22 Haziran 2010 Salı

Duisburg’s old steel factory hosts odd tribute to ‘Love’

First we were surrounded by an anxious feeling of cold, making it impossible not to feel nervous.Massive iron towers beyond the limits of any metaphors, workshops of varied sizes and chunks of iron added to the chill of the weather and made the white night even chillier for those waiting outside to be granted entrance to the venue where the concert was about to start. Then the doors closed. Among a hasty crowd that wanted to reach to their seats immediately were women trying hard to keep their heels from getting stuck in the metal grate flooring. The venue was a former steel factory in Germany’s Duisburg which now serves as a cultural center.

On Saturday night this huge industrial plant-turned-art center hosted a concert titled “Sounds of Love,” which brought two of Turkey’s internationally acclaimed personalities, DJ-musician Mercan Dede and writer Elif Şafak, together on the same stage. The two artists, who both frequently voice their admiration for Sufi mystic Mevlana Jelaluddin Rumi, joined forces for the concert, which came as part of the Goethe Institut’s “European Literature Goes to Turkey-Turkish Literature Goes to Europe” program. The program will wrap up later this week in the Belgian capital after bringing European literature to 24 Turkish provinces and Turkish literature to eight European cities throughout its more-than-one-year run.

The much-anticipated concert was definitely a successful event; however, it left a somewhat bitter taste in the mouths of the audience filling Landschaftspark. Maybe it’s better to rewind the story and tell it all from the beginning.

The first appearance was by Mercan Dede and his ensemble of young musicians, who presented a slightly modified version of the program they presented last summer at the opening gala of the Season of Turkey in France series of cultural events. However, this time three additional musicians were accompanying him. The audience of around 500 people filled the concert area and most of them were Germans. The concert was a truly mesmerizing experience for them. But this was not the case for the Turks among the audience.

As Mercan Dede and his ensemble played their songs, a female dancer clad in Sufi dervish costume appeared from the stairs from the side of the stage. From the dancer’s moves, it was obvious that she considered what she was doing “a mere show.” As Mercan Dede songs played on the background, the dancer completed her number and disappeared. Next in line was Berlin-based dancer Kadir “Amigo” Memiş, who presented his own show and went. He was followed by another young dancer clad in a Sufi dervish costume that was “designed” as an amalgamation of attires of many different sects. The female dancer meanwhile returned to the stage to accompany him. The most interesting feature of their costumes was their battery-powered dervish skirts that emitted light in various colors as the dancers whirled onstage. From the way the two dancers swirled on the stage it was obvious that they had not even once watched a sema ritual before. This oddity was among the topics of discussion among guests during the cocktail reception following the concert.

Following this episode, Netherlands-based Turkish pianist-composer-singer Karsu Dönmez took to the stage to accompany Mercan Dede and his ensemble.

RECOUNTİNG ‘LOVE’ ONSTAGE
A little later it was bestselling author Elif Şafak’s turn to share the stage with Mercan Dede. It was time for the most anticipated part of the performance, for which Şafak and Mercan Dede said they would “recount love on the same stage together.” Şafak, clad in an entirely black costume, appeared on the stage and took her seat on a brown velvet chair. She was holding the English version of her novel “Aşk” (The Forty Rules of Love), from which she read excerpts -- mostly in English and occasionally in Turkish -- to the accompaniment of music from Mercan Dede. This caused most of the German concertgoers, who constituted the majority of the audience, to feel alienated.

When Şafak’s recital ended, the reed flute of Mercan Dede took over. Şafak, still on her chair, continued listening. Then two more dancers appeared on the stage, aiming to present a sema performance. Following the standard opening rituals of the performance, the “show” started. As the crowd watched in awe, a small child clad in Sufi dervish costume came to the stage. The child, whose name was Emir (as it was embroidered on the back of his caftan), started whirling like the other dancers did; unaware of whether he was performing a dance or a religious rite.

Then the music stopped. It was the end of the concert. In the finale, all performers came to the stage to salute the audience. Thus the historic steel factory has experienced a heavily Orientalism-flavored concert. Some members of the German and Turkish audience in the end had nothing to do but to send a sad salute to Rumi and Edward Said, while others faded into the cold white Duisburg night despite the chilly weather.

The same performance will be repeated this week in Brussels, which will be hosting the final leg of the “European Literature Goes to Turkey-Turkish Literature Goes to Europe” program from June 21-25.

Musa İğrek, Duisburg
Today's Zaman
22/06/2010

21 Haziran 2010 Pazartesi

Aşkın en 'kekremsi' hali

İlk bakışta huzursuz bir soğukluk kaplayıveriyor. Ürkmemek elde değil. Tarife pek yanaşmayan demirden kuleler, irili ufaklı atölyeler, demir yığınları... Havanın soğukluğu da beyaz geceye eklenince kapıda bekleşenler sıcak bir şeylerin peşinde. Kimi içeri girmenin 'bir yolu'nu ararken, kimileri de adının listede olmasının sevinciyle içeri süzülüyor. Konser başlamak üzere. Kapılar kapandı. Ziller çalıyor ve ızgaralara batmamak için diken üzerinde yürüyen kadınlara, bir an önce yerine geçmek isteyen kalabalık eşlik ediyor. Yer Almanya'nın Duisburg şehrinin eski devasa demir çelik fabrikası. Şimdilerin kültür sanat merkezi.

Şehrin en görkemli mekânlarından biri olan demir çelik fabrikasına önceki akşam tasavvuftan, Mevlânâ'dan beslendiklerini sık sık dile getiren Elif Şafak ve Mercan Dede misafir oldu. İkili, Goethe Enstitüsü'nün "Avrupa Edebiyatı Türkiye'de-Türkiye Edebiyatı Avrupa'da / Kültür Köprüleri" projesi kapsamında, Sounds of Love (Aşkın Sesleri) başlıklı bir konser için bir aradaydı. Türkiye'nin 24 kentini ve 8 Avrupa ülkesini kapsayan bu anlamlı etkinliğin son durağı Brüksel'den önce düzenlenen konsere dair söylenecek çok şey var. Proje ekibinin başarılı çalışması ortada, ama Landschafts parkını dolduran kalabalığa konserin ardından kekremsi bir tat kaldı desek yeridir. Filmi başa sarmakta yarar var. Zira taşlar o zaman yerine oturacaktır.

Sahneye önce Mercan Dede ve genç ekibi çıktı. Biraz daha kulak verince Mercan Dede'nin geçtiğimiz yıl açılışı yapılan "Fransa'da Türkiye Mevsimi" repertuarını birkaç minik değişiklik yapıp sunduğunu hemen fark edebiliyordunuz. Ancak bu kez ona üç misafir daha eşlik etti. Konser salonunu yaklaşık beş yüz kişi doldurmuştu. Çoğu da Alman'dı. Ve böyle bir konser onlar için bulunmaz bir hint kumaşıydı. Mercan Dede parçalarını çalarken sahnenin kenarında yükselen merdivenlerden semazen kılıklı bir kadın dansçı belirdi. Yaptığı işi bir 'show' olarak bellediği her halinden anlaşılan dansçı, huşu (!) içinde müziğe eşlik ediyordu. Alışıldık Mercan Dede parçaları bir bir ilerlerken dansçı ayinini (!) tamamlayıp kayboldu. Vakit sarı papuçlarıyla Berlinli dansçı Kadir 'Amigo Memiş'in. O da performansını icra edip ayrıldı.

'BİRLİKTE SAHNEYE ÇIKIP AŞKI ANLATACAĞIZ'
Bir süre sonra sahneye 'semazen' kostümlü bir başka genç çıktı. Kostümünün en ilginç parçası döndükçe renk renk ışıklar saçan pilli tennureydi. Dansçı kadın da onunla birlikte görünüverdi. İkili sahnenin meydanında gönüllerince dans ederken hayatları boyunca bir sema ayinini izlemediklerini söylemek mümkündü. (Bu gariplik konser sonrasındaki kokteylde epey dile düştü.) Türkler bir yana, Almanlar için çokça cezbedici bu etkinliğin ardından Türk kökenli Hollandalı genç piyanist ve şarkıcı Karsu Dönmez bu kez Mercan Dede ve ekibine eşlik etmek için dinleyici karşısındaydı.

Çok vakit kaybetmeden sıra Aşk romanının yazarına, Elif Şafak'a geldi. "Birlikte sahneye çıkıp aşkı anlatacağız" faslı yavaş yavaş başlıyordu. Siyahlara bürünen Şafak, kahverengi kadife bir koltuğa oturdu, kucağına Aşk romanının İngilizcesini de alarak parça parça okumaya başladı. Şafak, okumalarını genel olarak İngilizce yaptı, kısa bir süre de Türkçe okudu. Salonu dolduran Almanların çoğu ise okumaya Fransız kalmıştı. Şafak okuma yaparken kanatlı semazen figürünün Hezarfen Ahmet Çelebi'yi andıran bir edayla İstanbul'un semalarında dolaştığı klip de duvarda dönüyordu. Bir vakit sonra okuma da bitti.

