27 Mayıs 2010 Perşembe

'Susanlara hiçbir şey sormayınız'


Hikâye, 1985'te başlar. Kahramanımız dünyanın ta tepesinden, Finlandiya'dan İstanbul'a doğru yola koyulur. İlk kez karşılaştığı bu şehir, içinde kocaman bir yer eder. Çoğaldıkça çoğalır her şey. Tarifsiz bir çekim başlar. İstanbul'un bir sanatçıya dünya kadar malzeme sunduğu malum. Çekip alınacak, işlenecek ve hayata katılacak o kadar çok şey var ki... O da bu gözle bakınır yanına yöresine.

Tanpınar, Beş Şehir'de ölüleriyle yan yana yaşayan, sevinçlerini, hüzünlerini onlarla paylaşan eski İstanbul mahallelerinden söz eder. Ölülerle aramızdaki mesafeyi gittikçe uzattığımız bu çağda, Finlandiyalı sanatçı, Tanpınar'ın söz ettiği mahallenin bir sakiniymiş gibi kendini 'susanlar'ın büyüsüne kaptırır. Osmanlı padişahlarının, onların eşlerinin, çocuklarının; devlet adamlarının, dervişlerinin türbeleri anlam veremediği bir sesle kendine çağırır onu. Türbeler, bir dantel inceliğinde işlenen mezar taşları belleğinin kuytularında dolanıp durur. İstanbul'da kendisiyle karşılaşır. Geliş gidişleri artar. Her gelişinde bir yüklenir, bir boşalır... Türbeler ve mezarlıklar üzerine kafa yorar durmadan. Talihlidir, zira yolu Milli Reasürans Sanat Galerisi'nin yöneticisi Amelie Edgü ile kesişir. O da türbelere ve mezarlıklara tutkundur. İki kafadar bir olunca da 25 yılın sonunda ortaya bir sergi çıkar. Hikâye uzundur aslında...

Behçet Necatigil'in "Susanlara hiçbir şey sormayınız" dizesini kahramanımız Finlandiyalı sanatçı Juhani Tuominen'in omuzuna kondurabilirsiniz. Onun türbeler ve mezarlıklara olan tutkusunu anlatması o kadar zor ki... Bu zorluk hem kendine hem de etrafındakilere yapışıp kalıyor. İki sözünden biri sessizlik... Sözü eserlerine yüklüyor. "Yapmak istediklerim işte orada." deyip sıyrılıyor. Bu suskunluğunun cevabını eserlerine bırakıyor.

Finlandiya Lapland Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde profesör olan Tuominen için İstanbul'a olan uzun yolculuklarının meyvesini görmek sevindirici. İlhamını aldığı şehirde ilk kez bir sergi açan sanatçı, Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde 'Waiting Room' (Bekleme Odası) adlı sergisiyle bu tutkusunu paylaşıyor. II. Murad, Telli Baba, İdris Baba, Hasan Dede, dervişler ve sema ayinini resmettiği soyut çalışmalarıyla ölüm, türbe ve mezarlık gibi kavramlarla bağını kuvvetlendiriyor. Kolajlarla bu suskunluğunu anlatmaya çalışan sanatçı, önemsiz gibi görünen şeyleri çekip çıkarıyor. Bunu yapıp etmelerinde aldığı eğitimin katkısı büyük. O da bunu kabul ediyor.

Sanatçı belki de kendi ülkesinde bulamadığı sessizliğin izinde biraz da. Koca bir şehirde peşine düştüğü 'hakikat' onu Kasımpaşa'da bir ev almaya kadar götürüyor. Kendini bu şehre ait gören Tuominen, hayatı anlamanın yolunun ölümden geçtiğini düşünüyor. Ritmik bir sıra gibi sonsuzluğa ilerleyen resimlerinde kimi zaman bir dervişin ayak seslerini, kimi zaman bir sandukada vaktini bekleyen bir ruhun yükselişlerini sezebiliyorsunuz. Hayat ve ölüm arasında gidip gelen bir çizgide sanatçı, izleyenleri uçlara sürüklüyor.

Kündekâri ahşap kapılar, kalemişi süslemeler, türlü türlü hatla yazılmış kitabeler, kubbeden zincirlerle sarkan kandiller, rengarenk boyanmış devekuşu yumurtaları, firuze ve mercan kırmızısı ile renklendirilmiş çiniler hepsi başka hallere bürünüp sanatçının eserlerinde varlık gösteriyor. Zihni bazen yoran bu yoğunluk, kendi ritmini tamamladıktan sonra Tuominen'in pek konuşkan olmayan huzuruna ortak ediyor. Bu hikayede, Wittgenstein'in 'Üzerine konuşulamayacak şeyler hakkında susmalı.' sözü bir çıkış olabilir mi peki?

Finlandiya Ankara Büyükelçiliği, Finnish Fund for Art Exchange, University of Lapland ve Finnish Cultural Foundation katkılarıyla gerçekleşen sergi, 5 Haziran'a kadar Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

27/05/2010

25 Mayıs 2010 Salı

Meydan genç sanatçılara emanet

14:46 Posted by Musa İğrek No comments

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin (MÜGSF) düzenlediği ve üç yılda bir sanatseverlerle buluşan Trienal bu yıl 7-30 Haziran arasında gerçekleştirilecek. Epey politik geçen 11. İstanbul Bienali'nin ardından 'meydan' bu kez genç sanatçı ve tasarımcılara emanet. Dünyanın 4 kıtasından 44 ülke, 93 kurum ve 500'ü aşkın öğrencinin katılacağı 5. Uluslararası Öğrenci Trienali, İstanbul'un Asya kıtasını mekân tutacak. Trienal kapsamında sempozyum ve film gösterimleri olacak.

