27 Ağustos 2010 Cuma

'Öyle derin ki gözlerin, her şeyi unuttum içlerinde'

12:31 Posted by Musa İğrek , , No comments

En büyük harflerle bir göz yazıp altını ne kadar 'şey'le doldurabilir insanoğlu. Kelimeler uç uca eklenir, sonra da tıkanır kalır. Bu çocuksu işi, bir sanatçıya verdiğimizde ise yer ve gök arasında bekleşen pek çok güzellik gözümüzün önüne dikiliverecektir. Usta çizer Selçuk Demirel'in 'göz'ün peşinde dolandığı desenleri, karikatürleri 'Gösteri' (YKY) adlı albümde toplandı. 80'lerden günümüze yerli ve yabancı çeşitli gazetelerde, dergilerde yer alan çalışmalar, bir araya gelip 'göz'e görünür oldu.

Selçuk Demirel'in göz'ün bütün hallerini dertop ettiği kitapta, gözünüzün, aklınızın erişemeyeceği biraz uçuk, biraz sınırları zorlayan, çokça gülümseten eserler var. Sanatçı çalışmalarıyla, ele avuca sığmayan bir gerçekliği kendi kaleminden, bir türkü gibi sessizce söylüyor. Meraklısı bilir, pek çok çalışmasında 'göz'e yer veren sanatçının modern zamanlara vermek istediği bu huzursuz edici mesaj, her kulağın işitmek istemeyeceği, belki de göremeyeceği türden. Ne demişti eskiler "Görenedir görene, köre nedir köre ne?".

Kitapların içinden uçuşan gözlerden, gözü baş etmiş gökkubbede süzülen insanlara, bir kuyuyu andıran gözün içinde kendi kuytularını arayan adamdan balık gözlülere gözün bin bir halini anlatan çalışmaların zorluğu bir yana, kitapta yer alanbir beytinde Mevlânâ şöyle sesleniyor: "İnsan göz'dür, öte yanı deriden, etten başka bir şey değil. Göz neyi görüyorsa değeri o kadardır insanın."

Sayfalar arasında dolanınca gittikçe içine çeken, uzunca vakit geçirilecek çalışmaları hemen fark ediyorsunuz. Selçuk Demirel'i usta ressam Abidin Dino'nun gözünden anlatmak onun dünyasına girmeyi kolaylaştırır: "(...) Selçuk Demirel'in işi gücü, bir bakıma sürekli bir günlük tutmak... Sözcüklerden değil de çizgilerden oluşan bir günlük cinsi. (..) Selçuk insanlara kızgınlıkla, sevinçle, korku ile, güvenle, kırıklıkla, hayranlıkla, obur bir ilgi ile bakıyor. Hepsi birden... Durmadan bakıyor. Belki geceleri bile karanlıkta, evinde, yatağında gözleri açık uyuyor, yahut da düş seyrediyor gözleri içeriye dönük, belki de gözlerinin biri içeriye biri dışarıya bakıyor; demek istediğim şu ki, faltaşı gibi dört açıyor gözlerini gece gündüz, sonra da çiziyor..."

Aragon, Elsa'nın Gözleri şiirinde şöyle söyler: "Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de / Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm / Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm/ Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde". Demirel'in 'Gösteri' kitabı için her şeyi unutup içinde kaybolacağınız bir albüm desek yeridir, zira usta çizerin 'göz'leri sarsıcı bir gerçeğin peşinde, suskun.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

27/08/2010

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Orhan Pamuk'un kırkambarı

10:05 Posted by Musa İğrek , No comments

Nobel'li yazar Orhan Pamuk'a babası ölümünden iki yıl önce kendi yazıları, elyazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul bırakır. Pamuk'un sıcak ve pek çok kimseyi etkileyen Nobel konuşması 'Babamın Bavulu' başlığıyla bu hadiseyi anlatıyordu. Edebiyata düşkün bir adamın hülyası saklıydı o bavulda. Sartre ve Camus ile Paris sokaklarında karşılaşan, evde dünya yazarlarından söz eden bir babanın defterleri, notları ve anılarıydı görülmeyi beklenen.

Şimdi roller değişti diyebiliriz. Bu kez Orhan Pamuk, okurlarına kendi bavulunu açtı. Anılar, resimler, taslaklar, planlar, romanlarından yayımlanmamış bölümler ve daha pek çok şey... Bavulun içindekiler tanıdık gelebilir, lakin usta yazarın edebiyattan sanata, İstanbul'dan dünya kentlerine pek çok konu üzerinde düşüncelerinin yer aldığı yazıların bir kitaba girmesi, meraklısını mutlu edecektir kuşkusuz. Pamuk'un yerli-yabancı gazetelerde, dergilerde yayımlanan düz yazılarının toplandığı "Manzaradan Parçalar-Hayat, Sokaklar, Edebiyat" (İletişim Yayınları) adlı 550 sayfalık kitap 'Hayat', 'İstanbul', 'Kitaplar ve Edebiyat', 'Benim Kitaplarım', 'Sanat', 'Siyaset ve Diğer Vatandaşlık Dertleri' adlı bölümlerden oluşuyor. Pamuk'un kırkambarı denilebilecek eser, bir yazarın dünyasını yakından tanımak isteyenler için iyi bir kapı.

'FENER'İN 1959 KADROSUNU EZBERE SAYARIM'

Seksen iki yazının yer aldığı bu hacimli kitapta Pamuk'un romanlarından yayımlanmamış bölümlerin, anıların kaleme alındığı toplam sekiz yazı ilk kez okura sunuluyor. Manzaradan Parçalar, 'Bir Hayat Hikâyesi Denemesi' adlı yazıyla başlıyor. Yazarın hayatını ve kitaplarını anlattığı yazıda Orhan Pamuk, "İleride kitaplarım hayatımdan daha önemli ve eğlenceli bulunacak sanırım." diyor. Hayat başlıklı bölümde Pamuk, "Onun bana verdiği güven olmasaydı yazar olmak, bunu bir hayat olarak seçmek, benim için çok daha güç olurdu." dediği babasını, börek yapan annesini, tıraş olurken yaşadıklarını ve başa bela bir sivrisineği anlatıyor. Pamuk'un bu bölümde dünyanın farklı kentlerini anlattığı metinler Truman Capote'nin gezi yazılarından oluşan Yerel Renkler'i anımsatıyor uzaktan uzağa. Amerika, Hindistan, Brezilya, İtalya bir yazarın ince dokunuşlarıyla varlık gösteriyor.

Spiegel ile futbol üzerine söyleşisi de Fenerbahçeli olan Pamuk'u ve futbola dair düşüncelerini anlatıyor: "Fenerbahçe'nin 1959'daki takımını Masumiyet Müzesi'ndeki kahramanlardan biri gibi ezbere sayabilirim." Pamuk, kendi kütüphanesini anlattığı yazıda iki kahramanı kendine yakın buluyor: Sartre'nin şehir kütüphanesindeki kitapları A'dan Z'ye okuyan kahramanı 'otodidaktik' ve Cannetti'nin Körleşme'de bahsettiği kitaplarıyla gururlanan Peter Kien. Sahaflar Çarşısı'nı yıllarca çocuksu bir merakla eşeleyen yazarın, kitap alma hırsını anlatan şu cümlesi ise bir Borges öyküsünü andıran türden: "Bunun arkasındaki gizli plan, bütün bu kitapları kendi evimde toplamaktı belki."

Kitabın İstanbul bölümünde Pamuk, kente olan düşkünlüğünü anlatıyor. Yazarın "İstanbul'da vapur gezintisine çıkmak bende şehrin içinde hareket ettiğim duygusunu değil, şehrin içindeki konumumu, hayatımın diğer hayatlar arasındaki yerini gördüğüm duygusunu uyandırır." sözleri, peşinde olduğu kenti işaret ediyor. Sayfalar arasında ilerleyince Ara Güler'le aynı İstanbul'u sahiplendiğini söyleyen, Adalar'da, Nişantaşı'nda senelerce cirit atan bir yazarla karşılaşıyor, bu kentin ona hatırlattıkları ve hissettirdikleriyle kuşatılıyorsunuz.

ÇANTADA BİR DÜNYA TAŞIMAK

Kitaplar ve edebiyat bölümünde Pamuk'un, kendi yazı dünyasını şekillendiren Dostoyevski, Flaubert, Nobokov, Camus, Tanpınar gibi yazarlar hakkındaki yazıları yer alıyor. Çeşitli kitaplar, okumak ve kitap kapakları konusundaki görüşleri de kulak verilmesi gereken türden: "Cebinizde, çantanızda bir kitap taşımak, özellikle mutsuzluk zamanlarında cebinizde, çantanızda sizi mutlu edecek bir dünya taşımak demektir."

"Benim Kitaplarım" bölümünde Orhan Pamuk ile yapılmış söyleşiler, yazarın kendi kitaplarını anlattığı yazılar, sonsözler ve önsözler yer alıyor. Bu bölümde Kara Kitap ve Kar'dan yayımlanmamış parçalar, bazı romanlarından bölümlerin olduğu el yazısı taslaklar, planlar ve karalamalar da var. Masumiyet Müzesi için tuttuğu notlar, gezdiği müzelerden kısa metinler, bu romanın nasıl yazıldığını ele veriyor. Kitabın sanat bölümünde Siyah Kalem, Bellini gibi ustaların yanı sıra Selimiye Camii'ne dair gözlemleri var Pamuk'un.

Manzaradan Parçalar'ın son bölümünde ise Pamuk, siyaset ve vatandaşlığa dair dertlerden yakınıyor. Bush, Saddam, Erdoğan, Chomsky ve hakkında açılan 301 davası konusunda düşüncelerini dile getiriyor. Kitap, edebiyat dergisi The Paris Review'un Pamuk ile yaptığı söyleşi ile kapanıyor. Manzaradan Parçalar, Orhan Pamuk külliyatı içerisinde sıcak bir yer edinecektir kuşkusuz.

