25 Nisan 2010 Pazar

Türk edebiyatını kadınlar yönetiyor


"Fransa'nın dünyaca ünlü gazetesi Le Monde, 65 yıllık tarihinde ilk kez bir kadını yayın yönetmenliğine getirdi. 55 yaşındaki yeni yayın yönetmeni Sylvie Kauffmann, 1988'den bu yana Le Monde'da çalışıyor." Geçtiğimiz haftalarda pek çok gazetede yer alan bu haber, erkek egemen medya dünyasının ruh halini bir çırpıda ele veriyordu. Hemen 'kadın/erkek yayın yönetmenleri/yazarlar türünden bir sınıflandırma olmaz' diye bir homurdanma yükselebilir. Haklılık payı da yok değil. Lakin özellikle medyadaki bu cinsiyetçi politika artık yavaş yavaş kırılıyor. Peki ya edebiyattaki kadın/erkek ayrımı? Bu yıllanmış soruyu deşme niyetinde değiliz.

Virginia Woolf 'Kendine Ait Bir Oda'da yazıya tutkun kadınlara seslenerek şöyle der: "Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..." Woolf'un bu esaslı öğüdü pek çok kadına ufuk açmıştır kuşkusuz. Edebiyatın sıkı okurları arasında kadın oranının çokluğunu da düşününce kadının yayın dünyasındaki yeri daha içine çekiyor, merak uyandırıyor. Bu ince ve narin izleri takip ettiğimizde yıllardır kütüphanelerimizde yer edeninen romanlar, şiirler, öyküler ve daha pek çok kitap kimlerin tezgâhında yoğrularak önümüze düşüyor? Kimlerin onayından geçerek okurla buluşuyor?

Bugüne kadar belki de hiç düşünmediğiniz bu sorunun cevabını hemen söyleyelim: Türk edebiyatını kadınlar yönetiyor. Zira Türkiye'nin köklü kitabevlerinin çoğunun yayın yönetmeni kadın. Şu liste bile çok bir şey söylemeye hacet bırakmıyor aslında: Can Yayınları; Zeynep Çağlıyor, Varlık Yayınları; Filiz Nayır Deniztekin, Everest Yayınları; Sırma Köksal, Metis Kitap; Müge Sökmen, Turkuvaz Kitap; İlknur Özdemir, TİMAŞ Yayınları; Emine Eroğlu, Erdem Yayınları; Melike Günyüz, Oğlak Yayınları; Senay Haznedaroğlu, İmge Kitabevi Yayınları; Şebnem Çiler Turan, Doğan Kitap; Deniz Yüce Başarır, Alfa Yayınları; Rana Gürtuna, Günışığı Yayınları; Mine Soysal, Altın Kitap; Oya Alpar, Uçanbalık Yayınları; Aytül Akal, Ayla Çınaroğlu, Kırlangıç Yayınları; Aysel Gürmen... Ve bu listeye eklenebilecek pek çok isim vardır muhakkak. VirginiaWoolf, kadın egemen bu listeyi görmüş olsaydı şaşıracaktı şüphesiz. Çokça da sevinecekti. Yayın yönetmenlerinin geneli bu tabloyu kadın okurların çokluğuna, yayıncılık işinin sabır ve incelik gerektiren bir iş olmasına bağlıyor. Yayınevlerinde kadın yöneticilerin yanı sıra kadın çalışanların sayısı da bir hayli fazla. Ortaya çıkan bu tabloya sevinen yayın yönetmenleri, sayılarının daha da fazla olması gerektiğine inanıyor. Çünkü yayıncılığın tam da onların işi olduğunu düşünüyorlar.

Deniz Yüce Başarır–Doğan Kitap: Kadınların kitapla ilgili işlere ilgi duyması çok doğal
Bu tablo, bir rastlantı olsa gerek. Eminim, oturup düşünsek bir o kadar erkek genel yayın yönetmeni çıkar. Ama şu da var: 'Bu ülkede kitap okuru kadınlardır.' denir ya hep. İyi bir kitap okuru olmadan da yayın yönetmeni olunmayacağına göre... Kadınların kitapla ilgili işlere, editörlük, redaktörlük gibi sabır gerektiren, el oyalayan ince işlere ilgi duyması da doğal. Bizim yaptığımız iş de editörlük neticede. Geneli gören, yöneticilik de yapan editörleriz diye düşünüyorum. Biraz obsesif olmayı gerektiren bir durum bu. Kadınlar daha obsesif oluyorlar gördüğüm kadarıyla. Ayrıca şunu da söylemeliyim; Doğan Kitap'ın genel müdürü Gülgün Çarkoğlu, o da bir kadın. Pazarlama direktörü Ayşegül Kirpiksiz, o da bir kadın. Editöryal kadronun % 70'i de kadın. Bence iyi bir araştırma yapmak lazım bu konuda.

Zeynep Çağlıyor–Can Yayınları: Erkeklerle şartlarımız eşit
Yayın yönetmenlerinin kadın ve erkekler olarak ikiye ayrıldığı kanısında değilim. Meslektaşlarımın kadın olması mutlu edici bir tablo ama ben böyle bir ayrım yapmadan algılıyorum birlikte çalıştığım insanları. Birçok yayınevinin genel yayın yönetmeni hanımlar olabilir ama birçok başka yayınevinin başında da erkek genel yayın yönetmenleri var. Sadece sayımız artıyor olabilir. Umarım giderek her iş alanında erkekler kadar kadınlar da var olacak. Kadınları da erkekler gibi gayretleri, sebat edişleri, yaratıcılıkları ve deneyimleri bu noktaya getiriyor; bu noktada şartlar eşit diye düşünüyorum.

Emine Eroğlu-TİMAŞ Yayınları: Kültür yayıncılığı, entelektüel doğurganlık iklimidir
Kültür yayıncılığı, onlarca kazanda farklı yemeklerin piştiği bir mutfak gibi. O kazanların altı sürekli kaynıyor. Hangisinin tuzu, hangisinin yağı eksik, yemekler damak zevklerine göre hangi tabaklarda servis edilir, açlara hangisi, toklara hangisi sunulur, çok iyi hesap edilmesi gerekiyor. Diyeceğim o ki kültür yayıncılığı "erk"ten çok dikkat, titizlik, detaylara hakimiyet, sabır, takip, kontrol, ama aynı zamanda coşku ve heyecan gibi kadının fıtratında taşıdığı vasıfları gerektiriyor. Sadece yayın süreçlerinin değil, entelektüel ilişkilerin yönetiminde de "kadın eli" dediğimiz "dişil bir üretkenlik" ihtiyaca dönüşüyor. Teşbihte hata olmasın; Bediüzzaman, Mısır'daki El-Ezher Üniversitesi'ne telmihen, "Ezher" müzekker, yani erkek bir kelime olduğu için doğurgan olması mülahazasıyla kurmayı düşündüğü üniversiteye müennes (dişil) "Zehra" (Medresetü'z-Zehra) ismini veriyor. Kültür yayıncılığı bana göre tam da böyle bir entelektüel doğurganlık iklimi. Alanda kadınların bunca başarılı oluşunun tesadüfî olmadığını düşünüyorum.

Sırma Köksal–Everest Yayınları: Bu oran yine de çok küçük
Türkiye'de kayıtlı yayınevi sayısına bakıldığında bu temsilin yine de çok küçük bir oranda kaldığını düşünüyorum. Belki şöyle düşünmek gerekiyor: Ancak bakış açısı geniş olan, iş hayatında kadın erkek ayrımı yapmayan yayınevleri büyüyüp gelişiyorlar. Kadına karşı bunca ayrımcılığın olduğu bir ülkede bu başarı hiç değilse bazı insanların bakışını değiştirmeye yardımcı olsun diye umalım.

Filiz Nayır Deniztekin-Varlık Yayınları: Keşke medyada da aynı gelişmeye tanık olsak
Bence bu olgu, kadınların toplumsal yaşamda giderek daha fazla yer almalarının doğal bir sonucu. Kadınların düşünsel olarak erkeklerden aşağı kalır bir yanı olmadığına, hatta kimi durumlarda sağduyu, duyarlılık, sebat ve benzeri bakımlardan üstün olabildiklerine göre, bunda şaşılacak bir şey olmasa gerek. Oysa bu konunun gündeme gelmesi bile şaşırtıcı bir şeymiş gibi ele alındığını gösteriyor. Her alanda olduğu gibi, yayıncılıkta da önemli olan, yöneticinin cinsiyeti değil, yetkinliği ve yeterliliğidir. Dünyanın her yerinde kadın yayıncıların, yönetmenlerin sayısı gitgide artıyor. Türkiye'deki sadece buna paralel bir gelişme. Keşke ana akım medyada da aynı gelişmeye tanık olsak diyorum.

İlknur Özdemir-Turkuvaz Kitap: Sektörde kadınların sayısının artacağına inanıyorum
Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yayıncılıkta kadınların sayısı erkeklerden fazla. Yurt dışındaki kitap fuarlarına gittiğimizde görüştüğümüz on kişiden 7-8'i kadın. Orada yayınevinin başında daha çok erkekler var ama bir alt kademeden başlayarak kadınlar yönetici ve seçici konumundalar. Türkiye'de de ilk başta yayınevleri hep erkekler tarafından yönetildi. Bu sektörün profesyonelleşmesiyle birlikte kadın yöneticilerin sayısı arttı. Yayınevi sahibi olan kadınların sayısı az ama genel yayın yönetmeni ya da yönetici olan kadınların sayısı artmakta. Kitap okurlarının çoğunluğu da kadın olduğuna göre bu durumu bir yandan kadının kitaba olan genel ilgisine bağlayabiliriz, diğer yandan sanat ve kültüre olan içgüdüsel yakınlığına, yaratıcılığına, becerisine, dikkatli, disiplinli, yaratıcı, çoğaltıcı çalışmasına da. Her sektörde olduğu gibi burada da kadınların sayısının artacağına inanıyorum.

Melike Günyüz–Erdem Yayınları: Yayıncılık, kadın fıtratına çok uygun
Yayın sektöründe üst düzey yönetici konumunda kadınların gözle görülür düzeyde bir artışla istihdam edilmesi konusunu öncelikle kadınların iş dünyasındaki varlığı ile açıklamak gerekmektedir. Yayın dünyasında kadın çalışanların sayısı sadece yayın yöneticiliği pozisyonunda değil editör, editör yardımcısı, redaktör, grafiker gibi tüm masa üstü yayıncılık alanında hızla artmaktadır. Bunu birkaç nedene bağlayabiliriz. Öncelikle bir kitabın ortaya çıkması, bir projenin kitaplaşması süreci ciddi emek ve sabır isteyen bir aşamadır ve bu süreç, kadın fıtratına çok uygundur. Öte yandan çocuk kitabı yazarlarına baktığımızda tüm dünyada baskın bir çoğunlukla kadın yazarları görüyoruz. Toplumsal bilinçaltında bu işin kadınlardan beklendiği gibi bir sonuç da çıkarabiliriz. Her anlamda toplumu yönlendiren konumdaki kadın, toplumu iyi okuyan kadın olarak yayın dünyasında da kendini gösteriyor.