MÜGSF Dekanı Prof. Dr. Nazan Erkmen ve 2010 Ajansı Görsel Sanatlar Yönetmeni Beral Madra'nın katılımıyla dün Çırağan Sarayı'nda Trienal'in tanıtım toplantısı düzenlendi. Nazan Erkmen yaptığı konuşmada "İstanbul'da bir kez daha her ırk, dil ve inanıştan genç sanatçı ve tasarımcılar, güzel sanatlar platformunda buluşacaklar, sanatın dilini tartışacaklar. Sanat yoluyla çözümler arayacaklar." dedi.

Trienal'e olan katılım sayısının her geçen gün artmasının sevindirici bir gelişme olduğunu söyleyen Beral Madra şöyle devam etti: "Trienal dünyada sanat eğitiminin geleceğine ilişkin ipuçları vermekte ve uluslararası sanat ortamına hazırlanan gençlerin yoğun bir haberleşme ve etkileşim ağı kurmasına olanak tanımaktadır."

Trienal'in açılışı 7 Haziran'da üniversitenin Acıbadem Kampüsü'nde gerçekleştirilecek. Etkinlik mekânı olarak Acıbadem Kampüsü ve Caddebostan Kültür Merkezi kullanılacak. Asya yakasında bir ay boyunca tezgâh kuracak Trienal daha sonra öğrencilerin İstanbul 2010 Diploma Projeleri ile eylül ve ekim aylarında Beşiktaş Mustafa Kemal Kültür Merkezi'nde olacak.

8-9 Haziran'da 'Batının Doğusu, Doğunun Batısı: Sanat ve Tasarımda Yeni Yaklaşımlar' başlıklı sempozyum Acıbadem Kampüsü'nde gerçekleştirilecek. Uluslararası öğrencilerin kısa sanat filmleri ise 8-9 Haziran'da CKM'de gösterilecek. (www.triennial.mugsf.org)

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

25/05/2010

21 Mayıs 2010 Cuma

'Bir yazarın başına gelebilecek en kötü şey moda olmak'



Çağdaş İspanyol edebiyatının usta isimlerinden Juan Goytisolo İstanbul'daydı. Salı günü Pera Müzesi'nde bir konferans veren yazar, Türkçede "Kapadokya'da Gaudi'nin İzinde" adıyla yayımlanan kitabının yazılış öyküsünü anlattı. Kendi deyimiyle tarzanca Türkçe konuşan Goytisolo, İstanbul'a ve İslam dünyasına ilgisiyle biliniyor. Doğu ile Batı arasında bir göçebe, yeryüzünde bir sürgün olarak bilinen Goytisolo'yu konferansın sonunda konuşmaya razı edip 'faydalı' bir söyleşi yaptık.

Sondan başlayalım. 79 yaşındasınız. Hep isminizin önünde yer alan "Yeryüzünde bir sürgün" sıfatı hâlâ geçerli mi?

Size söyleyebileceğim tek şey var, ağaçlar köklerini salar ve oraya yerleşirler. Biz insanoğullarının ise ayakları vardır ve dünya üzerinde yürürüz.

Bir söyleşinizde Günter Grass'a Soğuk Savaş'ı kazananların teknoloji vasıtasıyla insanı beyinsizleştirdiğini, bu felaket karşısında insanı korumak için edebiyatın ne yapabileceğini sormuştunuz. Aynı soruyu size sorsak neler diyeceksiniz?

Savaşı yapanlar ve savaşı hazırlayan herkes aslında kazananların kendisi olmuştur. Ben öyle düşünüyorum. Zaten önce savaş kazanılır daha sonra mali olarak büyük zenginliklere ulaşılır. Ve tarihi bu insanların kendisi yazar. Bunu bütün dünyada görüyoruz. Yalnız son zamanlarda şu benim dikkatimi çekiyor: Çok fazla krizin yaşandığı bir dönemdeyiz. Herkes maaşların düşürülmesinden, insanların kısıntıya gitmesinden bahsediyor ama çok ilginç bir şekilde hiç kimse ordu harcamalarında kısıtlamayı gündeme getirmiyor.

Peki edebiyat ne yapabilir?

Edebiyatın bir şey yapabileceğine maalesef inanmıyorum. Bosna'daki ve Çeçenistan'daki savaşta bulundum. Burada gördüğüm tablolar beni iyice pesimistleştirdi. Şöyle bir durum var: Birisi öldürüldüğünde siz bu öldürülmeyi herkese ilan edip bir öykü yapabilirsiniz fakat öldürülen öldürülmüştür, öldüren de öldürmüştür. Bunun önüne geçebilmek için yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Bizim insanlar olarak biraz medeniyet görmüş hayvanlar olduğumuza inanıyorum. Bir gece medeni bir şekilde yatıp ertesi sabah bu medeniyeti kaybetmiş bir şekilde uyanırsak birbirimizi de mahvedebileceğimizi düşündüğümden çok pesimistim.

"Nedense Türk yazarları, şairleri hep geçmişi yok sayarak Balzac ve Zola tarzında yazıyormuş gibi gördüm ve bunu yadırgadım." demiştiniz bir konuşmanızda. Bunu hâlâ savunuyor musunuz?

Bu durumun biraz değiştiğine inanıyorum. Orhan Pamuk'un örneğin Kara Kitap adlı eseri 20. yüzyılda eşi bulunmayan bir kitap. Farklı katmanları çok iyi anlattığını görebiliyoruz. Nedim Gürsel'i de takip ediyorum, okuduğum başka Türk yazarlar da var. Bence son yıllarda Türk yazarlar Mevlânâ'nın, Yunus Emre'nin ve Pir Sultan Abdal'ın kattığı edebi ve kültürel değerleri yeniden toplamaya başladı. Onun dışında bir Rus deneme yazarının söylediği söz aklıma geldi: "Geçmişe bakarak yazmayan insan gelecekte de kaybolacak demektir." Eğer geçmişinize bakıp onu temellendirerek bir şey yazmazsanız gelecekte de yok olursunuz. Ben de sırf bu yüzden İspanyol edebiyatının tarihsel derinliğine girdim ki günümüze bakabileyim. Bir yazarın başına gelebilecek en kötü şey, moda olmak. Bugün moda olan biri yarın moda olmayacak ve kaybolacaktır. Sadece günümüz hakkında ürün veren yazarın da geleceğe kalacağını düşünmüyorum.