'Tavuk döner yedim, vitrinlere baktım'

"Benim Adım Kırmızı'yı tekrar tekrar okuyup, binlerce virgülle son defa düzeltip teslim ettikten sonra ne düşünüyorum? Memnunum, yorgunum, içim rahat... Kitap bittiği için. Lise imtihanları verdikten ya da askerliği bitirdikten sonra hissettiğim bir memnuniyet ve rahatlık duygusu... Beyoğlu'na çıktım, Vakko'dan kendime iki pahallı gömlek aldım, tavuk döner yedim, vitrinlere baktım. İki gün de evde biraz ortalığı toplayıp uyukladım... Kitaptan, yaptığım şeyden, ona o kadar yıl vermiş olmaktan, özellikle bir çeşit dini-mistik kendinden geçmeyle son altı aydır kitap üzerinde delice çalışmamdan memnunum çok... Yıllar sonra süren başarısız girişleri, çıkmaz yolları, iyi sonuç vermeyen parçaları son iki ayda gaddarca "kesip attım." Kitabımın sıkı, düzenli, iyi akan bir şey olduğundan eminim." (Benim Adım Kırmızı üzerine yayımlanmamış metinden)

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

25/08/2010

24 Ağustos 2010 Salı

Hacı Bektaş-ı Veli’s missing commentary on 40 hadith discovered

A previously missing work by the important Anatolian Islamic mystic Hacı Bektaşı Veli is now available to the public after the manuscript was discovered in the British Museum Library and prepared for publication by Assistant Professor Nurgül Özcan as a result of research she carried out with her husband, Assistant Professor Hüseyin Özcan.

The book, a commentary on the 40 hadith (sayings of the Prophet Muhammad) of Yahya ibn Sharaf al-Nawawi is an excellent starting place for understanding the world of Veli’s Sufi ideas. Throughout Turkish history, writing a translation of or commentary on Nawawi’s “40 hadith” has been an important tradition among scholars and poets. Important names like Ali Şir Nevâî, Fuzûlî, Nev’î, Nabi, Âşık Çelebi, Sadreddin Konevi and İbrahim Hakkı Bursevi have written important works in this vein. Prepared for publication for the first time, the book was published by Fatih University Press. The story behind the manuscript’s discovery sounds a lot like a detective novel.

The story dates back to the years when Hüseyin Özcan, a lecturer at Fatih University’s faculty of arts and sciences, was still a student in college. During the course of his college education, he began researching Veli’s commentary on the first surah (chapter) of the Quran, with the encouragement of his teacher, Abdurrahman Güzel. He went to England in 2008 and searched for this book in every library he visited. While reviewing the manuscripts in the British Museum Library, he came across a copy of the commentary he was looking for, as well as the commentary on the 40 hadith.

In the first section of the book, Nurgül Özcan provides information on Veli’s life and works. Noting that his works need to be studied carefully in order to understand his thought, Özcan said: “The works of Hacı Bektaş-ı Veli, which consist of Sufi conversations between the mentor and his disciples, of which there are many examples of in the Sufi tradition, are the main sources that directly reflect his ideas.” Özcan explains that scholars and poets write commentaries on the 40 hadith for the purposes of obtaining the Prophet Muhammad’s intercession, finding peace in the world, being remembered with blessings and finding salvation in the hereafter. According to Özcan, Turks have shown a great deal of interest in translations of Nawawi’s 40 hadith.

The second part of the book is on the tradition of commentary on the 40 hadith in Turkish literature and works that have been written in this area. There is also a review of hadith included in other works from Veli. Veli’s commentary on the 40 hadith was written in the 13th century. The commentary, 19 pages long and written in the naskh style of calligraphy with vowel markings, elaborates on the concept of poverty as a dervish. The main topics of Hacı Bektaş-ı Veli’s commentary is the importance of the concept of poverty, the virtues of poverty, the rewards of helping those who are poor and the punishments for those who despise the poor. At the end of the book, there the 40 hadith are included in their original Arabic along with a Turkish translation.

Musa İğrek, İstanbul

Today's Zaman

24/08/2010

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Hacı Bektaş-ı Veli'nin kayıp kırk hadisi


Rivâyet edildiğine göre, Allâh, Âdem'in hilkat toprağını kırk gün kudret eliyle yoğurur. Hz. Muhammed'e (sas) peygamberlik kırk yaşında gelir, Hz. Musa Tur Dağı'nda kırk gün kalır, malın kırkta biri zekat verilir... Kırk rakamının bu sırlı mahiyeti, daha da önemlisi ayet ve hadislerde anılması, zamanla bu sayı etrafında güçlü bir geleneğin oluşmasına sebep olmuş. Hz. Muhammed'in (sas), "Ümmetimden kim kırk hadis hıfzederse, Allah onu âlimler ve fakihler arasında diriltsin." hadisinin yol göstericiliğinde kaleme alınan kırk hadis derlemeleri de bir yönüyle bu çerçevede düşünülebilir.

Türk ilim adamları ve şairler arasında da tarih boyunca 'kırk hadis/hadis-i erbain' ile ilgili tercüme ya da şerh yazmak önemli bir gelenek olarak devam etmiştir. Bu konuda, Ali Şir Nevâî, Fuzûlî, Nev'î, Nabi, Âşık Çelebi, Sadreddin Konevi, İbrahim Hakkı Bursevi gibi önemli isimler, edebî değeri yüksek eserler verir. Türk edebiyatında bu alanda önemli yeri olan eserlerden biri de Hacı Bektaş-ı Veli'nin Hadis-i Erbain Şerhi. Yrd. Doç. Dr. Nurgül Özcan tarafından ilk defa yayına hazırlanan kitap, Fatih Üniversitesi Yayınları'ndan çıktı. Kitabın, polisiye hikâyelerini andıran bir yayımlanma öyküsü var.

Öykünün başlangıcı Fatih Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapan Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Özcan'ın öğrencilik yıllarına uzanıyor. Özcan, üniversite eğitimi sırasında hocası Prof. Dr. Abdurrahman Güzel'in teşvikleri ile Fatiha Tefsiri'ni araştırmaya başlar. 2008 yılında gittiği İngiltere'de yolunun düştüğü her kütüphanede bu kitabı da arar. British Museum Library'de yazma eserleri incelerken Makâlât'la birlikte tefsirin bir nüshasına rastlar. Tefsirle birlikte Hacı Bektaş-ı Veli'nin bir başka kayıp eserine, Hadis-i Erbain Şerhi'ne ulaşır.

TÜRKLERİN KIRK HADİSLERE İLGİSİ DAHA FAZLA

Abdülkadir Gölpınarlı, 1936'da yayımladığı Yunus Emre kitabında, Hacı Bektaş-ı Veli'nin bu eserini hususi bir kütüphanede gördüğünden bahsediyor. Lakin bu nüsha hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Hacı Bektaş-ı Veli'nin British Museum Library'de bulunan Kırk Hadis'i ise Hüseyin Özcan'ın ilmi çalışmalarını birlikte yürüttüğü eşi Yrd. Doç. Dr. Nurgül Özcan'ın titiz çalışması sonucunda tıpkıbasımıyla birlikte meraklısını bekliyor. Hacı Bektaş-ı Veli'nin Fatiha Tefsiri kadar önemli olan eser, bu önemli mutasavvıfın dünyasını ve tasavvufa bakış açısını ele veriyor. Özcan'ın hadislerin kaynakları ile ilgili notlar da eklediği kitap, özellikle bu alanda çalışanlar için büyük bir hazine niteliğinde.

Kitabın birinci bölümünde Nurgül Özcan, Hacı Bektaş-ı Veli'nin hayatı ve eserleri hakkında bilgi veriyor. Hacı Bektaş-ı Veli'yi daha iyi anlamak için öncelikle eserlerinin incelenmesi gerektiğini söyleyen Özcan, "Tasavvuf geleneğinde yaygın olarak örnekleri görülen, mürşidin müridleriyle yaptığı tasavvufi sohbetler formunda oluşan Hacı Bektaş-ı Veli'nin eserleri, onun fikirlerini doğrudan yansıtan asıl kaynaklardır." diyor. Özcan, alimlerin ve şairlerin kırk hadisleri Peygamber'in şefaatine nail olmak, dünyada huzur bulmak, hayırla yad edilmek, ahirette kurtuluşa ermek, cennete girmek, sıkıntılardan uzaklaşmak gibi maksatlarla hazırladıklarını söylüyor. Özcan'ın verdiği bilgilere göre kırk hadis tercümelerine en çok ilgi gösterenler Türkler olmuş.

Kitabın ikinci bölümünde ise edebiyatımızda kırk hadis geleneği ve bu alanda yazılmış eserler anlatılıyor. Ayrıca Hacı Bektaş-ı Veli'nin diğer eserlerinde yer alan hadisler inceleniyor. Hacı Bektaş-ı Veli'nin Kırk Hadis'i yaklaşık 14. yy.da yazılmış. Harekeli nesih hattıyla on dokuz varaktan oluşan eser, dervişlikte fakirlik kavramını anlatan kırk hadisi içeriyor. Fakr kavramının önemi, fakirliğin faziletleri, fakirlere yardım edenlerin kazanacağı mükafatlar ve fakirleri hor görenlerin karşılaşacağı cezalar Hacı Bektaş-ı Veli'nin Kırk Hadis'inin temel konuları. Kitabın sonunda ise Kırk Hadis'in aslı ve Türkçeye çevrilmiş hali sunuluyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
23/08/2010


19 Ağustos 2010 Perşembe

First exhibition of İstanbul monumental tombs opens

A selection of items from the İstanbul Tomb Museum Directorate is currently on display at Topkapı Palace, revealing the richness of the monumental tombs that have been the resting places of sultans, statesmen and Islamic thinkers.

We live in an age where we have distanced ourselves from our deceased ancestors. Whereas we once had a culture where people lived with their deceased and even shared their sorrows and joys with them. There is a story of when a foreigner asked famous Turkish poet Yahya Kemal about the population of İstanbul and he replied, “80 million.” The foreigner objected, saying, “How is this possible?” The answer by the poet was thought provoking: “We live with our dead.”