Mine Soysal–Günışığı Kitaplığı: Çocuk yayıncılığında kadın sayısı artıyor
Hiçbir konu ve durumda, insanları kadın ya da erkek kimlikleriyle algılamak, görmek, düşünmek zorunda kalmadım. Üstelik, 'kadın' yayıncılar, 'erkek' beyin cerrahları vb. gruplamaların doğru olmadığına inanıyorum. Ben, kitaplarla çocukların ve gençlerin ilişkisine dair, edebiyatla ilintili olarak ülkesinin geleceğine dair hayaller kurabilen bir insan olduğum için Günışığı Kitaplığı'nı kurdum. Benimle yola çıkan arkadaşlarım da 'kadın'dır. Ancak cinsiyetlerimiz, yalnızca birer rastlantıdır. Bu genel yaklaşımın ışığında, yayıncılık alanında 'kadın' iş sahiplerinin ya da yöneticilerin sayısı azken, çocuk ve gençlik kitapları alanında bu sayının yükseldiği bir gerçek. Bunda kadının annelik deneyiminin ve toplumdaki kucaklayan, koruyan, yetiştiren 'anne' simgesinin, çocuklar ve gençler söz konusu olduğunda profesyonel yaşamda da işleyeceğinin sanılmasının rolü büyük bence. Ancak iş yaşamı, ekonomik koşullar sadece bu deneyimle yetinmiyor. Ülkemizde yayıncılık temel ilkeleri ve standartları gelişmemiş, çok büyük sorunları bulunan bir alan. Düşünsel olgunlaşma ve seçimler, kurumsal, kişisel gelişim, uzmanlaşma, bilgi ve teknolojiyle donanma gibi belirleyici temel etkenler olmadan, yalnızca 'kadınca' ya da 'anaç' duygu ve düşüncelerle bunların altından kalkmak mümkün değil.

Müge Sökmen–Metis Kitap: Sektörde kadın yöneticilerin şansı daha yüksek
Kısaca 'Kemalist feminizm' diye adlandıracağım, bölgesel ve sınıfsal farkları pek ortadan kaldırmadan işlemiş bir tür kadrolaştırma yönelimi sayesinde, Türkiye'de genelde kadın yöneticilerin sayısı, ülkedeki diğer verilere bakarak bekleyeceğinizden daha yüksek (tıpkı 'erkeklere özgü' çeşitli mesleklere mensup kadınların, yükseköğrenim gören kadınların vb. sayısının görece yüksek olması gibi); dolayısıyla yayıncılıkta da böyle bir tablo beklenebilir. Ayrıca belki okurların yarıdan fazlasının, yazarların da epeyinin kadın olduğu bir sektörde kadın yöneticilerin şansının daha yüksek olduğu söylenebilir. Belki de kadınlar günümüz dünyasında var kalmakta daha çok zorlandıkları için kitapların dünyasında yaşamak onlara daha cazip geliyordur, düşünmem lazım!

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
25/04/2010



http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=976736&title=turk-edebiyatini-kadinlar-yonetiyor 

24 Nisan 2010 Cumartesi

Lynch'in işleri de karanlık

11:17 Posted by Musa İğrek , , , , , No comments

T.S. Eliot'un Çorak Ülke'de 'ayların en zalimi' dediği nisan geçip giderken, İstanbul'a Amerikan sinemasının usta yönetmenlerinden David Lynch'in yolu düştü. Kayıp Otoban, Fil Adam, Dune, Mavi Kadife gibi kült filmlerin yönetmeni ve aynı zamanda ressam olan Lynch, fotoğraf ve gravür çalışmalarıyla Cihangir Artane'de sanatseverleri bekliyor. Sergide sinema dilinin zorluğundan dem vurulan, bu yüzden biraz zalim (!) görülen Lynch'in, 1997'den 2002'ye kadar yaptığı işler sergileniyor. Yönetmenin sinemasında tutkun olduğu aynı karanlığın, sergide de bir kuyu gibi sizi içine çekeceğini hemen söyleyelim. İnsana dair tüm halleri özellikle çürümüşlüğü ve tuhaflığı kendine malzeme edinen Lynch'in siyah-beyaz eserlerini görünce, yönetmenin neden renkleri fazla gerçekçi bulduğunu daha da kolay anlayacaksınız veya susup kalacaksınız.

Kararlı bir hayat öyküsü var Lynch'in. Babasının işi nedeniyle şehir şehir dolaşır, bu gidişe sanata olan düşkünlüğü de eklenince pek çok kapıyı çalar. Resme merakı artar, bunun yanında sinema da onu cezbeden bir alan haline dönüşür. Bir kısa filmin ardından tüm yüzünü sinemaya çevirir. Ödüller kazanır, resim biraz geride kalır.

Yönetmen, ressam ve fotoğrafçı olan Lynch'in sanat anlayışını bu cümleler özetler gibi: "Yola çıktığım yerle vardığım yer hiçbir zaman aynı olmaz. Resim veya film, her zaman işe bir senaryoyla başlarım ama hiçbir zaman sonuna kadar ona bağlı kalmam. Kendinizi olayların akışına bırakıp açık olduğunuzda, etki ve tepki göstermeye izin verdiğinizde çok daha fazla şey gerçekleşmeye başlıyor. Her iş sizinle 'konuşur' ve eğer onu dinlerseniz, sizi hayal bile edemeyeceğiniz yerlere götürür. İşi daha zenginleştiren bu karşılıklı etkileşimdir."

'Uçuk' düşünür Slavoj Zizek'in, Gülünç Yücenin Sanatı adlı eserinde altmış dört yaşındaki Lynch'in sinemasını ele aldığını hatırlatmakta yarar var. İki tutunamayanın birbirini anlaması çok daha kolaydır. Zira ikisi de aynı uçların adamı. Yönetmenin algı sınırlarını zorlayan filmlerini düşününce benzer güçlük ve belki de çok daha fazlası Lynch'in fotoğraf ve gravürlerinde de sizi kuşatıyor. Kimi zaman harfler, rakamlar bir anahtar vazifesi görürken çoğu zaman da hareketsiz kalıp duruyorsunuz. Bir ara vazgeçmek sizi tetiklese de karanlığın cazibesi daha ağır basıyor.

Lynch'in 'olayları akışına bırakın' öğüdünü onun eserlerine bakarken de uygulayabilirsiniz; zihninizi yormadan, içinizden geldiği gibi... Lakin şunu söylemekte yarar var, sinemasına nüfuz etmek için pek çok bilgiyi kuşanmanız gerektiği gibi onun, fotoğraf ve gravürlerinde de aynı çabaya ihtiyacınız olabilir. Sergiyi görmek için 29 Mayıs'a kadar vaktiniz var. (0212 249 25 63)

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

24/04/2010

22 Nisan 2010 Perşembe

Dünyanın arşivi Opal'e sığdı



İstanbul'da inceden inceye ağlarını ören çağdaş sanat, bu kez çok bakir bir alana, Haliç'e demir attı. Denizin serin sularına nazır kurulan Plato Meslek Yüksekokulu'nun bünyesindeki Opal, şehrin çağdaş sanat mekânlarına yeni bir durak olarak eklendi. Ahşap bir binanın ardına saklanan Opal, ilk olarak İspanyol sanatçı Daniel Garcia Andújar'ın çeşitli ülkelere yolu düşen Postkapital-Arşiv 1989-2001 adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Başak Şenova'nın yaptığı sergi, sanatçının geçtiğimiz 10 yıl içinde internetten derlediği 250 binin üzerinde metin, işitsel dosya ve video gibi belgelerden oluşan dijital bir arşiv. Andújar, 20 yılda dünya genelinde yaşanan toplumsal, politik, ekonomik ve kültürel değişiklikleri, 1989 Berlin Duvarı'nın yıkılışı ve 11 Eylül 2001 saldırıları ekseninde okuyor. İzleyiciye bu vakalardan sonra yeni oluşturduğu yıkımları, duvarları anlatmaya çalışıyor.

Usta yazar E.M.Cioran, her satırı başlı başına bir aforizma olan Çürümenin Kitabı'nda "Toplumun düzenini reddetmek de, kabul etmek de aynı şekilde abestir: Onun iyi veya kötü yönde değişimlerine, ümitsiz bir tutuculukla maruz kalmaya mecburuz; tıpkı doğuma, aşka, iklime ve ölüme maruz kaldığımız gibi." der. Bulunduğumuz çağın çoğu zaman ürküten hallerini parça parça okumak zor olabilir. Son yirmi yılda yaşanan hızlı değişimi fotoğraflar, videolar, sesler, afişler ve daha pek çok vasıta ile derli toplu görmek, okumak hayretimizi artıracaktır kuşkusuz. İspanyalı sanatçı Andújar'ın Postkapital'de yapmak istediği tam da bu: yüzleştirmek, sorgulamak. Tamamı internetten toplanan sergi sürekli büyüyor ve küçülüyor. Zira arşiv (www.postcapital.org) adresinden herkesin erişimine açık. İngilizce kelime olan postkapital, hem finansal sermayeye hem de başkentlere atıfta bulunurken, kapitalist toplumlardaki dönüşümleri anlatıyor.

Eskisi gibi gidip arşivleri ziyaret etmediğimizi söyleyen Andújar, "Artık birbirlerine ağlarla bağlanan büyük arşivlerin içinde yaşıyoruz. Bilgiye, teknoloji ve başka şeylerden yararlanarak erişebiliyoruz. Onları yakalayamazsak bunlar göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor. Bilgi bize ulaşırken çok gürültülü geliyor. Bu kargaşanın içinden onu çekip çıkarmamız lazım." Serginin bizden istediği ise Cioran'ın dediklerine ek olarak durup sorgulamak.

Opal'e gidiş çok da zor değil. Yaklaşık bir asır Eminönü ile Karaköy'ü birbirine bağlayan; vaktini doldurduktan sonra emekliye ayrılan Balat'taki tarihi Galata Köprüsü'nün karşısında, Ayvansaray Caddesi No: 33'te. Sergi, 27 Haziran'a kadar gezilebilir. (0212 621 12 47)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
22/04/2010


19 Nisan 2010 Pazartesi

Toz bulutu şairlerin de yolunu kesti

İzlanda'da yaklaşık 200 yıl sonra yeniden harekete geçen yanardağ, Avrupa'da havayolu ulaşımını tamamen durdurunca bütün dünyada işler aksamaya devam ediyor. Toz bulutu yarın başlayacak olan 5. Uluslararası İstanbul Beyoğlu Şiir Festivali'ni de etkiledi. Festivalin tema edebiyatı bu yıl 'İskandinav Şiiri ve Sürgün Edebiyatı' olunca etkinliğe gelecek şairlerin çoğu Avrupa'dan İstanbul'a doğru yola koyulmaya hazırlanıyordu. Ancak havayolu şirketleri seferlerini iptal edince Avrupa'dan gelecek ve aralarında Arap şair Adonis'in de yer aldığı yaklaşık 15 şairin festivale katılıp katılamayacağı belirsizliğe düştü. Festivalin ikinci başkanı Latif Epözdemir, "Ciddi bir sıkıntı içine girdik, bu elde olmayan bir gelişme. Programımızda bir değişiklik olmayacak. Gelebilen şairlerle festivale başlayacağız. İstanbul'a gelebilenleri otellerine yerleştirdik. Arap şairlerin çoğu geldi. Ukrayna, Romanya ve Rusya'dan katılan şairler de şu an İstanbul'da. Bugün çoğunun durumu belli olacak." dedi. 25 Nisan'a kadar sürecek festival bu yıl 'Şiir Her Yerdedir' sloganıyla yola koyulacak.