'Kapadokya'da Gaudi'nin İzinde' adlı eseriniz akla Calvino'nun Görünmez Kentler'ini getiriyor. Kapadokya'nın ünlü İspanyol Mimar Gaudi'nin eseri olduğunu hayal etmeniz, Gaudi ile olan ilişkiniz, modernite ve peşine düştükleriniz... Neler söyleyeceksiniz?

Modernitenin günümüzde değil, tüm zamanlara ait olduğunu düşünüyorum. Klasik sanatlarla ilgili biri için Gaudi'nin eserleri açıkçası biraz saçma bile gözükebilir. Gauidi klasik sanata ilk defa boyut kazandırmıştır ve bu açıdan çok önemli bir isimdir. Başta da söyledim modernite, zamanı olmayan zamansız bir kapsam. Öyle ki daha önce çok farklı yerlerde bulundum. Bunlardan biri Mısır'dı. Nil Nehri'nin kıyısı El Kahire Müzesi'ne gittim, orada öyle çizimler gördüm ki, bunlar yaklaşık beş bin yıllık. O çizimlerde aynı Kapadokya'ya baktığınızda Gaudi'yi gördüğünüz gibi, El Kahire'deki çizimlere baktığınızda Picasso'yu görüyorsunuz. Diyorsunuz ki bu çizim Picasso ve onun modernitesi. Ben bunu 5 bin yıl öncesine kadar takip edebiliyorum. Bu Roma döneminden kalan bir sanatsa Venüs'ün, Adonis'in tüm tapınmaları ve yaratımları tamam, çok güzel, o konuda hiçbir itirazım yok ama onları herhangi bir moderniteye dönüştüremiyoruz onları. O yüzden modernitede takip edebilmemiz çok önemli. Roma dönemindeki eserler daha eski olmalarına rağmen ben günümüzde hiçbir yerde bulamazken, beş bin yıllık çizimlerde kendi Picasso'mu bulamıyorum.

'Türk ve Arap dünyasını olan ilgim hep tepki gördü'

Müslüman ve Arap dünyasına ilgim her zaman tepki gördü. Sanki bu bir sorun gibi benim üzerimde. Türkiye ve Arap dünyasına olan bu merak eksikliğinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. İspanya gibi bir ülkede Arap ve Yahudi etkisi çok önemli. İspanyol kültürü Batı kültürüne sahip bir ülke ama Yahudiler ve Arapların varlığıyla oluşturulmuş bir Batı kültürü. Bunu unutmamak lazım. Endülüs dünyasının sanat eserleri yakın bir zamana kadar dikkate alınmıyorlardı.

'80 darbesinde Kapadokya'da yalnızdım'

12 Eylül darbesinde Kapadokya'daydım. Ürgüp'te sokağa çıktığımda polis kimseye izin vermiyordu. Meydandaki kalabalığın arasından koşarak kendimi bir karakola attım. İspanyol yazar olduğumu ve Kapadokya için geldiğimi söyledim. Bana bir izin belgesi verdiler. Tüm Kapadokya'yı tek başıma dolaştım. Her yer bomboştu, hayatımın en unutulmaz turuydu. Taştan bir ormanda yalnız başıma yürüyordum sanki. Sadece bir keşişle karşılaştım. O da benim için Gaudi'ydi sanki.

'Avrupa Kültür Başkenti olan bir ülke nasıl AB'ye giremez?'

Avrupa Birliği üyelerinin Türkiye'nin üye olmasına karşı çıkması akıllara şüphe getiriyor. Avrupa bir Hıristiyan kulübü müdür yoksa? Bu kesinlikle bir çelişki. İstanbul Avrupa Kültür Başkenti oluyor fakat Türkiye Avrupa Birliği'ne sokulmuyor. Bunu bana açıklamaları lazım. Bu ülkenin dinamiklerinin çok sıra dışı olduğuna inanıyorum. Bu yüzden Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi gerekiyor. Türkiye'deekonomik bir gelişim var; Avrupa Birliği ise son iki yıldır batıyor. Türkiye girsin mi girmesin mi artık kararsızım. Tabii ki bu bir şaka!

'İspanyol mimar Gaudi İslam dünyası ve sanatıyla çok ilgilenmişti'

Gaudi İslam dünyası ve sanatıyla çok ilgilenmişti. Sahara bölgesini tanıyordu. Kapadokya bölgesini tanıyıp tanımadığına dair araştırdım ama bir kanıt bulamadım. Gaudi Kapadokya'ya ayak basmış olsaydı kesinlikle burada yaşardı. İnşa ettiği eserlerin çoğu Kapadokya'da var. Gaudi'yi orada hayal etmek çok büyüleyici bir şey. Öldüğünce kimsenin far etmediği Gaudi'nin hayatındaki bu basitlik ve yalınlık hepimizin madalya takıp zafer kazanan insanlar gibi dolaştığımız bu dönemde çok asil geliyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
21/05/2010


15 Mayıs 2010 Cumartesi

'Edebiyat da küreselleşiyor'


Henüz Türkçeye çevrilmiş bir kitabı yok. Lehçe ve İngilizce yazıyor. Polonyanın en ünlü şairi olmasının yanı sıra her yıl Nobel arefesinde adı sıkça geçiyor. 3. Uluslararası İstanbul Şiir Festivali için Türkiye'de. 65 yaşındaki bol ödüllü şair Adam Zagajewski, şiirin artık çok söylenen bir şarkı olmadığını belirtiyor.

Türkçeye çevrilmiş bir kitabınız yok. Türk okuruna sizi tarif edecek üç kelime söyler misiniz?