The tombs of historic and spiritual figures currently showcased by the exhibition highlight the delicate art of the Ottomans. They are filled with artworks that reveal how these individuals and their followers saw the thin line between death and life.

The items, including coats, caps, prayer rugs, chandeliers, Qurans and royal decrees from the Ottoman period, were retrieved from storage by the İstanbul Museum of Shrines Directorate. In a joint effort by the Istanbul 2010 European Capital of Culture Agency, the Istanbul Metropolitan Municipality, the Governor’s Office of Istanbul with the Provincial Directorate of Culture and Tourism, this exhibition during the Muslim holy month of Ramadan, titled “Gateways to Eternity: Shrines,” gathers unique pieces that had been kept in dusty chests for years at the Topkapı Palace Imperial Stables. The exhibition, featuring 120 pieces, is merely a drop in the sea, because thousands of other artifacts are waiting to be brought out of storage into the light of day.

‘Tombs must have a museum’

Culture and Tourism Ministry Undersecretary İsmet Yılmaz, İstanbul Culture and Tourism General Director Ahmet Emre Bilgili, İstanbul Müfti Mustafa Çağrıcı and director of the İstanbul Tomb Museum Directorate, Hayrullah Cengiz, were in attendance at the opening ceremony on Monday.

In his opening speech, Cengiz said, “Here we share only a small sample of the works that we have in our archives. We are both proud and sad about that. We would wish that all the pieces could be displayed for visitors in a museum. But until now the İstanbul Tomb Museum Directorate was unable to secure an exhibition space.” Bilgili also shared the same concerns during his address. The exhibition, curated by Serkan Nişancı, is set to run until Sept. 19.

Musa İğrek, İstanbul

Today’s Zaman

19/08/2010

'İslam dünyasının mucitlerini bugüne getirebilseydik hepsi Nobel alırdı'

İslam âlimlerinin icatlarını, bilim ve teknolojinin bin yıllık serüvenini anlatan 1001 İcat sergisi, Sultanahmet Meydanı'nda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıldı. Bilim, Teknoloji ve Medeniyet Vakfı tarafından gerçekleştirilen sergi, İslam medeniyetinde bir altın çağın yaşandığını ortaya koyuyor. Vakfın Başkanı Prof. Dr. Salim Al Hassani ile İslam medeniyetini, bilimi ve '1001 İcat' sergisini konuştuk.

Öncelikle bu sergiye neden gelinmeli?

Eğlenmek ve öğrenmek için.

Sergi fikri nasıl doğdu ve ne kadar zamanda ortaya çıktı bu hazine?

Medeniyet tarihinde yaklaşık bin yıllık bir kaybın, karanlık bir çağın olduğunu ve bunun aşılması gerektiğini düşünen tarih, bilim ve sanat profesörlerinin ortak fikri olarak doğdu. Halk için bir şeyler yapmak istedik, ama bir müze değil. Etkileşimli, keyif veren bir şey olsun istedik. Ki böylece insanlar bin yıllık dönemin aslında altın bir çağ olduğunu anlayabilsinler. 10 yıl kadar zamanımızı alan bu sergi, karanlığın içine atılmış bir ışık huzmesi gibi oldu.

Bu iş için geç kalındığını düşünüyor musunuz?

Elbette, çok daha önce yapılması gerekiyordu. Bu, sadece İslam ile de ilgili değil. Biz buna İslam mirası diyoruz, çünkü İslam medeniyeti Avrupa'ya naklolundu, onunla temasa geçti. İslam medeniyeti bütün bu keşifleri yaparken diğer medeniyetlerden etkilenmişti. Sümer, Babil, Yunan, Hint, Çin gibi medeniyetlerin izi var. Aristo'nun, Galenius'un, Homer'in ve Grek medeniyetinin eserlerini bile İslam medeniyetinde Arapça yazılmış eserlerden öğrendik. Bunlar Arapçadan Latinceye çevrildi. Aslında bu, bir lokomotif gibiydi. Avrupa'ya İslam vatmanıyla gelen; içinde Musevilerin, Hıristiyanların ve bütün milletlerin yer aldığı bir medeniyet lokomotifini andırıyordu. Bunun yükü bütün medeniyetlerin karışımıydı ve üstüne İslam medeniyetinin icatları eklendi.

Peki İslam âlimlerinin bilime katkıları neden çok konuşulmuyor?

Bu alanla ilgili bilgiye çok çabuk ulaşamıyoruz. Arapça, Osmanlıca ve Farsça olarak yazılmış 5 milyon elyazması var. Bunların sadece 50 bin tanesi düzeltilmiş ve tasnif edilmiş. 50 bin eserin çoğu politik farklılıklar, milli tartışmalar, dil, edebiyat ve şiirle ilgili. Kadınların rolüne, bilime dair eserler maalesef tasnif edilmemiş. Biz burada daha çok kadınların rolüne odaklandık. İslam dünyasının kaşiflerini, mucitlerini bugüne getirebilseydik hepsi Nobel ödülü alırlardı. Ve sayıları bir futbol stadyumunu dolduracak kadar olurdu.

Zaman zaman dinin bilimin önünde bir engel olduğuna dair düşünceler dillendiriliyor; bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu çok zor bir soru ve tartışmaya açık. Kadın erkek tüm mucitlere baktığımızda Musevi olsun, Hıristiyan olsun bunların hepsi dindar. Belki daha önceden Avrupa'da kiliseler ve bilim adamları arasında bir mesele vardı. Tabii, İslam dünyasında da bilimden çok memnun olmayanlar vardı, ama bazıları da çok bilim taraftarı. İslam'ın en ünlü alimlerinden biri Endülüslü İbni Hazm, 1200 yıl önce, 'Kim ne derse desin dünya yuvarlaktır' demişti. Ama hâlâ bugün 10 yıl önce bile çıkıp bazı âlimler dünya düzdür diyebiliyor. Bence İslâm, insana aklını kullanmayı teşvik eder.

İstanbul'da geçen yıl bir Bilim ve Teknoloji Müzesi açıldı, onu nasıl buldunuz? Siz malzemeyi nasıl temin ediyorsunuz?

Çok güzel, ama burası bir müze. Birçok bilim adamı ile irtibattayız. Onların yazılarını akademisyenlere verip doğru olup olmadığını teyit ediyoruz. Ve sadece herkesin üzerinde yüzde yüz mutabık kaldığı dokümanları kullanıyoruz. Buradakiler elimizdeki icatların sadece yüzde onu.

İcatlar serginiz dünyada çok izlendi ve sevildi. Bu anlamda büyük bir mirasın üzerinde olan Türkiye'ye neler önerirsiniz?

Türk halkının medeniyete çok büyük katkılar sağladığını düşünüyorum. Batı'nın bunu anlaması, Türk gençlerinin de kendi kimliklerine sahip çıkmaları ve bu bilginleri örnek almaları lazım. Sergiyi gezdikleri zaman bunu yapabileceklerini görecekler; çünkü onlar, bu İslam âlimlerinin torunları. Aşağılık komplekslerini aşmaları gerek. Batı'nın da bir üstünlük kompleksi var. Biz insanların bir araya gelmelerini istiyoruz. Böylece aşağılık ve üstünlük kompleksi azalacak ve kültürel bir kaynaşma olacak.

O halde serginin tüm insanlığa bir mesajı var...

Hem de çok önemli bir mesaj; ama dinî ve siyasî değil. Sadece bilimsel gerçeklere dayanan, siyasetler üstü bir mesaj... Politikacılar, dinî liderler, laikler, milliyetçiler de bundan faydalanabilir. Bu sergi herkesi bir araya getiriyor. Gün boyunca burada turistler olacak, saygı gösterecek. İftardan sonra Müslümanlar gelecek, onlar da gurur duyacaklar. Böylece herkes mutlu olacak.

1001 İcat sergisini Başbakan Erdoğan açtı

'1001 İcat Sergisi'ni dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan açtı. Türkiye Başkanlığını Prof. Dr. Bekir Karlığa'nın yaptığı Medeniyetler İttifakı Türkiye Eşgüdüm Komitesi'nin desteğiyle düzenlenen serginin açılışında konuşan Erdoğan, İslam medeniyetinde bilim ve teknolojinin bin yıllık serüvenini aktaran serginin başta bilim dünyası olmak üzere, gençlik, tüm İslam dünyası ve insanlık için aydınlık geleceklere vesile olmasını temenni etti. Erdoğan, serginin İslam dünyasındaki gençlerin kendilerine olan özgüvenlerini artıracağını söyledi. Sergi 5 Ekim'e kadar ücretsiz gezilebilecek.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

19/08/2010

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Reşad Ekrem Koçu'nun kayıp İstanbul arşivi, bir ailenin elinde

İstanbul'un sandık odası denilebilecek Reşad Ekrem Koçu'nun yarım kalan İstanbul Ansiklopedisi'nin kayıp denilen metinleri, dokümanları, resimleri aslında sessiz sedasız bekliyormuş. Araştırmacı Nedret İşli, zarflarda bekleyen maddelerin, notların ve resimlerin köklü bir aile tarafından muhafaza edildiğini ve az bir kısmı hariç günümüze kadar ulaştığını söylüyor. Bugün bu ailenin müstakil bir mülkünde muhafaza edilen, kabaca tasnif edilmiş olarak korunan kıymetli arşiv bir hazine niteliği taşıyor. Ortaya çıkan nüshalar şayet yayınlanabilirse Koçu'nun bir ömür boyu peşinden koştuğu hayali de gerçekleşmiş olacak. İşli, 1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi'nin 9. sayısında kaleme aldığı "Kültür Hayatımızın Dinmeyen Yarası: Reşad Ekrem Koçu ve Tamamlanamayan İstanbul Ansiklopedisi" başlıklı makalesinde, Koçu'nun Ansiklopedi'yi yazım serüvenini ve vefatından sonra kaybolduğu iddia edilen nüshalarla ilgili yaşanan ilginç gelişmeleri anlatıyor.

