İletişim Yayınları eleştirilere cevap verdi.

Enis Batur, 15 Temmuz tarihli Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanan “Çok Kritik Bir Kritik Yayın” başlıklı yazısında konuyu tekrar gündeme getirdi ve Cemil Meriç’in kitapları için uygulanan ‘eleştirel basım’ yöntemini eleştirdi. Batur özetle, Cemil Meriç’in eserlerine oğlu Mahmut Ali Meriç tarafından yapılan müdahalenin “çizmeyi aşan” özellikler taşıdığını ve “kabul edilemez” olduğunu söylüyordu.

Dahası, Meriç’in eserlerinin özgün halini çarpıtan, yazıların ve parçaların yerini değiştiren bu tür müdahalelerde yayıncının da suçu paylaştığını belirtiyordu. Cemil Meriç külliyatı tek örnek değil; başka yazarların “bütün eserleri”ne de benzer müdahalelerin yapıldığını biliyoruz. Yayın dünyamızda tutarlı bir editörlük işleyişinin yerleşmesi için çok önemli olduğuna inandığımız bu tartışmayı yeniden gündeme getirmek istedik. Batur’un deyişiyle, “ciddi bir biçimde tartışılması gereken bir durum var önümüzde”.

Bu bağlamda, yayıncılara ve yazarlara sorduk: Artık hayatta olmayan yazarın özgün metnine yayıncı veya yazarın vârisleri tarafından müdahale edilmesini doğru buluyor musunuz? Yazarın “Bütün Eserleri”nin yayına hazırlanmasında ölçüt ne olmalıdır? Mahmut Ali Meriç ve İletişim Yayınları bu konuda suskun kalmayı tercih etti.

Mahmut Ali Meriç ne yazmıştı?

“Birinci bölüm içerdiği yazılarla ‘edebiyatın pek az işlenmiş ana meselelerine ışık’ tutuyor; ikincisi ‘çağımızın belli başlı problemleri’ne. Yani her bölüm aslında birbirinden bağımsız. Ayrıca tek başına bir kitap oluşturacak kadar da hacimli. Eklediğimiz dipnotlarıyla, özellikle de Cemil Meriç’in diğer kitaplarından aktardığımız yazılarla daha da büyüyen bu bölümleri iki ayrı kitap halinde okuyucuya sunmanın daha isabetli olacağını düşündük. Böylece 1980 yılının 487 sayfalık büyük boy Kırk Ambar’ı, iki yirmi ambardan yine aslında bir Kırk Ambar’a tekabül edecek şekilde düzenlenmiş oldu.

1974’ten 1986’ya uzanan bir zaman dilimi içinde gün ışığına çıkan Cemil Meriç’in eserlerinin bir külliyat halinde yeniden basılmasından istifade ederek, bu eserlerin arasında bir bütünlük sağlamak, yani hiç olmazsa konular arasında bir atıflar ağı kurmak, birbirini tamamlayan ama çeşitli eserlere dağılmış yazıları bir araya getirmek, külliyatı biraz daha sistematikleştirmek, daha metodik kılmak, yazarın aynı konudaki benzer, bazen değişik, bazen zıt düşünce ve hükümlerini olduğunca bir arada sunabilmek istedik.” “Giriş”, Kırk Ambar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006

Rasim Özdenören: Yazar, ölümüyle son noktayı koymuştur

Bu tür müdahaleleri kesinlikle doğru bulmuyorum. Ahlâka uygun da bulmuyorum. Yazar, ölümüyle eserine son noktayı koymuştur. Bu tür uygunsuz bir müdahaleyi rahmetli Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanının başında Nâzım Hikmet’e yaptığı ithafın kaldırılması olayında da gördük. Edebiyatımızın iki mümtaz kişiliği kendi aralarında yaptıkları şiddetli polemiklere rağmen ve o polemiklerden sonra bile birbirleriyle olan kişisel ilişkilerinde belli bir sınırı daima korumuşken, Safa’nın ölümünden sonra yayıncının Nâzım Hikmet’e ilişkin ithafı kitaptan silip kaldırması her iki yazarın hatırasına saygısızlık olmuştur. Benzer bir olay Necip Fazıl Kısakürek’in Babıâli adını taşıyan hatıra-izlenim kitabında da yaşanmıştır. Kimin dahliyle gerçekleştirildi bilmiyorum; üstadın sağlığında orada yer almış olan bazı pasajlar, birileri tarafından saygısızca kaldırılmıştır. Kraldan çok kralcı olanlar, sözüm ona krala saygı adına geçmişe en büyük saygısızlığı yaptıklarını, ah, bir fark edebilseler!

Semih Gümüş: Vârisler karışmamalı

Ben öteden beri telif haklarının 70 yıl süreyle korunmasına karşı çıkıyorum. Uluslararası sözleşmelerden aldığı için gücünü, bu yasaya karşı çıkmak belki hukuksal bir sonuç doğurmayacak. Ama bu önemli değil. Önemli olan, telif haklarının korunma biçimine ilişkin doğru tutumun ne olduğu. Kendim de yayıncılıktan başka bir iş yapmamama karşın, telif hakkının yazarın ölümünden sonra yakınlarınca zapturapt altına alınmasını hâlâ anlayabilmiş değilim. Hayattayken babasını reddeden oğlun, ölen babanın telif haklarından doğan paraları alması hukuken el koyma sayılmaz mı? Yapılan belki yasaldır yasal olmasına, ama burada etik ile hukuk arasında büyük bir boşluk doğuyor. Sonunda telif hakları yazarların ölümünden sonraki yetmiş yıl boyunca mirasçılarının kucağına bırakıldı. Alanların emaneti nasıl kullandıklarına bakınca, içinizin burkulmaması olanaksız.

