22 Temmuz 2010 Perşembe

Bir köyün umudunu dirilten müze


İnce ve kulak okşayan sesiyle "Başım ta semalarda siz göremezsiniz." diye sözünü tamamladı, Bayraktar köyünün ilk öğretmeni Halil Koçanoğlu. Zamanın tüm yükü ağarmış saçına, sakalına tutunurken neşeli bakışları, gözünün maviliği, çekip içinde kaybeden türdendi. Talebesi ressam Prof. Dr. Hüsamettin Koçan'ın eşyanın sustuğu, görenleri derin bir sessizliğe ve hayrete terk eden Baksı Müzesi'nin açılışı için tüm köy halkıyla heyecanla bekleşiyordu. Halil Koçanoğlu'nun başının semalara ermesi bu yüzdendi.

Bayraktar köyünde bu 'deli işi' müzenin açılışını, orada vuku bulanları anlatmaya çalışmak işin derinliğini, saflığını, büyüsünü biraz azaltıyor maalesef. Zira göz ile görüp, kulak ile işitilmesi gereken bir olayla karşı karşıyayız, her şeyin kendi hikâyesini anlatması gereken bir güzelliğin içindeyiz.

Bayburt'un eski adı Baksı olan Bayraktar köyü, tarihinde böyle bir coşku görmemişti. Yaklaşık 10 yıllık bir rüyadan uyanma vaktiydi onlar için. Dillerde sürekli zikredilen Baksı Müzesi önceki gün kapılarını aralarken bir bayram gününden farksızdı köyde yaşananlar. Ehramlarına bürünen kadınlar, sandıktaki en güzel elbiselerini çıkaran çocuklar, dedeler, gençler... Hepsi 'büyük adamlar'ın gelip kurdelesini keseceği müzenin önündeydi. İş, aş umuduyla yollara düşenler, Müze'nin bu ihtiyaçları yerine getireceğini dile getirenlerin yanında artık sözcük hanesine 'çağdaş sanat' eklenen insanlar vardı. Hepi topu seksen hanelik köydeki herkes bir umudu taşıyarak müzeye gelmişti.

ORADA YATIRIM OLUR MU?
Bir gelecek sevincini içinde taşıyan Baksı Müzesi mahşeri bir kalabalığa bürünmüştü. Devlet erkânının yanı sıra civar köylerden, ilçelerden, illerden gelenler, sanatçılar, akademisyenler Hüsamettin Koçan'ın ve Bayraktar köyünün mutluluğunu paylaşmak için hazırdı. Erzurum'dan yaklaşık dört saatlik zahmetli yolun ardından varıldı müzeye. Bu büyülü mekan karşısında herkes müzeye dair sorularını unuttu. Suskun kaldı. Koçan'ın "çağdaş sanat ve geleneksel el sanatlarına aynı çatı altında bir araya getirmek, sanatı yaşamla buluşturmak" için kurduğu müze Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın dediği gibi Ferhat ile Şirin'in modern bir yorumu adeta: ''Ferhat sevdiğine kavuşmak için uzun ve sabırlı bir emekle bir yerden ulaşılmaz başka bir yere su taşımış. Öyle sanıyorum ki siz de eşiniz Oya Hanım'a buraları sevdirmek için Baksı köyüne su getirmişsiniz. Sizi bütün kalbimle alkışlıyorum.''

Hüsamettin Koçan için zorluklar olmadı değil. Vazgeçtiği, çekip gitmek istediği zamanlar. Koçan, "Orada yatırım olur mu? Oraya kimse gider mi? Yol bile geçmiyor önünden." sözlerine kulak tıkayıp, tüm varlığı ile kendi köyüne bu hizmeti sundu. Bu başarının ardında çocuklar, sanatçılar ve gurbetçiler olduğunu sürekli belirtiyor Koçan. Öyle ki gurbetin bu müze sayesinde önünün kesileceğini düşünüyor.

Kurdele kesiminden sonra öteye beriye bakışlarını kondurmak isteyen avuç avuç meraklı gözler bir bir eserleri inceledi. Kendi giydikleri ehramları modern tasarımlar halinde görmek, akşam baş koydukları yastıkları bir enstalasyon olarak izlemek, tozlu yollarda giydikleri ayakkabıları bir çiçeği andıran duvar yerleştirmesi halinde izlemek çok şaşırtmıştı. Çağdaş sanat tepeden inmiyordu onlar için. Toprağın ve köyün hafızası ete kemiğe bürünüp önlerine dikilmişti. Kendi dünyalarından izler görmek çağdaş sanatla aralarında sıcak bir köprü kuruyordu. Yanlarına yaklaştığınızda sanki yıllardır bir sanat izleyicisi gibi tek tek eserleri inceliyorlardı. Fotoğraf makineleri elden düşmedi. Müzenin her köşesi, odadan odaya koşturan çocuklarla doluydu. Anneler, babalar da üzeri örtük bir sevinci yaşıyordu. Müzenin neler getireceğinin belirsizliği kimilerinin aklını kurcalamıyordu değil. Köyün tanıtımına büyük bir katkı sağlayacağı, başka kentlere de örnek olacağı konusunda herkes mutabıktı.

Bir rüyayı andıran müze gezmesinden sonra Şevval Sam'ın konseri halkın coşkusunu daha da artırdı. Konserin sonunda evli evine köylü köyüne doğru yola koyuldu. Tepede renkli bir manzara oluşturan köy ahalisi müzenin komşusu Çoruh Nehri gibi sevince ve huzura akıyordu.

BAKSI'DAN BEKLENTİLER BÜYÜK
Baksı Müzesi, sürekli ve dönemsel sergi mekânları, konferans salonu, kütüphane, konuk evleri ve atölyelerle 30 bin metrekarelik bir alana yayılıyor. Müzede, halk resimleri koleksiyonu, yerel el sanatlarını yansıtan örnekler ve çağdaş sanat koleksiyonu bir arada yer alıyor. Müzenin açılış sergisinde 20 sanatçının 'gelenek ve sanat' olgusunu ele alışları yer alıyor. Her yıl 20 sanatçı bölgeye davet edilecek ve üretilen işler bir sonraki yılın sergisini oluşturacak. Sergilenmiş işler ise depo-müzede sürekli sergilenmeye alınacak. Dokuma ve seramik atölyelerinden beklenti çok fazla. Halkın çoğunun ekmek parası için gurbete gitmesi bundaki en büyük sebep.