1958-1971 yılları arasında 11 cilt olarak yayımlanan efsanevi İstanbul Ansiklopedisi, yazarın ölümünden sonra tamamlanamaz. 1975'te Reşad Ekrem Koçu vefat ettiğinde tek vârisi bulunan evlatlığı Mehmet Koçu'ya zengin bir arşiv, ve pazarlanamamış ansiklopedi fasikülleri miras olarak kalır. Mehmet Koçu, ölümüne kadar bu arşiv ve ansiklopedi ile geçinir. Nedret İşli, makalesinde Semavi Eyice'nin ve kimi tarihçilerin bu arşivin dağıldığından ve satıldığından söz ettiğini söylüyor. Semavi Eyice arşivin akıbeti hakkında 'Geçmişten Günümüze İstanbul Ansiklopedisi'nde Tercüman gazetesine satıldığını, arşivin dağıldığını ve en nihayetinde Mehmet Koçu'nun ölümünden sonra karanlıklarda kaybolduğunu yazıyor. Nedret İşli ise makalesinde bunun doğru olmadığını iddia ediyor.

Semavi Eyice: Koçu'nun biçimiyle bu iş yapılamaz

"Rahmetli Reşad Ekrem Koçu'nun odasında bir dolap vardı. Zarflar alfabe sırasına göre sıralanmıştı. Bazı maddeler boş kalmış, eksikleri vardı ve atlanmıştı. Vefatından sonra her şey evlatlığı Mehmet Koçu'ya kaldı. O da bunları sattı, savdı. Bir cenazede rastladım ve azarladım. Yok hocam satmadım her şey duruyor dedi ama yalan. Ben maddelerin tamamlandığına kani değildim. Çünkü bazı maddelerin yazılması için benden rica etmişti, ama ben yazıp vermiş değilim. Ansiklopediyi yayımlamak istiyorlarsa yapsınlar, ama tam değil. Reşad Ekrem Koçu'nun biçimiyle bu iş asla yapılamaz. Bir ara Tercüman gazetesi denedi ama bitiremedi. Böyle bir iş kolay değil. Ne derece doğru bilgi var, onlara bakmak gerekiyor. Bu iş yapılacaksa bu işle ilgili olan kişiler toplanır ve enine boyuna her şey konuşulur."

Nevzat Bayhan: Yayımlanması için bürokratik işlemler tamam

"Tamamlanmıştı, eksik belgeleri vardı, sağ sola dağılmıştı gibi pek çok soru vardı. Bunlarla uğraştık iki yıldır. Sonunda kaynaklara ulaştık, sandıklar içinde bekleyen belgeleri gördük. Maddeler yazılmış duruyor. Doğan Yayınları ile görüştük. Yayımlanan 11 cildin yayın hakkı onlardaydı. Vârislerle görüşüldü. Bu maddelerin yeniden yazılması lazım. Çizimlerin teliflerinin alınması gerekiyor. Çok uzun bir yol ama bürokratik konuların çoğunu bitirdik. Finansman kısmı çok önemli. Kültür AŞ'nin tek başına yapabileceği bir şey değil. 3 trilyona varan bir maliyet var. Ansiklopedi için 2010 Ajansı'na müracaat ettik. Görüşmeler sürüyor."

Nedret İşli: Düzenleyip basılmayı beklenen bir hazine

"Kayıp denilen belgeleri ben bulmadım. Arşivin varlığı 8-10 yıldır biliniyordu. Reşad Ekrem Koçu'nun evlatlığı Mehmet Koçu, büyük bir yayınevinde çalışıyordu. Ömrü boyunca bu yayınevi ona her türlü yardımı yaptı. Mehmet Koçu, arşivi bu yardımlar nedeniyle yayıncı aileye İstanbul Ansiklopedisi'nin haklarıyla birlikte devretti. 2000'li yıllarda aile ansiklopedinin yayımlanması için faaliyete geçti. Doğan, YKY gibi yayınevlerinin yanında başta Murat Belge olmak üzere bazı yazarlar ile görüşüldü. Onlar da bu malzemeyi görüyor. Ansiklopediyi görenler ne yazılı ne de sözlü anlamda bundan söz etmedi. Bunu ilk defa biz dile getirdik. Bu bilinen ama konuşulmayan bir mevzu idi. Bab-ı Âli'de yayıncılık yapmış bu ailenin elindeki malzeme düzenlenip basılmayı beklenen bir hazine. Gördüğüm kadarıyla çok zengin. Yayın hakları ve malzemeler bu ailede. Arşiv bahsedildiği gibi dağılmamış."

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

18/08/2010

‘We are after scraps of knowledge’

İskender Bey, an elderly used bookseller, says: “A love of books leaves no space for another love. There isn’t room for two watermelons under one arm. If you try, your life will be filled with pain. A booklover must remain unmarried.”

The love of books cannot be described. One devotee is bookseller Lütfü Seymen, also known as “Sakallı Lütfü” (Bearded Lütfü). In author Selçuk Altun’s words, Seymen is a “prankish genie who landed on earth for a while.” Seeing the universe through his book-filled world in his shop in İstanbul’s Kadıköy district, Seymen continues to publish a magazine on books with the support of many of his booklover friends. Named Müteferrika, the magazine mostly deals with the subjects of books, the history of bookselling, the history of used bookselling and bibliographies. In its 37th issue, the magazine surprised its readers and published a little booklet on an exciting upcoming literary work, “Osmanlı’dan Günümüze Kitap ve Kitapçılık Tarihi Ansiklopedisi” (The Encyclopedia of the History of Books and Bookselling from the Ottomans to the Present). Seyman’s efforts are paying off. “Book aficionados, here is everything there is to know about books,” he said, addressing the world.

He is not alone when it comes to his encyclopedia project. A long list of names supports him, including famous author Nedret İşli and historian and researcher Turgut Kut as well as everyone who contributes articles to the magazine. Everyone is looking forward to when this project is completed. They promised to help.

A booklet distributed with the latest issue of the magazine explains the content of the encyclopedia and what kind of a function the encyclopedia will have. In a nutshell, the encyclopedia aims to gather all kinds of information on the subject of books. Explaining that the book encyclopedia project is about 15 years old, Seymen says: “This project was on our minds ever since Müteferrika began to be published. The project requires hard work, research and collecting. It has just taken shape. We have about 600-700 articles. They are now functioning as titles to items [in the encyclopedia]. There are many encyclopedias on technical issues, but this will be the first on the history of books and bookselling. After all, we are after scraps of information. We want to bring rusted and forgotten knowledge to the light of day.”

The encyclopedia, planned to be ready within one to two years, is open to anyone interested in books and writing. Items to be featured in the encyclopedia include information on printers, magazines on books, calendars, information on calligraphers, popular books, information on artists, information on library directors, information auctions and the jargon of bookselling.

Walls about to explode

Working among the dust of books for more than 35 years, Seymen says he has so many sources for the encyclopedia that the walls of his shop are about to burst. All of the photographs, magazines and pictures are waiting to be tidied up.

The encyclopedia idea may seem crazy to some, especially at a time when the Internet is so dominant in our lives, but how many of us know about the Arakel Library, Bozacıyan, the Gayret Publishing House or Kasbar Efendi? A recent book by Umberto Eco and Jean-Claude Carrière named “N’espérez pas vous débarasser des livres” (Don’t hope to get rid of books) may be enlightening in this regard. Seymen agrees with the two veteran authors, saying, “A book must be something we can hold in our hands.”

The encyclopedia is expected to cover 1,000 to 1,200 pages and to feature 1,500 to 2,000 items. Seymen noted that they will publish another booklet on the planned items and added that he is aware of the cost of issuing such an encyclopedia. “I want to do this anyway. I don’t know if you remember that Server İskit used to publish monthly encyclopedias. Each issue was arranged from A to Z. İskit gave out an index at the end of each issue. I will do this, too, and make my dream come true.”

Musa İğrek, İstanbul

Today's Zaman

18/08/2010

17 Ağustos 2010 Salı

Müzesi olmayan türbelerden ilk sergi

12:15 Posted by Musa İğrek No comments

Ölülerle aramızdaki mesafeyi gittikçe uzattığımız bir çağdayız. Halbuki ölüleriyle yan yana yaşayan, sevinçlerini, hüzünlerini onlarla paylaşan bir medeniyetin kokusu senelerce üzerimize sinmişti. Şöyle bir hatıradan bahsedilir Yahya Kemal'e bir ecnebi "İstanbul'un nüfusu ne kadar?" diye sorar. "80 milyon" cevabını alınca da hayretle itiraz eder: "Bu nasıl olur?" Şairin cevabı düşündürücüdür: "Biz ölülerimizle yaşarız."

Ölüleriyle yaşayan bu milletin Eyüp el-Ensari'si, Aziz Mahmud Hüdayi'si, Yahya Efendi'si, Nureddin Cerrahi'si, Karaca Ahmed'i, Sümbül Efendi'si, Merkez Efendi'si ve daha nice sığındığı kapıları var. Bu manevi sultanların Osmanlı sanatının inceliklerine davet eden türbeleri, hem bu zatların hem de onların takipçilerinin ölüm ve hayat arasındaki ince çizgiyi nasıl anladıklarını ele veren eserleriyle dolu.

İstanbul'daki türbelerden toplanan kadem-i saadetlerden hilye-i şeriflere, Kâbe örtülerinden levhalara, hırkalardan seccadelere, arakıyelerden tac-ı şeriflere, takkelerden şamdanlara pek çok eser İstanbul'daki tarihi türbelerin bağlı olduğu Türbeler Müzesi Müdürlüğü'nün depolarında sessiz sakin bekleşiyor. Pek çoğumuzun haberdar olmadığı bu müze, Ramazan'ın bereketinden olsa gerek bir ilk sergi ile çıkageldi. Topkapı Sarayı'nın Has Ahırlar'ında açılan 'Sonsuzluğun Kapısı: Türbeler', yıllardır tozlu sandıklarda bekleyen bu birbirinden eşsiz eserleri bir araya getiriyor. Yaklaşık 135 adet eserin yer aldığı sergi, denizden bir damla niteliğinde. Zira müdürlüğün depolarında daha binlerce eser gün yüzü görmeyi bekliyor.