Musa İğrek, İstanbul
Zamn Gazetesi
19/04/2010

18 Nisan 2010 Pazar

Yazının üç hali bir 'nokta'da

Hat sanatının usta ismi Kazasker Mustafa İzzet'in uzunca murakkası ile Japon sanatçı Kampo Harada'nın rulo halindeki kaligrafisi günümüz insanına ne söyler? Bu ikiliye Latin harfleriyle yazılmış Dua Saatleri Kitabı'ndan bezemeli bir yaprak ekleyince ortaya çıkan tablo içinize daha bir nüfuz edecektir. Önce harfler varlık gösterir. Harflerin de akılların eremeyeceği bir hakikati barındırdığı söylenir. Yüzlerce yıllık bir geleneğin içinde yol alırken harfleri meydana getiren noktanın sırrı bir büyü gibi etrafınızı sarar. Yazının çağrıştırdıkları karşısında, anlam vermeye çalışırsınız. Bir yabancılık belki de üzerinizde dolanan. Fransız eleştirmen, göstergebilimci Roland Barthes'in, "Yazıyla kurulan ilişki bedenle kurulan ilişkidir. Bu ilişki elbet bir kültürün aracılığıyla gerçekleştirilir ve bu kültür Doğu'dan Batı'ya gidildikçe değişir. Bedenimiz üzerindeki hâkimiyetimiz bir Asyalınınkinden farklıdır, yazımızı onun yaşadığı biçimde yaşayamayız." sözü belki imdadınıza yetişir. Taş kımıltısızlığınız geride kalır.

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), '2010 Türkiye'de Japonya Yılı' etkinlikleri kapsamında Mitsubishi Corporation ve Japan Tobacco'nun (JT) katkılarıyla, "Fırça ve Kalemin İzinde Sınırları Aşmak - Doğu ve Batı Yazı Sanatından Seçmeler" başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor. Osmanlı, Uzakdoğu ve Latin yazılarını bir mekânda buluşturan sergi modern zamanlarda yazının keşfine davet ediyor. Serginin küratörlüğünü; SSM Baş Danışmanı Dr. Filiz Çağman, Japonya'daki MG Latin Kaligrafisi Okulu Başkanı Muriel Gaggini ve Kampo Müzesi Direktörü Yuri Harada üstleniyor.

Sergide Kampo Harada'nın Japon yazı sanatından ve kendi koleksiyonundan Çin yazı sanatı örnekleri sunuluyor. Serginin bir bölümünde, Latin kaligrafisinin tarihsel örneklerinin yanı sıra, MG Latin Kaligrafisi Okulu sanatçılarının yazdığı Türkçe şiirleri beyitler, sözler ve SSM koleksiyonundan seçilen eşsiz Osmanlı hat sanatı örnekleri yer alıyor. Sergi izleyiciyi; modern dünyada hâlâ yerini koruyan kalem, fırça, mürekkep, kâğıt gibi geleneksel malzemelerle yazının büyülü dünyasına uzanan bir köprü kuruyor. Köşkün odacıklarına kurulan sergi Barthes'in "Yazmak, dünyayı bir bakıma dünyayı yıkmak ve yeniden yapmak demektir." sözünü akla getiriyor. Zira her sanatçı hem yazdıklarıyla hem de eserleriyle kendi hikâyelerine, sıra dışı dünyalarına davet ediyor.

Kampo Müzesi direktörü Yuri Harada, sergi için şöyle diyor: "Yaşam biçimlerimiz, geleneklerimiz ve kültürlerimiz farklı olsa da, bir hikâyenin çağrıştırdığı duyguları, ister Doğu, ister Batı ya da İslamî yazı aracılığıyla hepimiz hissedebiliriz. İnsanoğlunun evrensel yazı yazma ihtiyacından yola çıkıp sanatı nasıl geliştirdiğini görebiliriz. Bütün bunlar da hepimizin paylaştığı o tek yüreği açığa çıkaracaktır."

Sergide Kampo Harada'nın "Dünyanın yaratılışı" adlı kaligrafisiyle isimsiz bir hattatın Şuara Sûresi'ndeki "O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar! Allah'a arınmış bir kalp ile gelen başka" ayetini yazdığı levha sanki bir halkayı tamamlıyor. Eserlerin altında Türkçeleri olmazsa bu muhteşem yazıları anlamak zor maalesef. Ne demişti Bilge Karasu bir öyküsünde "Yazının en çıldırtıcısı, okunamaz olanı değil midir?" Sergi 20 Haziran'a kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

18/04/2010

17 Nisan 2010 Cumartesi

İstanbul Şiir Festivali İrlanda edebiyatını ağırlayacak

Bu yıl 11-15 Mayıs tarihleri arasında 3.sü gerçekleştirilecek 'Uluslararası İstanbul Şiir Festivali'nin ana teması İrlanda şiiri ve edebiyatı. Böylece şiirseverler, İrlanda edebiyatı denilince bir çırpıda saydığımız Oscar Wilde, Samuel Beckett, Bernard Show ve James Joyce gibi usta yazar ve şairlerin dışında, çağdaş İrlanda şiirini canlı olarak tanıma fırsatı bulacak. Etkinliğe 24 Türk, 24 yabancı 48 şair katılacak, konserler, söyleşiler, sergiler ve paneller düzenlenecek. Festivalin mekanları ise Arkeoloji Müzesi, Yerebatan Sarnıcı, Galata Kulesi, D&R kitabevleri ve köşkler olacak.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın desteğiyle gerçekleşen festivalin basın toplantısı önceki gün Topkapı Sarayı'nda yapıldı. Festival Onursal Başkanı Doğan Hızlan, toplantıda şiirin insanlara en kısa yoldan mesaj veren bir araç olduğunu söyledi. Yürütme Kurulu Başkanı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ Genel Müdürü Nevzat Bayhan ise İstanbul'da şair olmanın değil, olmamanın zor olduğunu anlattı. Kültür AŞ'nin düzenlediği festivalin direktörlüğünü Adnan Özer üstleniyor. Yürütme Kurulu'nda ise Metin Celal, Ömer Erdem, Prof. Dr. Abdullah Uçman, Ali Ural ve İstanbul 2010 AKB Edebiyat Yönetmeni Ahmet Kot var.

Festivale katılacak yabancı şairler arasında Nuala Ni Dhomhnaill (İrlanda), Alan Jude Moore (İrlanda), Adam Zagajewski (Polonya), Carles Torner (İspanya), David Harsent (İngiltere), Ferida Durakovi (Bosna), Hussein Habasch (Suriye), Mara Zalite (Letonya), Marica Larocchi (İtalya), Michael Krüger (Almanya), Shabbir Banoobhai (Güney Afrika), Tarek Eltayep (Sudan), Volker Braun (Almanya) var. Türkiye'den ise Abdülkadir Budak, Bejan Matur, Cevdet Karal, Hayriye Ünal, İhsan Deniz, küçük İskender, Mehmet Can Doğan, Seyhan Erözçelik, Sina Akyol, Tuğrul Tanyol gibi şairler katılıyor. Bu yıl festivalde 2010 Avrupa Kültür Başkenti nedeniyle 'İstanbul' temalı bir bölüm de var. Festival kapsamında pek çok etkinlik düzenlenecek. Üniversitelerde şiir okumaları yapılacak. Nazım Hikmet'in 'Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri' isimli gösterisi sahnelenecek. Zuhal Olcay, festivalin açılış gününde şiirseverlerle buluşacak. 14 Mayıs'ta Yeni Türkü, 15 Mayıs'ta Cem Adrian konser verecek. 'Şiir Hatları Vapuru' ise festivalin son gününde yola çıkacak.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

17/04/2010

16 Nisan 2010 Cuma

'Yazarlar azınlığın sesidir'

12:48 Posted by Musa İğrek , No comments

"Avrupa Edebiyatı Türkiye'de-Türkiye Edebiyatı Avrupa'da" projesinin Türkiye ayağı dün İstanbul'da Günter Grass ve Yaşar Kemal sohbetiyle son buldu.Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ni dolduran kalabalık, iki ustanın sıkı dostluğuna ve çokça politik görüşlerine şahit oldu. Almanya Kültür Forumu sözcüsü Osman Okkan moderatörlüğünde gerçekleşen sohbete iki yazar, toplumsal değişimlerin edebiyattaki yansımaları ve bu yansımaların okuyucuda bıraktığı etkiler üzerine görüşlerini aktardı. Söze ilk Osman Okkan başladı. Grass ve Kemal'i önemli kılan özelliğin edebiyatları kadar toplumda ezilenlerden ve azınlıklardan yana tavır almaları olduğunu söyleyen Okkan, "Yaşar Kemal Türkiye edebiyatına katkılarını Türkçe yazıyor. Ana dili ise Kürtçe. Grass'ın annesi Polonyalı, Taşubi dilini konuşuyor. Her iki yazar da başka kültürlerle sürekli alışveriş içinde. Bir yandan da azınlıklar konusunda duyarlılar." dedi. Grass'ın "Edebiyatın geçmişi canlı tutmak gibi bir görevi var." cümlesi önemli bir anahtar vazifesi gördü adeta.

Edebiyatın bir etkisi varsa bu etkinin çok yavaş kendini gösterdiğini söyleyen Günter Grass, "Edebiyattan ani etki bekleniyorsa bu olsa olsa popüler edebiyattan beklenen bir etkidir. Kemal ve ben ikimiz de taşradan gelen kişileriz. Oradaki deneyimlerimizin hepsini edebiyata aksettirdik, iki taşra yöresini merkez olarak gördük. Bir yazar çoğunluğun değil azınlıkların düşüncelerini dile getirmelidir." dedi. 1915-16 yıllarında yaşanan Ermeni olaylarına değinen Grass, Ermenilerin öldürülmesine sırt dönmemek gerektiğini, Kürt azınlıklara karşı yapılanlara da kayıtsız kalınmamasından yana olduğunu belirtti. Almanların suç işlemiş, insanları katletmiş olduklarını kabul etmekte çok zorlandığını belirten Grass, yüzleşmenin sadece Türkiye'nin değil Fransa gibi başka bir çok ülkenin de sırtında ağır bir yük olduğunu söyledi. Grass'ın "Edebiyatın geçmişi canlı tutmak gibi bir görevi var." cümlesi önemli bir anahtar vazifesi gördü adeta.