Kısacası, yazarın alın teri, göz nuru, yaratıcılığı, on yıllar boyu biriktirdiği emeğinin sonucu olan telif haklarının, yetmiş yıl gibi, içine iki kuşağın sığdırılabileceği uzun bir süre boyunca birilerinin eline düşmesini tamamıyla yanlış buluyorum. Yakınları, yazarın bazı yazdıklarından hoşlanmamıştır, izin vermezler, oldu bitti! Bu arada yayımlatırlar, ama anlamadıkları işlere yaklaşma cesaretiyle neler ederek! Yazarın kitaplarına alınmasını kesinkes istemediği notlarını derleyip toplayıp kitaplara dönüştürürler. Yayıncılar ve editörleri yazarların ve şairlerin özgün yapıtlarını yok edecek “tarihsel belgeler” yaratmaya kalkışırlar. Asıl yaratıcı nasıl olsa yaşamadığı için, bütün bunları yapmaya yetecek koskoca bir yetmiş yıl vardır önlerinde. Ben de bir zamanlar, ölümünden sonra Edip Cansever’in bütün şiirlerinin, şairin hiç mi hiç istemediği biçimde yeniden düzenlenmesine karşı çıktığım için yakınlarından zılgıt yemiştim.

Cemil Meriç’in oğlunun kullandığı tasarruf da ne hukuka uygundur, ne de yapıta karşı gösterilmesi gereken etik tutuma. Enis Batur haklıdır. Örneklerini daha önce de birçok kere gördüğümüz gibi, yazarların ve şairlerin kendi yaptıklarına vârisleri kesinlikle karışmamalı ve yayıncılarla editörler de kendini bilmez vârislerin niyetlerine alet olmamalı.


Ayfer Tunç: Tek ölçütüm var, yazar ne yazdıysa o!

Yazarın/sanatçının ölümünden sonra vârislerine geçen ve 70 yıl süreyle yakınlarını telif hakkı sahibi yapan uygulamaya karşıyım. Bunun bütün dünyada uygulanan evrensel bir düzenleme olması, karşı olmamı engellemiyor. Çünkü sanat yapıtını miras hukukuna tâbi bir mal olarak göremiyorum. Öte yandan yayıncılık yaptığım süre içinde pek çok vâris gördüm. Büyük çoğunluğu ellerindeki hakkı onlara bir tür şöhret sağlayan bir güç veya para basma makinesi olarak görüyorlardı. (Yazarın bıraktığı yapıtlara doğru bir biçimde sahip çıkan çok az sayıdaki vârisi, örneğin Necatigil ailesini takdirle anıyorum.)

Genç yaşta ölen ve hiç kitabı yayımlanmamış bir şairin kitabını basmak istediğimizde, ağabeyinin kurduğu cümleyi unutamam: “Ya yirmi bin basarsanız da bana bin bastık derseniz?” Kitabı yayımlanamadan ölen o genç şairin yapıtı vârisinin para odaklı ve kuşkucu bakış açısı nedeniyle hiç yayımlanamadı ve şair yoklara karıştı. Bence bir yazar/sanatçı öldüğü zaman telif hakkı serbest kalmalı. Bunun yaşadığımız maddi dünyaya korkunç gelen bir fikir olduğunun farkındayım. “Nasıl yani? Bir para basma makinesini herkesin malı mı yapalım?” Bu biçimde söylenmese de yaygın görüş budur ve sanat yapıtını zedelemek için birebirdir. Fazla iddialı ve aşırı bir görüş ileri sürüyorum ama bence bir telifin serbest kalması fırsatçılar ile gerçekten saygı duyanları eşit hale getirir, sanat yapıtını gerçekten kamunun malı yapar, tarihin değerlendirmesine bırakır.

Eleştirel basımlarda tek bir ölçütüm var: Yazar ne yazdıysa o! Yapıta müdahale edenin oğlu, yayıncısı veya saygın bir uzman olması durumu değiştirmez. Ana metnin dışında kalmak şartıyla, dipnotlar, önsöz, sonsöz vs. gibi yardımcı metinler kullanarak bir yapıt eleştirel hale getirilebilir ama yazarın virgülünü bile değiştirmeye çocukları da dâhil olmak üzere hiç kimsenin hakkı yoktur.

Yeri gelmişken bir örneğe değinmek istiyorum. Tartışmanın devamı geldi mi bilmiyorum ama geçenlerde folklor araştırmacısı İlhan Başgöz Radikal gazetesine yazdığı bir yazıda Nâzım Hikmet’in şiirlerini gündeme getirmiş ve “benim aklımda kalan biçimi” ifadesini kullanarak bazı değişikliklerden söz ederek bir liste vermişti. Verdiği listede en çok ilgimi çeken “gâvur” sözcüğünün “düşman” olarak değiştirilmiş olması oldu. İlhan Başgöz saygın bir araştırmacıdır, “aklımda kalan” ifadesinin yeterli olmadığını elbette bilir, ben bu cümleyi ilgili kişilere yöneltilmiş nazik bir soru olarak değerlendirdim ve çok merak ettim. Bu değişiklikleri Nâzım Hikmet kendi mi yaptı? Asım Bezirci mi? Bilmiyorum. Ama her iki durumda da edebiyat tarihine, Nâzım Hikmet biyografisine, toplumsal ve siyasi tarihimize eklenmesi gereken satırlar var.