Musa İğrek, Bayburt
Zaman Gazetesi
22/07/2010


19 Temmuz 2010 Pazartesi

İstanbul'un kaybolan binaları geri geliyor


Italo Calvino benzersiz kitabı 'Görünmez Kentler'de şöyle bir cümle fısıldar: "... Anılardan akıp giden bu dalgayı bir sünger gibi emer kent, ve genişler. Oysa kent geçmişini dile vurmaz, çizik çentik, oyma ve kakmalarında zamanın izini taşıyan her parçasına, sokak köşelerine, pencere parmaklıklarına, merdiven tırabzanlarına, paratoner antenlerine, bayrak direklerine yazılı geçmişini bir elin çizgisi gibi barındırır içinde." Calvino için kent 'başvurulacak bir ansiklopedi'dir. İçinde türlü türlü sırları, derin bir geçmişi barındıran.

Kent ansiklopedilerinin içinde en güzeli kuşkusuz İstanbul'dur. Her taşının altında binbir dünya saklayan bu kent gide gide bitecek türden bir şehir de değil. Çokça keşfedişler, uzun soluklanmalar isteyen bir yer. Tanpınar'ın deyişiyle küçük büyük, manalı manasız, eski yeni, yerli yabancı, güzel çirkin bir yığın unsurun birbiriyle kaynaştığı bir 'terkip'. Şimdilerde çoğunun yerinde yeller esse de, İstanbul "sürpriz peyzajların şehri".

Bir soru yumağını fırlatma vakti, zira kışkırtıcı bölüm başlıyor. Ayasofya'nın doğusunda 19. yüzyılda inşa edilen dev cüsseli Darülfünûn binası yanmasaydı bugün nasıl bir etki bırakacaktı? Peki ilk spor müsabakalarına hatta uçuş denemelerine bile ev sahipliği yapmış olan Topçu Kışlası yıkılıp yerini Gezi Parkı almasaydı, Taksim Meydanı nasıl bir yere dönüşecekti? Ya da Atatürk Bulvarı yıkımları sırasında ortaya çıkarılan, Ayasofya ile yaşıt Polyeuktos Kilisesi günümüze kadar ulaşsaydı...

YOL YAPIMINDA YIKILAN BİNALAR
Bu soruların cevabı yakın zamanda aydınlanacak. İTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Turgut Saner danışmanlığında, Cem Kozar ve Işıl Ünal tarafından kurulan PATTU'nun çalışmaları ile ortaya çıkan "İstanbul'da Tarih ve Yıkım/Hayal-et Yapılar" adlı proje, bu akıbeti bilinmeyen mekânların peşine düştü. Kimi bir yol çalışmasına kurban giden, kimi yıktırılıp yerine bina dikilen, kimi de bir yangın ile yok olan mekânlar bunlar. İstanbul 2010 Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında, eylül ayında açılacak sergi pek çoğumuzun haberdar bile olmadığı eşsiz yapıları bir kent kültürü sergisiyle açığa çıkaracak. Sergi, kentlilerin belleğini bir nevi soru yağmuruna tutacak, çokça da üzecek, zira bu eşsiz yapıların çoğu yerinde yok.

On iki mekânın ele alındığı sergide İstanbul'un farklı dönemlerine ait ve farklı nedenlerle yıkılıp günümüze kadar ulaşamamış Antiochos Sarayı, Polyeuktos Kilisesi, Galata Surları, Çandarlı Hamamı, İncili Köşk, Direklerarası, Sadabad Sarayı, Taksim Kışlası, Eski Çırağan Sarayı, Darülfünûn binası, Ayastefanos Anıtı ve Levent İlaç Fabrikası var. Bunlar serginin sacayaklarını oluşturuyor. Seçilen yapılar ile ilgili bir tarih araştırması yapıldıktan sonra, elde edilen bilgiler üzerinden mekânlar bilgisayar ortamında üç boyutlu olarak görünür hale getirilecek.

Hayal-et Yapılar, on iki yapı ile ilgili yerleştirmelerin ilkini 15 Eylül'de Çırağan Sarayı'nda yapılacak açılışla gerçekleştirecek. Diğer yapılarla ilgili yerleştirmeler de Aralık ayının sonuna kadar yapıların geçmişte bulundukları yerlere konulacak. Proje, 20 Kasım-19 Aralık günleri arasında Taksim Cumhuriyet Müzesi'nde gerçekleşecek ana serginin yanı sıra, sergi kitabı ve web sitesi ile de günümüze kadar ulaşamamış bu yapıları kentlilerin belleğine geri çağırmayı hedefliyor.

Proje ekibi yapmak istediklerini şöyle özetliyor: "Amaç, kaybolan İstanbul'a dair bir nostalji üretmek değil, aksine 'bugün' ile ilgilenebilmektir. Çünkü bu yıkımlar bugün de devam ediyor. Gerçekleşecek olan sergi, yerleştirmeler, kitap ve web sitesi ile bu yıkım anılarını taze tutmak, yıkım kavramını tartışmaya açmak; kısacası İstanbul'u yara izleri, çizikleri ve kesikleri üzerinden okumak ve bunları paylaşmak projenin temel hedefidir." İstanbul tutkunu pek çok kimseyi heyecanlandıran 'Hayal-et Yapılar', bakalım sergide nasıl boy gösterecek.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
19/07/2010

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Borusan Filarmoni, Salzburg yolunda

15:49 Posted by Musa İğrek , No comments

Haber uzaklardan, Mo-zart'ın doğduğu kent Salzburg'dan geldi. Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın (BİFO) Avusturya'nın biblo kenti Salzburg'da vereceği konser biletleri satışa çıktığı ilk üç saatte hemen tükenmiş.