Ney yine demine akmaya başladı. Elif Şafak kadife koltuğunda konseri dinlemeye çekilirken meydana yine iki dansçı çıktı, bu kez sema etmeye niyetliydiler. Sahnenin meydanında turlamaların ve baş kesmelerin ardından 'performans' başladı. Salondaki coşku sürerken meydana minik bir çocuk, sema kıyafetiyle çıktı. Ne yaptığından habersiz olan Emir (sırtındaki kaftana yazılan kocaman sarı harflerden ismini anlıyorsunuz), abileri, ablaları gibi fır fır dönmeye başladı. Gariplikler silsilesi artıyordu. Konserin sonuna yaklaşıldığı belliydi. Müzik vaktini tamamladı. Sesler sustu.

Konserin sonunda 'sahne' alan herkes, el ele seyirciyi selamladı. Güzelim demir çelik fabrikası 'biz' Türkler sayesinde çokça oryantalizm kokan, biraz egzotizm sosuna bulanmış bir konsere ev sahipliği yapmış oldu. Türk ve Alman kimi izleyicilerden Şems'e, Mevlânâ'ya ve Edward Said'e buruk bir selam göndermek düştü. Kimi de toparlanmak için soğuğa rağmen kendini Duisburg'un beyaz gecesine teslim etti.

Musa İğrek, Duisburg
Zaman Gazetesi
21/06/2010

20 Haziran 2010 Pazar

Almanya'nın kültür başkenti sanayiden kültüre terfi etmiş

23:31 Posted by Musa İğrek No comments
Siren çalmaya başladı. Anneler bir hışımla çocuklarını sokaktan kapıyor. Çamaşırlar içeriye alınıyor. Maden ocağının bacalarının salınmasına az kaldı. Az sonra kapaklar açılıyor. Kül bulutu mavi gökyüzünü griye çevirip tüm şehri siyaha boyuyor. Yıllarca sürdü bu siren esleri. Şimdilerde artık yok. Ruhr bölgesi bu kimliğinden sıyrılıp Avrupa Kültür Başkenti ilan edildi. İstanbul, Pecs ile bu kardeşliği paylaşan Ruhr bölgesi toplam elli üç şehirden oluşuyor. Bölgenin en öne çıkan kenti ise Essen. Kömür kokulu beyaz gecelerin hâkim olduğu bu şehirde olan bitenlere bir an durup bakmak, Avrupa Kültür Başkenti olan bir bölgede nelerin olup bittiğine dair pek çok ipuçları verecektir.

Sanayinin hakim olduğu zamanların ardından pek çok fabrika, atölye, maden ocağı gibi mekânlar bir bir sanat alanlarına dönüştürülmüş. 4 bin 435 kilometrekare olan Ruhr bölgesinde 170 değişik ulustan 5 milyon 300 bin kişi yaşıyor. Bölgede yoğun bir Türk nüfusu var. Duisburg, Gelsenkirchen, Bochum, Oberhausen, Bottrop ve Dortmund bölgenin belli başlı kentleri. Duisburg'da Avrupa Kültür Başkenti olan bir şehir coşkusunu görmeniz pek mümkün değil. Essen'de ise durum daha farklı.

Elli üç şehre yayılmış bir etkinlikler silsilesi pek çok kimseyi içine çekme arzusunda. Halkın büyük bir kısmı kültür ve sanat işlerine alışkın. Yoğun göçmen nüfusunun da bu halkaya dâhil edilmesi çalışılıyor. 2010 ekibi, Ruhr bölgesinin üzerindeki sanayi gibi hantal kimliği değiştirme çabasında.

70 MİLYON EURO BÜTÇE
Ruhr 2010, bir limitet şirket olarak kurulmuş. Şirketin ortakları ise Initiativekreis Ruhrgebiet, Regionalverband Ruhrgebiet, Kuzey Ren Vestfalya eyaleti ve Essen Belediyesi. Ekibin başında Fritz Pleitgen ve Oliver Schyett var. Ekibin diğer dört ismi Aslı Sevindim, Prof. Dieter Gorny, Prof. Karl Heinz Petzinka, Steven Sloane. Her biri çalışmalarını farklı bir tema üzerine sürdürüyor. "Dönüşüm üzerinden kültür, kültür üzerinden dönüşüm" gibi üst temanın altında şu başlıklar var: 'Kültürlerin Kenti', 'Yaratıcılığın Kenti', 'Olanakların Kenti' ve 'Sanatların Kenti'. Hemen hatırlatalım ilk kez bir bölge Avrupa Kültür Başkenti ilan ediliyor. Ruhr bölgesi bir kültür metropolü olmayı aklına koymuşken bunun için neler gerekiyorsa yapmaya çalışıyor. İrili ufaklı elli üç şehri peşine takmış bölge Avrupa Kültür Başkenti olmanın fırsatını iyi değerlendirmenin telaşında. Bunun için yaklaşık 70 milyon Euro bütçe ayrılmış.

Eğitimli sanatseverlerin dünyasında çok bir şey değiştiği söylenemez. Sadece ajandalarında daha fazla bir program yoğunluğu oldu denilebilir. Halkın arasına karışınca ise nelerin olup bittiğini merak eden insanlarla karşılaşıyorsunuz. Ruhr ekibi tüm şehirlere bu enerjiyi yaymaya çalışıyor. Her şehirde bir kültür başkenti görevlisi var. Etkinliğe gönüllü olarak çalışmak isteyen yaklaşık bin beş yüz kişi başvurmuş. Essen'de mütevazı bir binayı mekân tutan Ruhr 2010 ekibi daha çok kadınlardan oluşuyor.

Ruhr ekibinin sanat direktörlerinden Aslı Sevindim de tatlı bir telaşın içinde. İnsanları ve şehirleri birbirine bağlayanın kültür olduğu düşüncesinden hareketle yola koyulduklarını söylüyor. Türk kökenli olan Sevindim, böyle kilit bir görevde yer aldığı için mutlu. Kültür başkenti olmanın ummadıkları pek çok şeyi harekete geçirdiğini söyleyen Sevindim, "Ruhr bölgesini İstanbul ile kıyaslamak doğru değil. İstanbul büyük bir metropol. Avrupa Kültür Başkenti denilince şehrin yaratıcı gücünü göstermesi, konularının neler olduğu, içinde barındırdığı zenginliği göstermesi beklenir. İstanbul'da hiçbir şey yapmasanız da her şey var. Bunu unutmamak lazım. Kültür başkenti sadece sanat festivali değil. Bir yaşam felsefesini tanıtıyoruz." diyor.

Küçük etkinlikler çok da etkili oluyor. Yakınılan ise kamuoyuna tanıtımın çok daha fazla olması gerektiği. Herkesin hemfikir olduğu konu ise Kültür Başkenti etkisinin 2010'dan sonra ortaya çıkacağı. Nelerin değiştiği farklı zaman dilimlerinde kendini gösterecek. Aslı Sevindim de bu konuda çeşitli araştırmalar yaptıklarını söylüyor. Son dönemlerde yapılan araştırmalarla devasa kömür ocağı Zollverein'ı ziyaret eden kişi sayısının ikiye katlandığı söyleniyor. İstanbul Avrupa Kültür Başkenti ajansındaki ilk zamanlarda yaşanan istifaları hatırlatınca Sevindim kendi ekiplerinde 'sıfır' istifa olduğunu belirtiyor. Avrupa Kültür Başkenti ilan edilen bir kentin hâlâ Avrupa Birliği'ne alınmaması komikliğini paylaşınca o da aynı tepkiyi veriyor.

Ruhr 2010'un İstanbul ve Pecs ile bazı ortak projeleri var. Çeşitli alışverişlerde bulunuyorlar. Peki ya 2010'un sonunda etkinlikler bitince neler olacak? İstanbul'da da cevabı çok net olmayan bu soru için Sevindim raporlama, değerlendirme gibi çalışmalardan sonra herkesin kendi işine döneceği cevabını veriyor. Bakalım Ruhr Avrupa Kültür Başkentliği payesinden sonra kültürel bir kimliğe kavuşacak mı? Bunu zaman gösterecek, tıpkı İstanbul'da merak edildiği gibi.