Sıra kendisine geldiğinde Yaşar Kemal, Günter Grass ile nasıl tanıştığını anlattı. Frankfurt'ta kendisine ödül vereceklerini öğrendiğinde bunu Günter Grass'ın vermesini istediğini söyledi. Yaşar Kemal, Grass için "Kelleyi koltuğa alan bir insan." dedi. Her gerçek sanatçının savaşa ve zulme başkaldırdığını söyleyen Kemal, konuşmasında daha çok anılarına yer verdi. Çağımızın romancılarının başının belada olduğunu belirten Kemal, "Tüm kötülüklere karşı roman insanları uyarır. Romanı bestseller (çok satan) denilen bir basitlikle maalesef yıpratıyorlar." dedi.

Benzer teklifleri pek çok kez reddeden Grass, Yaşar Kemal'e Almanya'da 'barış ödülü'nü vermeyi kabul ettiğini belirterek, "Bana o kadar yakın, o kadar aşinaydı ki. Kendimi memleketlisi gibi hissetmiştim. Ödül törenindeki konuşmamın dörtte üçünde kitaplarından alıntılar yaptım. Yaşar Kemal 'Türk edebiyatının okulu cezaevidir' demişti. Bunda bir gerçek yatmaktadır." dedi. Günümüzde bir yazarın değil, bir futbol maçının insanları sarstığını söyleyen Grass yazar olarak büyük sorumlulukları olduğunu belirtti.

Sık sık geçmişle yüzleşilmesi gerektiğini anlatan Grass, aşırı milliyetçiliğin kültürü yok ettiğine değindi. Türkiye'nin AB üyesi olup olmamasının tartışıldığına işaret eden Grass, "AB kriterlerini Berlusconi yönetimindeki İtalya'ya uyguladığımızda 'Bu ülke AB'ye dahil olmalı mı, olmamalı mı?' sorusu ortaya çıkar." dedi. Yaşar Kemal'in yazdığı konuşma metnini program bittiği halde okumak istemesi salonda heyecanlı anlar yaşattı. Program sonunda edebiyatın iki ustası da mutlu ayrıldı. Yakınlıklarıyla dostça mesajlar verdi.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

16/04/2010

15 Nisan 2010 Perşembe

Bilgi’s literary archive silently expanding, awaiting donations

Old documents, letters and correspondence by prominent people hold the key to their secret world. Taking a stroll through this secret world usually offers an awe-inspiring experience for many.Documents belonging to authors and poets deserve to be scrutinized with the curiosity of a child. The literary archive founded under the auspices of İstanbul’s Bilgi University offers such an experience, promising to delight writers and bookworms alike.

The archive, the brainchild of editor, literary critic and academic Sevengül Sönmez and academic, translator, literary critic and columnist Murat Belge, was founded in December 2008 and has been growing steadily since then -- albeit without much public attention.

The archive, similar to many that can be found in European countries, is chiefly aimed at preserving personal documents left behind by Turkey’s most prominent authors, in addition to serving as a source for academic studies of those authors and their body of work. Nevertheless, the most exciting part of the archive will be a museum to be founded in the near future.

Sönmez, thought of among academic circles as a literary archaeologist for her studies on prominent authors, such as Sait Faik Abasıyanık, Kemal Tahir and Sabahattin Âli, oversees the archive, which currently possesses personal correspondence, documents, personal belongings and book collections belonging to Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Memet Fuat and Sabahattin Âli. The first collections donated to the center were the archives of journalist Burhan Belge, Murat Belge’s father, and Karaosmanoğlu, who was Murat Belge’s uncle.

The center is not only interested in written documents, but any kind of material, including personal belongings, voice recordings, manuscripts, incomplete or unpublished drafts; in short anything that an author has left his/her mark on.

The Memet Fuat and Sabahattin Âli archives are currently not on display due to a shortage of space but they will be available once a suitable location is found. In the meantime, the center is currently in talks with the holders of the personal archive of author Reşat Nuri Güntekin, one of whose best-known works is the novel “Çalıkuşu” (The Wren).

Yakup Kadri exhibition on the way

Sönmez’s contentment with the outcome of their efforts can be seen in her smile. As one of very few people in Turkey who traces authors and their life’s work like a detective and assembles these into publications that serve as source material, Sönmez and her students now have a treasure trove of such material waiting to be explored. Noting that personal documents and other belongings of famous authors serve as major sources for exploring matters related to literary history and the history of a society, Sönmez goes on to say that this is still a rather less-explored arena for Turkey. “A book is always a book, and we want books to be available for everyone to read. This is the reason why we are establishing this archive. … Otherwise books remain objects that are accessible by a single person.”

As for possible contributions the archive can make to Turkey’s literary history, Sönmez gives Karaosmanoğlu’s 1932 novel “Yaban” (The Stranger) as an example. “Every single draft of the novel ‘Yaban,’ starting with its first draft and its handwritten manuscripts, are present in the archive. What are the differences between Karaosmanoğlu’s first draft and the final published version of the novel? Was it subject to censorship or self-inflicted censorship? [This archive] is capable of revealing many things about censorship, of deciphering traces of social or personal pressure.”

Another example Sönmez gives is short-story writer Sait Faik Abasıyanık: “We have an image of Sait Faik as a slovenly, messy man who used to write a lot and just throw away stories [he did not like]. But he was not actually such a person; it is evident in the letters he wrote to his peer Yaşar Nabi Nayır in his manuscripts.”

Sönmez adds that the archive is likely to yield new publications, such as Karaosmanoğlu’s letters, which have never been compiled as a book before. Underlining that Karaosmanoğlu’s archive is a matchless collection, Sönmez also notes that they might put together an exhibit on the life and works of the author toward the end of 2010.

Calling on all literature enthusiasts, Sönmez says, “We will accept [donations of] all kinds of documents that can be part of social history.”

What’s in Bilgi University’s new literary archive?

* 434 books from the personal library of Yakup Kadri Karaosmanoğlu, most of them first editions and signed by their authors.

* 123 books that belonged to Leman Karaosmanoğlu, most of them signed by their authors.

* Documents belonging to historian Mehmed Asaf.

* Letters Burhan Belge wrote to his acquaintances from Yassıada while serving time in prison.

* Old issues of literary magazines Akbaba, Akis, Ayın Tarihi, Forum, Hayat, Hürriyet Gösteri, Karagöz, L’illustration, Malumat, Milliyet Sanat, Mizah, Polis Mecmuası, Radyo, Resimli XX, Asır, Servet-i Fünun, Sevimli Ay, Şehbal, Tef, Türk Hava Mecmuası, Ülkü and Yedigün.

* Voice recordings of interviews with authors Adalet Ağaoğlu, Fethi Naci, İlhan Berk, Ömer Laçiner, İsmet Özel, Hüsamettin Bozok, Sabahattin Batur, Faik Baysal, Mücap Ofluoğlu, Özcan Ergüder, Naim Tirali and İhsan Devrim.

Musa İğrek, İstanbul

15/04/2010

Today's Zaman

14 Nisan 2010 Çarşamba

'Necatigil'den çok şey öğrendim'

Şair-yazar Hulki Aktunç'a verilen 2010 Necatigil şiir ödülü için dün usta şairin öğretmenlik yaptığı Kabataş Lisesi'nde tören düzenlendi. Ödül törenine Necatigil şiirinden yolu geçen pek yazar, şair ve öğrenci katıldı. Tören öncesi, Necatigil'in Kabataşlı yılları fotoğraflar eşliğinde anlatıldı. Ardından Hilmi Yavuz, Necatigil'le ilgili bir konuşma yaptı. Yavuz, "Necatigil, yaşamında herkesten biriyken herkesten olmadığını gösterdi." dedi. Daha sonra kürsüye çıkan Doğan Hızlan, Hulki Aktunç'un özgün bir edebiyat kimliği olduğunu ve Necatigil'in yolundan gittiğini söyledi. Aktunç, ödülü Selma Necatigil ve Kabataşlılar Derneği Başkanı Naci Karaağaç'tan aldı. Konuşmasında Necatigil'le tanışmasını anlatan Aktunç, isyankar bir şair olarak nitelediği Necatigil şiirinden çok şey öğrendiğini söyledi.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
14/04/2010

13 Nisan 2010 Salı

Viyana Filarmoni festivale geliyor

İstanbul'un kültür ve sanat hayatının soluklanma dönemlerinden biri olan Müzik Festivali bu yıl 2010'un coşkusundan olsa gerek renkli bir programla geliyor. Borusan Holding'in sponsorluğunu üstlendiği 38. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, 3-30 Haziran arasında düzenlenecek ve 600'ü aşkın yerli-yabancı sanatçıyı ağırlayacak. Romantik dönemin önde gelen temsilcilerinden Chopin ve Schumann'ın doğumlarının 200. yılı dolayısıyla bu iki ustanın eserlerine odaklanan festivalde İKSV ekibi ikna kabiliyetini bu yıl iyi kullanmışa benziyor. Zira, 38 yıldır İstanbul'a getirtilmeye çalışılan Viyana Filarmoni Orkestrası nihayet kente gelecek. Festivalin diğer bir gözdesi ise dünyaca ünlü Çinli piyanist Lang Lang. 75. doğum yılını İstanbul'da kutlayacak çağdaş müzik bestecisi Arvo Pärt da bu sürprizler listesinde.

Festival programı, dün Four Seasons Hotel'de bir basın toplantısıyla açıklandı. Toplantıya, İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, Borusan Kültür Sanat Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Hamedi ve İstanbul Müzik Festivali Direktörü Yeşim Gürer Oymak katıldı. Toplantıda konuşan Eczacıbaşı, "Uluslararası İstanbul Müzik Festivali bu yıl, 40 yıla yaklaşan tecrübesinin getirdiği olgunluğu, yenilikçi yaklaşımı ve hiç kaybetmediği heyecanıyla hazırladığı zengin bir program sunuyor." dedi.