Yaklaşık 2 bin bilet. 1920 yılında, Salzburg'da başlayıp kısa zamanda dünyanın en önemli klasik müzik etkinliklerinden birine dönüşen festivale davet edilen ilk Türk orkestrası BİFO için bu hem sevindirici hem de tetikleyici bir gelişme. BİFO Sanat Yönetmeni ve Sürekli Şefi Sascha Goetzel yönetiminde 25 Temmuz'da Salzburg Festivali'nin açılış programında konser verecek BİFO, dünyaya açılma adına önemli bir eşiği daha atladı.

Piyanist Fazıl Say ile açılış konserini verecek olan BİFO Türkiye'den Avusturya'ya bir nevi kültür köprüsü kuracak. Say, konserde 'Nirvana Yanıyor' adlı eserinin dünya prömiyerini gerçekleştirecek. Açılış konseri için özel bir program hazırlayan BİFO, Ulvi Cemal Erkin'in Köçekçe'si ile ilk uluslararası albümünde bulunan Hindemith ve Respighi adlı eserlerini seslendirecek. Orkestra ayrıca, Fazıl Say'a, Mozart'ın 12. Piyano Konçertosu ve Say'ın bu konser için bestelediği, "Nirvana Yanıyor" adlı eserinin dünya prömiyerinde eşlik edecek. 16 dakika süren bu eser "Nirvana" ve "Yangın" adlı bölümlerden oluşuyor. Say bu çalışmasında insanın içindeki gizemli cennet ile bu cennetin cehenneme dönüştüğü zor anları anlatmaya çalışıyor.

BİFO'nun başarısının kısa bir öyküsü var. Orkestra, "2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'un en başarılı orkestrası olması nedeniyle Salzburg'a davet edildi. Borusan, İstanbul ile Salzburg arasında bu şekilde kurulan kültür köprüsünü pekiştirmek amacıyla ayrıca festivalin proje sponsoru oldu. 2011'den itibaren başlayacak bu sponsorluk kapsamında Borusan, Salzburg Festivali'nde her yıl Londra Filarmoni, New York Filarmoni gibi dünyanın önde gelen orkestralarını ağırlayacak. Alanında büyük bir önem ve saygınlığa sahip olan Salzburg Festivali bu yıl 90. yılını kutluyor. Salzburg Festivali, dünyanın en saygın şefleri ve orkestraları ile yıldız solistlerin geçit törenine dönüşen 200'e yakın etkinliğiyle yaz aylarında 250 bine yakın izleyiciyi Salzburg'a çekiyor. BİFO, bugüne kadar Türkiye'den yalnız Leyla Gencer ve Fazıl Say'ın katıldığı festival kapsamında yer alan ilk Türk orkestrası özelliğine sahip olacak.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

17/07/2010

15 Temmuz 2010 Perşembe

İstanbul Modern'de bir 'Çağlayan' var

Çılgın filozof Slavoj Zizek'e sorarlar "Öteki kimdir?" Zizek şöyle bir cevap verir: "Öteki, hikâyesini dinlemediğim..." O çok da öteki değil. Bizden biri... Limon çiçeği kokulu Kıbrıs'tan. Yurtdışında yaşadığından olsa gerek, buralarda pek fazla görünmüyor. Dinlenesi bir öyküsü var. İsminin önüne 'hikâye anlatıcısı' diye bir sıfat kondurulmuş. Bu, haksız bir tanımlama değil onun için. Ürettiği işler bir romanın en can alıcı sahnesi, bir öykünün en hüzünlü bölümü sanki. Kahramanımız, farklı dünyaları bir araya getirmeye çalışan, önce moda dünyasının bir neferiyken daha sonra sanat dünyasına da ait olan biri. Bize bir kucak dolusu hikâye getirdi. Hikâyeler sahibini ele verirken dokunmaya çalıştığı hep aynı dünyanın halleri.

Hüseyin Çağlayan... Çağdaş sanatın ve modanın usta isimleri arasında. Sanatçının son 16 yılda ürettiği çalışmaların bir seçkisi "Hüseyin Çağlayan: 1994-2010" başlıklı sergiyle İstanbul Modern'e yerleşti. Sergide mimari, felsefe, bilim, tarih, antropoloji, biyoloji ve teknolojiden esinlenen Çağlayan'ın genetik, teknolojik ilerleme, yer değiştirme, göçmenlik ve kültürel kimlik gibi konulara bakışı yer alıyor. Çağlayan'ın moda koleksiyonları, enstalasyonları ve filmlerinin İstanbul sanat izleyicisine farklı bir deneyim sunacağı kesin. Hemen söyleyelim Çağlayan'ın işleri, Wittgenstein'ın "Üzerinde konuşulmayanlar hakkında susmak gerek." sözünün gölgesinde susup, çocuksu merakla gezilecek bir özelliğe sahip.

Daha önce Londra Tasarım Müzesi ve Tokyo Çağdaş Sanat Müzesi'nde sergilenen, küratörlüğünü Donna Loveday'in yaptığı serginin basın toplantısı dün İstanbul Modern'de gerçekleştirildi. Basın toplantısına İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt ve İstanbul Hazırgiyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Tanrıverdi katıldı.