Abdullah Uçman: Kimsenin müdahale hakkı yok

Bu konuda Enis Batur yerden göğe kadar haklıdır. Yazarın bizzat kendisi ne yazmışsa, onun kaleminden ne çıkmışsa, vârisleri de, yayıncılar da onu kabul etmek zorundadır. Siz beğenmediğiniz bir metne müdahale ederseniz, o metnin otantik olma özelliği kalır mı? İki yıl önce aynı şekilde Can Yayınları da Cahit Sıtkı Tarancı’nın o harika eseri Ziya’ya Mektuplar’ı aynı şekilde, çeşitli müdahalelerle yayımlamıştı. Bu baskıyı görünce çok üzüldüm ve bir öğrencime bununla ilgili Türk Edebiyatı dergisinde bir yazı yazdırdım.

Yıllar önce Rıza Tevfik’in terekesinden Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem’in (Bolayır), Edebiyat-ı Cedîde’nin teşekkülü ve dağılmasıyla ilgili 25 sayfalık bir mektubu çıkmıştı; bunu yayına hazırladım, ancak mektupta özellikle Cenab Şahabeddin ve Halid Ziya ile ilgili galiz ifadeler yanında küfür denebilecek sözler vardı. Bunları çıkarıp çıkarmamakta çok tereddüt ettim ve sonunda bazı hocalarımın da görüşlerini alarak “Edebiyat-ı Cedîde’ye Dair Ali Ekrem’den Rıza Tevfik’e Bir Mektup” (İstanbul 1997) adıyla, mektubu olduğu gibi, yani sansürsüz yayımladım. Bu konudaki görüşüm kesin olarak şudur: Ne yayıncının, ne vârislerin ne de eseri hazırlayanların metne müdahale etmeye hakları vardır; bu hem bilimsel ahlâka aykırıdır, hem de o metnin yazarına saygısızlıktır.

İbrahim Yıldırım: Yayınevleri daha duyarlı olmalı

Büyük sözler edip konuya bilimsel yaklaşmanın ve bazı yayıncı jargonlarına sığınmanın hiç gereği yok: Enis Batur haklı. Çünkü Cemil Meriç’in eserine -iyi niyetle yapılmış olsa da- oğlu tarafından müdahale edilmektedir. Buna bir tür critique denilebilir mi, bilmiyorum, daha doğrusu emin değilim. Ama şurası kesin: Miras kalan düşünce yapıtıdır, taşınmaz değil. Kaldı ki bazı taşınmazlar bile koruma altına alınmıştır; izin almadan ne tadil edebilirsiniz ne de tamir! Öte yandan, bu tartışma yeni değil, dört yıl önce aynı minvalde yazılar yazılmış, yayınevi ve Mahmut Ali Meriç eleştirilmişti. Demek ki mesele kritik olmanın ötesine geçme eğiliminde; korkarım bu gidişle kronikleşecek.

Bir okur olarak yayınevlerinin daha duyarlı olmasını beklemek sanırım benim de hakkım. En azından yirmi yıl önce edinip okuduğum Kırk Ambar’dan (ya da yenisinden) kuşku duymamın önüne geçecek kurumsal yaklaşımlar içinde olunmalıydı. Bu soruşturmayı fırsat bilip beni tedirgin eden, bazılarınca önemsenmeyen ama bence oldukça kritik olan iki müdahaleye daha değinmek istiyorum.

Birincisi kitap adları: Gregor Samsa’nın öyküsünü Değişim adıyla okuyan kuşağım, yıllar sonra Dönüşüm adıyla karşılaşmış; ancak bununla da yetinilmemiş¸ kitap Metamorfoz adıyla da yayımlanmıştı. Gönülçelen’in Çavdar Tarlasında Çocuklar olarak basılması ise benim için üzüntü ve gönül kırgınlığı yalnızca. Çevirmen ve yayınevi değişince, benimsenen, hatta edinilmiş duyguya dönüşen kitap adlarına mutlaka müdahale mi edilmeli? Ecinniler’in Cinler’e; Ezilenler’in Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’a dönüşmesine gelince, bu tutumu Dostoyevski konusunda okur zihnime müdahale olarak değerlendiriyorum.

Yıllar önce Eskici ve Oğulları adıyla okuduğum Orhan Kemal romanının 2004 yılında Eskici Dükkanı adıyla yayınlanmasını, 2009 yılında tekrar Eskici ve Oğulları’na dönülmesini ise anlamış değilim. İkincisi ise yazarların bitmemiş, dolayısıyla eser olamamış yazılarının “bütün eserleri” kapsamında sunulması: Aydaki Kadın’ı Tanpınar’ın, Canistan’ı Atılgan’ın külliyatına iyi niyetli müdahaleler olarak görmeme karşın, kritik de buluyorum. Öte yandan, yarım kalmış Eylembilim’in “Bütün Eserleri” arasında yer almasının Oğuz Atay ironisine çok yakıştığı kanısındayım.