Musa İğrek, Essen
Zaman Gazetesi
20/06/2010

17 Haziran 2010 Perşembe

Türk edebiyatı Avrupa turnesinde

'Avrupa Edebiyatı Türkiye'de-Türkiye Edebiyatı Avrupa'da projesinin ülkemizdeki ayağından sonra yollar Batı'ya uzandı. Türkiye'nin 24 kentini ve 8 Avrupa ülkesini kapsayan etkinlik, bu kez Avrupa Kültür Başkentlerinden Almanya'nın Ruhr bölgesine konuk oldu. Etkinliğin açılışı dün sabah Türk yazarlar Ayfer Tunç ile Murat Uyurkulak'ın Gustav-Heinemann-Gesamtschule'deki okuma ve söyleşisiyle başladı. Okumadan sonra Duisburg Landschaftspark'ta Goethe Enstitüsü İstanbul Müdürü Claudia Hahn Raabe, Duisburg Kültür İşleri Başkanı Karl Janssen, Ruhr 2010 Sanat Direktörü Aslı Sevindim ve yazarların katılımıyla bir basın toplantısı düzenlendi. Karl Janssen, Türkiye ile kültürel işbirliği içinde olmaktan dolayı çok mutlu olduklarını söyledi. Çok dilli bir ortamda ülkeler arasında güzel bir diyaloğun kurulduğunu belirten Goethe Enstitüsü Müdürü Raabe ise şimdiye kadar 22 bin kilometre yol aldıklarını, bunun yanında 188 etkinlik düzenlediklerini aktardı.

Avrupa Edebiyatı Türkiye'de-Türkiye Edebiyatı Avrupa'da projesinin Sofya, Bükreş, Pecs, Viyana, Venedik ve Zürih'in ardından, Ruhr 2010'a gelmesi şehre büyük bir konseri de beraberinde getiriyor. Etkinlik kapsamında Duisburg şehrinin eski devasa demir çelik fabrikasında Mercan Dede Ensemble Featuring ile Elif Şafak 'Sounds of Love' başlıklı bir nevi gala konseri verecek.Bu kültür projesi için düzenlenen konserde misafir sanatçılar da yer alacak. Elif Şafak 'Aşk' adlı romanından bölümler okuyacak, Türk kökenli Hollandalı genç piyanist, besteci ve şarkıcı Karsu Dönmez ve Berlinli ödüllü dansçı Kadir 'Amigo Memiş' konsere eşlik edecek. 'Sounds of Love', 19 Haziran Cumartesi günü saat 19.00'da Landschaftspark Duisburg'da gerçekleşecek. Beş yüz bin nüfuslu Duisburg'da yaklaşık yüz bin Türk yaşıyor. Haliyle konsere büyük bir ilgi olması bekleniyor.

EDEBİYATÇILAR AVRUPA BİRLİĞİ KOMİSYONU'NDA
Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu tarafından finanse edilen 'Kültür Köprüleri/Avrupa Edebiyatı Türkiye'de-Türkiye Edebiyatı Avrupa'da projesine ilginin Türkiye'de daha çok olduğunu söyleyebiliriz. Pek çok kenti gezen Avrupalı yazarlar ülkemizden memnun ayrılmıştı. Öğrencilerin meraklı bakışları ve edebiyata olan hayranlıkları Avrupa'dakilere nazaran daha dikkate değerdi. 5 Mayıs 2009'da Diyarbakır'da başlayan Türkiye turuna; 8 Avrupa ülkesinden, eserleri daha önceden Türkçeye çevrilmiş 44 yazar konuk oldu. Yazarların yanı sıra, fotoğraf sanatçıları, film yapımcıları, oyuncular ve müzisyenler de Türkiye'nin 24 kentindeki sanatseverlerle buluştu. Türk yazarlar da bir nevi iade-i ziyaret yaptı ve Avrupa'nın pek çok kentinde edebiyatseverlerle buluştu.

On dört aydır yollarda olan ekibin son durağı Brüksel olacak. Avrupa Parlamentosu üyesi Malika Benarab-Attou'nun ev sahipliğini yapacağı 'Edebiyat Buluşması' ile projeye katılan yaklaşık 40 yazar bir araya gelecek. 24 Haziran'daki programda, Almanya, Türkiye, Avusturya, Bulgaristan, Macaristan, Romanya, İtalya ve İsviçre'den projeye katılan yazarlar, tecrübelerini ve izlenimlerini hem kendi aralarında hem de parlamenterler, diplomatlar ve sanat dünyasından misafirlerle paylaşacak.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
17/06/2010

16 Haziran 2010 Çarşamba

Dağ başında modern müze

02:54 Posted by Musa İğrek , 1 comment
Hayaller, sislerin ardında saklı duran bir masal gemisi gibi vaktini bekler. Yola çıkma zamanı gelince hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Hayal dediğimiz o sonsuzluğun ete kemiğe bürünüp bir heykel gibi önünüze dikilivermesi ise çocuksu bir mutluluk bırakır. Buraya nasıl kondurulduğunuzu kestiremezsiniz. Adını koymak bile anlamsız gözükür. Susarsınız. Kendi hikâyenizin peşine düşüp, toprağınıza bir tohum bırakmaysa hayaliniz, boy verip vermeyeceğini bilmek pek de mümkün değildir. Ancak özne Anadolu insanıysa durup bir daha düşünmek lazım. Zira, gemi çoktan yola koyulmuştur. Bu türden bir hikâyenin içindeyiz. Kahramanımız on yılın sonunda, hayallerini gerçeğin kollarına bırakan bir hikâye toplayıcısı, bir ressam: Koçanoğulları'ndan Hüsamettin. Mekânımız ise öyle bir haritada bir çırpıda yerini bulabileceğiniz bir yer değil. Bayburt'un 45 km dışında, Çoruh Vadisi'ne bakan bir tepenin üzerinde kurulan Bayraktar, diğer adıyla Baksı köyü. (Baksı, Kırgız Türkçesinde 'şaman' anlamına geliyor.) Hepi topu seksen hanelik bir köy.

Her şey Prof. Dr. Hüsamettin Koçan'ın yıllar evvel öğrendiklerini ve düşündüklerini doğduğu yere taşımak istemesiyle başladı. Geleneksel ve modern sanatı bir köyde buluşturmaktı derdi. Bir el dokuması ehramla bir tasarımı yan yana koyma çabası. 'Uçuk' müze fikri için kimi deli dedi, kimi destekledi. Varını yoğunu bu yola harcadı. Hani insanın kendi hikâyesi içine çeker ya gözü başka bir şey görmez. Öyle işte. Koçan, önce İstanbul'daki sanat dünyasının desteğiyle sergiler açtı. Adını duyurdu. Yıllarca akıp giden bu rüya en nihayetinde suyunu buldu ve Baksı Müzesi gerçek oldu.

Baksı Müzesi, kardeş müze İstanbul Modern'de önceki gün tanıtıldı. Toplantıya Bayburt Valisi Kerem Al, Bayburt Belediye Başkanı Haci Ali Polat, Yaşar Kemal, Doğan Hızlan, Emre Kongar, Aydın Doğan, Oya Eczacıbaşı ve çok sayıda sanatçı, davetli katıldı. Nebil Özgentürk'ün tanıtım filmiyle başlayan toplantının sonunda müzeye katkıları olanlara plaket verildi. Prof. Dr. Hüsamettin Koçan, uzun bir bekleyişin ardından gerçekleşen rüyasını anlatırken gözleri ışıl ışıldı. Projesinin kültürel yabancılaşmaya karşıtı olduğu söyleyen Koçan, Baksı Müzesi'nin amacını şöyle anlattı: "Baksı, geleneğin yok olmasına, insanlığın öyküsündeki kopukluğa direnecek bir kültürel odak noktası olmayı hedefliyor. Yöresel seramik ve dokuma geleneklerini yeniden hayata geçirmek, insanların yaşamı sürdürecek maddi kaynağa kendi topraklarında ulaşabilmesini mümkün kılacak yolları araştırmak ve geleneksel kültürle çağdaş yaşamı buluşturacak yeni bir alan yaratmak."

BAKSI MÜZESİ'NDE NELER VAR?
Müzenin mimari tasarım sürecinde yerel mimarlığın toprak damlı yapı geleneğinin çağrışımlarından hareket edilmiş. Bir nevi külliyeyi andıran Baksı Müzesi, sürekli sergileme bölümleri, dönemsel sergi mekânları, konferans salonu, kütüphane, konuk evleri ve atölyelerle 30 bin metrekarelik bir alana yayılıyor. Müzede, halk resimleri koleksiyonu, yerel el sanatlarını yansıtan örnekler ile çağdaş sanat koleksiyonu bir arada yer alıyor. Çağdaş sanat ve geleneksel el sanatlarını aynı çatı altında bir araya getirecek müze, bu anlamda çok şey vaat ediyor. Masalların gökyüzündeki yıldızlar kadar sevildiği Baksı köyü, müzesini de çok sevecektir. Zira hikâye toplayıcısı, ressam Koçanoğlu Hüsamettin, bu kez her harfi gerçeğe bulanmış bir hikâyeye, gerçekleşmiş bir rüyaya davet ediyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
16/06/2010

14 Haziran 2010 Pazartesi

İstanbul ‘miniaturized’ in new show

One of the best ways to discover the spirit of a city is to read about it from its writers and poets. Almost like serving as “main entrances” to their respective cities, what those writers have to offer pulls the reader into indescribable emotions. İstanbul is synonymous with Yahya Kemal, with Ahmet Hamdi Tanpınar or Abdülhak Şinasi Hisar and many more… Each of these writers lent an ear to this city, many memories and sights of İstanbul have spoken to them, and the city walls, trees and seaside mansions that once witnessed the reign of İstanbul as the capital of an empire have gained an identity through their words. This fairytale-like world that awaits its admirers on the pages of books has come to the limelight once more, but this time in the form of miniatures.