'GELENEK, TEK BAŞINA İLGİNÇ DEĞİL'

Oya Eczacıbaşı, serginin sanatseverlere Hüseyin Çağlayan'ın dünyasını keşfetme fırsatı verdiğini söyledi. Hüseyin Çağlayan ise heyecanlıydı. Serginin birçok dünyayı bir araya getirdiğini söyleyen sanatçı, "Sadece moda ile ilgilenen değil, tasarımla müzikle, dansla, performansla ilgilenen kitleyi de çekecek. Londra'da yaşamama rağmen İstanbul en çok sevdiğim şehir. Burada böyle bir sergi açmak çok sevindirici benim için." dedi. Bir söyleşisinde "Yaptığım işler karşısında aynı zamanda bir seyirciyim." diyen Çağlayan'a 16 yıllık üretimi karşısında bir seyirci gözüyle neler gördüğünü sorduk. Şöyle cevapladı: "Ne kadar fazla iş yaptığımızı görüyorum. Her biri bir doğum gibi benim için. Detaycı birisiyim, işin fazlalığına baktığımda ben de şoke oluyorum. Yılda iki kez koleksiyon yapmak zorundayım. Bu işler dönem dönem gerçekleşiyor, sürekli farklı bölümlere geçiyorum." Gelenekle bağlantısına gelince; Çağlayan'a göre gelenek çoğu zaman görsel bir şey değil, bir şeyi yapma şekli olabilir: "Gelenek, tek başına ilginç değil, onu nitelemek, süzgeçten geçirmek önemli. Aslında şimdiki hayatla birleştirdiğinizde, çok daha farklı bir şey çıkıyor. Ben geleneği o şekilde kullanıyorum.''

İstanbul Modern, yüzleri donuk mankenleri her odacığından yükselen müzik seslerini ve farklı bir sanatçıyı ağırlıyor bu kez. Sanatçının harflerle adlandırılan işleri, önünde uzunca vakit geçirmenizi gerekli kılıyor. Öyle ki Fransız düşünür Claude Levi-Strauss'un bir sanat eserini tanımlarken dediği gibi 'görende sahiplenme duygusu bırakan' birçok eser var. Ama mankenlerin üzerindeki giysileri alıp sırtınıza koymanız pek kolay değil. Eserin içinde sakladığı öyküyü de omuzunuza giymeniz gerekir. Zira kimileri ağır gelebilir, tutunamayabilirsiniz.

GİYİLEBİLİR, TAŞINABİLİR MİMARİ

Hüseyin Çağlayan'ın çalışmalarında kişisel tarihi ve kültürel kimliğiyle ilgili işleri hemen seçebilirsiniz. Eserlerindeki minik ipuçları size yardımcı oluyor. Videolarda bir defileden öte müzikle birleşen performanslar sunuyor sanatçı. 'Sözlerden Sonra' adlı video enstalasyonu savaş zamanı evini aniden terk etmek zorunda kalanların hikâyesinden yola çıkıyor. 1974'te Kıbrıs'ta yaşananlardan esinlenen sanatçı, insanların böyle bir acıyla karşı karşıya geldiklerinde sahip oldukları şeyleri saklamak veya yanlarında götürmek istemelerini anlatıyor. Koltukların çantalara, örtülerinin elbiseye, masanın ise eteğe dönüşmesi, 'giyilebilir, taşınabilir mimari' kavramını sunuyor. Çağlayan'ın eserlerinin isimleri de içine çeken türden: Geçici Elbise, Kör Manzara, Toprağa Bağlı, Olmayıp Varolan, Uçak Elbise, Şefkat Yorgunluğu, Tatlı Aylaklık...

Geniş bir vakit isteyen sergide sanatçı, doğanın beden üzerine egemenliği, yersizlik, sınırlar, politik süreçler, hız ve teknoloji, göçler, etnik kimlik gibi temalar etrafında örülmüş bir dünya sunuyor. Sergi 24 Ekim'e kadar görülebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

15/07/2010

14 Temmuz 2010 Çarşamba

39,5 sohbette Yahya Kemal'in dünyası

"Hocam Yahya Kemal ile 1943-1968 seneleri arasında geçen 15 sene içinde sohbetim oldu. Her sözü cevher olan Yahya Kemal'i dinlerken söylediklerini kaydetmezsem onunla olan dostluğum asla beni tatmin etmeyecekti." Bu sözler hem hekim hem tarihçi hem de ressam olan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver'in (1898-1986) Türk şiirinin büyük ustası Yahya Kemal ile yaptığı sohbetlerin sırrını özetleyen cümleler. İlk kez 1980'de çıkan Yahya Kemal'in Dünyası adlı kitap, yeniden yayımlandı. İlk basımda kusurlu yayımlanan bir hazine niteliğindeki sohbetler, kendi sessizliklerinde bekleşip duruyordu. Kitap, pek çok okurun da dikkatini çekmemişti. İşaret Yayınları'nın başlattığı Süheyl Ünver Kitaplığı projesi çerçevesinde sohbetler, Ünver'in kızı Gülbün Mesara, Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar ve editör Yasin Beyaz tarafından yeniden gözden geçirildi. Kitaba, Ünver'in Yahya Kemal Defteri'nden 30 sayfalık bir albüm de ilave edilmiş.

İlk buluşma 1943'te gerçekleşir. Mekânlar, İstanbul Park Otel, Ankara Palas, Topkapı Sarayı Müzesi, Abdullah Efendi Lokantası, Ekrem Hakkı Ayverdi'nin evi ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'dir. Yahya Kemal'in Allah, din, tasavvuf, medeniyet, Osmanlı tarihi, İstanbul, edebi meslekler, dil, şiir, musiki ve resim yanında Türk kültür tarihini derinden ilgilendiren konular hakkındaki düşünceleri yavaş yavaş açığa çıkar. Kimi zaman sarsıcı aforizmaları netice veren konuşmalar, 1958'e kadar sürer.