Şair, deneme yazarı ve okur.

Şiir ve deneme yazıyorsunuz. Hangisi sizi daha mutlu ediyor?

Şair olarak biliniyorum ama deneme benim açımdan şiire eşlik eden bir biçim.

T.S. Eliot, "İki dilli şair olunabileceğine inan mıyorum. Bir insanın iki dilde aynı güzellikte harika ya da sade ce iyi diyebileceğimiz şiirler yazdığı görülmemiş." diyor. Buna katılıyor musunuz?

Katılıyorum. İki dilde şiir yazabilen çok az sayıda şair var. Ben yalnızca İngilizce deneme yazabiliyorum. Anadilin dışında başka bir dilde şiir yazabilmenin çok zor olduğuna inanıyorum.

Adınız 68 kuşağının önemli şairi diye geçiyor. Politik bir şair olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Gençken şiirlerimin politik bir rengi vardı. Özellikle kendi ülkemde komünist hükümete karşı eleştirildim. Ama şimdi komünist rejim bitti ve ülkede demokrasi var. Dolayısıyla politik şiirler yazmak daha zor. Demokratik rejim sonuçta entelektüelleri, yazarları bir araya getiriyor. Şu aşamada politik şiir yazıyorum diyemem.

Houston 6.pm. adlı şiirinizde "Şiir cesaretle hayata çağırır bizi/ büyüyen gölge karşısında" diyorsunuz. Buradan hareketle şairin gündelik hayatta yaşananlara kayıtsız kalmaması konusunda neler söyleyeceksiniz?

Şiir gündelik hayattan doğuyor, besleniyor. Havalarda uçan bir şeyden değil. Bu anlamda şiirin tonuyla, sesiyle o pozisyonu alıyorsunuz. Denemelerde de bunu yapıyorsunuz. Özgür bir ülkede yaşayan şair gündelik siyasetin içinde yer almıyor, ama gündelik hayatın içinde mutlaka bulunuyor ve ondan besleniyor.

Gitgide küreselleşen bir dünya, kutuplaşmalar politik süreçler... Edebiyat bu ortamda bir kurtarıcı olabilir mi?

Edebiyatın da küreselleşmesinden bahsedebiliriz. Katmanlar insanları bir araya getiriyor. Nobel'li yazarınız Orhan Pamuk var. Seversiniz, sevmezsiniz ama sonuçta dünyada tanınmanızı sağlıyor. Dolayısıyla insanların birbirini tanıması çok güzel bir şey. Bu daha çok romanlar üzerinden oluyor, ama şiir için de geçerli. Hindistan ve Çin'den şiirlerimin okunduğuna dair mesajlar alıyorum.

Bir denemenizde şiirin en son solacak sanat dalı olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Şiir en eski sanatlardan biri ve doğal bir ifade etme biçimi. Şiiri çok söylenen bir şarkı gibi tarif edebiliriz, ama şimdi çok söylenen bir şarkı değil. Çok güçlü bir sesi olmasa da milyonlarca şiir yazılıyor. Bir ifade etme ihtiyacı bu. İnsanlar bu konuda şüpheci yaklaşsa da gidip evlerinde şiir yazıyorlar.

Teknoloji çağında şiirin geleceğinden endişe ediyor musunuz?

Bu ikisinin düşman olduğunu düşünmüyorum. Şiire adanmış binlerce internet sitesi var. Alman şair Hölderlin'in söylediği bir şey var: "Şiir yazmaktan daha masum bir şey yoktur." Şiir bir yandan en basit yargılama yolu. Dolayısıyla gelecekte teknoloji yaşamımızı daha fazla işgal edecek olsa da aynı zamanda daha fazla basitlik, yalınlık da olacak.

Şiire daha mı çok yer açılacak?

Değişmez bir yer kalacak şiir için.

Şiirde modern arayışlar hakkında neler düşünüyorsunuz?

Çok da geleneksel şiirler yazmıyorum. Deneysel şiirleri takip ediyorum. Geleneksel ile deneysel arasında duruyorum. Yeni hiphop türünden şiirlerle ilgileniyorum ama bu türden şiirler yazmak için çok yaşlıyım.

Nobel'in bahis listelerinde adınız sıkça geçiyor, alacağınızı düşünüyor musunuz?

Nobel akademisine sormak lazım ama böyle şeyleri duymak çok keyifli.

Şiir eleştirmenleriyle aranız nasıl?

Beni övdüklerinde ben de onları övüyorum, bunu yapmadıklarında ben de yapmıyorum.

Yazmaya başlayınca nasıl bir okur kitlesi canlanıyor zihninizde?

Üniversitelerde ders verdiğim için okuyucularımı biliyorum. Onlara dair bir imge aklımda var. Yazarken onları çok düşünmüyorum. Elbette kendim için değil onlar için yazıyorum. Yazdığım sırada böyle bir fikir canlanmıyor zihnimde.

Türk edebiyatından izlediğiniz, bildiğiniz isimler var mı?

Mevlânâ ve Nâzım Hikmet. Ama daha fazla sormayın. Zira cehalet kendini gösterir.

Sizin yazı dünyanıza girmek isteyen okurlara, yayıncılara hangi kitaptan başlamalarını önerirsiniz?

Susan Sontag'ın büyük katkısı olan Another Beauty adlı biyografi kitabı ve bir şiir seçkisinden başlayabilirler.

Genç şairlere sanat larını ilerletmek için neler önerirsiniz?

Sabırlı olun!

Son olarak yine T.S. Eliot'a döneceğim. Usta şair "Hiçbir dürüst şair yaz­dıklarının kalıcı değerinden emin olamaz. Bütün zamanını ziyan etmiş ve bir hiç için hayatını altüst etmiş olabilir." diyor. Şimdi 65 yaşındasınız Eliot'un bu sözüne katılıyor musunuz ve bu duyguyu yaşadınız mı hiç?