The new exhibition, titled “İstanbul Miniatures,” showcases the products of the Cahide Keskiner Studio, a well-known workshop in İstanbul that produces traditional miniatures. Coming as part of the İstanbul 2010 European Capital of Culture program, the exhibit awaits art lovers in the foyer of the Cemal Reşit Rey (CRR) Concert Hall in Harbiye through July 18.

The exhibition, arranged into four sections around the themes “city walls,” “monumental trees,” “birds” and “seaside mansions” -- the unique grand houses lining the Bosporus known in Turkish as “yalı” -- is made up of 69 pieces.

Curated by Cem Yavuz Özafşar, the show features the works of 13 artists, including Sabiha Bayhan Koç, Zehra Çekin, Tülin Gönültaş, Çiğdem Tunçer, Ebru Kızılırmak and Nükhet Sağıroğlu, as well as those by Keskiner. An extensive catalog also accompanies the exhibition.

The show can pull the onlookers like a magnet, echoing in the CRR a long-lost delicate song that İstanbul used to whisper into the ears of its lovers. On the pieces showcased at the exhibition, the city opens its heart generously to artists and art lovers, leading them into its heart through its historic walls. You get the feeling as though you are actually strolling around the old city through depictions of the Cibali Gate, the City Walls in Ayvansaray, Topkapı Palace, the Mevlana Gate, the Abu Ayyub al-Ansari tomb and many more. After entering the city through these gates, you come across the yalıs, strutting their stuff from among Judas trees with light emanating from their beautiful windows that resemble birdcages. The Sadullah Paşa mansion, the Hekimbaşı Salih Efendi mansion, the Zarif Mustafa Paşa mansion, each speaks with İstanbul, to which they have laid their backs on. Approaching the miniatures with the curiosity of a child, one can discover the delicate craft and the endless beauty they possess.

Nestled on another corner of the CRR is the series of miniatures dedicated to the birds of İstanbul. The robins, pigeons, turtle doves, bee-eaters, nightingales and owls altogether call on viewers into the forests of İstanbul, leaving in the onlooker a rather sad feeling that comes with no longer being able to see those beauties flying over your head in the skies of this city.

The last section in the show, but definitely not the least, is the one dedicated to İstanbul’s trees, which Tanpınar once likened to “a poem dedicated to the sun.” Setting foot into a world that holds times bygone in the Topkapı Palace, the Valide Atik Mosque, and in Çengelköy and Üsküdar, you see the sorrow and joy those trees add into the panorama of the city caress onlookers. You have until July 18 to experience this fairytale for yourself at the CRR.

Musa İğrek, İstanbul
Today’s Zaman
14/06/2010

Osmanlı şairlerinin sergüzeşti

Şairler, yeryüzü ile gökyüzü arasında asılı duran türlü türlü gerçeklikleri bilirler. Bize sundukları kelimelerle örülmüş dünya, sırlı bir âlemden düşmüş gibidir. Bu şairler Osmanlı şiir geleneğinden kopup gelmişlerse bir de içinden çıkılması zor bir güzelliğin eşiğindesinizdir. 16. yüzyıl divan şairlerinden Âşık Çelebi'nin (1520-1572) en önemli eseri Meşâ'irü'ş-Şu'arâ, inceleme-metin olarak yayımlandı. Üç ciltten oluşan ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nden çıkan Meşâ'irü'ş-Şu'arâ'yı Prof. Dr. Filiz Kılıç yayıma hazırladı. Türk edebiyatının en önemli şairler tezkiresi olan bu eserde, Hâfız Şirazi'den Baki'ye, Bihişti'den Cem Sultan'a, Derviş Çelebi'den Fuzuli'ye, Firdevsi'den Necati'ye, Sadi'den Zati'ye 426 şairin hal tercümesi anlatılıyor. Kitap şairlerin hayatlarını anlatmakla kalmıyor, şiirlerinden örneklerle dönemin sosyal hayatını da ele veriyor. Kitapta, Âşık Paşa dahil, şairlerin minyatürlerinin de yer alması eseri eşsiz kılıyor.

Asıl adı Pîr Mehmet olan Âşık Çelebi, Osmanlı'nın ilk nakibüleşrafı Seyyid Natta'nın torunudur. Annesi ise devrin tanınmış şahsiyetlerinden Müeyyedzade'nin kızıdır. Tahsilini önemli âlimlerin yanında tamamlar. Babasının ve dedesinin çevresi sayesinde pek çok kimseyle tanışır. Halkasının genişliği, gençken yazmaya karar verdiği Meşâ'irü'ş-Şu'arâ için zengin bir zemin sunar. Duyduklarını, gördüklerini heybesinde toplar. Devlet kademelerinde yer edinir. Kanuni Sultan Süleyman'ın "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi" mısrasını tahmis ederek kadılık görevine getirilir. Bu arada tezkiresini de bitirir. 1556 yılında tamamlanan eserini II. Selim Han'a sunar.

EDEBİYAT VE KÜLTÜR TARİHİMİZ İÇİN BÜYÜK BİR HAZİNE
Âşık Çelebi tezkiresinin başına uzunca bir mukaddime koyar. Şiirin tarihçesinden, nasıl teşekkül ettiğinden ayrıntılı şekilde bahseder. Sultan Osman'dan başlayarak on iki Osmanlı sultanından bunların şiire olan ilgisinden dem vurur. Kitabı kaleme alırken dikkat ettiği hususları bir bir sayar. Âşık Çelebi eseri hazırlarken pek çok kitaptan, sözlü kaynaklardan, en önemlisi şairlerin kendilerinden istifade eder. Sevmediği, beğenmediği şairleri ise kitabına almaz. Kimi yazarların portresini kuru bir üslupla çizerken, sevdiği ve yakından tanıdığı şairleri ince ve esprili bir dille anlatır. Bir coşkunluk hali yaşar. Kendinden önceki tezkirelerden farklı olarak Âşık Çelebi kendi üslubunu kurmaktaki maharetini okura hemen hissettirir.

Âşık Çelebi şairleri anlatırken bu yolculuğa ayetler, hadisler, kelamı kibarlar, hicivler, devrin eğlence yerleri, zevkleri, şiir meclisleri, İstanbul'un sosyal hayatı, sahaf dükkânları, tekkeler, konaklar ve edebi muhitleri eşlik eder. Eser bu yönüyle de diğer tezkirelerden daha farklı bir yerde duruyor. Çelebi, kadim bir geleneği olan divan şiirinin güzelliğini ortaya koyuyor, bir anlamda Osmanlı şiir poetikasının izlerini sürüyor. Âşık Çelebi'nin tezkireye koyduğu şiirler Borges'in "İyi bir şiir alçak sesle ya da sessizce okunmaya el vermez. Sessizce okunabiliyorsa, o zaman sağlam şiir değildir." sözüne denk düşen türden diyebiliriz.

Prof. Dr. Filiz Kılıç, Meşâ'irü'ş-Şu'arâ için şöyle diyor: "Meşâ'irü'ş-Şu'arâ ihtiva ettiği bilgi ve değerlendirmelerle edebiyat tarihi ve kültür dünyamızın birinci derecede önemli kaynakları arasındadır. Tezkire, sadece edebiyat tarihiyle uğraşanların değil, dilbilimcisi, kültür tarihçisi ile sosyolog, psikolog ve etnografların da faydalanmaları ve kendi açılarından değerlendirmeleri gereken bir hazine durumundadır. Yazarın özellikle bizzat tanıdığı, meşrebi uyuştuğu, arkadaş olduğu şairler bahsinde bir edebiyat tarihçisinden ziyade bir biyografi cambazıyla karşılaşılır." Çelebi'nin bazı önemli şairleri unuttuğunu söyleyen Kılıç, bu uzun soluklu kitabı hazırlarken pek çok yazmayı da karşılaştırmış.

Evliya Çelebi, Âşık Çelebi'nin mezar taşında "Âşık sefer eyledi cihandan" mısraının yazılı olduğunu söyler. Prof. Dr. Filiz Kılıç'ın hazırladığı bu kıymetli eserle Âşık Paşa 'sevdiği şairleri' anlattığı kitabıyla günümüze sefer eyledi.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
14/06/2010

13 Haziran 2010 Pazar

Matbahtan sanat galerisi çıktı

İstanbul'un kültür sanat haritasına bir durak daha eklendi: TBMM Milli Saraylar Dairesi Dolmabahçe Sanat Galerisi. Sarayın kapalı kapılar ardında sessizce bekleyen eşsiz eserlerini görücüye çıkaran galeri, çok şey vaat ediyor. Açılışını dün Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mehmet Ali Şahin'in yaptığı mekân, "Renk, Işık ve Görkem; Milli Saraylar Tablo Koleksiyonundan Seçmeler" adlı sergiyle sanatseverleri bekliyor. Açılışta konuşan Şahin, saray koleksiyonlarında yer alan yaklaşık kırk beş bin eserin bu ülkenin kültür hazinesi olduğunu söyledi. Milli Saraylar Daire Başkanı Yasin Yıldız da sanat galerisi hakkında bilgi verdi.