FESTİVALDE YENİ MEKÂN:HALİÇ KONGRE MERKEZİ

İstanbul Müzik Festivali'nde bu yıl, senfoni ve oda orkestraları, vokal konserler, oda müziği, resitaller ve caz uyarlamaları olmak üzere toplam 21 etkinlik yer alıyor. Aya İrini Müzesi, Arkeoloji Müzesi, Çinili Köşk ve Süreyya Operası gibi klasikleşmiş mekânlara Haliç Kongre Merkezi de katılıyor. Festivalin 2010 yılı Onur Ödülü, Türk bestecisi, müzikolog ve teorisyen Yalçın Tura'ya, Yaşam Boyu Başarı Ödülü ise günümüzün popüler çağdaş müzik bestecisi Arvo Pärt'e verilecek. 38. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, 3 Haziran Perşembe akşamı Aya İrini'de Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın açılış konseriyle başlayacak. Festivalde kulak verilecek pek çok isim var. 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul ile 2011 Avrupa Kültür Başkenti Talinn'in ortak siparişi, Estonyalı Arvo Pärt'in "Âdem'in Yakarışı" adlı eserinin dünya prömiyeri 7 Haziran'da Aya İrini'de gerçekleşecek. Lang Lang'ın 10 Haziran'da Haliç Kongre Merkezi'nde Borusan Filarmoni Orkestrası eşliğinde vereceği konser, Şakir Eczacıbaşı'nın anısına adandı. Usta piyanist Radu Lupu, ilk kez Türkiye'de olacak. 160 yılı aşkın tarihiyle klasik müzik geleneğinde önemli yeri olan Viyana Filarmoni Orkestrası, 23 Haziran'da Haliç Kongre Merkezi'nde konser verecek.

17 Nisan'da satışa çıkacak festival biletleri, Biletix aracılığıyla veya İKSV merkezindeki gişeden satın alınabilecek. Bilet fiyatları 20 TL ile 300 TL arasında değişiyor. Bu yıl yine sınırlı sayıda öğrenci bileti de satışa sunulacak.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

13/04/2010

10 Nisan 2010 Cumartesi

Huzursuzluğa övgü

Portekiz edebiyatının usta ismi Fernando Pessoa bir mektubunda: "Nice limanlara yanaşacak gemiler var elbette, ama hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana varmayacak, her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok. Üstünden çok zaman geçti bunların, ama benim hüznüm hepsinden eski." der. Unutmanın zorluğu insanı içten içe kemirirken en onulmaz yaralar bu vesileyle kaşınır durur. Üzerine gittikçe büyüyen bir huzursuzluk hali insanı kaplar. Pessoa'yı ve daha nice insanı tedirgin eden bu hal, bir gölge gibi peşimizde dolanıp durur. Her gün bu yüzleşmeye yeni birilerini ekleyerek.

Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi, Ali Cabbar'ın 'Huzursuz Gölge' sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Başak Şenova'nın yaptığı sergi, adından anlaşılacağı üzere huzursuzluğun ağırlığını bir kurşun peltesi gibi önünüze seriyor. Yolu, Pessoa'nın Huzursuzluğun Kitabı ile kesişen sergi, hayatın hırpaladığı iki dertli çocuğu aynı kıyıda buluşturuyor: Biri Fernando Pessoa diğeri Ali Cabbar.

Alaycı, kuşkucu çokça melankolik Pessoa'nın öyküsü malum. Cabbar'ın da kulak verince biraz burkan bir hayat hikâyesi var: 12 Eylül darbesinde tutuklanır, işkence görür, hapis yatar. Bu, içinde unutulmaz bir gedik açar. Özgürlüğüne(!) kavuşunca da yüzünü başka bir ülkeye çevirmek zorunda kalır. Yurdundan olma hali onu zor bir sürece sokar. Pessoa'nın yukarıda sözünü ettiği gibi bir unutma rıhtımı bulamaz.

KAYGI DOLU DÜZLÜKLER

Grafik tasarım eğitimi alan Cabbar çalışmalarını Brüksel'de sürdürüyor. Sürgün, yabancılık, öteki olma hali ise hep peşinde, huzursuz bir gölge gibi. İşlerindeki sadeliği kurcalayınca kuyu gibi içine çeken bir büyü beliriyor. Tüm eserlerinde portresi var. Pessoa'nın kitaplarını yetmiş ayrı kişiye bürünerek yazdığı söylenir. Cabbar da farklı örtülerin altından derdini anlatıyor. Aslında hep işaret ettiği yine kendisi. Yaşadıkları Pessoa'nın şu cümlelerine denk düşüyor: "Kendi benliğimin derinliklerine ne kadar dalarsam dalayım, düşlerdeki tüm yollar beni kaygı dolu düzlüklere çıkarıyor."

Sergi; çizim, duvar resmi, animasyon, ışıklı kutu ve mekânsal yerleştirmeler gibi farklı biçimlerin yer aldığı bölümlerden oluşuyor. Kalemsiz, silgisiz, boyasız bilgisayar ortamında ete kemiğe bürünen eserlerin Sürgün, Arada, Geçmişi Taşımak, Kâbuslardan Kaçış Her Daim Konuk, Huzursuz, Yurtsuz, Köksüz, Kaçış, Teslimiyet... gibi isimlere sahip olması, çok söz söylemeye hacet bırakmıyor. Giriş kattaki video (kelebeklerin şirinliğine aldanmayın), üst kattaki desenler ve bir tiyatro oyununu andıran adamlar da aynı sesin sahibine işaret ediyor. Hapsedilmiş, elleri ayakları bağlanmış insanlar bir çizgi roman sıcaklığında dursa da imge bombardımanına maruz bırakıyor.

Pessoa'nın Huzursuzluğun Kitabı eseriyle Cabbar'ın işleri arasında biçimsel ve içeriksel benzerlikler saptadığını söyleyen Başak Şenova "Ali Cabbar'ın işi bir bireyin siyasi, psikolojik ve varoluşsal boyutlarını siyasetle yoğun ilişkili bir hayattan işleyerek ele alır. Ancak işindeki siyaset yüklü konuların hiçbiri didaktik bir ton barındırmaz, bunun yerine kendilerini ya sembollerle veya kara mizahla gizlerler. Bu yolla, deneyimlerinin huzursuzluğunu örten bir gölge oluşturur. Yine de şüpheci bir izleyicinin daima gölgenin karanlıklarında saklı olanı açığa çıkartma zevkini harekete geçirecektir." diyor.

Pessoa, "Sanat, hissettiklerimizi başkalarına hissettirmek, kişiliğimizi özgürleştirmek için özgün bir yol sunarak onları kendilerinden kurtarmak üzerine kuruludur." der. Cabbar da işleriyle bu özgür olma halini dile getirmeye çalışıyor. Militarist/otoriter iktidar eleştirisi çağrışımlar, anlamlar ve kara mizahla bir potada erirken izleyicinin de içine soruları bir bir fırlatıyor. Cabbar'in Gordion'un düğümünü çözmeye niyeti yok ama dışavurdukları, herkesin yüzleşmekten ürktüğü meseleler.

Pek çok hikâyesini sizin tamamlayacağınız sergiyi, gezip bitirdikten sonra Pessoa'nın şu sorusunu yanınıza alın "Hissetmek ne renktir acaba?" Huzursuz Gölge, 2 Mayıs'a kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

10/04/2010

8 Nisan 2010 Perşembe

Herkese açık edebiyat arşivi

Eski evraklar, mektuplar, belgeler içlerinde gizli bir dünyayı saklarlar. Bu dünyanın içinde dolanmak çoğu zaman şaşırtıcıdır. Peşine düştüğünüz belge bir şaire, yazara ait ise malzemeleri bir çocuk merakıyla kurcalamanız gerekir. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde kurulan Edebiyat Arşivi, edebiyatçıların iştahını kabartacak bir birikime sahip. Bir fikir annesi (Sevengül Sönmez) ve bir fikir babasının (Murat Belge) kucağından düşen Edebiyat Arşivi projesi pek çok kimsenin haberi olmadan, sessizce büyüyor. Aralık 2008'de kapılarını aralayan arşiv, edebiyatçılardan geriye kalmış kişisel evrakı korumayı, yazarlar ve eserleri hakkında akademik çalışmalara bilgi sağlamayı ve yeni yayınlar yapmayı amaçlıyor. Avrupa'da pek çok emsali olan arşivin en heyecan verici ayağı ise bir müze kurma fikri. Arşivin başında, Sait Faik, Kemal Tahir, Sabahattin Âli gibi yazarlar üzerine yaptığı çalışmalarla bir edebiyat arkeoloğu vazifesi gören Sevengül Sönmez var. Arşivde şimdilik Yakup Kadri'nin (arşivin en kıymetlisi), Memet Fuat'ın ve Sabahattin Âli'nin evrakı, kişisel eşyaları ve kütüphaneleri bulunuyor.

İlk olarak, Murat Belge vasıtasıyla hem babası Burhan Belge'den hem de dayısı Yakup Kadri Karaosmanoğlu'ndan geriye kalanlar arşive kazandırılmış. Ekip, yazar ve şairlerden geriye kalan birinci derecede kişisel eşyalar, yazışmalar, evraklar, taslaklar, yayımlanmamış metinler, ses kayıtları müsveddeler, kısacası yazarın elinin dokunduğu her şeyin peşinde. Arşivin Memet Fuat ve Sabahattin Âli bölümleri yer sorunu nedeniyle şu an beklemede. Üniversitede uygun sergileme mekanı olmadığı için bir süre daha sessiz kalacaklar. Reşat Nuri Güntekin'in arşivi için de görüşmeler hâlâ sürüyor.

YAKUP KADRİ SERGİSİ GELİYOR

Arşivin sorumlusu Sevengül Sönmez'in mutluluğunu hemen fark edebilirsiniz. Zira yazarların peşine düşüp bu malzemeyi yayıncılıkla birleştiren nadir insanlardan biri. Onun ve öğrencilerin önünde araştırılmayı bekleyen koca bir hazine var. Bu tür belgelerin edebiyat tarihine, toplumsal tarihe ciddi açıklamalar düşürdüğünü belirten Sönmez, bu 'bakir' alanda ne yapmak istediklerini şöyle anlatıyor: "Günümüzde bazı kitaplar, kitap olma dışında objeye dönmüş durumda. Kitap kitaptır, herkesin elinin değeceği, okuyabileceği bir hale gelmesini istiyoruz. Açıkçası kimsenin evinde kalmasınlar diye bir arşiv kuruyoruz, öteki türlü sadece bir kişinin görebileceği bir hale bürünüyor."

Bu projenin edebiyat tarihine katkısı ne olur peki? Sönmez bir örnekle açıklıyor: "Yaban romanının taslağından başlayarak el yazısı müsveddelerine kadar hepsi arşivde var. Yakup Kadri'nin yazdığı ilk kopya yayımlanan eser arasında nasıl değişiklikler var? Sansür, otosansür var mı? Arşivler, otosansür ve sansür konusunda kişisel ve toplumsal baskıları deşifre etme açısından çok şey söyler. Mesela Sait Faik'e dair bir imgemiz var; savruk adamın teki, onun için edebiyat ne ki? Ama öyle bir adam değil. Yaşar Nabi'ye yazdığı mektuplara, müsveddelerine baktığınızda hiç öyle olmadığı anlaşılıyor. Arşivden Yakup Kadri ile ilgili de pek çok kitap çıkacaktır. Mesela mektuplaşmaları hiç yayımlanmadı. Onları paylaşacağız." Yakup Kadri'nin arşivinin eşsiz bir hazine olduğunu söyleyen Sönmez "2010 sonunda bir Yakup Kadri sergisi açılabiliriz. En büyük hayalimiz yazar odalarının yer aldığı bir müze kurmak." diyor. Sönmez'in bir de çağrısı var: "Toplumsal tarihin bir parçası olacak tüm evrakı bekliyoruz." Meraklısına: Arşive ulaşmak için randevu almanız gerekiyor.