Ünver, Yahya Kemal ile 39,5 sohbetlerinin olduğunu söylüyor. Bu yarım kalmışlık pek manidardır aslında. Ünver aynı ruhu ve inceliği ömrünün sonuna kadar sürdürmek isteyecektir. Yahya Kemal'den işittiği sözlerin en 'ruhlularını' kaydettiğini söyleyen Ünver, içindeki bu önlenemez iştiyaki şöyle anlatıyor: "Efendim o kadar güzel konuşuyor, benim de senelerdir yazmak, basmak istediğim hususları öyle bir anlatıyor, izah buyuruyorsunuz ki, mutlaka yazmak ihtiyacını duyuyorum." Yahya Kemal'den kitaplara girmemiş anekdotlar aktaran Ünver, şairin sözlerine, kullandığı kelimelere sadık kaldığını ve bazılarını da tavzih için kendisinden sorduğunu, Yahya Kemal'in de sohbetlerin bir kısmını bizzat tasnif ettiğini söylüyor. Sadık bir Yahya Kemal hayranı olan Ünver'in heyecanını önsözünden anlamak mümkün. "Yahya Kemal'in geride bıraktığı bir çuval tohumdur. Yalnız iyi bir mahsul verebilmesi için almasını bilmeli." diyen Ünver için Yahya Kemal deryasından kova kova su taşımış diyebiliriz. Ahmet Güner Sayar'ın ifadesiyle Yahya Kemal, Ünver'in "yazı ve şiirleriyle İstanbul'un ruhaniyetini terennüm eden bir mürşidi" idi.

Yahya Kemal'in sohbetlerinden...

***19. asırda şairlerimiz meşhur da, bestekârlarımız değil. Bizim bestekârlar şairlere nazaran bin defa yüksek. İsmail Dede Efendi, bestesinde Hamid'in şiirinden yüksek.

***Gençler, şiirin nasıl yazılacağını bilmiyorlar. Mesela bir boks maçı tasavvur edin. Boks, eldivenle ve muayyen kaidelerle yapılır. Halbuki bir taraf boks eldiveni yerine tabanca kullanıyorsa bu bokstan başka bir şey olur. Gençlerin şiirleri de böyle. Çünkü gençlere "Üslupsuz yazmak ve vezin bilmemek meziyettir" dediler. Gençler de "Meğer biz ne meziyetli insanlarmışız da haberimiz yokmuş" diye sarıldılar kaleme.

***Makale eskir ama hakiki şiir her zaman yeni olarak kalır.

***Bir kadın bazen bir eder ortaya koyar ki hayret edersiniz. Mesela Fatih'in annesini düşünün, o ne kadın! Yavuz'un, Kanuni'nin annelerini düşünün.

***Hiçbir devlet İstanbul kadar güzel bir payitahta malik olamadı. Zira her veçhile eşsiz. Lakin fakirlik ve zaruretten kurtulamadı. Bizim millet fukaralığa istinad eder. Her zaman da çok kanaatkârdır.

***Üsküb'de doğmasaydım yanardım. Bursa'yı pek severim. Bana Üsküb'de mi Bursa'da mı doğmak isterdin deseler, Bursa'yı isterdim. Fakat Üsküb'ü de arzu ederdim.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

14/07/2010

13 Temmuz 2010 Salı

Barbaros, donanmayla seferden geliyor!

Gür sakalları ağarmış, elinde bir karanfil. Bulutsu kırmızı kaftanı ve altından asasıyla heybetini hemen sezebiliyorsunuz. Havuç rengine çalan kırmızı sakallarından dolayı Batılılar 'Barbarossa' diye ad vermiş. Hızır olan asıl adı Yavuz Sultan Selim'in koyduğu Hayreddin lakabıyla değişmiş. Osmanlının denizci gücü onun zamanında zirveye ulaşmış, onun rahlesinde yetişen denizciler yedi cihana nam salmış. Dünyaya "Denizlerin Fatihi Barbaros Hayreddin Paşa" olarak adını yazdıran kaptan-ı derya, pek çok kimse farkında olmasa da Beşiktaş'taki Mimar Sinan'ın yaptığı mütevazı türbesinde yatıyor. Yahya Kemal'in bir şiirinde şöyle yer ediyor: "Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?/ Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!/ Adalar'dan mı, Tunus'tan mı, Cezayir'den mi?/ Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi/ Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;/ O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?" Peki, Barbaros'un aklının kıyısından köşesinden 21. yüzyılın ortasında bir yerde, çağdaş dansa konu olacağı geçmiş midir?

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'yle birlikte 'Barbaros' adlı bir çağdaş dans gösterisi gerçekleştiriyor. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa'nın hayatını ve 16. yüzyıl Akdeniz Türk akıncılığını çağdaş dans ve tiyatro üslubuyla anlatan gösterinin, 1 Temmuz'da Aspendos Uluslararası Opera Bale Festivali'nde dünya prömiyeri gerçekleştirilmişti. İstanbul'un su ile olan ilişkisine de göndermeler yapan gösteri, gözünü İstanbul sularına dikti. Barbaros, 15 ve 16 Temmuz tarihlerinde Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde İstanbul seyircisi ile buluşacak. Barbaros, Devlet Opera ve Balesi'nin solist nitelikli 52 dansçısından oluşan geniş bir kadroyla bugüne kadar gerçekleştirilen en büyük sahne prodüksiyonu olma özelliğini taşıyor. İki perdelik eser; dans, müzik, görsel tasarım ve yazın gibi sanatın farklı dallarını bir potada eriterek sunuyor.

DEVLET BALELERİ BARBAROS İÇİN TOPLANDI

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Direktörü Beyhan Murphy tarafından tasarlanan ve koreografisinin de Murphy'e ait olduğu Barbaros'un müziklerini ise Mercan Dede hazırladı. Beyhan Murphy, bu gösteriyle Barbaros Hayreddin Paşa'yı biraz daha görünür kılıyor. Proje, İstanbul, Samsun, Mersin, Antalya, Ankara ve İzmir Devlet balelerinden seçilmiş bir kumpanyanın toplanmasıyla ortaya çıktı. Günümüz İstanbul'una da yer veren gösteri, Antalya'da beklentilerin altında izleyici kitlesiyle karşılaşsa da Barbaros'a kendi şehrinde pek çok izleyici katılacaktır kuşkusuz. Beyhan Murphy, bu gösteriyle Barbaros Hayreddin Paşa'yı biraz daha görünür kılıyor.