Dolmabahçe Sarayı'nın Matbah-ı Âmire'si olan bu mekân pek çok el değiştirdi. Cumhuriyet döneminde Devlet Malzeme Ofisi'nin depoları olarak kullanıldı. Bir dönem kitap fuarı alanı olarak hizmet gördü. Geçtiğimiz yıllarda ise yine Dolmabahçe Sarayı'na ait bir galeriye dönüştürülen Matbah-ı Âmire, yenilenen yüzüyle ziyaret edilebilecek modern bir sanat galerisine dönüştü. Hummalı çalışmaların sonunda şehrin merkezinde yeni bir sanat merkezi meraklısını bekleyecek artık.

Galeri, üç bölümden oluşan ve eylül ayında bitecek olan Saray Koleksiyonları Müzesi'nin ilk kısmı. Ahşap kokularının hâlâ taze olduğu galeride yapılan arkeolojik kazılar sonucu bir ocak da bulundu. Ocak, galeride camekânlar içinde korunuyor. Sanatseverler bu tarihî alanın üzerinde dolaşabiliyor. Binanın ikinci bölümü müze, üçüncü bölümü ise depo müze olarak düzenlenecek. Sarayın depolarında yer alan halılar, yemek takımları, dokuma, tekstil malzemeleri, porselen takımlar, el yazmaları, aydınlatma ısıtma araçları gibi eserler peyderpey sergilenecek.

İLK KEZ SERGİLENEN TABLOLAR VAR

Milli Saraylar tablo koleksiyonlarından seçilen eserler ıskalanmaması gereken bir sergi oluşturmuş. Zira resim sanatının pek çok ustası bir araya gelmiş. Gustave Boulanger, Jean-Leon Gerome, Fausto Zonaro, Ayvazovski, Hüseyin Zeki Paşa, Hoca Ali Rıza, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid, Osman Hamdi ve Halife Abdülmecid Efendi gibi ressamların ismini saymak yolu Dolmabahçe Sanat Galerisi'ne düşürmek için bir bahane olabilir. 43 eserin sunulduğu sergideki tabloların pek çoğu ilk kez görücüye çıkıyor. Sergi, 28 Temmuz'a kadar pazartesi-perşembe hariç ücretsiz gezilebilecek.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

13/06/2010

12 Haziran 2010 Cumartesi

Lang Lang'dan 'ağır abi' etkisi


Ihlamur kokularına Sütlüce'nin alâmeti uykuluğun (bir çeşit sakatat) kokuları karışıyor. Saatler öncesinden yollara düşenler boş zamanı fırsat bilip, 'romantizmin dorukları'na götürecek konser öncesinde bir şeyler atıştırmanın derdinde. Yaklaşık üç bin kişi onu dinlemek için toplanmış. Zira, festivalin en gözdesi olarak ilan edilmişti. Peki kimdi bu sanatçı? Lang Lang'ın isminin önünde 'klasik müzik gezegeninin en ateşli sanatçısı', 'dünyanın en etkili 100 insanı' gibi yaşından büyük sıfatlar var. Daha minik bir çocukken ailesi tarafından farklı biri olduğu gözden kaçmaz. Piyano çalmaya üç yaşında başlar ve beş yaşındayken Şengyang Yarışması'nı kazanarak ilk resitalini verir. Namı yedi cihana, ülkesi Çin'de 40 milyon çocuğa piyano öğretmekle yürür. Hikâyesi böyle genç piyanist Lang Lang'ın. 38. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali kapsamında Haliç Kongre Merkezi'nde önceki akşam bir konser verdi. Yirmi yedi yaşındaki sanatçıya Gürer Aykal yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası (BİFO) eşlik etti.

Lang Lang, konser öncesinde basın mensuplarıyla bir aradaydı. Toplantıdaki canlı, heyecanlı havası akşamki etkinlik için çok şey vaat ediyordu. Konserin ilk yarısında BİFO, Schumann'ın 4. Senfoni'sini yorumladı. Herkesin gözü kulağı Lang Lang'ın Chopin'in 1. Piyano Konçertosu'nu çalacağı ikinci yarıdaydı. Vakit gelmişti. Lang Lang gayet ağır bir edayla salona girdi. Piyanosunun başına oturdu. Huzursuz edici bir sessizlik hüküm sürdü. Görkemli ve şiirsel bir yolculuğa herkes hazırdı. Parmakları, yemine uzanan bir kuş gibi sürekli havalanıp yere inerken tüm bedenine aynı coşku yayılıyordu.

Nobelli usta yazar Andre Gide "Chopin, önerir, varsayar, sezdirir, sevdirir, inandırır; hiçbir zaman kesinlemez, kestirip atmaz."der. Lang Lang da ustası Chopin gibi sevdirdi kendini. Salona şöyle dönüp baktığınızda bu etkiyi görmeniz mümkündü. Etki demişken, 40 milyon çocuğa piyanoyu sevdiren sanatçıyı İstanbul konserinde dinlemek için daha çok orta yaşın üzerindeki sanatseverler katıldı. Çocuklar ise iki elin parmaklarını geçmeyecek kadardı.

Lang Lang, dün sabah gerçekleştirdiği basın toplantısında, "Tüm zamanların en romantik iki bestecisi Frédéric Chopin ve Robert Schumann. Umarım bu gece de her ikisinin sıcaklığını hissedeceksiniz." diye temennide bulunmuştu. Bu dileği gerçekleşti. Ama Lang Lang, sabahki portresinden farklı, konserde biraz cimri davrandı. Konserdeki ağır abi havası, Chopin gibi bir ustayı çalmaktan mıdır bilinmez; ama o muzip çocuğu gözler aradı. Konserin sonunda akıllarda İstanbul'dan yolu geçen genç bir yetenek, ıhlamur ve uykulukla karışık bir koku kaldı. Bir de Eyüp'ün ferahfeza manzarası.

Kenan Karasu, İstanbul
Zaman Gazetesi
12/06/2010

Cümle İstanbul minyatür oldu

01:36 Posted by Musa İğrek , No comments

Şehirlerin ruhuna girmenin yolu biraz da yazarlardan, şairlerden geçer. Kentlerin cümle kapılarıdır adeta. Onları aşıp içlerinden geçtikten sonra sundukları 'şey' tarifsiz bir hal kondurur üzerinize. İstanbul Yahya Kemal'dir, Tanpınar'dır, Abdülhak Şinasi Hisar'dır, Ayverdi'dir... Her biri bu şehre kulak verirken, baştan ayağa "fenâ fi'l-İstanbul" olmuştur. İstanbul'a dair pek çok hatıra, manzara onlarla konuşmuş, İstanbul'un saltanatına eşlik eden surlar, ağaçlar, kuşlar ve yalılar onların kelimeleriyle yeni bir kimliğe bürünmüştür. Meraklısı için kitapların arasında bekleyen bu büyülü dünya, 'İstanbul Minyatürleri' adı altında bir kez daha görünür oldu.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Geleneksel Sanatlar Yönetmenliği ve İstanbul'da minyatür geleneğinin önemli ustalarından Cahide Keskiner Atölyesi işbirliğiyle düzenlenen 'İstanbul Minyatürleri' sergisi, Cemal Reşit Rey Sergi Salonu'nda (CRR) sanatseverleri bekliyor. İstanbul'a ait surlar, anıt ağaçlar, kuşlar ve yalılar olmak üzere dört temanın etrafında şekillenen sergide 69 minyatür yer alıyor. İzleyeni bir mıknatıs gibi içine çekecek serginin küratörlüğünü Cem Yavuz Özafşar üstlenmiş. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Geleneksel Sanatlar Yönetmeni Ömer Faruk Şerifoğlu'nun ev sahipliğinde gerçekleşen açılışa, usta sanatçı Cahide Keskiner, rahatsızlığı dolayısıyla katılamadı.

İstanbul'un şimdilerde kaybolan o ince nağmesi CRR'de yankılanıp duruyor. Şehir cömertçe nakkaşlara kalbini açarken oradan devşirip sanatseverlere sunulan surlardan içeri giriyorsunuz önce. Bir şehirde dolaştığınızı hayal edebilirsiniz. Cibali Kapısı, Ayvansaray Surları, Topkapı Sarayı, Mevlana Kapı, Muhammed El Ensari Türbesi, kahve-beyaz bir rüya gibi içeri çekiyor insanları. Bu kapılardan girdikten sonra yalılar başlıyor. Aşı boyalı yalıları kuşatan erguvanlar, kuş kafeslerini andıran şirin pencerelerden sızan aydınlık... Sadullah Paşa Yalısı, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, Zarif Mustafa Paşa Yalısı, sırtlarını verdikleri İstanbul'la söyleşiyor.