Arşivde neler var?

Yakup Kadri'ye ait, imzalı ve ilk baskı 434 kitap

Leman Karaosmanoğlu'na çoğu imzalı 123 kitap

Tarihçi Mehmed Asaf'ın belgeleri

Burhan Belge'nin mektupları

Akbaba, Akis, Ayın Tarihi, Forum, Hayat, Hürriyet Gösteri, Karagöz, Malumat, Milliyet Sanat, Mizah, Polis Mecmuası, Resimli XX. Asır, Servet-i Fünun, Sevimli Ay, Şehbal, Tef, Ülkü, Yedigün dergileri, İletişim Yayınları küpür arşivi

Adalet Ağaoğlu, Fethi Naci, İlhan Berk, Ömer Laçiner, İsmet Özel, Hüsamettin Bozok, Sabahattin Batur, Faik Baysal, Mücap Ofluoğlu, Özcan Ergüder, Naim Tirali, İhsan Devrim gibi edebiyatçılarla yapılmış söyleşilerin ses kaydı.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

08/04/2010

7 Nisan 2010 Çarşamba

‘Tanpınar’ın tek parti anlayışı inandığı değerlerle çelişkili’


Prof. Dr. Orhan Okay, Tanpınar okurlarının ve edebiyat dünyasının uzun süredir beklediği Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar adlı monografisini yayımladı.  Tanpınar'ın çevresindeki esrar perdelerini bir bir aralayan Okay, Tanpınar okurlarına rehber niteliğinde bir başucu kitabı armağan etti. Okay ile “eşikteki adam” Tanpınar'ı konuştuk.

Kitabın adından başlayalım dilerseniz. Tanpınar'ı neden “bir hülya adamı” olarak nitelediniz?

Önce “bir hülya adamı” olmayı kendisi seçtiği için. Daha sonra, belki olabilecek başka vasıfları arasında ben ona bu sıfatı en çok yakıştırdığım için. Tanpınar'ın mizacı bir ilim adamı olmaktan ziyade bir sanatkâr olmaya, bir şair olmaya daha yatkın. Denemeleri, roman ve hikâyeleri, hatta edebiyat tarihçiliği üzerinde de şairliği baskın. Onun, iç veya dış gözlem olsun, güçlü bir müşahede kabiliyeti var. Fakat bütün bu müşahede ve tahlillerinde muhayyilesi büyük rol oynuyor. Bu bakımdan hülya adamı oluşu bana isabetli göründü.

 “Hiç de kalabalık olmayan sınıfımızda beni tanır mıydı bilmiyorum. Öğrenciliğimden sonra da bir mektupla olsun bir yakınlığımız olmadı.” diyorsunuz. Tanpınar'a çok yakın olmadığınız halde yıllar içinde onun eserlerini yorumladınız, hakkında çeşitli yazılar yazdınız. Şimdi de bin bir ayrıntı ile zenginleştirilmiş bir monografi sundunuz. Bu hem uzak hem yakın olma halini nasıl yorumluyorsunuz?

Öğrenciliğimde uzak kalışım daha çok ondan, belki biraz da benden kaynaklanan bir durum. Bugünkü aklım olsa yakınında olmak için fırsat arar, pek çok da soru sorardım. Gençlik yıllarıyla yetmiş seksen yaş tecrübesi aynı olmuyor. Bu tecrübeyle yeniden yeniden okudukça büyük bir ruhla, derin bir kültürle karşılaştım. Biliyor musunuz, bu hayat hikâyesi aramızdaki yaş mesafesini de kaldırdı (zaten şu anda ondan daha yaşlıyım), hoca-öğrenci yerine bazen iki arkadaş gibi olmuşuz zannına kapıldığım oldu. Biyografi yazarlığında objektiflik şarttır ama bunun bir süre sonra kendiliğinden, belki mistik diyebileceğimiz, iki ruhun yakınlaşması gibi bir duyguya dönüştüğü oluyor.

Bu kitabı Tanpınar'ı seven pek çok okurun beklediğini biliyorduk. Oğuz Atay “Bir hayat hikâyesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur.” der. Kitabı hazırlarken işin en zor tarafı ne oldu sizin için?

Oğuz Atay'ın sözünü “başka bir hayatı yaşamaktır” diye değiştirirsek benim için daha doğru olur. Bu hayat hikâyesini yazarken, onu çok defa sevdiğim, bazen ona kızdığım zamanlarda bile onun yaşadıklarını yaşamaya, hissetmeye kendimi zorladım. Bu o kadar güç bir şey ki. Kaybolan ve değişen zamanı, mekânı, insanları tasavvur etmek. Bazen onun ve roman kahramanlarının gezip gördüğü yerleri ben de görsem, yaşasam hülyasına kapıldığım oldu. Şu mekânda, şu noktada dururken neleri görüyordu diye hep düşünmüşümdür. Ama neticede o başka bir insan, başka bir hayat. Bizim elimizde ise sadece eserler, belgeler ve hatıralar var.

Sık sık Tanpınar'ın bir nevi dünyasını açtığı Antalya Mektubu'na atıfta bulunuyorsunuz: “Şuuraltının zembereğini oynatmış, hiç yapmadığı kadar konuşmuş, konuşmuştur.” Tanpınar'ın kodları bu mektupta mı saklı?

Antalya Mektubu gibi bir de Yaşar Nabi'ye yazdığı daha uzun bir mektubu var. Onda da kendisi ile ilgili epey açılmalar bulunuyor. Fakat Antalya Mektubu hayatının daha özel, daha mahrem taraflarını, eğilimlerini, huylarını, zevklerini ve sanatıyla ilgili ipuçlarını veriyor. Daha da önemlisi hissî hayatıyla ilgili tahliller yapıyor. Bebeklik, çocukluk ve gençlik yıllarında kendisini büyüleyen hadiseleri anlatıyor. Yıllarca iç dünyasında, belki şuuraltında çöreklenmiş hatıraları, hayalleri, izlenimleri su yüzüne çıkarıyor.  Doğrusu böylesine önemli bir metin hiç de bir lise öğrencisine, ne o günün, ne bugünün lise öğrencisine, hem de edebiyat ödevine yardımcı olmak için yazılacak bir mektup değil. Sadece Tanpınar'ın hayatında büyük rolü olan Antalya yıllarına dönüş bahanesinin ona bu mektubu yazdırdığını zannediyorum.

Tanpınar Zümrüt filminde figüranlık, bir güzellik yarışmasında jüri üyeliği yapmış. Bunlar çoğu okur için şaşırtıcıdır kuşkusuz. Tanpınar'ı bu kadar farklı alanlarda dolaştıran neydi?

Doğrusu bu iki hadise beni de şaşırtıyor. Sanat tarihi, resim jürilerine girmek, felsefe kongrelerine katılmak, film senaryosu yazmak çok tabii de, neden güzellik yarışması? Neden alelâde bir filmde bir figüran olmak?  Kabiliyetlerini mi denemek istiyordu, yoksa sadece birer fantezi miydi, açıklaması zor. Üstelik ilerlemiş bir yaşta! Maalesef bunlar hakkında o iki fotoğraf dışında bir bilgiye ulaşamadım. Bugüne kadar da kimsenin dikkatini çekmemiş. Hele figüranlığı! Bir prodüktör yahut rejisör mü teklif etti? Yahut kendisinden gelen bir istek miydi? Bir defaya mahsus bir şey miydi, yoksa devam edebilecek miydi? Bütün bunlar şimdilik meçhul!

“Politikanın Batağında Bir Şair” adlı bölümün sonunda, “Bu bahis bir şairin, şair ruhlu bir Türk aydınının başarısız siyasi takviminin bir özetidir” diyorsunuz. Bir edebiyatçının politikaya mesafesi nasıl olmalı?

Şüphesiz her aydının, insanlığın ve milletinin problemleriyle uğraşmaya, bunun için gerekli görüyorsa siyasi hayatın içine girmeye hakkı vardır, bu bazen vazifesidir de. Hatta Tanpınar'ın kendi yaşıtlarından, bir süre arkadaşlıkları da olan Necip Fazıl'ın, bu tarzı hayatının ve sanatının adeta felsefesi yapmış olması bile beni Tanpınar'ınki gibi yadırgatmıyor. Evvelâ milletvekilliğinde çok zavallı, çocukça bir duruma düşüşü hazin. İkincisi zaman zaman takındığı aşırı partizanca tavır. Bir edebiyatçının sanatıyla siyasi hayatı belli bir dengeyi koruyabilmeli. Sanatkârın gazabı ve kini de sanatkârca olmalı. Tanpınar, kitabımda bahsettiğim gibi biraz tahmin ettiğim, fakat daha çok izahta güçlük çektiğim, belki psikolojik, bazı sebeplerle bu dengeyi adamakıllı bozuyor.       

Hem Tanpınar'ın hem Kaplan'ın öğrencisi oldunuz. “Kaplan'ın hocalığı âlimane idi, metotlu idi, Tanpınar'ınki ise şairane ve sanatkârca.” diyorsunuz. Hangisine daha yakın hissediyorsunuz kendinizi?

Ben hocalığımda ve ilmî çalışmalarımda hep Kaplan gibi olmaya çalıştım. Zaten belki mizacım da böyle idi. Tanpınar gibi bir dilim, ifadem, kültürüm olmasını elbette isterdim ama bunlar ayrı şartların, ayrı kabiliyetlerin ürünü. Yalnız Kaplan'ın tavrının daha akademik olmasına mukabil benim dilim biraz daha Tanpınar'ın denemeciliğine yakın.

Tanpınar'ın hayatında onun bir tür vârisi olan Mehmet Kaplan'ı görmek çok zor. Aralarında neden böyle bir mesafe vardı?

Efendim ben mizaca, mizacın da kaderle ilgisine inanırım. Tanpınar ve Mehmet Kaplan aynı bilim alanının, aynı kürsünün mensupları olmakla beraber mizaç bakımından hemen tamamen farklı insanlardı. Bununla beraber ilk karşılaşmalarından Tanpınar'ın ölümüne kadar aralarında hiçbir geçim problemi olmadan dost kaldılar (bugün maalesef pek çok üniversitemizde, aynı kürsüde, aynı bölümde bulunanların çoğu birbirleriyle husumet halindeler). Ölümünden sonra da Kaplan'ın ona saygısı eksilmediği gibi belki bu kadar tanınmasında da en önemli âmil oldu. Tanpınar derbeder, dağınık, hocalığı pek sevmeyen, bohem bir yaşayıştan hoşlanan ve çevresi de çok defa bu hayata yakın insanlardan oluşan biriydi. Bedenî ve psikolojik birtakım sıkıntıları onu sürekli huzursuz ediyordu. Kaplan ise hocalığında da, evinde de disiplini seven, düzenli bir insandı. Hemen hiçbir zaman bozulmayan uyuma ve uyanma saatleri vardı. Evliyken de, eşi öldükten sonra da hep düzenli bir ev hayatı oldu. Geçen gün, Tanpınar'ın cenazesinde bulunmuş olan bir dostum, Kaplan'ın o sırada yaptığı bir konuşmada sarf ettiği bir cümleyi söyledi ki, aralarındaki mesafeyi çok güzel açıklıyor. Demiş ki Kaplan: “Hamdi Bey'in geceleri vardır, derler. Gecelerini bilmem, fakat gündüzlerini iyi bilirim”.