Barbaros, 14 Ağustos'ta 8. Uluslararası Bodrum Bale Festivali'nin açılışında sahnelenecek ve Devlet Opera ve Balesi'nin olağan sezonu başlamadan önce eylül sonunda yeniden İstanbul izleyicisi ile buluşacak. Barbaros'un yapacağı son temsil ise 26 Eylül'de Barbaros Hayreddin Paşa'nın Andrea Dorya'ya karşı zafer kazandığı Preveze Deniz Savaşı'nın yıldönümünün hemen öncesinde gerçekleştirilecek.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

13/07/2010

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Ebru Müzesi'nin eli kulağında

Geceleri sessiz bir musikiyi andırır. Gündüz ise şehrin en tatlı gürültüsünün tam göbeğinde... 'Etrafındaki her şeye kendi nizamını kabul ettiren bir saltanat'ın, Yenicami'nin hemen bitişiğinde. Derin bir ruhaniyete, ezelî bir huzura davet eden bu camiyle koyun koyuna. Biraz da komşudan devşirdiği bu güzellikten olsa gerek kendi de alımlı, sıcak. Çinileriyle masmavi bir rüya. Her duvarı ayrı bir çiçek bahçesi. Laleler, karanfiller... Bir hanım Sultan'ın himmetinin değdiğini sezmek çok zor değil.

Hatice Turhan Valide Sultan tarafından 1663'te yaptırılan Hünkâr Kasrı'ndayız. Padişahların özellikle cuma namazlarını kılmak için geldiklerinde dinlenmek maksadıyla kullandıkları bir mekân burası. Sultanların cami içinde namaz kıldıkları hünkâr mahfeliyle bağlantılı olan üç katlı kasır, asıl mekânın yanı sıra tahtırevan yolu adı verilen rampanın altındaki beş oda ile şerbethane denilen bölümden oluşuyor.

Pek çok badireler atlatan bu eşsiz mekân defalarca yangınlar gördü, hırsızların cirit attığı bir yer haline büründü. Öyle ki muhteşem çinileri bir bir yok oldu. Öyle sessiz sakin dururken İstanbul Ticaret Odası (İTO) tarafından 2004'te başlayan bir restorasyon ile elden geçti. Şimdi rahat yüzü gördü diyebiliriz.

Hünkar Kasrı'nın rampası, bu uzun soluklu restorasyondan sonra artık bir sanat galerisi. Mekânın ilk sergisi ise usta ebrucu Fuat Başar'ın. 'Altın Laleler' adlı sergisiyle yeni bir ustalığını gösteren Başar, kırk ebrusunu sanatseverlere sunuyor. İlk defa bir sergiye ev sahipliği yapan Hünkar Kasrı kendi gibi heyecanlı bir ustayı ağırlıyor. Altın Laleler sergisi her ebrunun önünde uzun uzun soluklanmayı gerektiren türden.

YERİNDE DURAN SANAT ÇÜRÜR

Peki nerden çıktı altın laleler? Fuat Başar geleneği yıkmadan değişime, yeniliklere açık olduğunu söyleyerek başlıyor söze: "Zaman zaman farklı teknikler uygulamaya çalışıyorum. Altın Laleler serisi de hazırda beklettiğim işlerdendi. Nerede sergileyeceğim konusunda kararsızdım. İTO'dan bir sergi teklifi gelince bu eşsiz mekâna altın laleler yakışır deyip, yola koyulduk."

Başar'ın yeni çalışmaları bunlarla sınırlı değil. Heybesinde olgunlaşmayı bekleyen daha nice ebrular var. Usta ebrucu kendi çizgisini şöyle anlatıyor: "Gördüğümüzü taklit edip aynı yerde saydırmayalım, sanatın kendi içerisinde mutlaka ilerlemesi lazım. Yerinde duran sanat çürür, deforme olur, bozulur. Ne mutlu bizim gibi bu işe kafa yoran nice insan var. Herkesin bir yönden işin ucundan tutup ebru sanatını ilerletmesinde bir mecburiyet görüyorum. Ebru buna çok açık. Renk kombinasyonu yapılacak çiçekler vs sınırsız bir potansiyele sahip."

Ebru meraklılarının son dönemlerde yeni zuhur eden ve özellikle resim sanatının imkânlarından faydalanılan eserler dikkatini çekmiştir. Başar bu konuda biraz tedirgin. Birtakım hayvani figürlerin ebruya uygulanmasını arzu etmediklerini söyleyen usta sanatçı "Resim mi ebru mu konusu, epey su götürecek bir konu. Ama resim, resim olarak, ebru, ebru olarak kalsın. Bu şekilde asaletlerini muhafaza ederek varlıklarını sürdürsünler. Hepsi kendi mecrasında ilerlesin. Peki güzel kombinasyonlar olmaz mı? Olur. Nitekim bunlar yapılıyor. Fakat birbirine uymayan kavramları karıştırıp, genetikçilerin genetiği değiştirilmiş organizmaları üretmesi gibi işler ortaya koymak, bir nevi sanat felaketi olur." diyor.

Fuat Başar ile laf lafı açıyor. Son dönemlerde müzayedelerde ebruya olan ilgi, gelenekçiler modernciler arasındaki suni tartışmalar, ebrunun asla bir hobi ile karıştırılmaması gerekildiği gibi konular derken söz, hazırlıkları başlayan Ebru Müzesi'ne geliyor. Bu güzel haberi kulağımıza fısıldayan Başar ser verip sır vermiyor. Gözlerindeki heyecandan iyi şeylerin geleceğini fark etmeniz çok kolay. Ebru Müzesi konusundaki girişimin emin adımlarla ilerlediğini söyleyen Başar, "Bu müze dünyada bir ilk olacak. Yaklaşık bir yıl sonra İstanbul'da açılmasını bekliyoruz. Arşivler, kütüphaneler taranıyor. Böyle zahmetli bir işe girişen arkadaşlar, sıkı bir çalışma içindeler. Bu konuda ben de kendilerine danışmanlık ve çeşitli konularda yardımcı olmaya çalışıyorum." diyor. Başar'ın sergisi bir ay boyunca Hünkar Kasrı'nda görülebilir.