Susan Sontag, "En yüksek sanat, kurulmuş değil, gizlenmiş görünür." der. Minyatürlere çocuksu bir merak içinde yaklaşınca, içlerinde sakladıkları o ince işçiliği, o sonsuz güzelliği görebilirsiniz. Yalılara doğru mesafeyi biraz daha daraltıp kulak verince de yüksek bir sanatla yoğrulmuş medeniyetin izleri sizi içine çekip kaybediyor.

Yalıların ardından sıra İstanbul'un kuşlarında. CRR'nin bir köşesinde cıvıldaşan güvercinler, kızılgerdanlar, üveyikler, arıkuşları, bülbüller, baykuşlar bir ormanın içine çağırıyor. Şehri yuva bilen envaiçeşit kuş tepenizde uçuşurken vaktiyle saraylarda, bahçelerde salınan bu zarif yaratıkları görememenin burukluğu kalıyor geriye. Dertlenmemek elde değil. Kuşların seslerini, ağaçların güzelliklerini çektiği modern zamanlarda eldekiyle yetiniyor insan.

Ve sıra, Tanpınar'ın 'güneşin adına söylenmiş bir kaside'ye benzettiği İstanbul ağaçlarına geliyor. Şehrin panoramasına kattıkları hüzün ve sevinç yüzünüzü okşarken Topkapı Sarayı'nda, Valide Atik Camii'nde, Çengelköy'de, Üsküdar'da, Hidiv Kasrı'nda bir zamanı içinde saklayan dünyaya giriyorsunuz. Öyle ki Semih Kaplanoğlu'nun Bal filminin sonunda koca bir ağacın dibine sessizce sığınan Yusuf gibi karanlıkta kayboluyorsunuz.

Rüyadan uyanmanın vaktidir... Sergide Cahide Keskiner'in yanı sıra Sabiha Bayhan Koç, Zehra Çekin, Tülin Gönültaş, Çiğdem Tunçer, Ebru Kızılırmak, Aynur Gürsoy, Asiye Okumuş, Bahriye Balkaç, Çiğdem Mercan, Esra Altındoğan, Olcay Çetinok ve Nükhet Sağıroğlu'nun eserleri yer alıyor. 18 Temmuz'a kadar gezilebilecek sergiye bir de katalog eşlik ediyor.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

12/06/2010

11 Haziran 2010 Cuma

İstanbul preparing for Tanpınar bash in autumn

Ahmet Hamdi Tanpınar, the 20th century Turkish author who is known to have fretted about being overlooked during his life, is finally -- albeit posthumously -- expanding his boundaries. Tanpınar came under the spotlight last year when the English translation of his 1949 novel “Huzur” was released in the US under the title “A Mind at Peace.” Thanks to the Culture and Tourism Ministry funding translation projects, Tanpınar’s works are now widely translated into other languages. The author of “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” (The Time Regulation Institute), one of the most acclaimed novels in modern Turkish literature, gained more recognition last year when the organizers of an international literature festival launched in İstanbul decided to name their festival after Tanpınar, an author often associated with the city.

If you are a fan of Tanpınar’s work and at the same time an avid İstanbul lover, you might want to leave room in your calendar this autumn for Tanpınar-related events as there will be not one but two events focusing on the author in late October. The İstanbul Tanpınar Literature Festival (İTEF), organized by the Kalem Literary Agency, will be held from Oct. 30 to Nov. 2, with around 70 authors from 30 countries expected to attend. The theme of this year’s event is “The City and The Human,” the organizers announced this week during a press conference. The four-day fair, set to get under way with an opening ceremony at the Çırağan Palace Kempinski, will host well-known Russian writer Vladimir Makanin, Dutch novelist Arnon Grunberg and Egyptian author Gamal el-Ghitani, among others.

The annual TÜYAP İstanbul Book Fair will mark its 29th year on the same dates as the literature festival, and Tanpınar will be right at the heart of the fair as its theme for 2010 is “Writing about İstanbul.” Moreover, an international symposium on Tanpınar is listed among the events at this year’s fair. The symposium, a joint effort by Mimar Sinan University of Fine Arts and the Culture and Tourism Ministry, is expected to draw all the translators and editors of Tanpınar’s pieces and Turkish and foreign specialists focusing on Tanpınar’s body of work. Tanpınar’s writings have been translated into more than 30 languages.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

11/06/2010

'Pazarlama gibi bir kaygım yok'

38. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali'nin gözdesi, klasik müzik dünyasının genç ismi Lang Lang, Haliç Kongre Merkezi'nde dün akşam verdiği konser öncesinde, basın mensuplarıyla bir araya geldi. Sultanahmet Four Seasons Hotel'deki toplantıya Lang Lang'ın yanı sıra konserin destekçisi Borusan Holding CEO'su Agah Uğur ve Uluslararası İstanbul Müzik Festivali Direktörü Yeşim Gürer Oymak katıldı. Lang Lang, ülkesi Çin'de 40 milyon çocuğa piyano öğretmekle meşhur. Öyle ki bu çalışması 'Lang Lang etkisi' olarak akıllarda yer etmiş durumda. Yirmi yedi yaşındaki piyanist, toplantıda muzip bir çocuğu andırıyordu. Toplantıda epey hareketli ve heyecanlı olan sanatçı pek çok soruyu cevapladı. Lang Lang'ın minik söyleşisinden notlar şöyle:

"Frédéric Chopin 24. etüdü ile ilgili bir animasyon film yapıyoruz, önümüzdeki yıl gösterilecek. Filmdeki dört oyuncudan biriyim, çekimler yeni bitti. Piyano sihirli bir uçak makinesine dönüşüyor. Çocuklar sihirli halı öyküsü gibi sihirli bir piyano ile uçuyorlar ve bütün dünyaya Chopin'i tanıtıyorlar. Londra, Paris, Çin'e gidiyorlar, belki İstanbul'a da uğruyorlar. Arkada bütün Chopin etütlerini duyabiliyorsunuz. Ben Chopin ile bir düet yapıyorum."

"Benim için gençlere esin kaynağı olmak büyük bir onur. Öğrenciler kendilerini bana yakın hissediyorlar. Bu benim yaşımla ilgili olabilir, olmayabilir de. Bildiğiniz gibi Leonard Bernstein 60'lı yaşlarda televizyonda gençler için bir program yapmaya başladı. Gençlere müziği sevdirme konusunda çok da popüler oldu. Geçmişten gelen geleneği bugüne taşımak gerçekten çok önemli. İşimiz geçmişten çok daha kolay. İnternet var. Müziği birçok şeyi kullanarak tanıtabiliyoruz. Bu yüzden müzik aracılığıyla gençlerle ilişki kurmak daha kolay oluyor."

"Çin'de bütün çocuklar müzik aleti çalıyor. Bunların yarısı da piyano çalmayı tercih ediyor. Bir müzik aleti çalmak, çocukların kişilik gelişimi açısından çok önemli. Bu sayede çocuklar yüreklerini açmayı ve duyarlı olmayı öğreniyorlar. Klasik müzik herkes için. Bunu aklımızda tutarsak herkesi mutlu edebilecek bir müzik ortamı oluşturabiliriz."

"Sanatsal olarak normal bir klasik müzisyenim. Yaşıma uygun görünmeyi seviyorum. Tom and Jerry gibi frak giymek, papyon takmak çocukluk hayalimdi. Ama konserlere çıkmaya başladığımda papyon beni çok terletti, kullanmaktan vazgeçtim. Böylesi daha rahat. Benim için önemli olan doğal olmak, herhangi bir pazarlama kaygım yok."

"Müzisyen olarak çok şanslıyız. Çaldığımız parçalar çok uzun süredir var. Bizim için önemli olan onları yeniden anlamak ve müziğin anını yaşayabilmek. Aslında bütün bu parçalar yaşayan eserler. Birinci notadan itibaren son notaya kadar yaşamlarını sürdürüyorlar. Ondan sonra da müzik ister yere ister göğe girip kaybolabiliyor, ta ki birileri onları bir daha çalıp da dünyaya geri çağırana kadar. Tabii ki her piyanistin onları çalış tarzı çok farklı olacaktır. Çünkü her seferinde müzik farklıdır, onları anlayışımız, deneyimlerimiz birbirinden farklıdır. En önemlisi bestecinin zihniyetini öğrenmek. Besteci sizin hem en iyi dostunuzdur hem de o anda sizi en çok zorlayandır. Ondan aldığınız şeylere kendimizden bir şey katıyoruz. Burada bir denge yakalamak çok önemli. Kendinizden çok şey katarsanız ortaya farklı bir yapıt çıkar."