İlknur Özdemir: Eleştirel basımın sınırı tayin edilmeli

Enis Batur’un 15 Temmuz tarihli Cumhuriyet Kitap ekindeki yazısını okuduğumda gerçekten irkildim. İki nedenle: Enis Batur bu kadar sert bir yazı kaleme aldığına göre gerçekten çok öfkelenmiş olmalıydı. İkincisi de, Cemil Meriç’in metinlerine, hem de bizzat ailesi tarafından Sayın Batur’un belirttiği ölçüde müdahale edilmesinin şaşırtıcı olması. Söz konusu yeni basımları okumadım, müdahalenin çapını ancak Sayın Batur’un yazdıklarından öğrendim. Bu bakımdan söyleyeceklerim Cemil Meriç’in kitapları bağlamında değil, sadece genel çerçevede düşünülmelidir.

Sayın Batur’un yazısının bir yerinde yer alan, “Bir yapıtın, yazarın ölümü sonrası gerçekleştirilen ‘gözden geçirilmiş, düzeltilmiş, notlanmış’ basımlarında uygulanan tekniklerin kuralları vardır ve o kuralları oluşturan sınırlar söz konusudur” cümlesine katılıyorum. Ancak olayı sadece teknik açıdan görmekten yana da değilim. Yazarın kendi seçimi olan parçaların sırasını değiştirmek yanında, güncellemeler yapmak, eksikleri ya da eksik addedilen şeyleri tamamlamak, yazarın iradesine, tercihine, takdirine müdahale olacaktır. Yazar önce kendisi sonra çağdaşları için yazar. Artık hayatta olmayan ve itiraz etme şansı bulunmayan yazarların metinlerini, özellikle de o dönemi ve o yazarın üslubunu bize aktaracak metinler olarak görüp gerekli ve sınırlı düzeltiler dışında olduğu gibi bırakmanın bize yazarı daha iyi tanıtacağını düşünüyorum. Eleştirel basımın sınırını tayin etmek çok önemlidir.

Sevengül Sönmez: Kitabın iç düzeni bozulmamalı

Bir yazarın/şairin ölümünden sonra bütün eserlerini yeniden yayımlamakla ilk kez yayımlamak arasında büyük bir fark olduğunu belirterek başlamalıyım. İlk kez yapılan yayınlarda neyin ne kadar yayımlanacağının tayini gerçekten çok zor. Dolayısıyla da bu durumda zaten söz çoğunlukla vârislere ya da onların belirlediği yayıncıya kalıyor.

Bütün eserlerinin yeniden yayımlanmasına gelince, yazarın/şairin ölmeden önce gördüğü son baskı, ölümünden sonra yapılacak yayınlar için asıl metin olmalı bütün eklemeler, notlamalar vb. bu baskı esas alınarak yapılmalıdır. Bütün Eserleri’ni yayımladığım için Sait Faik’in eserlerinde izlediğimiz bir yöntemi örnek verebilirim: Sait Faik’in Havada Bulut 1951’de yayımlandığında Büyük Doğu’daki tefrikasında bulunan “1 Nisan’da Bir Erik Ağacı İle Konuştum” ve “Mehmet Bey’e Göre” adlı iki öykü kitaba alınmamış. Bu öykülerin yerlerini kitabın içinde işaret ettik ve öyküleri sona ekledik. Böylece kitaba gereken ekleri yapmış ama yazarın onayladığı baskıya müdahale etmemiş olduk. Zaten bir şey eklemek bu tür basımlarda en kolay çözülen sorun.

Kabul edilemeyen, değiştirmeler ve eksiltmeler. Değiştirmeler bir tür müdahale, eksiltmeler ise sansür olarak kabul edilmeli ve eleştirilmeli. Mahmut Ali Meriç’in Kırk Ambar’da yaptığı müdahaleler konusundaki düşünceme gelince: Bana kalırsa öncelikle Cemil Meriç’in kitapları orijinal halleriyle basılmalıydı. Hiçbir şey eksiltilmediği sürece orijinal baskıya notlar eklemek de mümkün elbette. Ancak kitapların iç düzenini, yapısını bozacak ve bazı şeylerin atıldığı bir basım yolu hiç izlenmemeliydi. Mehmet Ali Meriç ya da bir başkası sistematik, karşılaştırmalı, notlu ya da eklemeli (ama kısaltarak değil) bir tür eleştirel basım hazırlamak isterse bunun çok yararlı olacağı ise ortada.

İrfan Sancı: Yazardan çok editörün ruhunu taşıyan basımlar

Bir yayıncı olarak yazarların Bütün Eserleri’nin yayımlanmasını tabii ki doğru buluyorum. Bunların arasında yazarın hayattayken yayımlamadığı ya da tamamlayamadığı çalışmalar da yer almalıdır. Ancak buradaki temel ölçüt yazarın eserlerine müdahaleyi asgari düzeyde tutmak olmalıdır. Aksi takdirde yapılan her müdahale bir “kaymaya” sebep olur ki, bu durumdan en fazla zarar gören yazarın kendisi olur.

Ayrıca vâris olmak bu hakkı sana vermemeli. Sen elinde bulundurduğun yasal hakkı asıl sahibinin bıraktığı şekilde korursan daha hayırlı bir iş yapmış olursun. Doğrusuyla yanlışıyla, eksiğiyle oluşmuş bir “toplamı” yeniden dizayn etmeye kalkışmak, yazarı tartışılır hale getirir ki, buna kimsenin hakkı olmamalı. Bırak bazı şeyler de eksik kalsın. Bir kez müdahaleye kalkıştın mı bunun sonunun olmadığını çoğu zaman gördük. Aileler bu konuda genellikle problem teşkil ediyorlar.