Evet kötü günlerimde ben de öyle hissediyorum. Ama iyi günlerde hayır. Aslında her sanat için bu şüphe geçerli. Objektif bir yargılamada bulunmak mümkün değil. İyi bir şairsin diyen biri yok, sonuçta Nobel alsanız bile bunu veren Tanrı değil.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

15/05/2010


13 Mayıs 2010 Perşembe

'İnsanları daha çok sevebilmek için yazıyorum'

56. Sait Faik Hikâye Armağanı'nın sahibi Aslı Erdoğan'a ödülü dün Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi'nde düzenlenen bir törenle verildi.Jüri başkanı Doğan Hızlan konuşmasında; Hilmi Yavuz, Füsun Akatlı, Nursel Duruel, Jale Parla, Murat Gülsoy ve Beşir Özmen'den oluşan seçici kurulun ödülü 'çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık' gerekçesiyle Aslı Erdoğan'ın "Taş Bina ve Diğerleri" adlı kitabına değer gördüğünü söyledi.

Hızlan'dan sonra kürsüye Yaşar Kemal çıktı. Sait Faik ile arkadaşlıklarını ve anılarını anlatan Yaşar Kemal, Aslı Erdoğan'a ödülünü takdim etti. Kısa bir konuşma yapan Aslı Erdoğan, Yaşar Kemal'in elinden ikinci kez ödül aldığı için çok heyecanlı olduğunu belirtti.

12 yaşında okuduğu Sait Faik'in bir hikâyesinin kendisini ağlattığını söyleyen Erdoğan, "Hikâyedeki o tek cümle beni saatlerce ağlatmıştı. Hikâye sevgiyle ilgiliydi, çok yalındı. Nedir beni ağlatan diye çok düşündüm. Mutsuzluk değildi. Ben de insanları daha çok sevebilmek için yazdım en başından beri. Kolay değil. Bunu bana ilk öğreten Sait Faik'ti. İnsanları severek yazmayı ondan öğrendim. Bu ödül, kendimi iyice yalnız hissettiğim bir dönemde geldi, teşekkür ederim." dedi.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

13/05/2010

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Pierre Loti evine döndü

Notre Dame de Sion Fransız Lisesi Galerisi, Türk dostu Fransız yazar, ressam Pierre Loti'nin yüze yakın desen ve fotoğrafına ev sahipliği yapıyor. Ressam Pierre Loti-Uzun Bir Yolculuk adlı sergi Nazım Hikmet'in ağır bir dille eleştirdiği, Abdülhak Şinasi Hisar'ın öve öve bitiremediği yazarın dünyasını aralıyor.

İnsanoğlunun 'kendi'yle karşılaşması epey zorludur. Bir ses, bir fotoğraf, bir dokunma, bir hikaye, bir şehir bu zorluğu eritebilir. En kolay karşılaştıran da şehir olsa gerek. Zira şehirler bir sandık gibi az önce tüm sıralananları içinde barındırır. Bu şehir İstanbul gibi bir ayna ise her gelen burada kendini görür, kente vurulur. Tanpınar'ın "Her İstanbullu az çok şairdir." sözünü, "Yolu İstanbul'a düşen herkes şair olmaya, fırçasını kapıp ressamlığa koyulmaya meyyaldir." diye çevirsek usta yazar kızmazdı herhalde.

Bir şehri evi gibi belleyip her odasında çocuklar gibi dolaşmak tarifi mümkün olmayan bir hazdır. Bu hazzı doyasıya yaşayanlar sıraya koyulsa Türk dostu Fransız yazar, ressam Pierre Loti (1850-1923) başlarda gelir. Nazım Hikmet'in 'Şarlatan Pierre Loti' şiirinde ağır bir dille eleştirdiği, Abdülhak Şinasi Hisar'ın ise öve öve bitiremediği Loti, İstanbul'a ilk 1876'da görevli bir subay olarak gelir, hayran kalır ve postu bu kente serer. Hikayesi iki cümlelik değil tabii. Daha fazlasını merak edenler bugünlerde şanslı. Adının önüne muhabir, gezgin, yazar, ressam gibi pek çok sıfatların kondurulabileceği Loti, yaklaşık 100 siyah-beyaz desen ve fotoğraf çalışmalarıyla Ressam Pierre Loti-Uzun Bir Yolculuk adlı sergide sanatseverleri bekliyor. Sergi açılışıyla birlikte Notre Dame de Sion Fransız Lisesi'nde de yazar hakkında üç günlük bir konferans da gerçekleştirildi.

İstanbul Ticaret Odası, Notre Dame de Sion Fransız Lisesi ve Kırmızı Yayınları işbirliğiyle gerçekleşen ve Enis Batur'un danışmanlığında hazırlanan sergi, üstü biraz bulutlu bu yazarın dünyasını ele veriyor. Sergi Loti'nin Aziyade, İzlanda Balıkçısı, Bir Çocuğun Romanı gibi eserleriyle yan yana düşünülünce daha bir anlam kazanıyor. Aziyade kitabında yazdığı şu cümleler bu şehre olan tutkusunu ele veriyor yazarın: "Allah büyük dinî merasimleri, İslam'ın görkemini yaşatan Sultan Abdülhamid'e uzun ömür versin; İstanbul her akşam aydınlatılıyor, Boğaz, Bangal ateşleriyle ışıl ışıl... yitip gitmekte olan Doğu'nun son pırıltıları, hiç kuşkusuz bir daha görülmeyecek olan bir periler âlemi. Siyasetle ilgilenmememe rağmen yok edilmek istenen bu güzel ülkeye sempati besliyorum ve yavaş yavaş Türk oluyorum kendimden kuşkulanmadan."