Fuat Başar: "Sanat kötülükleri bertaraf eder"

"İnsanlar hayatlarının her safhasında sanatla uğraşsınlar. Hayatı sanatlaştırsınlar. Haliyle dünya daha güzele doğru gidecektir. Allah insanı ve kâinatı sanatlı yaratmış. İnsanın bu sanat eseri olan dünyayı ve diğer insanları tahrip etme yetkisi yok, olmamalı. Sanat temelinde bize bunu tavsiye ediyor. Sen bir sanat eserisin, diğer insanlar ve bu kâinat da yüce yaratıcının bir eser. Sen yaşa, başkasını yaşat. Tahrip etme. Bunu temel aldığımızda bizlerden hiçbir kötülük çıkmaz. Sanat bunları bertaraf eder. Hangi sanat dalı olursa olsun fark etmez."

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

12/07/2010

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Dağlarca'nın 20 yıl saklanan söyleşisi

2008'de aramızdan ayrılan usta şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, gazeteci Yasemin Arpa ile 1991-92 yıllarında uzunca bir söyleşi gerçekleştirir. Söyleşiler, Kadıköy'de Baylan Pastanesi, Moda'da Koço Lokantası ve çay bahçelerinde gayet samimi hava içinde yapılır. Dağlarca gibi bir 'muamma' eteğindeki taşları, derin sırları döker. Konu konuyu açar, konuşulanlar not edilir, kayda geçer. Dağlarca, "Eğer herhangi bir nedenle bu çalışma yarıda kalırsa adı 'Yarıda Kalan' olsun." der. Zaman cömert davranır. Söyleşi nihayete erer. Şair, Yasemin Arpa'ya kitabın 'Söz Kuşlarından Kalan Parıltı' başlığı altında yayımlanması önerisinde bulunur. O dönemde söyleşinin bir kısmı Tempo dergisinde çıkar. İçeriden sessiz bir gürültü kopar. Dağlarca'nın kız çocuklarıyla ilgili yüz kızartıcı ve bir 'pedofil'in duygularını andıran sözleri yakınlarından tepki alır. Bunun üzerine şair, Yasemin Arpa'dan, söyleşilerin ölümünden sonra yayımlanmasını ister.

İşte bu söyleşiler, Dağlar-ca'nın vefatından iki yıl sonra 'Söz Kuşlarından Kalan Parıltı' (Kırmızı Yayınları) adıyla yayımlandı. Usta şairin sırlı ve mahrem dünyasını ele veren kitap, pek çok kimsenin zihnindeki Dağlarca mit'ini sarsacak nitelikte. Dostları ve yakın çevresindeki edebiyatçılar için sürpriz olmasa da Dağlarca'nın kadınlar, aşk, şairler, ezan, Arapça ve daha pek çok konu üzerine söylediği sözler, onu sadece şiirleriyle tanıyan okurları ve edebiyat dünyası için şaşkınlık oluşturmaya aday. Yasemin Arpa, doğaçlama giden o söyleşileri kâğıda döktüğünde, virgülünden noktasına kadar dönüp kontrolünü yaptıklarını söylüyor. Dağlarca, kitapta Arpa'ya, "Seni ilerde edebiyatçıların çoğu kıskanabilir. Onlara böylesine açılmadım." diyor.

Dağlarca'nın tartışma çıkaracak sözleri

Askeri darbelere karşı olmak, ülkelerin siyasal satılmışlarıyla kapitalizme peşkeş çekilmesine karşı olmamaktan daha büyük bir suç değildir. Dolayısıyla kapitalizme uşaklık etmektir.

İnanın benden başka Mustafa Kemal'in sözünü eden kalmadı. Ozanlarımız da namussuz. Ozanlar, Mustafa Kemal şiiri yazmadılar. Milliyet yok bunlarda. 21 tane kitap yazdım. Ben görevli miyim, herkes yapsın.

Spiker önemli bir haberi veriyorum diye söze başladı. Bu öğleden itibaren ezanın Türkçe okunmayacağını, Arapça okunacağını bildirdi. Yanımdaki Sivas'ta yayımlanan Hakikat gazetesinin yazarı 'Yazık oldu!' diyerek şu bilgileri verdi: 'CHP dün akşamki oturumunda ezanın Arapça okunmasına karar vermiştir.' dedi. Çok üzülmüştüm. Partilerin geriye dönme yarışı başlamıştı çünkü. Arapça ezanları her dinlediğimde bu olayı yeniden yaşarım.

Doğa ilk insanın evren yazısıdır. Biliyorsunuz. Yunus Emre ve benzerleri Tanrı'ya varma yolundadır. Bunun kaynağı korkudur. Sevgi değildir. Sevgi bizi Tanrıya değil, insana ulaştırır.

(Nâzım Hikmet hakkında) 1- Şiiri Türk değil, 2- Türkçeyi izlememiş ve uygulamamış, 3- İmge yok. Dağlarca, Nâzım'ın Memleketimden İnsan Manzaraları kitabıyla ilgili olarak da şu eleştiriyi yapıyor: "İnsanın manzarası olmaz. 'İnsancıklar' dese daha iyiydi."

Edebiyat ödülleri, hele onlar iyice maskaralık. Hiçbirinin gerçekle alakası yok. Türkiye'de en çok ödül alanlardan biriyim, 15'i, 17'yi buldu. Hiçbirinin değeri yok, saçma sapan adamların saçma sapan değerleri.

Cemal Süreya'nın şiirlerinden çok, eleştirileri değerlidir.

Bana yeryüzünün bütün tapusunu verseler şu Arapça sözcükleri kullan deseler, biri için bile yeryüzünün tapusunu verseler almam. Türkçe sözcüğünün tapusu, bütün gökyüzü yuvarlaklarının, bütün gökyüzünün tapusudur.