Tabii ki yazıları kitap haline getirirken kimi düzenlemeler editör ve yayıncı işbirliğiyle yapılmalıdır. Bu düzenlemeler yapılırken yazarın önceki kitaplarında benimsediği anlayışın dışına çıkmamaya dikkat etmek gerekir. Bu noktada yayıncılara da önemli bir sorumluluk düşüyor: Yazarların eserlerini olabildiğince değişikliğe uğratmadan yayımlamak ve örneklerini gördüğümüz, yazardan çok editörün ruhunu taşıyan basımlara çanak tutmamak.

Musa İğrek

Kitap Zamanı

Sayı 56

06/09/2010

‘Ne okursanız osunuzdur’

17:47 Posted by Musa İğrek , , No comments

Kiran Desai, 2006 yılında The Inheritance of Loss adlı romanıyla Booker Ödülü’nü alıp bu ödüle değer görülen en genç kadın yazar olarak adını duyurduğunda otoriteler şaşırmıştı. Bir göç hikayesi anlatan roman bu ay Kaybın Türküsü adıyla dilimize kazandırıldı. Kitabının Türkçeye çevrilmesi dolayısıyla ülkemizde bulunan Desai ile yazarlık serüvenini konuştuk.

Romanınız, Borges’in “Sessizliğin Övüncü” adlı şiiriyle açılıyor. Neden epigraf olarak bu şiiri seçtiniz?

Bu şiir, romandaki karakterlerin ruh halini çok iyi yansıtıyor. Başka bir ülkeye göçmen olarak gittiğinizde yaşadığınız sıkıntılar vardır. Aslında önemli olan, sadece kendi hikâyeniz değildir. Sizin gibi birçok insanın hikâyesi, aynı yazgıyı paylaşan insanlar vardır, tıpkı bir kütüphanedeki kitapların çeşitliliği gibi… Ama siz kendi hikâyenizi anlatırsınız. Bu şiiri de benzer duyguları okurlara aktardığı için seçtim. Aynı şekilde Latin Amerikalıların ve Meksikalıların göç hikâyelerine baktığınız zaman bütün göçmen hikâyelerindeki paralelliği hissedebilirsiniz. Bu yüzden bu duyguların aktarılmasında Borges çok güvendiğim bir yazar.

Kaybın Türküsü’nde kendi hikâyenizi, “göçmenlik tecrübenizi” anlattığınızı söylüyorsunuz. Göçmenlik, yersiz-yurtsuzluk duygusu yazarlığınızı nasıl besledi? Eğer 14 yaşında ayrıldığınız Hindistan’dan Batı’ya hiç göç etmemiş olsaydınız, nasıl bir hayatınız olurdu?

Göçmen olmak sizi yaratıcı olmaya zorluyor. Çünkü bir şekilde başarılı olmak gibi bir motivasyonunuz oluyor. Dünyanız ve içinde bulunduğunuz ortam değişiyor, bu da sizi her zaman daha yaratıcı bir insan yapıyor. Doğduğunuz ülkede kalmak ya da başka bir ülkede yaşamak… Mesele sadece bu iki seçim değildir. ABD’de yaşıyor olsanız bile orada da çok farklı seçimleriniz olabilir. Hippi olarak yaşayabilir ya da çok başarılı bir iş kadını olabilirsiniz. Seçimler her yerdedir, nerede olursanız olun. Kendi hayatınızı siz seçersiniz. Mesela bir ailede, bakıyorsunuz biri doktor olmayı seçerken bir başkası sebze yetiştiricisi olmak istiyor. Bu seçenekler her zaman kendi elimizdedir, yaşadığımız yerle sınırlı değildir. Ama tabii ki göç duygusunun yarattığı hafif bir kaybolmuşluk duygusu var.

Romandaki kahramanların hiçbiri mutlu değil, köpek Mutti dışında… Ama onun da sonu hazin… Bu mutsuzluk hali okuru huzursuzluğa, hüzne itiyor…

Aslında Biju’nun arkadaşı Said de mutlu. Romandaki kahramanları tutunamayanlara benzetenler oldu. Ama sonu iyi bitecek hikâyeler, sonunu bilmediğimiz ilişkiler de var. Kitapta anlatılanların doğası gereği bir hüzün hâkim. Göçmen olarak yaşamanın ve o yolculuğa çıkmış olmanın ruh hali biraz da bunu gerektiriyor.

Biju’nun ABD yıllarında var olan ve yakasını hiç bırakmayan bir nefret alışkanlığından söz ediyorsunuz. Göçmenlik böyle bir nefreti mi uyandırıyor?

Biju güçlü ve sert bir karakter. Bu duygunun tam olarak nefret olduğunu düşünmüyorum. Tabii ki bir yerde duygusal olarak çelişkiler yaşıyor: Ekonomik olarak rahat bir yerde yaşamak mı, yoksa evine geri dönmek mi? Bu anlamda geriye dönüşü olmayan kararlar alabiliyor. Aslında eve dönmek çok kahramanca gözükebilir ama çok zor bir karardır.

Sizin Hindistan’a dönmek gibi bir planınız var mı?

Şu an için yok ama bir şekilde zihnimde, yazılarımda tekrar tekrar oraya dönüyorum. Hindistan’a sık sık gidiyorum ve artık orada daha fazla zaman geçiriyorum.