Yolu Yunanistan, Mısır, Fas, Amerika, Kanada, Portekiz, Cezayir ve daha pek çok ülkeye düşen Loti, bu yolculuklarında portreler, manzaralar çizer. Bu eserlerin bir kısmı çeşitli Fransız gazetelerinde yayımlanır. Osmanlı topraklarına gelen yazar burada da pek çok fotoğraf çeker, resim yapar. Abdülhamid'in Eyüpsultan Camii'ne girişi, cuma selamlığı, Meşrutiyet'in ilanı, İstanbul yangınları gibi temaları işleyen yazar İstanbul'u bir çocuk merakıyla dolanır.. Sergide çoğu zaman oryantalist diye eleştirilen Loti'nin bu gezmelerden devşirdiği desenler, fotoğraflar var.

Enis Batur sergiyle birlikte hazırlanan kitabın önsözünde şöyle diyor: "Şehrin siluetini veren desenlerini, Le Corbuier'in Doğu'ya Yolculuk defterinde yücelik duygusuyla kapladığı desenlerle yan yana getirmek gereksinimini duyuyorsam, o yitip gitmiş kent dokusunu gözümün önünde canlandırabilmek için. Ses verebilen, koku neşredebilen parçalar bunlar. Loti'nin tanıdığı İstanbul'a yetişemedik bizler. Doğanın müdahalelerine, depreme ve büyük yangınlara teslim olmuş bu şehri bir de insanları hor kullandı, yakıp yıktı. Loti'den kalan parçalar, sanırım bundan, dağlayıcı özellikler barındırıyor." Sergi, 21 Haziran'a kadar pazar hariç her gün, saat 10.30-18.00 arasında gezilebilecek. (0212 240 61 74)

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

12/05/2010

11 Mayıs 2010 Salı

ARTER: the newest location on İstanbul’s art map

12:06 Posted by Musa İğrek , No comments

İstiklal Street, already crammed with art galleries, theaters and the like, serving as the heart of artistic activities in İstanbul, gained yet another art space over the weekend. Called ARTER-Space for Art, the new contemporary art center was established by the İstanbul-based Vehbi Koç Foundation (VKV). ARTER’s main objective is to put forward novel ideas for art. It should be noted that ARTER is not designed as a museum, and the VKV does not have the intention to turn it into one in the future. Instead, the venue, inaugurated following a restoration period that lasted some three years, will serve as a “laboratory” for a museum complex the VKV is planning to establish in the future.

One of the main objectives of ARTER, apart from serving as an exhibition space for contemporary art, is to “encourage and support the production of new artistic products and serve as a platform that will offer more visibility to artists and their works.” VKV General Director Erdal Yıldırım and ARTER Exhibitions Drector Emre Baykal say they are pleased to be offering a new contemporary art space for İstanbul.

ARTER’s opening exhibition, which went on public display on Saturday, is aptly titled “Starter.” Curated by René Block, the show features a selection from the contemporary art collection of the VKV. Spread over three floors of the four-story ARTER, “Starter” features over 160 works of art by 87 artists from Turkey and abroad, a collection that chronicles modern art from the 1960s to the present day.

Running through Sept. 19, “Starter” brings together recent works by Adel Abidin, Halil Altındere, Nevin Aladağ, Maja Bajevic, Elina Brotherus, Cevdet Erek, Ebru Özseçen and Michael Sailstorfer, as well as a selection by pioneers of contemporary and conceptual art from Turkey and around the world, including Joseph Beuys, John Cage, Rebecca Horn, Nam June Paik, Cengiz Çekil, Ayşe Erkmen and Gülsün Karamustafa.

The exhibitions in ARTER will also feature side events such as panel discussions, seminars, workshops and conferences by artists. The center will also host international art exhibitions in the future. Admission is free of charge. Visiting hours: 11 a.m.-7 p.m. Tuesday through Thursday, 12 p.m.-8 p.m. from Friday through Sunday. Website: www.arter.org.tr


Musa İğrek, İstanbul

Today's Zaman

11/05/2010

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Kokunun peşinde ince bir seyir

Çoktandır eskiyen bir hatıranın elinden tutup önünüze koyuvermek için zihninizin kuytu, karanlık yollarından geçmeniz gerekebilir. Bazen bu çekip çıkarma işini burnunuza kadar gelen belli belirsiz bir koku rahatlıkla yapabilir. Çoğu zaman insanı hatırlanması zor bir anın eşiğine bırakıp giden kokunun hafızayla bu derin göbek bağını tanımlamanın güçlüğü aşikar.

Outlet/İhraç Fazlası Sanat Galerisi'nde sanatçı Melis Ağazat'ın 'Bir Yaz Günü Öğleden Sonra' adlı sergisi, bu koku-hafıza ikilisini ete kemiğe büründürüyor. Serginin adı, içeriğini ele verirken galeriye girer girmez bir yağ damlası gibi üzerinize yayılan incir, çimen ve toprakla karışık bir koku karşılıyor sizi. Kokuyu takip ettiğinizde ise iki katlı galerinin hemen girişinde bir başka 'seyir' çıkıyor önünüze. İzmir'de yaşayan sanatçı Tufan Baltalar'ın son dönem çalışmalarından oluşan 'Seyir Terası' isimli sergi, resimden seramiğe, kâğıt objelerden kitaba kadar pek çok farklı malzemeyle yapılmış çalışmaları sanatseverlere sunuyor. Kısacası bir girişle, iki sergiyi gözünden vuruyorsunuz.

J. P. Sartre, "Bulantı" adlı romanında nesnelerle bağlantı kurmanın onu korkuttuğundan söz eder. Ona göre nesneler sadece cansızdır, dokunulmayı bekler. Her iki sergide yer alan işler, bunun aksine işliyor. Nesneler izleyiciyi bir ucundan kapıp dokunuyor, kendine çekiyor. Etrafınızı çepeçevre saran koku, galerinin dört bir yanına yerleştirilmiş heykeller bir parçanın bütününü tamamlamak için peşinizde dolanıp duruyor.