Tanpınar'ın nesir yazıları için “Onu okurken insan bir ideolojinin dar sınırları içinde boğulmaz, tabiatın, tarihin, sanatın, gerçek ve hayalin geniş ufuklarında nefes alır.” diyen Kaplan'a katılmadığınızı söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Tanpınar'ın edebiyat tarihinde, makalelerinde ve denemelerinin çoğunda bir ideolojinin dar sınırları içinde kalmadığı muhakkak. Katılmadığım husus, denemelerinin bir kısmında, daha sonra da 27 Mayıs'ı takip eden üç yazısında tek parti ideolojisine olan saplantısı ve bunun tezahürü olan ifadeleridir. Peşin söyleyeyim ki, bu tarafı onun değerlerine, büyüklüğüne halel getirmez. Fakat ne yapalım ki, bu da gerçektir. Tanpınar hakkındaki çalışmamın asıl biyografi bölümlerinin hiçbir yerinde bu tarafı üzerinde durmadım. Ancak üçüncü bölüme eklediğim iki bahiste, politik hayatı ile günlüklerini ele aldığım iki yazımda bunlara temas ettim. Bu tarafıyla görülüyor ki, o demokrasiye inanmıyor ve tek parti rejimini benimsiyor. Böyle bir tek partinin de sadece CHP olması düşüncesinde. Aslına bakılırsa bu düşüncesi onun dünya görüşüyle, tarih anlayışıyla, Türk milletinde varlığına ve devam etmesi gerektiğine inandığı değerlerle çelişkilidir. Fakat partizanlık pek çok Türk aydınının iflah olmaz hastalığıdır. Kaplan hocam da onun bu tarafını bilirdi ama o ifadesinde bunu görmezlikten gelmiş olmalıdır.

Tanpınar'ın günlükleri yayımlandığında çok tartışılmıştı. Siz de bu gelişmeyi kitapta “Onu şahsiyetiyle ve eserleriyle tanıyanların dünyasına da küçük bir bomba gibi düştü.” diye tanımlıyorsunuz. Günlükler sizin Tanpınar'a bakışınızı değiştirdi mi?

Şimdi, bu günlükleri benim açımdan, birkaç noktada izah edeyim. Evvelâ 27 Mayıs darbesine uğrayan iktidar mensupları hakkındaki tükenmez kinini zaten biliyorduk. Bunlar biraz daha netlik kazanmış oldu. Beni şaşırtan, bu günlüklerde başta Yahya Kemal olmak üzere en yakın dostlarından, hatta kendisinin hizmetinde olanlardan bile birtakım nahoş ifadelerle bahsetmesidir. Ama Tanpınar'ı sadece bazı eserleriyle tanımış olanları daha çok şaşırtmış olduğu muhakkaktır.

Tanpınar sizin için nev-i şahsına münhasır biri. Şu ifade de sizin: “Ama dostları, meslektaşları yaşıtları için de öyle miydi şüpheliyim.” Çevresi Tanpınar'ı sevmez miydi?

Şüphesiz gerçekten sevenler, takdir edenler vardı. Nitekim bunlar daha sağlığında, ilk kitapları çıktığı zaman seviyeli tanıtma yazıları yazan meslektaşlarıdır. Bunlar da onun bir ötesindeki halkanın mensuplarıdır. Asıl iç halkadaki dostları, yahut dost zannettikleri ise Tanpınar'ı biraz küçümseyerek seyrederler. Sevilmiyor değil, şüphesiz seviyorlardı ama bir sanatkâr olarak, bir hoca olarak takdir ediyorlar mıydı, bundan emin değilim. Çevresinden ve hatıralardan benim edindiğim intiba böyle. Yanılıyor da olabilirim. Ancak bir de çevresiyle ilgili olarak kendi intibaları var. Günlüğünün son sayfalarında, yani ölümüne yakın yazdıkları arasında denemelerinin, hikâyelerinin, şiirlerinin yeteri kadar, hatta hiç ilgi görmediğinden şikâyetçi. Bütün bunları kendisine karşı yapılan bir sükût suikastı olarak görüyor ki haksız da değildir.

Bugün Tanpınar'ın kitapları yaklaşık 18 dile çevriliyor, onun adını taşıyan festivaller düzenleniyor. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz? Bu eşikteki adam günümüz insanına ne söylüyor?

Tanpınar'ın on sekiz dile çevrilmekte olduğunu ben de duydum. Şaşırtıcı, bir o kadar da memnuniyet verici bir haber. Bir Türk romancısının, şairinin, fikir ve edebiyat adamının herhangi bir özel pazarlama faaliyeti olmaksızın böyle uluslararası bir faaliyete konu olması belki de ilk örnektir. Bu bakımdan şaşırtıcı buldum. Aslında Türk aydını ve okuyucusu da Tanpınar'la geç ilgilendi. Ancak 1970'li yıllardan sonra çeşitli eserleri; kültür, siyaset, sanat, edebiyat hakkındaki görüşleri ele alınmaya, münakaşa edilmeye başladı. Pek çok kitabı da o tarihlerden sonra tekrar tekrar basıldı. Şimdi ölümü üzerinden yarım yüzyıl geçti. Edebî eserlerinin sanat değeri daha iyi anlaşıldığı, takdir edildiği gibi insanlık, memleketimiz ve milletimiz hakkındaki görüşleri ve değer yargıları da daha dengeli ve sağlıklı görünüyor.

Tanpınar ile ilgili hâlâ gün yüzüne çıkmamış mektuplar, belgeler var mı?

Bunu ümit edebiliriz tabii. Epey ayrıntılı bir hayat kronolojisi çıkarmaya gayret ettim. Fakat yine de yıllar arasında boşluklar oluyor. Meselâ milletvekilliği sona erdikten sonra Ankara'da, ortaöğretim müfettişi olarak geçirdiği iki yıl ne oldu, bilmiyoruz. Buna benzer daha kısa boşluklar da var. Bunları aydınlatacak belgeler bulunabilir. Tanpınar'ın, kendisine gelen bütün mektupları sakladığı söylenmiştir. Bunların hiçbiri yok. Başkalarına yazdığı mektuplar yayımlanmışsa da beklenmeyen bir yerlerden bunların da yenileri çıkabilir. Başka yeni belgeler zuhur eder mi, bilemiyorum.

Musa İğrek
Kitap Zamanı, Sayı: 51
7  Nisan 2010


6 Nisan 2010 Salı

Afife'de Devlet-Şehir çekişmesi

14:50 Posted by Musa İğrek No comments
Bu yıl 14'üncüsü düzenlenen Yapı Kredi Sigorta Afife Tiyatro Ödülleri'nin 2010 adayları ile özel ödül sahipleri dün Yapı Kredi Plaza'da yapılan toplantıyla açıklandı. Yapı Kredi Sigorta'nın Sanat Danışmanı Haldun Dormen, seçici kurulun bu yıl işlerinin çok zor olduğunu, yaklaşık 360 oyun sahnelendiğini ve bunların hepsini seyretmenin de mümkün olmadığını söyledi. Dormen, gelecek yıl seçim konusunda bir çözüm bulacaklarını belirtti. Bu yıl Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü'ne Gencay Gürün, Nisa Serezli Aşkıner Özel Ödülü'ne Toron Karacaoğlu, Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü'ne Cüneyt Çalışkur (Kredi Kartı Vak'aa-İstanbul Devlet Tiyatrosu), Tiyatroda Yeni Kuşak Özel Ödülü'ne Tiyatroperest-Hayvanat Bahçesi Masalı Ekibi ve Yapı Kredi Sigorta Özel Ödülü'ne T.Yılmaz Öğüt layık görüldü. İstanbul Devlet Tiyatrosu ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Şehir Tiyatroları oyunları arasında bir çekişmenin görüldüğü ödüllerin adaylarını Seçici Kurul Başkanı Tijen Par açıkladı. 14 dalda adayları belirlenen Yapı Kredi Sigorta Afife Tiyatro Ödüleri'nin sahipleri, 26 Nisan'da Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştirilecek ödül töreninde açıklanacak.

Yılın En Başarılı Prodüksiyonu: İmparatorluk Kuranlar (İstanbul Devlet Tiyatrosu), İntiharın Genel Provası (İBB Şehir Tiyatroları), Kafes (İBB Şehir Tiyatroları).

Yılın En Başarılı Yönetmeni: Hakan Çimenser-İmparatorluk Kuranlar (İstanbul Devlet Tiyatrosu), Nurullah Tuncer-İntiharın Genel Provası (İBB Şehir Tiyatroları), Ragıp Yavuz-Mefisto (İBB Şehir Tiyatroları)

Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu: Bülent Emin Yarar-Profesyonel (İstanbul Devlet Tiyatrosu), Hakan Gerçek-Van Gogh (Tiyatro Gerçek), Uğur Polat-Kredi Kartı-Vak'aa (İstanbul Devlet Tiyatrosu)

Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Defne Gürmen Üstün-Düşüş (İBB Şehir Tiyatroları), Defne Halman-Quintet-Bir Dönüşün Beşlemesi (Tiyatro Pera), Zuhal Olcay-Şölen (Tiyatro Stüdyosu)

Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu: Çağlar Yiğitoğulları-Mefisto (İBB Şehir Tiyatroları), Hakan Meriçliler-Pornografi (Dotmarsta Projesi), Uygar Özçelik-İmparatorluk Kuranlar (İstanbul Devlet Tiyatrosu)

Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Rozet Hubeş-Mefisto (İBB Şehir Tiyatroları), Senan Kara-Kafes (İBB Şehir Tiyatroları), Zeyno Eracar-Gül'e Ağıt (Bakırköy Belediye Tiyatroları)

Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu: Mert Turak-Kabare (İBB Şehir Tiyatroları) Serhat Mustafa Kılıç-İntiharın Genel Provası (İBB Şehir Tiyatroları) Zafer Algöz-Vahşet Tanrısı (İstanbul Devlet Tiyatrosu)

Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Kadın Oyuncusu: Hale Akınlı-Dullar (İBB Şehir Tiyatroları) Sevinç Erbulak-Tarla Kuşuydu Juliet (İBB Şehir Tiyatroları) Zerrin Tekindor-Vahşet Tanrısı (İstanbul Devlet Tiyatrosu)

Adayların tam listesi www. zaman.com.tr'de.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

06/04/2010

5 Nisan 2010 Pazartesi

Ankara'yı sanata 'Cer' çekecek

10:22 Posted by Musa İğrek , , , No comments

Tanpınar Beş Şehir'de "Ankara bana daima dasitani ve muharip göründü." der. Şehrin vaziyetini düşününce usta yazara pek çok kimse hak verecektir. Kentin 'resmi' kimliği de üzerinize çöktüğünde aranıza mesafeler girer ister istemez. Büyük kentlerin alâmet-i farikalarından biri olan modern sanat merkezlerinin şehre çokça sıcaklık kattığı, nefes aldırdığı malum. Ama gelin görün ki başkent Ankara kabuğunu kıramadı. Ta ki on yıllık bir düş olan Cer Modern açılana kadar.