Avrupa’nın en saygın edebiyat ödülü Booker’ın sahibisiniz. Bu ödülün ülkeniz Hindistan’da da çok önemsendiğini biliyoruz. Booker hayatınızda neleri değiştirdi?

Ödül, hayatımı çok kolaylaştırdı. Bu çok da adil değil. Çünkü yazar olmak zor bir şeydir. Çoğu zaman kitabınızı yayımlayacak bir yayınevi bile bulamazsınız. Sizi tam olarak anlayacak bir yayıncıyla karşılaşmak zor, ama ödül sahibi olduğunuz zaman karşınıza farklı fırsatlar çıkabiliyor.

Politik bir yazar olduğunuzu düşünüyor musunuz? Bir yazar yaşadığı dönemin politik sorunlarıyla ne ölçüde ilgilenmeli?

Politik bir düşüncenizin olması için yazar olmanız gerekmiyor. Evet, ben politik bir yazar olduğumu düşünüyorum. Benim koşullarımdan, yaşadığım bölgeden gelen her insanın mutlaka bir politik görüşü olması ve olaylara politik bir mercekten bakması gerekir. Çünkü insanlar dışarıda onları nasıl tanıttığınız ile ilgileniyorlar. Bir roman asla sadece bir roman değildir. İçinde çok farklı şeyler barındırır. Özellikle Hindistan’da insanlar bu konuda çok hassaslar. “Yazar dışarıda bizi nasıl tanıtmış? Romanında ülkemizi ve insanlarımızı Batı’ya nasıl aktarmış?” diye soruyorlar. Bu konuda da hassas olmanız gerekiyor. Tabii ki politik bir görüşe sahip olmalısınız ama romanlarımda politika hiçbir zaman ana konu olmadı.

Ünlü bir yazarın, Anita Desai’nin kızısınız; fakat aynı zamanda çeşitli üniversitelerin “yaratıcı yazarlık” (creative writing) bölümlerine devam ettiniz. Yazarlık gerçekten öğrenilebilir bir şey mi? Yeteneğe ve kalıtıma da inanıyor musunuz?

Yazarlığın öğrenilebilecek değil, geliştirilebilecek bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu, içten gelmeli. Birçok yetenekli insan var ki, bir yapıt ortaya koyamıyorlar. Çünkü yazarlık belli bir disiplini, düşünceleri toparlamayı gerektirir. Bu da çalışarak öğrenilebilir. Bir de çok mutlu bir şekilde üniversiteye gidip, dersler alıp ben yazar oldum demek bu işin doğasına aykırı. Yazma eylemi yazarı yoran ve çaba gerektiren bir şey. Başkasının öğreteceği değil, sizin geliştireceğiniz bir eylem.

Kitapta, “Sai, bir yerde kesilmesi gereken hikâyeleri biliyordu” diye bir cümle var. Romanınızı bitirmenizin vakti geldiğine nasıl karar veriyorsunuz?

Bu çok zor bir karar. Yazacağım bir cümlenin ya da paragrafın dengeyi bozacağını hissettiğim zaman romanı bitiriyorum.

Romanın kahramanları Sai, Lola, Noni ve Peder Booty, Hindistan hakkında yazan İngiliz yazarları sevmedikleri konusunda hemfikirler. Ne var bunun altında? Hakikaten İngiliz yazarlar İngiltere’yi yazdıklarında mı daha çekici oluyorlar?

Genelde şöyle bir inanış var: İngilizlerin Hindistan hakkında gözlemlerinin çoğu doğru değil. Ama ben öyle düşünmüyorum. Hindistan hakkında çok önemli romanlar var. Bu tamamen sunumla ilgili. Hintliler, kendi içlerinden olan yazarların kendi ülkelerini daha iyi tasvir ettiklerini düşünüyorlar. Ama bu, giderek bir domino efekti gibi şuraya varabilir: Hintli ama yurtdışında yaşayan yazarlar da Hindistan’ı çok iyi aktaramıyorlar.

Romanda “Yeni bir dil araya mesafe koyuyor ve kalbi koruyor” diyorsunuz. Siz de anadilinizde yazmıyorsunuz. Neler diyeceksiniz bu konuda?

En güçlü olduğum dilde yazıyorum, bu da İngilizce. Tabii ki bir göçmen olarak başka bir ülkede yaşadığınızda, başka bir dili konuştuğunuzda bazı şeyleri kaybediyorsunuz. Örneğin, benim dilim babamınkinden çok farklı. Babamın İngilizcesi yarı Hintçe, bol deyimleri olan bir İngilizceydi. Yaptığı espriler, kullandığı deyimler ise Hintçeydi. Ama benim dilimde, kuşak atladıkça bunlar kayboldu. Hatta bu yüzden babam bana, “senin edebiyatın gerçek edebiyat değil, sen dilini bazı yerlerde kaybetmişsin” diye söylenirdi. İnsanlar eski Delhi lehçesini duydukları zaman o kadar duygulanıyorlardı ki, ağlıyorlardı. Dil onlar için çok farklı bir şey ifade ediyor. Aynı zamanda dilinizi değiştirdiğinizde ne kadar iyi konuşursanız konuşun bir şeyler yitiriliyor. Yiten şeylerden biri de espri yeteneği.