'TÜRBELERİN BİR MÜZESİ OLSUN '

Topkapı Sarayı'nda dün gerçekleştiren açılışa Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı İsmet Yılmaz, İstanbul Kültür ve Turizm İl Müdürü Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili, İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı ve İstanbul Türbeler Müzesi Müdürü Hayrullah Cengiz katıldı. Cengiz'in konuşması derli toplu müzeye kavuşmak isteyen bir müdürün sitem dolu ve haklı ifadeleriydi: "Burada müzemiz depolarında bulunan eserlerin çok az bir kısmını paylaşıyoruz. Bunun hem gururunu hem de üzüntüsünü yaşıyoruz. Gönül bu eserlerin hepsini bir müze alanında ziyaretçilerle paylaşabilmekten yana, lakin şu ana kadar İstanbul Türbeler Müze Müdürlüğü, bir sergi alanına sahip olamamıştır." İstanbul Kültür Müdürü Ahmet Emre Bilgili de aynı sorunun üzerinde durarak türbelerin bir an önce bir müzeye kavuşması gerektiğini söyledi.

Eski bir zaman rüyasına daldıran türbelerden toplanmış sanat dolu eserler arasında Kadem-i Şerif levhası, Kâbe örtüleri, Aziz Mahmud Hüdayi'nin ve Karaca Ahmed'in hırkaları, başlıkları ve asaları var. İstanbul'un manevi direkleri bu gönül sultanlarının kişisel eşyaları ile türbelerine hediye edilen eserler ayrı ayrı bölümler halinde sunuluyor. Keçe seccadeler, tılsımlı gömlekler, arakiyeler, tac-ı şerifler de durup dakikalarca incelenecek türden. Sergi alanına kurulan türbe enstelasyonu da ilgi çekici bir bölüm. Bir türbenin nasıl döşendiği ve türbeye defnedilen kişinin konumu gibi mevzuları anlatan enstelasyondan gözünüzü alıp havaya baktığınızda ise İstanbul'da yer alan pek çok türbenin kubbesi müzik eşliğinde dönüyor.

Sergide fermanlar, levhalar, Kur'an-ı Kerim'ler ile teberrükat eşyaları yer alıyor. Sultan II. Mahmut, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülmecid'in çeşitli türbeler için yazdıkları hat levhaları da kıymetli eserlerden. Türbeler Müzesi'nin depolarında saklı olan hazinenin bir kısmını teşkil eden sergi umurlur ki diğer eserlerin de görücüye çıkması için bir vesile olur. Serkan Nişancı'nın küratörlüğünü yaptığı sergi, 19 Eylül'e kadar devam edecek.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
17/08/2010


16 Ağustos 2010 Pazartesi

'Hurda bilginin peşindeyiz'

Usta hikâyeci Mustafa Kutlu'nun kitap âşığı bir adamı anlattığı "Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı" adlı kitapta, yaşlıca bir sahaf olan İskender Bey şöyle bir cümle sarf eder: "Kitap aşkı başka sevda kaldırmaz. İki karpuz bir koltuğa sığmaz. Sığdırmaya kalkışırsan ömrün ıstırap içinde geçer. Kitapsever, mücerret bekâr kalmalıdır."

Kitap aşkı işte. Dile gelmez, tarife yanaşmaz... Bu yolun saliklerinden biri, sahaf Lütfü Seymen, namı diğer Sakallı Lütfü (yazar Selçuk Altun'un deyişiyle 'bir süreliğine yeryüzüne inen muzip cin'). Kadıköy'deki dükkânında âleme kitap dolu bir dünyadan bakan Seymen, pek çok kitap dostunun desteğiyle sessiz sakin altı aylık kitabiyat dergisi Müteferrika'yı çıkarıyor. Dergi daha çok kitap, kitapçılık tarihi, sahaflık tarihi ve bibliyografya gibi konuları işliyor.

Otuz yedinci sayısına ulaşan dergi, bu ay bir sürpriz yaptı ve Seymen'in yıllardır aklının köşesinde bir kedi gibi dolanan "Osmanlı'dan Günümüze Kitap ve Kitapçılık Tarihi Ansiklopedisi" adlı heyecan veren fikrin, tadımlık bir fasikülünü yayımladı. Bir nevi âleme "ey kitap meraklıları, kitaba dair ne varsa burada olacak" tellallığına soyunan Seymen, iyi de etti.

Seymen, bu kitap tarihi ansiklopedisi fikrinde yalnız değil: Nedret İşli'den Turgut Kut'a, Necdet Sakaoğlu'ndan İsmail Kara'ya, Sabri Koz'dan Erol Üyepazarcı'ya uzunca bir isim listesi var beraber yürüdüğü. En önemlisi de dergide makaleleri yayımlananlar. Herkes bu projenin bir an önce hayata geçirilmesini arzuluyor. Ucundan kıyısından tutacağını söylüyor.

Derginin son sayısıyla birlikte yayımlanan broşür, ansiklopedinin içeriğini ve nasıl bir işlev göreceğini anlatıyor. Uzun lafın kısası ansiklopedi, "kitap konusunda akla gelebilecek her türlü hurda bilgi dâhil, bütün bilinenleri ve bilinmeyenleri elden geldiğince bir araya getirmeyi" amaçlıyor. Kitap tarihi ansiklopedisi projesinin yaklaşık 15 yıllık olduğunu söyleyen Lütfü Seymen, "Müteferrika dergisi çıkmaya başladığı günden beri aklımızda böyle bir proje şekillendi. Çalışmayı, araştırmayı ve toplamayı gerektiren bir proje. Daha yeni yeni şekilleniyor. Elimizde yaklaşık 600-700 makale var. Onlar birer madde başlığı halinde. Bunun yanında ötekileri de toplayıp birer madde haline getirdiğimizde böyle bir ansiklopedinin olabileceğini kavradık. Teknik konuda pek çok ansiklopedi var, ama kitap tarihi ve kitapçılık konusunda ilk olacak bu ansiklopedi. Netice olarak hurda bilginin peşindeyiz. Kıyıda köşede kalmış unutulmuş insanları, bilgileri gün ışığına çıkarmak istiyoruz." diyor.

Bir-iki yıl içerisinde yayımlanması planlanan kitap tarihi ansiklopedisinin sayfaları, kitaba meraklı ve eli kalem tutan hemen herkese açık. Ansiklopedide kitapçılık tarihi, sahaflar, ciltçiler, matbaacılar, kitap dergileri, takvimler, hattatlar, çok okunan kitaplar, kapak ressamları, kütüphane müdürleri, kütüphaneler, müzayedeler, kitap sanatları, halk kitapları, mürekkepçilik, kâğıtçılık, kitap ve kitapçılık argosu gibi konular ele alınacak.

DUVARLAR PATLAMAK ÜZERE

Yaklaşık 35-40 senedir kitap tozları arasında dirsek çürüten Lütfü Seymen, ansiklopediye malzeme açısından duvarların patlamak üzere olduğunu söylüyor. Fotoğraflar, dergiler, resimler... Hemen hepsi derlenip toparlanmayı bekliyor.

İnternetin hayatımıza iyiden iyiye sızdığı bir ortamda böyle bir ansiklopedi fikri kimilerine uçuk gelebilir. Lakin Arakel Kütüphanesi'nden, Bozacıyan'dan, Gayret Kitabevi'nden Kasbar Efendi'den kaçımız haberdarız? Umberto Eco ile Jean-Claude Carrière'in sohbetlerini bir araya getiren ve yeni yayımlanan "Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın", bu konuda basılı kitabın hayatiliğini anlatması adına ufuk açıcı olabilir. Seymen de bu konuda iki usta yazardan yana, "Kitap elde tutulacak nesne olmalı." diyenlerden.

Ansiklopedi, iki cilt halinde 1.000-1.200 sayfa ve 1.500-2.000 madde olarak düşünülüyor. Önümüzdeki sayıda yazılabilecek maddelerin bulunduğu bir broşür daha yayımlayacaklarını söyleyen Seymen, böyle bir ansiklopedi çıkarmanın maliyetinin farkında. "Öyle de olsa böyle de olsa bu işi yapmak istiyorum. Bilmem hatırlar mısınız, Server İskit'in çıkardığı aylık ansiklopediler vardı. Her fasikül A'dan Z'ye düzenlenmişti. İskit her cilt bittiğinde arkasına fihrist verirdi. Ben de onu yaparım. Netice itibarıyla bu hayalimi gerçekleştirmiş olurum." diyor.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

16/08/2010

Third Sinop Biennial seeking ‘Hidden Memories, Lost Traces’

11:39 Posted by Musa İğrek , , No comments
We love cities that have manifest and hidden sides to them. It is how we see and what we want to get from a city that brings us closer to it. Just like people, cities have memories to be dug, too. And, just as Saul Bellow’s character whispers to his customers, “memory is life.” The third edition of the Sinopale takes off in pursuit of memory and traces. With its theme “Hidden Memories, Lost Traces,” the biennial’s conceptual framework is “to perceive the city’s memory by what is seen and unseen and to enable passing the information belonging to this living space to the future.”

The curators of the Sinop Biennial are T. Melih Görgün, Beral Madra, Vittorio Urbani, Nike Baetzner, Rana Öztürk, Branko Franceshi, Vaari Claffey and Hande Sağlam. The venues of the biennial are the historical Sinop Prison, the Lonca Kapısı, the Dr. Rıza Nur Public City Library, the Ülgen Cutter Boat House, the Gerze City Theater and the Sinop Science and Art Center. The biennial opened on Saturday and will remain on display until Sept. 4.