Bir nevi koku sergisi: İncir, çimen ve toprak

Tufan Baltalar'ın bir koleksiyoneri andıran irili ufaklı işleri, izleyiciyi bir seyir terasına davet ediyor. Sanatçının bir taş ustası gibi ördüğü yollar içinde tamamlanmamışlık ve parçalanmışlığın izleri var. Yolculuk bir ormana kadar uzanıyor ve orada kurulan bir terasta hikâye parça parça tamamlanıyor. Kurgu kendini örüyor. Sandalyeler, su yatakları, ağaçlar hep birlikte olgulaşacak bir düşün peşinde. Tufan Baltalar, sonuca odaklanmaktansa, ona giden yoldaki işaretleri göstermekten yana. Sanatçının küçük küçük çizimlerle başlattığı seyir, giderek terasa uzanıyor. Bu yürüyüş basit, kolay bulunacak malzemelerle kendi kalıplarına uygun dokular, biçimlerle ortaya çıkıyor. Baltalar, genelde kendi yüzünü ve bedenini üretimine katarak yol alıyor.

Koku ve hafıza ile ilgilenen Melis Ağazat, video, porselen ve kokulardan oluşan enstalasyonu ile çocukluğunda adada yaşadığı bir yaz günü öğleden sonrasına götürüyor ziyaretçilerini. Sanatçı, mekânı o günü yeniden yaşamak için kullanırken koku, bir bulut gibi üzerinizi kaplıyor. Zira incir, çimen ve toprağın hallenişinin nasıl bir hatıraya götüreceğini kavramak zor. Galerinin alt katında karanlığın içinden yayılan koku yükselip seramikten yapılmış 'Unutamıyorum' yazısına çarpıyor. Nostaljiye bulaşmadan daha kişisel bir estetik oluşturmaya çalıştığını söyleyen Melis Ağazat, "Herkesi o kokuyla baş başa bırakarak kendi belleklerinde yolculuğa davet ediyorum. O an izleyicinin kendi süresiyle (hatırladıkları, unuttukları, çağrışımları) mekânla ve kokuyla sadeleşmesini hayal ediyorum." diyor.

Her iki sergi de 15 Mayıs'a kadar Outlet'te görülebilir. Hazır Tophane'ye yolunuzu düşürmüşken Kadiriler Yokuşu'nda ziyaret edilmeyi bekleyen diğer sanat galerilerine de uğrayın. Zira Tophane artık pek çok galerinin faaliyet alanına dönmüş durumda. (0212 245 55 05)

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

10/05/2010

7 Mayıs 2010 Cuma

A spring afternoon at an observation terrace

Sometimes one might need to pass through the dark and deserted areas of his/her memory in order to take an old memory by the hand and bring it forth. Sometimes this task is effortlessly accomplished by even the slightest note of a scent caught by your nose.

Nevertheless, it is difficult to define the deep relation our memories have with smells, which are capable of taking us by the hand and leaving us at the edge of a moment we otherwise can hardly remember. But one of the two exhibitions currently on view at the Outlet art gallery in İstanbul brings the scent-memory pair to a concrete, visible form.

In Melis Ağazat’s exhibition “Bir Yaz Günü Öğleden Sonra” (One Summer Afternoon), whose title hints at its context, a pleasant mixture of fig, grass and soil welcomes the visitor. Following the smell, you’re led to the other exhibition on view at the two-storey exhibition space, but this time to a sight, rather than a smell: “seyir terası” -- or an “observation terrace.” The collection, bringing together the most recent works of İzmir-based artist Tufan Baltalar, offers a diverse collection of artwork ranging from paintings to ceramic objects and paper.

Jean Paul Sartre, in his 1938 novel “Nausea,” talks about a historian who is afraid of establishing links with the inanimate because he is convinced that inanimate objects and situations encroach on his ability to define himself, on his intellectual and spiritual freedom. But the two exhibitions on view at Outlet suggest quite the opposite. The objects on display touch the onlooker and draw him/her to themselves. The scent that surrounds you and the sculptures placed in the four corners of the gallery combine to form the pieces of a whole.

Baltalar’s pieces on view, ranging from tiny pieces to larger works, remind viewers of pieces from a collection. There are traces of incompleteness and being tattered to pieces in the road the artist built just like a stonemason. The road leads the viewer to a forest and on to a terrace -- right there the story is gradually completed like the pieces of a puzzle. The plot builds itself up; the chairs, the creek bed, the trees all combine to form a dreamscape.

Baltalar, rather than focusing on the consequences, is keen on highlighting the signs on the way leading to that destination. The track, starting off with tiny sketches, leads the viewers through to the terrace and all along using everyday material and also employing his own face and body in his artwork.

A sort of scent exhibition

Ağazat, on the other hand, takes the viewers to a summer afternoon years ago at the Princes Islands when she was a young girl through her installation, which is made up of a video, porcelain pieces and a pleasant mixture of scents.

While employing the gallery as a location for reliving that day on the island, the scent of the grass, fig trees and the soil surrounds the visitor like a cloud. However, it is difficult to guess what sort of memory the mixture of these three scents will evoke in each visitor. The scent, emanating from the dark ground floor of the gallery, rises up and strokes the ceramic inscription “Unutamıyorum” (I Cannot Forget) hanging there.

Ağazat says she has tried to form a somewhat personal aesthetic setup in this installation without indulging too much in nostalgia. “By making everyone [who visits the exhibition] encounter that smell, I call on them to [go on] a journey in their own memories,” says Ağazat.

Both exhibitions can be seen until Saturday at Outlet art gallery in Tophane. And while you’re there, don’t forget to take a stroll among other art galleries lining Kadiriler Street as the Tophane area has recently become home to many art spaces. (212) 245 5505

Musa İğrek, İstanbul

Today's Zaman

12/05/2010


6 Mayıs 2010 Perşembe

Burası Arter, müze değil!