Pankaj Mishra, kitabınızı 80’leri konu edinse de bir 11 Eylül sonrası roman olarak değerlendirmişti. Bu görüşe katılıyor musunuz? 11 Eylül saldırıları hiç yaşanmasaydı bu romanı aynı şekilde mi yazardınız?

Romanı 11 Eylül’den çok önce yazmaya başladım ve 11 Eylül saldırıları olduktan sonra çok uzun bir süre de yazmaya devam ettim. O yüzden hiçbir bağlantısı yok.

Batılı yayıncılar için Ortadoğulu ve Asyalı kadın yazarların bir çekiciliği var. Bazı yayıncılar için “siyaseten doğruculuk” edebiyatın önüne geçebiliyor. Bu durumdan rahatsızlık duyuyor musunuz?

Bunun bir moda olduğunu düşünüyorum ve bundan rahatsızım. Hiçbir zaman edebiyatta dönemler ve modalar olmamalı. Mesela Nijeryalı bir kadın ile tanıştım, romanını bastırmak için bir yayıncıya gittiğinde “Nijerya şu an moda değil, Hindistan moda” diye bir cevap aldığını söylüyordu. Tabii hiç belli olmaz, bir zaman sonra da Nijerya moda olabilir. Arkadaşlarım bu konuda benimle epey eğleniyor. Bu yine sunumla ilgili bir şey. Yazar olarak sorumluluğumuz, kendimizi ve ülkemizi nasıl temsil ettiğimiz, beni ilgilendiren bu.

George Bush yönetime geldikten sonra Amerikan vatandaşı olmaktan vazgeçtiğinizi söylemiştiniz. Günümüzde Amerikan politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu konu hakkında çok fazla düşünmüyorum, ne olumlu ne de olumsuz. Yorum yapmak istemiyorum.

Romanlarınızda kültürel miras, göçmenlik, sömürgecilik, ırk, din ve milliyetçilik gibi konulara odaklanıyorsunuz. Okurunuzu daha farklı konularla buluşturmayı düşünüyor musunuz?

Evet, bir sonraki romanım daha az politik olacak. Modern insanların yaşadığı sorunlar, modern olmak, eski moda olmak, bu tarz insanların birbiri arasında yaşadıkları farklılıklar, modern hayatın getirdiği yalnızlık… Buna benzer temalar diğer romanlarımda da gözükse de yeni kitabım duygulara ağırlık veren bir eser olacak.

Romanınızı bitirince okurun aklında epey bir kitap ve yazar adı kalıyor. Onlara dair eleştiriler, övgüler, yergiler...

Her zaman şaşırmışımdır, neden yazarlar başka yazarların kitaplarından, romanlarından bahsetmezler? Çünkü bu kitaplar ve yazarlar sizin önemli bir parçanızdır. Ne okursanız osunuzdur. Bu yüzden romanımda başka kitaplardan bahsetmek istedim.

Anlatıcı, kitapların Sai’nin huzurunu kaçırdığını söylüyor. Sizin huzurunuzu kaçıran kitaplar neler?

Aslında ben de Sai gibi düşünüyorum. Bazı kitaplar insanı huzursuz edebilir. İsmen şu an aklımda olmasa da... Özellikle geçmişle ilgili bazı okumalar, bazı kitaplar huzursuzluk duygusu oluşturabiliyor. Onun dışında kitaplarla ilgili beni huzursuz eden, daha çok kitapların kendisi değil de yok olan ve sahip çıkılmayan kitaplar, bir şekilde zarar görmüş, çocukluğumda gördüğüm kütüphaneler. Bilinçli olarak değil, bakımsızlıktan, doğa şartlarından, içinde ve raflarında hâlâ kitap olduğu halde yok olup giden kütüphaneler, kitaplar ve bir daha basılamayacak olmaları… Bu his beni huzursuz ediyor.

Günümüz dünya edebiyatında imrendiğiniz, hayranlık duyduğunuz yazarlar var mı?

Çok fazla var aslında. V.S. Naipaul, Michael Ondaatje, Salman Rushdie. Özellikle Rüşdi’nin dili kullanmadaki özgürlüğü ve kendi milletinden yazarlara yol açmak konusundaki öncülüğü beni etkilemiştir.

Türk medyasında başka söyleşileriniz de yayımlandı ve bunların bir kısmı Orhan Pamuk ile olan ilişkinizi merkeze alıyordu. Pamuk’un romanınızın önüne geçmesi sizi rahatsız etmiyor mu?

Aslında romanla ilgili sorular da geldi ama Orhan Pamuk üzerinden sunulmuş olabilir. Çok fazla rahatsızlık duymadım. Ama romanım hakkında konuşulması beni daha çok mutlu ediyor.

Orhan Pamuk’la tanışmanız Türk edebiyatıyla da tanışmanızı sağladı mı? Bildiğiniz, takip ettiğiniz Türk yazarlar var mı?

Tabii ki bana önerdiği, tanıttığı yazarlar oldu: Tanpınar, Halide Edip, Yaşar Kemal. Çok büyük bir kütüphanesi olduğu için bütün önemli yazarlar var elinde. Ama en büyük problem çeviri, maalesef pek azının İngilizce çevirisi var.

Musa İğrek

Kitap Zamanı

Sayı 56

6/09/2010

4 Eylül 2010 Cumartesi

Çözün şehrin gizli dilini!