Sinopale, which borrowed the title of a book by French philosopher Michel Foucault to make the previous edition’s theme the “New Order of Things,” this year relies on Italo Calvino and takes inspiration from the author’s “Invisible Cities.” In this area that has historically been a transition area, Sinopale attempts to handle secret memoirs and lost traces in the city by drawing attention to what is said and left unsaid.

About 30 artists are taking part in the biennial this year. Among them are Ayhan and Bahar Enşici, Maria Ikonomopoulou, Karena Johnson, Hülya Karakaş, Ludwig Kittinger, Georg Klein, Rean Koen, Sıtkı Kösemen, Ronan McCrea, Anne Metzen, Daniele Pezzi, Jelena Vasiljev, Rhona Byrne, Declan Clarke, Işıl Eğrikavuk, Gülsün Karamustafa, Sean Lynch, Fiona Marron, Bea McMahon, Ferhat Özgür, Sarah Pierce and Tayfun Serttaş. The participating artists produce their artworks in pursuit of secret memoirs and lost traces.

Sinopale’s art director, Görgün, said art must not gather in central cities like İstanbul but must spread across the country. While explaining that there has been an evident change following the first edition of the Sinop Biennial, Görgün said, “[After the first Sinop Biennial] we began to deal with the education of children and to build up an infrastructure. Volunteers working with us attended our previous workshops. Their parents and shopkeepers in the city have also begun to have aesthetic concerns. They are working to make a better living space. These are the contributions of the biennial.

Görgün also said they highlighted the international aspect of the biennial this year. “We feature more foreign artists because the biennial has an international aspect. There are also artists from Sinop. Our biennial attracts attention in İstanbul art circles and in the international arena. What attracts them is the biennial being beyond the center. The Sinop Biennial is the second-best-known biennial in Turkey after the International İstanbul Biennial. Art must not gather in the center.”

Activities as part of Sinopale

A long list of events has been prepared as part of the third Sinopale. These include the “Gotland Pedagogical Art Seminar” by Sonja Tanrısever, the musical therapy workshop “My Giant Symphony Within II” by Renan Koen, a dance workshop by Ziya Azazi, the theater workshop “Getting Lost… Hidden Faces…” by Hülya Karakaş at the Gerze City Theater, a stage workshop by Karena Johnson, the “Trace of Voice -- Engin Aksan Archive Exhibition” curated by Hande Sağlam, the workshop “Forgotten Children Games in Sinop” by Ayhan and Bahar Enşici and the “Shelved Temporarily” exhibition by Rana Öztürk and Vaari Claffey.

Musa İğrek, İstanbul

Today's Zaman

16/08/2010

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Sinop Bienali gizli anıların peşinde

12:19 Posted by Musa İğrek , , No comments

Şehirleri görünen ve görünmeyen halleriyle severiz. Bakışımızdır, görmek istediklerimizdir bizi o kente yaklaştıran. İnsanlar gibi şehirlerin de bellekleri vardır, üstü deşilmeyi bekleyen. Ve bellek, usta yazar Saul Bellow'un bir kahramanının, müşterilerine fısıldadığı gibi 'hayattır'. Bu yıl üçüncüsü düzenlenecek Sinopale, Uluslararası Sinop Bienali belleğin, anıların ve izlerin peşinde yola koyuluyor. 'Gizli Anılar, Kayıp İzler' başlığını taşıyan bienalin kavramsal çerçevesi, "bir kentte görünen ve görünmeyenlerin ele alınarak kent belleğinin algılanmasını ve bu yaşama alanına ait bilginin doğru saptanarak gelecek yıllara kalmasını sağlama" olarak belirlenmiş.

Bugün saat 18.00'de tarihi Sinop Cezaevi'nde açılışı yapılacak Sinop Bienali'nin küratörleri T. Melih Görgün, Beral Madra, Vittorio Urbani, Nike Baetzner, Rana Öztürk, Branko Franceshi, Vaari Claffey, Hande Sağlam. Bienalin mekânları ise tarihi Sinop Cezaevi, Lonca Kapısı, Dr. Rıza Nur İl Halk Kütüphanesi, Ülgen Kotra Evi, Gerze Şehir Tiyatrosu, Sinop Bilim-Sanat Merkezi.

Bir önceki bienali 'Şeylerin Yeni Düzeni' ismiyle Fransız filozof Michel Foucault'nun başlığından ödünç alan Sinopale, bu yıl sırtını Italo Calvino'ya yaslayarak usta yazarın Görünmez Kentler kitabından ilhamını almış. Tarihsel bağlamda 'geçiş alanı' olarak saptanmış bu coğrafyada 'konuşulan' ve 'konuşulmayanlara' dikkat çekmeyi amaçlayan Sinopale, kentteki gizli anıları ve kayıp izleri ele almak istiyor.

Bienale bu yıl yaklaşık otuz sanatçı katılıyor. Sanatçılar arasında şu isimler var: Ayhan&Bahar Enşici, Maria Ikonomopoulou, Karena Johnson, Hülya Karakaş, Ludwig Kittinger, Georg Klein, Rean Koen, Sıtkı Kösemen, Ronan McCrea, Anne Metzen, Daniele Pezzi, Jelena Vasiljev, Rhona Byrne, Declan Clarke, Işıl Eğrikavuk, Gülsün Karamustafa, Sean Lynch, Fiona Marron, Bea McMahon, Ferhat Özgür, Sarah Pierce, Tayfun Serttaş. Bienale katılan sanatçılar, eserlerini gizli anıların, kayıp izlerin peşinde üretmiş. Sinopale 4 Eylül'e kadar devam edecek.

'Sanat, merkezde toplanmamalı'

T. Melih Görgün (Sinop Bienali Sanat Yönetmeni) "1. Sinop Bienali'nden sonra gözle görülür bir değişim oldu. Çocuklarla eğitime ve bir altyapı oluşturmaya başladık. Gönüllü olarak bizimle çalışanlar önceki yıllarda açtığımız atölyelere katılmış kişiler. Onların aileleri ile esnaf da estetik kaygılar taşımaya başladı. Daha iyi bir yaşam alanı oluşturmak için çabalıyorlar. Bunlar bienalin dolaylı katkıları. Bienalin uluslararası bir boyutu olduğu için yabancı sanatçılara ağırlık verdik. Sinop'tan yetişen sanatçılar da var. Bienalimiz, İstanbul sanat dünyasında ve uluslararası alanda da alaka görüyor. Merkezden uzak böyle bir etkinliğin yapılması onları çeken. Sinop Bienali, Türkiye'de Uluslararası İstanbul Bienali'nden sonra en çok bilinen bienal. Sanatın merkezde toplanmaması lazım."

Bienalin paralel etkinlikleri

Sinopale 3 kapsamında uzunca bir etkinlik listesi var: Sonja Tanrısever'in 'Gotland Pedagojik Sanat Semineri', Renan Koen'in 'İçimdeki Dev Senfonim II' müzikal terapi atölyesi, Ziya Azazi'nin dans atölye çalışması, Hülya Karakaş'ın Gerze Şehir Tiyatrosu ile gerçekleştireceği 'Kaybolmak... Saklı Yüzler...' tiyatro atölyesi, Karena Johnson'ın bağımsız tiyatrolarla gerçekleştireceği sahne atölyesi, Hande Sağlam'ın küratörlüğünü yaptığı 'Sesin İzi-Engin Aksan Arşiv Sergisi', Ayhan ve Bahar Enşici'nin "Sinop'ta Unutulan Çocuk Oyunları" atölye çalışması, Rana Öztürk ve Vaari Claffey'in hazırladığı 'Geçici Olarak Rafa Kaldırıldı' sergisi.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

14/08/2010

12 Ağustos 2010 Perşembe

Sultanahmet Kitap Fuarı Beyazıt Meydanı'na taşındı

Osmanlı döneminden bu yana satıcıların sesinin eksik olmadığı, çınarların serin gölgeler ihsan ettiği bir buluşma mekanı oldu. Resmi geçitlere, idamlara, eylemlere sessizce tanıklık etti. Beyazıt Meydanı, bu kez her yıl Ramazan ayında Sultanahmet Camii'nin avlusunda düzenlenen 29. Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı'nı misafir edecek. 17 Ağustos-5 Eylül tarihleri arasında kitapseverleri ağırlayacak olan fuar, sıcakların iyice kendini hissettirdiği şu günlerde serin ve kitap dolu bir atmosfer oluşturacak. Bu yıl 240 yayınevinin katılacağı fuar her gün 11.00-24.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek.

'İstanbul 2010 Kültür Başkenti' etkinlikleri kapsamında Beyazıt Meydanı'na taşınan fuarın tek bahanesi kültür başkentliği değil. Sultanahmet Camii'nin rölöve ve buna bağlı restorasyon çalışması ile meydanın trafiğe kapatılmış olması da fuarın taşınmasında etkili oldu. 29. Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı, Beyazıt Meydanı'na kurulan klimalı bir çadır ile kitapseverleri ağırlayacak. Kimi yayıncılar bu gelişmeden memnunken, kimileri fikirlerinin alınıp daha kapsamlı bir çalışma yapılabileceğini söylüyor. Beyazıt Meydanı'ndaki sahaflar ise rekabet edemeyecekleri gerekçesiyle hemen yanı başlarına kurulan fuardan pek de hoşnut değil.

Sultanahmet'ten sadece kitap fuarı taşınmadı; Ramazanda meydana kurulan kulübeler de olmayacak. Meydanda artık insanı huzursuz eden kalabalık ve buna eşlik eden yemek kokuları, barakalardan yükselen dumanlar görülmeyecek. Sultanahmet'teki Ramazan etkinlikleri ve meydana kurulan mekânlar, estetik olmadığı ve Ramazan'ın ruhuna uymadığı gerekçesiyle geçen yıllarda eleştirilere hedef olmuştu.

Tebdil-i mekânda hayır vardır sırrınca yayıncılara ve yetkililere fuarın yeni mekânını ve beklentilerini sorduk.