Her gün 3 yaşında bir çocuk gördüm mü yanındaki anneyi annem sanıyorum. Çocuğun annesini annem sanmakla yetmiyor, çocuğu kendim sanıyorum. Ve böyle bir çocuğum olmadığı için doğanın bana sövdüğünü duyuyorum.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

10/07/2010


5 Temmuz 2010 Pazartesi

Leonardo'dan uygulamalı dersler

11:46 Posted by Musa İğrek , No comments

Sanatçıların duyduğu o 'bitirememe' kaygısı hep peşlerinde dolanır. İşleri tamamlayamadan ve kendini tam olarak ifade edemeden saatin durması, bir kuruntu halini alır kimisi için. Bu hal, bir kurşun peltesi gibi çöker, içten içe kemirir sahibini. Thomas Mann'ın Venedik'te Ölüm'ü sanatçının bu türden ızdırabını esaslı anlatır.

Gün gelir, ışıklar söner ve yok olur her şey. Geride zemberek boşalmışçasına cümleler yazılı, defterler kalır. Bu defterler, namı yedi cihana yayılmış birinin terekesi ise uzun bir düşünme faslı başlar. İçlerinde nelerin yazılı-çizili olduğu insanın merak duygusunu adamakıllı kamçılar. Malum, sanatçılar için bir tutku olan defterler, bir gölge gibidir; sahibinin peşi sıra giden, sırlarına, her türlü hâllenişine ortaklık eden.

Bu türden bir sanatçı ile karşı karşıyayız. İsminin önünde pek çok sıfat var. Kahramanımız ressam, mucit, anatomi bilgini, teorisyen, felsefeci, müzisyen ve öğretmen Leonardo da Vinci (1452-1519). Hayatı boyunca sayısız defter tutan bu sıra dışı sanatçının uygulamalı resim ve mimarlık dersleri, sanat, felsefe ve bilim üzerine notlarından ve çizimlerinden oluşan defterleri, "Leonardo'nun Defterleri" (Arkadaş Yayınları) adıyla kitaplaştı. Hemen söyleyelim, yukarıda sözü edilen 'kuruntu' Leonardo'nun da tepesinde dolanmış durmuş, zira gözü gibi koruduğu defterlerle ile ilgili şunları söylüyor: "Pek çok sayfadan alınmış, belli sıralaması olmayan bir koleksiyon, bunları daha sonra konularına göre yeniden düzenlemeyi umut ediyorum." Fakat bu umudu gerçeğe eremedi, Leonardo ardında pek çok defter bırakarak öldü.

Leonardo'nun kimi zaman nefes kesen notları, çizimleri, bir dehanın gizli dünyasını ele veriyor. Kitapta tamamen usta sanatçının elinden çıkma işler var. Estetik, Akıl ve Sanat, Gözlemler ve Düzen, Pratik Konular başlıklı üç bölümden oluşan eserin pek çok alt başlığı var. H. Anna Suh'un editörlüğüyle ortaya çıkan kitap, ilk kez 2004'te yayımlandı. Türkçeye çevrilen kitap, yedi bin sayfalık külliyatın en kıymetlilerinin bir araya getirilmesinden oluşuyor. Bugün Fransa, İtalya ve İngiltere gibi ülkelerin koleksiyonlarında yer alan defterler, Leonardo'nun sıra dışı sesini günümüze taşıyor.

'HEYKEL RESME GÖRE DAHA AZ ENTELEKTÜEL'

Kitapta 'ey ressamlar', 'ey okuyucular', 'ey araştırmacılar', 'ey şairler' gibi nidalarla başlayan cümleler karşılıyor okuru. Usta ressamın öğretici yönü ilk anda kuşatırken, her eskizin altındaki tamamlayıcı notlar eğlenceli bir çeşitliliğe davet ediyor. Leonardo'nun şairlere seslendiği şu cümleleri dikkat çekici: "Ey şair, bir hikâyeyi kaleminle anlatıyorsan, ressam fırçasıyla çok daha kolay ve eksiksiz, anlaşılma kaygısı duymadan yapabilir. Eğer sen resmi, dilsiz şiir olarak tanımlarsan ressam da şiiri kör resim olarak tanımlayabilir. Hangisi daha kötü bir kusurdur? Kör olmak mı, yoksa dilsiz olmak mı?"

Resmin incelikleri, ışık ve gölge dengesi, perspektif üzerine öneriler veren Leonardo'nun, insan ve hayvan anatomisiyle ilgili çizimleri doymak bilmez bir merakını ortaya seriyor. Estetik akıl ve sanat bölümünde Mehmet Siyahkalem'in büyülü minyatürlerini andıran çizimler karşılıyor. Leonardo'nun muhalif yüzünü, sırlı kısaltmaları ve sağdan sola doğru yazdığı notlarından görmek mümkün. Heykel ve Metal işleri bölümünde heykelin resme göre daha az entelektüel bir iş olduğunu düşünen Leonardo'nun hiçbir zaman tamamlayamadığı eskizleri var. Buluşlar bölümünde ise tanıdık bir proje göz kırpıyor: Haliç Köprüsü. Sanatçının kabına sığmayan hayal gücü burada yerini daha da kavileştiriyor. Kitabın son bölümünde ise bir düşünür olarak Leonardo boy gösteriyor, aforizma niteliğinde sarsıcı cümleler kuruyor.

Leonardo'nun Defterleri, bir sanatçının iç sesini, ızdırabını dinlemek için iyi bir kapı. Açıklamaların basit ve net olduğu eser, özellikle genç ressamlar için bir başucu kitabı. Saatlerce seyredilebilecek, okunabilecek...

Leonardo Da Vinci'den öğütler

*Tarihî resimler çok kalabalık olmamalıdır. Çok sayıda insan figürü karışıklığa yol açar.

* Kır manzaraları o şekilde sunulmalı ki ağaçlar yarı aydınlıkta yarı gölgede görünsünler.

* Kışın manzara resmi yaparken dağlar yazın gördüğümüz gibi mavi olarak gösterilmemelidir.

* Bir insan figürü veya narin bir hayvanı yaparken resminize bir tahta katılığı vermekten kaçının, birer odun parçalarına benzememeleri için hareketleri denge içinde yansıtın.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

05/07/2010