10:15 Posted by Musa İğrek , , No comments

Nostaljik tramvayın üfül üfül lavanta kokuları yaydığı İstiklal Caddesi yeni bir sanat durağına daha kavuştu. Goethe’nin ‘dünyadan kurtulmanın sanattan daha iyi bir yolu yoktur’ sözüne itibar ediyorsanız Vehbi Koç Vakfı’nın (VKV) “Arter – Sanat İçin Alan” adlı güncel sanat mekânına kulak vermenin vaktidir. Zira Arter ‘yeni şeyler’ söylemenin derdinde. Hemen belirtelim Arter bir müze değil ve bu binanın ileride bir müzeye dönüştürülmesi de planlanmıyor. Üç yıllık restorasyonun ardından açılan mekân düzenleyeceği sergi ve etkinliklerle, Vehbi Koç Vakfı’nın ileride kurmayı hedeflediği müze kompleksi için bir nevi laboratuar vazifesi görecek.

Arter’in ilk sergisi Vehbi Koç Vakfın’ın Çağdaş Sanat Koleksiyonu’ndan oluşturulan “Starter”. Hem mekan hem de sergi dün düzenlenen toplantıyla tanıtıldı. Arter’deki toplantıya VKV Genel Müdürü Erdal Yıldırım, VKV Danışmanı Melih Fereli, Starter sergisinin küratörü René Block ve Arter’in sergiler direktörü, küratör Emre Baykal, Genel koordinatör, küratör Bahattin Öztuncay katıldı. Arter ekibi çağdaş sanat mekanını şehre dahil etmekten dolayı mutlu olduklarını söyledi. Kapılarını cumartesi günü açacak olan Arter’in amaçlarının başında; “yeni üretimlere destek vermek ve bu üretimleri sergilemek, sanatçılara ve yapıtlarına görünürlük kazandıracak yeni bir platform oluşturmak” geliyor.

İstanbul’un çağdaş sanat ortamına yeni bir hareket getirecek Arter’in açılış sergisinde, Türkiye’den ve dünyadan 87 sanatçının 160’ı aşkın eseri yer alıyor. Toplam dört katı olan Arter ferahfeza ve tarihi yapısıyla sanatseverlere 1960’lardan günümüze çağdaş sanatçıları buluşturan bir sergi sunuyor. Mekanın üç katına yayılan Starter Adel Abidin, Halil Altındere, Nevin Aladağ, Maja Bajević, Elina Brotherus, Cevdet Erek, Ebru Özseçen, Michael Sailstorfer gibi sanatçıların güncel eserleriyle Joseph Beuys, John Cage, Cengiz Çekil, Ayşe Erkmen, Rebecca Horn, Gülsün Karamustafa ve Nam June Paik gibi kavramsal ve çağdaş sanatın Türkiye ve dünyadaki önemli ustalarını bir araya getiriyor.

Uluslararası kurumlarla işbirliğiyle düzenlenecek ortak yapımlara ve uluslararası sergilere de evsahipliği yapacak olan Arter’in sergi programlarına paneller, seminerler, atölye çalışmaları ve sanatçı konuşmaları eşlik edecek. Sergilerin ücretsiz olduğu Arter Salı–Perşembe 11:00 - 19:00, Cuma, Cumartesi ve Pazar 12:00 - 20:00 saatleri arasında gezilebilir. Sergi 19 Eylül’e kadar açık kalacak.(www.arter.org)


Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

06/05/2010


4 Mayıs 2010 Salı

Botero, şişmanlarını toplayıp geldi

11:17 Posted by Musa İğrek , No comments
Albert Camus'nün 'Yabancı' romanının kahramanı Meursault'nun eline bir fırça verdiğinizde Kolombiyalı usta sanatçı Fernando Botero'nun eserlerine denk düşecek işler görmeniz muhtemeldir. Zira ikisi de tüm fazlalıklarından arınmış, gayet açık ve çokça ironik bir dilin/fırçanın sahibi. Meursault sessizliğiyle kitap arasında kalıversin. Botero alâmet-i farikası olan şişman insanlarıyla nerede olursa olsun hemen kendini ele veren bir sanatçı. Pera Müzesi'ne tezgahı kuran, çok konuşmayan, mütevazı usta 64 renkli ve hikâye dolu tablolarıyla sanatseverleri bekliyor.

Pera Müzesi'nde dün düzenlenen toplantıya katılan sanatçı, müzenin müdürü Özalp Birol ile sergisini anlattı. Sirk, boğa güreşi, Latin Amerika halkı, Latin Amerika yaşamı, ölüdoğa ve sanat tarihinin ustalarından uyarlamaları kapsayan altı bölümden oluşan sergi, şişman insanlar üzerinden 'hacim' meselesi üzerine kafa yoran bir sanatçının işlerini anlatıyor. Botero'yu çağının vicdanı bir ressam olarak adlandırmak da mümkün. Kolombiya'daki darbe ve Amerika'nın Irak işgali sırasında yapılan işkenceler hep resimlerine konu olmuş. Botero, sanatçının bu tür gelişmelere kayıtsız kalmaması gerektiğini düşünüyor.

Botero, İstanbul'a ilk kez misafir oluyor. Talihli bir sanat serüveni olan sanatçı, Latin ve Kolombiyalı kimliğini dikkatle korurken, folklorik öğeleri dünya sanatının büyük ustalarının çalışmalarını kendi potasında eriterek bir resim dili oluşturmuş. Tablolarındaki insanlar tıpkı Meursault'la yan yana sevinç ya da hüznü pek de belli ettirmezler. İnsanların taşkın bedenleri özellikle kadınların iri gövdeleri izleyiciyi karmaşık bir dünyaya sürüklüyor. İncelikli mesajlar kimi zaman yorsa da tablolardaki renklilik biraz nefes aldırıyor. Sergi 18 Temmuz'a kadar açık kalacak.

Musa İğrek, İstanbul

04/05/2010

Zaman Gazetesi