Osman Okçu (Timaş Yayınları Genel Müdürü): Bu süreçte bizi çok üzen konu, yayıncıların görüşü alınmadan fuarın Beyazıt Meydanı'na taşınmasına karar verilmesidir. Ramazan ayı içinde geleneksel hale gelecek şekilde İslam ülkelerinin yayıncılarının davet edilebileceği ve İslam dünyasının önemli kültür kuruluşlarının da dâhil olabileceği etkinlikler yapılması düşünülebilirdi. Hem İstanbul'a yakışan hem de Ramazan ayına çok uygun olabilecek kültürel etkinlikleri yapabilirdik. Buna uygun olabilecek mekân konusunu yine birlikte düşünebilirdik. Ancak konu çok basite indirgenerek sadece yayıncıların bir çadır içinde hangi semte gideceği konuşulur oldu. Yayıncılarına ve yazarlarına gereken önemi vermeyen, gereken saygıyı göstermeyen kurumların İstanbul'un kültür başkenti olması konusunda ne denli başarılı olabileceklerini de kamuoyunun takdirine bırakıyoruz."

Harun Algül (Kaynak Kültür Yayın Grubu): Fuarın Beyazıt Meydanı'na taşınması bizim için de sürpriz oldu. Beyazıt Meydanı'ndaki fuar, daha geniş, her yönden kapı giriş-çıkışları mevcut, stantlar Sultanahmet'e göre daha modern, fuar, klasik bir çadır anlayışından öte güzel bir tasarımla konuşlanmış durumda. Hepsinden önemlisi klima ve havalandırma sisteminin düşünülmüş olması ziyaretçi sayısını artıracaktır. Etkinliklerin de bu meydana taşınmış olması ziyaretçi sayısını elbette olumlu yönde etkileyecektir. Fuarın Sultanahmet'te mi yoksa Beyazıt Meydanı'nda mı olacağı konusuna gelince; işin açıkçası her katılımcı yayınevi gibi biz de, bu Ramazan'ı yaşayıp yeni yer ve fuar alanının okurlarımız üzerindeki etkisini ve satışlara yansımasını birlikte göreceğiz...

Selahattin Arslan (Nesil Yayınları Yayın Koordinatörü): Fuarın Beyazıt Meydanı'na taşınması kanaatimce iyi oldu zira fuar alanına giriş, cadde üzerindeki satıcılar yüzünden zor oluyordu. Sultanahmet Camii avlusu fuar alanı olarak bakıldığında çok uygun değildi. İbadete gelenler zorlanmaktaydı. Yeni fuar alanından beklentilerimize gelince oldukça yüksek. Alanın geniş olması bir avantaj. Ayrıca yeni bir yer olmasının da okuyucu için ayırt edici bir özellik olduğunu düşünüyorum. Sahaflar Çarşısı esnafının fuarın Beyazıt'a kurulmasını istememesine bir anlam veremiyorum. Fuarı gezen okurların, çarşı esnafı için de hedef kitle olduğunu düşünüyorum. Kendilerinin fuara katılmamaları için de bir engel olacağını sanmıyorum.

"Fuarı her yıl Beyazıt'ta yapmayı planlıyoruz"

Osman Sarıköse (Türkiye Diyanet Vakfı İstanbul Şube Müdürü)

Sultanahmet'in etrafı araç trafiğine kapatıldı ve geliş gidişler zorlaştı. Bunun yanında röleve çalışmaları başladı. Diyanet olarak yeni bir mekân arayışına girdik. İstanbul 2010 Ajansı'ndan bir teklif geldi. Fuarı buraya kurduk. Planda fuar artık her yıl Beyazıt'ta olacak. Ajansın ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle Beyazıt'taki fuar stantları Sultanahmet'tekilerden daha ucuza yayıncılara verildi. Onlardan sadece hizmet bedeli aldık. Bu yıl çok talep oldu. Yaklaşık 40-50 yayıncı dışarıda kaldı. Fuardan beklentimiz büyük.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

12/08/2010

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Scientific heritage of Muslim world to go on display in İstanbul

An exhibition showcasing on the many scientific achievements made throughout history in the Muslim world that have left their mark on contemporary civilization will go on display at İstanbul’s Sultanahmet Square on Aug. 17. The “1,001 Inventions” exhibition aims to cast light on the scientific activities that have taken place in the Muslim world since the seventh century, focusing in particular on what is known as the Islamic Golden Age, between the eighth and 13th centuries. This age of flourishing in science, culture, art and technology in the Muslim world contributed to the development of European civilization and the Renaissance.

Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan, who visited the exhibition while it was on display at the Science Museum in London in March, was the one who took the initiative to have the massive exhibition brought to Turkey. İstanbulites will have the chance to visit the exhibition, which drew 400,000 visitors in London, free of charge.

One of the most striking pieces that will be on display is a five-meter-tall replica of the “elephant clock” designed by Arab polymath al-Jazari in 1206. The elephant clock, which resembles a large clock tower, functions using water power. Inventions from scientists based in what is now Turkey, such as al-Jazari, Piri Reis, Mimar Sinan, Taqi al-Din Muhammad ibn Ma’ruf, Lagari Hasan Çelebi and Matrakçı Nasuh have an important place in the exhibition.

The exhibition was created by the Foundation for Science, Technology and Civilization (FSTC). Explaining that the period sometimes referred to as the Dark Ages was actually a time when China, India and the Arab world made major progress in science and culture, FSTC head Salim al-Hassani said discoveries that laid the foundation for contemporary mathematics, chemistry and physics were made during this era.

Noting that the exhibition will be very interesting for Turkish visitors, al-Hassani said the contributions Turks have made to the world of science include rocket-powered flight, one of the oldest surviving maps of the American continent and the concept of immunization. Emphasizing that geniuses such as al-Jazari, Taqi al-Din and Sinan lived in what is now Turkey, al-Hassani said the industrial revolution would not have been possible if it weren’t for Taqi al-Din. He added that Sinan’s impact can be seen in European capitals and that the exhibition will introduce these and other eye-opening facts to a wide audience.

Despite its name, the exhibition doesn’t actually include 1,001 inventions. The number was chosen to contrast with stereotypical ideas of the exotic Orient derived from the fantastic tales of “1,001 Nights.”

Bekir Karlığa, head of the Civilization Studies Center (MEDAM) at Bahçeşehir University, also said the exhibition reveals Muslims’ contribution to science and arts, adding that the exhibition uses new technology to explain the history of Islamic science to appeal to younger audiences.

Musa İğrek, İstanbul

Today's Zaman

11/08/2010

10 Ağustos 2010 Salı

İslam âlimlerinin 1001 icadı Türkiye'de

İslam medeniyetinin bilim ve teknoloji alanındaki zenginliğini anlatan devasa sergi, nihayet yolunu İstanbul'a düşürdü. '1001 İcat: Bilim ve Teknolojinin 1000 Yıllık Serüveni' adlı sergi, 17 Ağustos'tan itibaren Sultanahmet Meydanı'nda ziyaretçilerini ağırlayacak. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın mart ayında Londra ziyaretinde gezip gördüğü ve Türkiye'ye getirilmesini istediği sergi, 1000 metrekarelik kapalı alana yayılacak ve ücretsiz gezilebilecek. Merkezi Londra'da bulunan ve dünyanın birçok yerinden bilim adamının üye olduğu Bilim, Teknoloji ve Medeniyet Vakfı (FSTC) tarafından gerçekleştirilen '1001 İcat'; Müslümanların tıp, astronomi, şehir, ticaret, coğrafya başta olmak üzere pek çok alandaki buluşları ile günümüz bilim ve teknolojisinin temellerini ele veriyor. Topkapı Sarayı Gülhane Parkı'nda yer alan İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi'ne yolu düşenler, 1001 İcat sergisine daha kolay intibak edecek. Zira müzedeki eserlerin benzerleri ve daha pek çok farklı buluş sergide karşımıza çıkacak. Eserlerin en önemli özelliği ise interaktif olması. Kısacası sergilenen eserleri günümüz teknolojisinin imkânlarını kullanarak çocuksu bir merakla kurcalayabileceksiniz.

Londra'da açık kaldığı süre içinde 400 bin kişi tarafından ziyaret edilen sergi ev, alışveriş, okul, hastane, şehir, dünya ve evren başlıklı yedi ayrı bölümden oluşuyor. 1206 yılında Türk bilim adamı İsmail El-Cezeri tarafından tasarlanan 6 metre yüksekliğindeki ve dev bir saat kulesini andıran 'Fil Saati' maketi, günümüz optik bilimine ışık tutan ve 'karanlık oda' olarak adlandırılan İbn Heysem'in 11. yüzyıla ait buluşu, Çinli Müslüman Zheng He tarafından inşa edilen yelkenli gemi, enerji tasarruflu Bağdat evi, El-İdrisi'ye ait 3 metre uzunluğundaki dünya haritası ve çok sayıda cerrahi alet sergide yer alan eserlerden. Bunun yanında kısa filmler, belgeseller de meraklısını bekleyecek. Sergi vesilesiyle İslam dünyasının bilimdeki seviyesinin bilinenin aksine çok zirvelerde olduğu bir kez daha gözler önüne serilecek.

Sergiyi gerçekleştiren Bilim, Teknoloji ve Medeniyet Vakfı (FSTC) Başkanı Prof. Dr. Salim Al-Hassani, İslam medeniyetinin bilim ve teknolojiye yaptığı katkıyı gelecek kuşaklara aktarmak için serginin büyük önem taşıdığına dikkat çekerek, "Lagari'nin roket gücüne dayanan uçuşları, El-Cezeri'nin filli su saati, Hezarfen'in yapma kanatlar ile uçuşu, Mimar Sinan'ın mimari dehası ve birçok bilimsel eser sergide." diyor. ALJ Sosyal Sorumluluk Uluslararası Programlar Başkanı Fady Jameel ise 1001 icat sergisinin, bilim adamlarının günümüz dünyasının mühendislik, tıp ve mimarisine katkılarını interaktif bir şekilde ortaya koyduğunu söylüyor. ALJ Sosyal Sorumluluk'un desteğiyle düzenlenen ve 5 Ekim'e kadar ziyaret edilebilecek serginin İstanbul'dan sonraki durağı ise Amerika olacak.