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

11/06/2010

9 Haziran 2010 Çarşamba

Sonbahar Tanpınar'ın olacak

Döneminde ilgi görmediğinden yakınan Tanpınar, kabuğunu kırdı. Sınırları aşan ve kitapları bir bir dünya dillerine çevrilen yazar, geçtiğimiz yıl ilki düzenlenen uluslararası edebiyat festivaline de adını vermişti.

Bir Tanpınar tutkunuysanız, üstüne bir de İstanbul'a hayransanız ajandanızda sonbahar için bir yer açın. İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali'nin (İTEF) ikincisi 30 Ekim-2 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Kalem Ajans'ın düzenlediği, 30 ülkeden 70 yazarın katılacağa festivalin bu seneki teması 'şehir ve insan'. Aynı tarihlerdeki 29. İstanbul Kitap Fuarı'nın teması ise 'İstanbul'u Yazmak'. Geçen yıldan farklı olarak Tanpınar bu sene, festivalin tam göbeğinde. Zira 'Uluslararası Ahmet Hamdi Tanpınar Sempozyumu' da festivalle paralel düzenlenecek.

Festivalin programı dün Bahçeşehir Üniversitesi'nde düzenlenen bir toplantıyla açıklandı. Toplantıda Kalem Ajans'tan Nermin Mollaoğlu festival hakkında bilgi verdi. İTEF'in açılış töreni Çırağan Palace Kempinski'de 30 Ekim'de yapılacak. Dünya edebiyatının usta isimleriyle 4 gün boyunca söyleşiler, okumalar ve çeşitli edebiyat etkinlikleri düzenlenecek.

Rus edebiyatının önemli isimlerinden Vladimir Makanin, çağdaş Mısır edebiyatının ustalarından Gamal Gitani ve Tirza isimli romanı 21. yüzyılın en iyi romanlarından biri seçilen Arnon Grunberg İstanbul'a gelecek yazarlardan. Pirjo Hassinen (Finlandiya), György Draoman (Macaristan), Etgar Keret (İsrail), Jacet Dehnel (Polonya), Dimitru Tsepenag (Romanya), Vladislav Bajaç (Sırbistan), Sandy Tolan (ABD) da festivale katılacak yazarlardan.

Festival kapsamında, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Kültür ve Turizm Bakanlığı işbirliğiyle 'Uluslararası Ahmet Hamdi Tanpınar Sempozyumu' Doç. Dr. Handan İnci tarafından hazırlanıyor. Etkinlik dünyadaki tüm Tanpınar çevirmenleri, editörleri ve Türk ve yabancı Tanpınar uzmanlarının katılımı ile gerçekleşecek. Sempozyumun açılışında editörlüğünü Prof. Dr. Abdullah Uçman ve Doç. Dr. Handan İnci'nin yaptığı Ahmet Hamdi Tanpınar armağan kitabının da tanıtımı yapılacak. Eserleri 30'dan fazla dile çevrilen Tanpınar'ın editör ve çevirmenleri 31 Ekim'de İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı'nda da bir araya gelecek. İTEF ve Kültür Bakanlılığı'nın işbirliğiyle, 'Türk Edebiyatının Dışa Açılması ve Çeviri Projeleri' konulu panel gerçekleşecek.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
09/06/2010

8 Haziran 2010 Salı

SSM exhibition chronicles eight millennia of İstanbul

Millennia-old İstanbul, with all its history, has no intention of waning any time soon. Moreover, the passage of time proves that there’s even more splendor this city has to offer. Like a fruit carrying its seed inside, each and every person who has one way or another been in İstanbul at some point in time carries inside him or herself a passionate love for this city. And now an 8,000-year slice from the history of İstanbul, which has served as the setting for numerous eras in the history of humanity, is spread before our eyes in a new exhibition at the Sakıp Sabancı Museum (SSM) in Emirgan.

“From Byzantion to İstanbul: 8000 Years of A Capital,” a joint effort by the SSM and the İstanbul 2010 European Capital of Culture Agency, with support from Sabancı Holding, showcases the matchless beauty of the city in a chronology that stretches all the way from Byzantium to Constantinople and İstanbul.

The 500 artifacts brought together for this exhibition from 40 museums in 15 countries range from statues to coins and portraits and from caftans to miniatures to handwritten manuscripts, all of which recount various stories of this old city.

SSM Director Nazan Ölçer, in a press preview last week, said they aimed to contribute to the collective memory of the city. “In this exhibition, we want to introduce the history and the cultural mosaic that makes up this city to all its inhabitants. By showing the cultural wealth they live in, we want to raise public awareness of protecting the cultural inheritance,” she said.

A CALL TO ETERNITY

İstanbul is a city that has always been in the limelight, a city that has been subject to numerous sieges but one that has always managed to rise from the ashes like a phoenix. The difficulty of managing the massive history of the city in one exhibition is quite obvious and, to overcome this, the team behind the show seems to have put in an enormous effort.

The exhibition opens with an animated video that chronicles the city’s history, starting from prehistoric times. Showcases placed among large trunks of wood trigger a childlike curiosity, while the passion of the numerous empires aiming to get a hold of the city at various times throughout its history amidst the sounds of swords and horses immediately draws in onlookers. It would not be an overstatement to say that the exhibition, with its design and arrangement, resembles the “Tales of One Thousand and One Nights,” for the question of “What more is in store?” follows museum-goers like a shadow in each step around the exhibition area.

The team that designed the exhibition comprises an assorted group of experts, including historians, archeologists, architects and museum specialists. They arranged the show in such a way that each hall depicts a different era in the city’s history, almost as though spreading out records that show phase by phase how the city turned from a small habitat into a capital fit for empires. All the items in the exhibition, ranging from statues to coins, handwritten manuscripts, miniatures, sultans’ caftans, holy books, cannons, portraits, church bells, textiles and metal and glassware, share their own stories with the onlookers. And this makes it necessary for visitors to make an unhurried tour of the exhibition.

The show once more underlines the wealth that İstanbul boasts; the section devoted to the Ottoman Empire in particular showcases a number of rarely exhibited pieces. A quite large replica of the interiors of the many domes of the city, of its landmark mosques and churches, is another attraction in the show. When the visitor stands underneath that replica, s/he is permeated with the sense of eternity emanating from those domes. There are many things to say about this show, impossible to sum up in just one news story. So it would be better to go see the exhibit for yourself before it ends on Sept. 4.

Musa İğrek, İstanbul
Today's Zaman
08/06/2010

7 Haziran 2010 Pazartesi

Şehre bir bienal gelir...


Hikâye tanıdık. Kafka'nın roman kahramanı Gregor Samsa bir sabah uyanır, kendini bir böcek haline dönüşmüş olarak bulur. Onun için artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Mardin'in Kasımiye Medresesi, Tokmakçılar Konağı, Zinciriye Medresesi de aynı rüyadan çıkmışçasına bir sabah uyanır ve sihirli bir el içlerini, dışlarını çağdaş sanat eserleriyle doldurur. Bu tarihi yapılar bilindik yüzlerinden sıyrılıp başka bir hale ‘dönüşür'. Mardinliler, bu rüyaya yabancı değildir. Zira, Kasımiye'de ekimde açılan ve bienale bir nevi göz kırpan “Davetinizi Aldım, Teşekkürler!” sergisi, bu etkinliğin habercisiydi.

Mardin, cuma günkü açılışla bir ay sürecek bir bienale kavuştu. İstanbul ve Sinop'tan (akıbeti hakkında henüz bir haber yok) sonra Mardin de bienalli şehirlerden artık. Bienallerin kentlere kattığı canlılık malum. Mardin'de de aynı coşku hakim. Şehrin semalarında süzülen uçurtmalar gibi renkli her yer.

BU DA NEYİN NESİ?

Mardin Valiliği ve Başbakanlık GAP İdaresi'nce desteklenen, küratörlüğünü Döne Otyam'ın üstlendiği, danışmanlığını Ayşegül Sönmez ve Ferhat Özgür'ün yaptığı Mardin Bienali'nin başlığı ‘AbbaraKadabra'. Mardin'de hem ev hem de sokağa geçit veren binlerce yıllık mimari yapı olan abbaralardan geliyor bu başlık. Ekip AbbaraKadabra'yı şöyle açıklıyor: “Abbara'lar, modern hayat yokken modern hayata dair sözü ve önerisi olan yapıların ta kendileri. Abbaralar bu yüzden sosyolojik, mimari ve felsefi öneriyi içeriyor. Projenin açılış kelimesi abbara, kentin yüzyıllarca öncesinde görmezden geldiği kamusal ve özel arasındaki diyalektiğe vurgu yaparak bugünü daha iyi anlamamızı sağlıyor.”

Bienal'in Tokmakçılar Konağı'ndaki ikinci günkü açılışında meraklı gözlerin yanı sıra nelerin olup bittiğinden habersiz Mardinliler de vardı. Nezaket Ekinci'nin açılıştaki performansından sonra önceki akşam sıra Funda Karakuş'taydı. Kalabalıktan yükselen sesler bienalin etkisini ele veriyordu. “Çağdaş sanat, tabii, iyi hoş da…” türünden yarım kalan cümlelerin yanı sıra hayran hayran eserleri inceleyen meraklılar da vardı. “Bienal de neyin nesi?” sorusu ise odalarda uçuşuyordu.