Bir çağdaş sanat etkinliğimiz var artık, üç yılda bir düzenlenen: 'Trienal'. (Marmara Üniversitesi Uluslararası Öğrenci Trienali'ni ayrı bir yana koyarsak). "Çağdaş sanat tabii, iyi hoş da yeteri kadar var zaten" diye itirazlar yükselebilir, lakin şehrin doymaya niyeti yok. Dünyada da durum bundan farklı değil aslında. Bienallerin yaygınlaşmasının altında bir mantar gibi çoğalan, yeni müzelerin, yeni galerilerin etkisi büyük diyebiliriz. Bu işe kafa yormak eleştirmenlere kalsın, Bağımsız Sanat Derneği tarafından düzenlenen 1. Uluslararası İstanbul Trienali de kendi derdini anlatmanın peşinde.

Trienal için taşınabilir bir anlayışla tasarlanan 'Şehrin Gizli Dili' isimli bu ilk sergi, Karaköy Sanat Limanı'na demir attı. Sergide "Farklı kültür alaşımlarının ve çatışmalarının yaşandığı İstanbul'da, bir ayrılış gerekçesi ve buluşma vesilesi olarak yalnızlaşma-yabancılaşma-kimliksizleşme-dilsizleşme" kavramlarının etrafında üretilmiş resim, fotoğraf, enstalasyon, heykel ve video türlerinde eserler var. Uluslararası küratör Rosa Martinez, 'iyi bir bienalin politik ve özünde ruhani olması gerektiği'nden söz eder. 1. Uluslararası İstanbul Trienali'ndeki işler bu politik havayı solumuşa benziyor. Sanatçıların odaklandıkları kavramlar pek çok kimsenin yarasını göstermekle kalmıyor, üzerindeki kabukları bir bir söküyor.

Sanat Limanı'nda 19 Eylül'e kadar görülebilecek serginin küratörlüğünü Hülya Yazıcı Aktaş üstleniyor. Sergide Rauf Tuncer, Ayşe D. Taşkent, Ufuk Duygun, Taci Küntüz, İpek Şenel, Recep Akar, İlhami Atalay, Hilal Küntüz, Fatma Yıldız, Davut Özgül, Melike Demirkaynak, İdil Saliha, Emel Erkan, Kıvanç Başkan, Özlem Güzelyurt, Nihan Oğuz, Akbars, Meryem & Vildan Yabanigül, Emel Nekay, Sena Aktaş, Birsen Kar, Hüseyin Genç, Serap Sönmez ve Hülya Yazıcı Aktaş'ın eserleri yer alıyor.

Bir kalem, bir masa, bir çöp kutusu ve tepede sarkaç gibi asılı duran koca bir kağıt rulosu. Altında da minik bir not: "Önyargılarınızı ve artyargılarınızı lütfen çöp kutusuna atın." Hüseyin Genç'in eseriyle böyle huzursuz edici bir yolculuğa çıkmanın zorluğu bir tarafa bu cümlenin karşısında kaygısız kaygısız durmak zor. Çöp kutusuna çocuksu bir merakla göz attığınızda içindeki huzursuzluğu dökenler yok değil, ama çoğunluk susmuş sanki.

Usta öykücü Mustafa Kutlu, son kitabı Zafer Yahut Hiç'te, İstanbul'un ücra yerinde gittikçe şehirleşen, Tepeköy'ü ve sakinlerini anlatır. Kitapta, her şeyin baştan ayağa kabuk değiştirdiği bu yerde gitgide yabancılaşan, kendi kimliğini yitiren bir mekan karşımıza çıkar. Sanatçı Melike Demirkaynak'ın "Kente Dokunmak" başlıklı posterleri, afişleri de böyle bir değişime işaret ediyor diyebiliriz. Ama bu kez şehrin göbeğinde Fatih semtindeki bir dönüşümü ve bu kargaşada hayatını sürdüren birbirinden habersiz insanları anlatıyor.

Şehrin Gizli Dili'nin peşinde dolanırken Birsen Kar'ın "Özgür Kafe" adlı yerleştirmesi sizi karşılıyor. Bu kafenin kuralları var tabii: Kızıl saçlılar, kol düğmeliler, takıntısı olanlar ve pembe ojeliler giremez! İstanbul gibi sonsuz bir kentin içinde dar alanda paslaşmaya zorlanan insanları, farklılıkları kabul edilmeyip ötekileştirilenleri anlatan bu çalışma takıntılarından kurtulamayanlara, at gözlüklerini çıkaramayanlara bir tepki niteliğinde.

Vildan Yabanigül'ün, İkna Odası adlı çalışması da bir dönemin psikolojik işkence aracı olarak tanımlanabilecek baskıları anlatıyor. İpek Şenel'in "Sabundan Günlükler" eseri ise sabuna yazılmış günlükleri izleyiciye sunarken, geçiciliğe göndermeler yapıyor.

Trienalin ömrü uzun olur mu bilinmez; fakat bugünden bakınca güzel bir geleceği vaat ediyor. Küçük bir eleştiri: sergideki işlerin ne zaman üretildiğini bilmeniz zor. Zira bilgi metinlerinde bu yok. Yusuf Sûresi'nden "O, onları tanıdı ama onlar onu tanıyamadı." ayetini başlığına taşıyan sergide, size tanıdık gelecek pek çok hikâye var kuşkusuz. Şehrin Gizli Dili, Sanat Limanı'nın ardından 4-24 Ekim'de Eminönü-Hünkâr Kasrı'nda ve Taksim Metro İstasyonu'nda olacak.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

4/09/2010