"Müslümanların bilime ve sanata katkıları bu sergide"

Prof. Dr. Bekir Karlığa: "Sergi, İslam dünyasında ortaya çıkarılan eserleri günümüz insanının anlayacağı üslupla, özellikle gençlerin daha kolay kullanabileceği elektronik yöntemlerle anlatıyor. Müslümanların bilime ve sanata katkıları bu sergide yer alıyor. Sergide birçok modern elektronik alet kullanılmış. Burada özellikle Müslümanların bilime, sanata olan katkıları anlatılmaktadır. Amacımız gençlere örnek alabilecekleri bir model sunmak ve geleceğin mühendisleri ile bilim insanlarını keşfetmek. El-Cezeri'nin filli su saatini tasvir eden maket çok önemli bir eser. Sergiyle birlikte 3 Ekim'de uluslararası bir sempozyum düzenlenecek."

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

10/08/2010

4 Ağustos 2010 Çarşamba

A photographic tribute to refugees by Günyeli and Matur

First, you are surrounded by the vagueness of a journey you did not wish to make. Everything seems strange. It gets harder to understand what’s going on around you.

Your body quivers as if it’s stricken by fever. It takes great courage to talk about those who were left behind. It is a journey with a mysterious ending. Which mountains did you scale, which borders did you cross, in which sea did you wet your body? It is a journey that means the insecurity of fake passports and IDs and the fear of being discovered. The path under your feet is a path no one has walked upon; the sea you’re sailing is one no one has sailed. Your only possession is a label imposed on you without your consent: refugee.

Whether we realize it or not, Turkey is a “waiting room” for refugees, a corridor, if you will. Since most of us are living in the most comfortable “rooms” of this house, we’re unaware of what’s really happening in the other rooms of the same house; our ears are plugged. We generally associate the word “refugee” with the image of pitiable people with tattered clothes that we see from time to time in news stories.

Poet Bejan Matur and photographer Mehmet Günyeli set out to explore the heart-wrenching stories of refugees in their artistic collaboration “Kader Denizi” (The Sea of Fate), an exhibition of photographs, videos and poetry currently on view at the Sanat Limanı art space in İstanbul’s Tophane quarter. Part of the İstanbul 2010 European Capital of Culture program, the exhibition invites art lovers to a story that is sure to linger in their memories for some time. It should be noted that the exhibition is difficult to take in and is highly political. Made up of Günyeli’s colorful, abstract photographs taken in old, abandoned vessels in shipyards along the Aegean coast and Matur’s heart-wrenching poems, the exhibition seeks to voice the plight of refugees using sea docks as a background; ironically, Sanat Limanı, where the exhibition is housed, means “the art dock.”

The pieces on display allow the viewer to witness, in a way, what it is like to be a refugee and the tragedy and isolation that come with it. Altogether the exhibit creates a portrait of a refugee’s life, and it successfully achieves what it sets out to do. The sharpness of the colors in Günyeli’s photographs take a hold of viewers’ hearts only to push them over a steep emotional cliff, while Matur’s poems intensify the effect.

While all voices in the exhibition utter the same message, they push viewers back and forth between photography and poetry. The photographs resemble a colorful fiesta and embody a silent message, one for all of humankind.

What makes this exhibit more impressive is the similarity in the tone of Günyeli’s and Matur’s work, characterized by the voice of their consciences. Matur says she immediately came up with the poems the moment she saw the photographs Günyeli used for the exhibit. “When I saw the photographs, I was struck with Günyeli’s abstraction. Immigration was already a topic I had long been pondering. Their tragic stories; splitting from their roots and not being able to return … In short, it wasn’t difficult to write,” Matur says.

Those who know Matur’s poetry will feel familiar with her style in this show. She conveys things that have long caused her heartbreak with intensity taken from Günyeli’s photographs.

But for those who are accustomed to Günyeli’s black and white photographs it will be quite easy to notice the differences in a glance. Günyeli also admits to the change in style, “Only these contrasting colors that resemble a carnival could convey this hopeful state,” he explains.

The exhibit also includes a video of Roza Erdem reciting Matur’s poems in four corners of the art space while the names of refugees are projected on the wall. “The Sea of Fate” will run through Aug. 29, after which it will travel to Berlin, Amsterdam and Ankara. There are also plans to turn the exhibit into a book.

Musa İğrek, İstanbul

Today's Zaman

04/08/2010

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Ben bir mülteciyim 'Kader Denizi'nde

İstemeden çıkılan bir yolculuğun belirsizliği kuşatır önce. Tuhaf görünür her şey. Anlam vermek zorlaşır. Vücut ise bir hummaya tutulmuş gibi sarsak. Geride kalanlardan bahis açmak büyük bir cesareti kuşanmayı gerektirir. Ne zaman, nasıl biteceği sır gibi bir seyirdir. Hangi dağlar aşılır, hangi sınır yollar geçilir, hangi denizin nemi bedene yapışır? Bilinmez. Sahte pasaportların, sahte kimliklerin çelişkisi, korkusu, örtüsü... Herkesin yürümediği yollardır, ayakların altındaki. Kimsenin tuzunu yalamadığı denizdir üzerinde gidilen.

Tepeden kondurulmuş bir adın var sadece kendi ismin sorulmadan: Mülteci. Fona Şebnem Ferah'ın 'Ben bir mülteciyim' şarkısını koymanın vaktidir galiba: "Ben bir mülteciyim/ Kendi yüreğimden başka/ Sığınacak yerim yok yurdum yok/ Ben bir mülteciyim/ Yüreğime sığındım/ Burada savaş çıksa bile ölen yok". Farkında olmasak da ülkemiz mültecilerin bir bekleme odası, bir koridoru. Bizler bu evin en rahat köşelerinde oturduğumuzdan olsa gerek diğer odalarda neyin bittiğinden habersiz, kulaklar tıkalı... Birkaç haber, ekrana yansıyan üstü başı yıkık insan görüntüleridir sadece kelime hanemizdeki mülteciyi karşılayan.

Şair Bejan Matur ile fotoğrafçı Mehmet Günyeli, mülteciliğin bu iç burkan hallerini fotoğraf, şiir ve videonun yer aldığı Kader Denizi adlı sergiye taşıdı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında Karaköy Sanat Limanı'nda açılan sergi, akılda kalacak bir hikâyeye davet ediyor. Hemen söyleyelim sert bir yanı var serginin, çokça da politik bir iş. Günyeli'nin Ege kıyılarındaki tersanelerde bulunan terk edilmiş teknelerin yer aldığı rengârenk soyut fotoğraflarına Bejan Matur'un şiirleri eşlik ediyor. Kader bu ya. Mülteciliği merkezine alan sergi bir limanda ses olmaya çalışıyor, Sanat Limanı'nda.

BİRBİRİMİZE VERECEK BİR SICAKLIĞIMIZ YOK

Susan Sontag, "Sanat yapıtının başardığı bizi yargılama ya da genelleme yapmaya götürmek değil, tekil bir şeyi görmemizi veya kavramamızı sağlaması." der. Bu şiirli fotoğraflar bir anlamda izleyiciyi mülteciliği, bu dramı, bu tekliği görmeye çağırıyor. Büyük ve duyarlı bir fotoğraf sunuyor. Bunu başarıyor da. Günyeli'nin fotoğraflarındaki renklerin keskinliği sizi içerden yakalayıp, bir uçuruma bırakırken Matur'un dizeleri bu savrulmayı daha da tetikliyor: "Akdeniz'de/ Bir dalga/ Korkuyu sürükler/ İnadı sürükler/ Bir dalga/ Kader kadar karanlık/ Sular./ Senin bakışların/ Soluğun karanlık./ Geldiğin Afrika/ Burada işte."

Sergide, tüm sesler bir sese indirgenmişken fotoğraf ve şiir arasında mekik dokuyor izleyici. Bu gidiş gelişi de seviyor. Bir şenliği andıran fotoğraflarda sessiz bir mesaj var, baştan ayağa insana ait olan: "Başkalarının/ Bilmediği kelimelerle/ Konuştuk./ Aynı kelimelerle/ Duyduk./ Birbirimize verecek bir sıcaklığımız yok/ Kelimeler var/ Kabarcıklar arasında ilerleyen/ Taş gibi görünen kelimeler."

Günyeli'nin ve Matur'un dillerinin yakınlığı biraz da sergiyi etkileyici kılan. Aynı yerden kopup gelen bir vicdani ses. Bejan Matur sergi için fotoğraflar önüne ilk geldiğinde, dizeleri hemen düşürüvermiş zarflara: "Fotoğrafları görünce o soyutlamayı çok çarpıcı buldum. Mültecilik konusu zaten zihnimi meşgul eden bir konuydu. Onların yersizliği, trajedisi o köklerden kopma ve bir daha geri dönememe... Kısacası çok zor olmadı yazmak."

Mehmet Günyeli'nin siyah-beyaz fotoğraflarına aşina olanlar, sanatçının renkli bir resme kayan dilini hemen fark ediyor. O da bunu itiraf ediyor: "Bu umut dolu gidişi ancak bir şenliği andıran bu birbirinden farklı renkler anlatabiliyor." Matur'un şiirindeki sesi bilenler de hiç yabancılık çekmeyecektir. Şairin yıllardır içini kemiren 'şey'ler bu sergide fotoğraftan aldığı güçle önümüze dikiliyor.

Sergide bir de video var. Matur'un salonun dört bir yanına akan şiirlerini Roza Erdem seslendirirken, duvarda da mültecilerin isimleri geçiyor. Kader Denizi, İstanbul'dan sonra yüzünü Berlin'e, Amsterdam'a, Ankara'ya dönecek. Orada mültecilerin sesi olacak. Sonrasında ise bir kitap olacak sergi, Karaköy Sanat Limanı'nda 29 Ağustos'a kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

2 Ağustos 2010