BİENAL KÖPRÜLER KURAR

Mardinliler çağdaş sanata olan yabancılıklarını bir nebze üzerlerinden atmış. Mardin'de açılan Kent Müzesi ve Dilek Sabancı Sanat Galerisi'nden sonra halk gittikçe sanatla bağlarını kuvvetlendiriyor. Bunda kentin kendi kimliğini koruma çabası ve kültürel faaliyetlerin etkisi büyük. Lakin mekânı dolduranların çoğu çağdaş sanatın kavranamayacak kadar karmaşık olduğu klişesine tutunmuştu sanki. Sessizdiler. Meraklıydılar. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu'nun şu kışkırtıcı sorusunu kalabalığa birilerinin fısıldaması gerekiyordu sanki: “Soruyorum, neden bu kadar eleştirmen, bunca filozof, bir sanat eseriyle yaşanan deneyimin açıklanamaz, tanımlanamaz olduğunu ve sanat eserinin tanımı gereği aklın kavrama kapasitesini aştığını iddia etmekten böylesine hoşlanıyor?”

Mardin Bienali'nin danışmanı Ayşegül Sönmez, bienale dair bir tilki gibi akıllarda dolaşan sorular için şöyle diyor: “1. Mardin Bienali, tarihi kent Mardin'e bir şeyler öğretme endişesi taşımıyor. Bir bienal, kente ne katar diye soruluyor? Bir bienal, bir kente ne katmalı? Bence her bienal kendi koşulları kendi özgüllüğü içinde değerlendirilmeli. Bu bienalin Mardin'e ne katacağı ne katabileceğine gelince... Bunu bir liste halinde sıralamak son derece yanlış olur. Bu aynı zamanda tek taraflı bir ilişki demektir ki bienalin en büyük özelliği karşılıklı kültürel diyaloglar, köprüler kurma isteğidir.” Bienal'in küratörü Döne Otyam ise “Mardin Bienali kentle, mekânla, kentin tüm zamanlarıyla ve şimdisiyle ilişki kurmayı amaçlıyor. Mardin'in, bilinen büyülü ve turistik imgesinden öte; tarihinde, zamanında, ışığında sakladığı sırrı keşfetmesini, bugünle, gelecekle ilişki kurmasını. Aynı abbaralar gibi.” diyor.

MEKANDAN BAĞIMSIZ İŞLER

Sergideki işlere ve sanatçılara gelince. Sanatçıların bir kısmı Kasımiye'deki sergiden tanıdıktı. Bienal'de Mithat Şen, Erdağ Aksel, Gülay Semercioğlu, Ben Rivers, Lawrence Weiner, Shaun Gladwell, Ursula Mayer, Adrian Paci, Fatih Tan, Maurizio Pellegrin, Mehmet Çeper, Çınar Eslek, Serkan Demir, Arzu Başaran ve Hakan Irmak gibi sanatçıların yer aldığı altmış bir isim var. Mardin Bienali için üretilmiş işlerin yanı sıra mekândan bağımsız, başlığı biraz ıskalamış, eski işler de yok değil.

5. İstanbul Bienali küratörü Rosa Martinez “İdeal bir bienal özünde politik ve ruhani bir şeydir.” der. Mardin Bienali'ni daha kıdemli ve epey politik geçen 11. İstanbul Bienali'yle düşününce, bu türden işlere rastlamanız olağan değil. Oysa kahvehanelere veya sokaklara yolunuzu düşürdüğünüzde durum çok daha farklı. Çağdaş sanatın tezgâhı Mardin'e kurmasının ardından ne kalacağını / gideceğini kestirmek zor. Kuşkular bir yana, böyle bir etkinliği gerçekleştirme cesareti çok önemli. Bakalım diğer kentler de bu coşkuya özenecek mi?

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

07/06/2010

5 Haziran 2010 Cumartesi

İstanbul'un 8 bin yılı bir sergiye sığdı



İstanbul'un tükenmeye hiç niyeti yok. Geçen zaman ondan daha nice güzelliğin devşireceğini gün be gün kanıtlıyor. Meyvenin çekirdeğini taşıması gibi İstanbul'dan yolu geçen, duyan, bilen herkesin bu şehre karşı sonsuz bir arzuyu içinde taşıdığı malum. İnsanlık tarihinin bütün merhalelerini içinde sırlamış İstanbul'un 8 bin yıllık geçmişi bir çarşaf gibi önümüze serildi. Sabancı Müzesi'nin (SSM), İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın işbirliğiyle ve Sabancı Holding'in desteğiyle düzenlediği, "Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a - Bir Başkentin 8000 Yılı" adlı sergide Bizantion'dan Nea Roma'ya, Constantinopolis'ten İstanbul'a uzanan bir çizgide kentin eşsiz güzelliği kendini gösteriyor. On beş yabancı ülkeden, kırk farklı müzeden gelmiş heykellerden, sikkelerden, tablolardan, kaftanlardan, el yazmalarından, minyatürlerden oluşan 500 eser, kadim şehri bin bir türlü haliyle anlatıyor.

Sabancı Müzesi'nin salonlarına sığan bu devasa sergi için dün bir toplantı düzenlendi. SSM Müdürü Dr. Nazan Ölçer, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, serginin mekân tasarımını yapan Çek Mimar Boris Micka ve Sabancı Holding Kurumsal İletişim Direktörü Suat Özyaprak sergiyi anlattı. Dr. Nazan Ölçer "Sergiyle, toplumun her kesimine içinde yaşadıkları kentin tarihini ve kültürel mozaiğini tanıtarak, kent bilincinin oluşmasına katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Bu bağlamda, İstanbullulara nasıl bir kültürel zenginlik içinde yaşadıklarını göstererek, kültürel mirası koruma bilincinin gelişmesini hedefliyoruz." dedi.

DÖNEN KUBBELER SONSUZLUĞA ÇAĞIRIYOR
Herkesin gözü kulağının olduğu bir şehir İstanbul. Binlerce kuşatmaya maruz kalan şehir her seferinde küllerinden anka kuşu gibi yeniden doğar. Şehrin antik çağlardan Roma dönemine, Bizans'tan Osmanlı'ya uzanan bu tarihini bir sergiye sığdırmanın zorluğu ortada. İşin üstesinden gelmek için sergi ekibi epey kafa yormuş. Tarih öncesinden itibaren devir devir ilerleyen bir video ile başlıyor sergi. Büyükçe ağaç tomrukları arasına yerleştirilmiş vitrinler, çocuksu bir merakı kamçılarken, kılıç ve at sesleri eşliğinde şehri ele geçirmek isteyen imparatorlukların ihtirası da bir anda sizi kuşatıyor. Mekân tasarımı ve kurulumuyla göz dolduran sergi bin bir gece masallarını andırıyor desek yeridir. Zira "Bizi daha neler bekliyor?" sorusu izleyicinin peşinde bir gölge gibi sürünüyor.

Tarihçi, sanat tarihçisi, prehistoryacı, arkeolog, mimar ve müze uzmanlarından oluşan çalışma grubu, bu sergi için kentin tüm dokularına nüfuz etmeye çalışırken müzenin her salonu İstanbul'un ayrı bir dönemine çağırıyor. Küçük bir yerleşim yeriyken imparatorluklara başkentlik olan şehrin adeta kaydını tutulmuş. Heykeller, sikkeler, el yazmaları, minyatürler, kaftanlar, sorguçlar, kutsal kitaplar, toplar, tablolar, tesbihler, ikonalar, çanlar, dokumalar, cam ve metal işler bir bir hikayelerini paylaşıyor. Uzun uzun yazılabilecek eserler minik adımlarla gezmenizi gerektirecek türden. Her bir eserde kendinizi unutacağınız kesin.

Dünyanın pek çok müzesinden türlü türlü çabalarla derlenen sergi, İstanbul'un sahip olduğu zenginliği bir kez daha kanıtlıyor. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu bölümü daha önce pek görülmemiş eserleri gün yüzüne çıkarıyor. İstanbul'un kubbelerinin birer birer döndüğü büyükçe bir maket var. Altına geldiğinizde koca sonsuzluk içinize sığıyor. Camiler, kiliseler kısacası İstanbul'un simgesi haline gelen bu kubbeler birbiri ardına müzik eşliğinde dönüyor. Bu baş döndürücü güzellik sergi boyunca tüm salonlardan el ediyor. Üstüne çok şey söylenebilecek sergi, bir habere sığmaz. En iyisi 4 Eylül'e kadar yolunuzu Sabancı Müzesi'ne düşürün. Bu şehre ait olmanın dayanılmaz güzelliği size çepeçevre saracaktır kuşkusuz.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
05/06/2010