Önce biraz kelimelerin peşine düşelim. Arapça bir kelime olan cer, 'çekme, sürükleme' anlamlarına geliyor. Yük kaldırmada kullanılan ceraskal buradan geliyor. Demiryolu taşıtlarının bakımının yapıldığı mekanlara da cer atölyesi deniliyor. Bu anlamıyla tam da Ankara sanat dünyasının ihtiyacı olan bir kelime... Zira Başkent'te sanatseverleri, sanatçıları ve galericileri sürükleyecek bir mekân burası. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından eski vagon tamirhaneleri ve cer atölyelerinin restorasyonuyla ve Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB) desteğiyle hayata geçen Cer Modern, çağdaş müze mimarisinin bir örneği. 1 Nisan'da kapılarını açan mekân, Ankara'ya çok şey katacak. Ankaralılara 'sanat' vaat eden bu ferahfeza mekânın ilk sergisi ise "+ Sonsuz: Ebru Özdemir Koleksiyonu'ndan Bir Seçki".

Kültür Bakanlığı'nın işletmesini 25 yıllığına TÜRSAB'a vererek tamamlanmasını sağladığı Sıhhiye'deki Cer Modern, ilk hafta sonunda pek çok ziyaretçiyi ağırladı. Konu komşudan duyanlar, gazetelerden takip edenler, keşif için gelenler... Kısacası Ankara'da soluklanmak isteyen pek çok kimse yolunu buraya düşürmüştü. Hemen hepsinin dilinde "geç kalınmış bir mekân, Ankara'nın buna çok ihtiyacı vardı" yakınmaları vardı. Cer Modern'i sanatseverler, sanatçılar ve galericiler üçgeninde düşününce nasıl bir açığı kapatacağı hemen kendini ele veriyor.

Cer Modern'i kuşatan ahşabın ve demirin kokusu taptaze; sizi içten içe kendine çekiyor. Işığın ve gölgenin oynaştığı binanın yolunuzu kaybedeceğiniz bir yer olmadığını söyleyelim. 4 bin 500 m², tek parça büyük bir sergi salonu, toplam 11.500 m² kapalı alanda süreli sergiler galerisi, fotoğraf galerisi, müze mağazası, konferans salonu, kütüphanesi ve en önemlisi sanatçı rezidanslarıyla derli toplu bir mekan burası. Geniş avlusunda ise tiyatrolar ve konserler düzenlenecek.

Cer Modern'in Döne Otyam ve Deniz Artun'un küratörlüğünü yaptığı ilk sergisi "+ Sonsuz: Ebru Özdemir Koleksiyonu'ndan Bir Seçki" sanat tarihini, "birbirini kovalayan sanat akımları, dâhi sanatçıların yaşamları ve yapıtları ya da ikonlaşmış şaheserler üzerinden değil, koleksiyonerler üzerinden okumayı" tercih ediyor. Sergide Erol Akyavaş, Nejad Devrim, Ömer Uluç, Nuri İyem, Sarkis, Adnan Çoker, İnci Eviner, Burhan Doğançay, Murat Morova gibi sanatçılara ait 113 eser var.

Usta öykücü Bilge Karasu, Akyavaş'ın eserlerinden hareketle şöyle bir soru nakleder: "Sanatçı, dünyayı kendince, baştan kurar düzenlerken, tasarlayabildiği yollarla kime ne öğretir? Bunun da yanıtı yok 'belli olmazdan' öte." Özneyi değiştirip soruyu soralım: Cer Modern sanat adına neler kuracak, neler tasarlayacak, neler öğretecek? 'Belli olmaz', ama iyi şeyler olacağı kesin. Cer Modern salı-pazar 10.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. (0312 310 00 00)

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

05/04/2010

4 Nisan 2010 Pazar

Yayınevlerinin lokomotif kitapları

13:46 Posted by Musa İğrek , , No comments

Münzevi yazar J. D. Salinger'ın Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının kahramanı Holden Caulfield, "Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp, konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir." der. Bu 'sıcak, samimi' ölçütü aklınızın bir kenarına iliştirin. Önce iki alıntı. Usta yazar Selim İleri bir yazısında "Edebiyat dünyamız değilse bile, yayın dünyamız 'çoksatar'da kilitlendi gibime geliyor. Edebiyatımızın onurunu ayakta tutan 'küçük' yayınevleri, babayiğit bir iki 'büyük' yayınevi olmasa, Türkçe edebî verimler silinip gidecek. Okurlara da şaşmamak elde değil: Çok satarlar arasında sizi, kitabınızı göremediklerinde neredeyse burun kıvırıyorlar, sen de yazar mısın?! gibilerinden. Yanıt yetiştiremiyorsunuz.", eleştirmen Semih Gümüş ise "İnsan şu soruyu sormadan edemiyor: Niçin bizim yüzüne bile bakmadığımız bazı kitapları birileri peynir ekmek gibi alıyor ve bizim sevdiğimiz kitaplar bin bile satamazken ötekiler çok satıyor?" diyordu. Çok satarlarla ilgili bir haber okumayacağınızı hemen söyleyelim. Malum çoksatar kelimesini duyup dudak bükenler az olmadığı gibi bu listeleri kutsal bir metin gibi algılayıp peşlerine düşenler de yok değil.

Son zamanlarda kitabevlerine uğrayanlar ya da yayınevlerinin sitelerine girenler "Hep Okunacak Kitaplar" başlığı altında yeni yeni varlık gösteren bir ibareyle karşılaşmışlardır. Bu raftaki kitapların rüşdünü ispatladıklarına, yıllar geçse de ilk günkü zevki vereceklerine işaret edilir gizliden gizliye. Madalyonun öteki yüzüne baktığımızda bunlar yayınevlerini besleyen, basımı yıllar yılı yapılacak kitaplardır bir bakıma. Adına lokomotif kitaplar diyebileceğimiz bu eserler yayınevinin göz bebeğidir. Kimselere kaptırmak istemezler. Zira kitap başını almış gidiyordur, yayınevinin de çarkı biraz onunla dönüyordur.

Türkiye'de her geçen gün halkasını genişleten yayıncılık sektörü özellikle 2000'den sonra büyük bir kırılma yaşadı. Gerek anlayış gerek nitelikli kitaplar yayımlama gerekse pazarlama teknikleriyle (ki bazen dudak uçuklatacak cinsten) okura çengeli takmanın peşinde. Bir edebiyat okuru olarak bir romanın ya da şiir kitabının çok satar oluşu beni ilgilendirmez diyebilirsiniz ama yayınevlerinin 'ekmek parası' için bazı kaygıları taşıması gayet doğal. Zira çark dönmek zorunda. Bunun için yayınevi yazarını gazete sayfalarında, imza günlerinde, billboardlarda, televizyonlarda sunmak, yeni mecralar açıp daha geniş kitlelere ulaştırmak için pek çok çaba sarf eder. Selim İleri'yi ve Semih Gümüş'ü buluşturan, biraz da hayrete düşüren bu çok satar kitapların ne derece nitelikli olduğu ve onları tepelere taşıyan gücün nasıl açıklanacağı.

Yazarıyla bütünleşmiş yayınevleri var
İbreyi bu kez yayıncılara çevirdik. Yayın dünyasında epey yaşlanan, yeni yeni büyüyen yayınevleri kuruldukları günden bu yana hangi kitapları çok bastı, onları besleyen bir nevi lokomotif vazifesi gören kitapları hangileri? Aynayı yayıncılara tutup biraz nabız yokladık. Kuruldukları günden bu yana en çok satan ilk beş kitaplarını sorduk. Kimi bu bilgiyi vermeye çekindi, sessiz kaldı. Kimi sadece kitapların ismini verdi, rakamlarını kendine sakladı.

Yayınevlerinin lokomotif kitapları listesini alt alta dizince, okur, yazar ve yayıncı üçgeninde dikkatle incelenesi bir tablo çıktı. Popüler kitap basan yayınevlerinin kitapları yüz binlere ulaşırken, edebiyat ağırlıklı kitap basan yayınevlerinin satışları maalesef pek yukarılarda uçuşmuyor. Bu pek şaşırtıcı değildi. Artık yazarıyla bütünleşmiş yayınevleri var. Son dönemdeki yazar geçişleriyle rakamları değişen yayınevleri de dikkat çekiyor. Can Yayınları'nı Şeker Portakalı, YKY'yi Sabahattin Ali'nin eserleri (çoğu kimse Sait Faik olarak zannetse de), Kaynak Yayınları'nı M. Fethullah Gülen'in kitapları, İletişim Yayınları'nı Orhan Pamuk'un romanları, Doğan Kitab'ı ise Elif Şafak'ın eserleri sürüklüyor diyebiliriz. Listenin geneli öyle korkulduğu gibi değil. Salinger'ın kahramanı Caulfield gibi içinizde telefon etme isteği uyandıracak pek çok yazar var. Yüz binleri aşan satış rakamları yayın dünyasında, okur ve yazar cephesinde, son 25-30 yılda nelerin değiştiğini, ne yöne aktığını 'gören' için ele veriyor.

Can Yayınları
Şeker Portakalı, Jose Mauro de Vasconcelos; 350 bin

Simyacı, Paulo Coelho; 300 bin

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell; 290 bin

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, Susanna Tamaro; 275 bin

Gülünün Solduğu Akşam, Erdal Öz; 100 bin

Yapı Kredi Yayınları
'Kuyucaklı Yusuf' ve 'Kürk Mantolu Madonna', Sabahattin Ali

Bütün Şiirleri, Orhan Veli

'Harry Potter ve Melez Prens' ve 'Harry Potter ve Ölüm Yadigarları', J.K. Rowling

İnce Memed, Yaşar Kemal

Nâzım Hikmet'in şiir kitapları

Timaş Yayınları
Metal Fırtına, 600 bin

Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek, İlber Ortaylı; 250 bin

Kıl Beni Ey Namaz, Senai Demirci; 250 bin

Kayıp Gül, Serdar Özkan; 200 bin

Abdulhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan; 170 bin

Kaynak Yayın Grubu
Sükutun Çığlıkları, M. Fethullah Gülen; 182 bin

Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz, Reşit Haylamaz; 181 bin

Namazı Anlayarak Kılmak, Prof. Dr. Davut Aydüz; 178 bin

Fikir Atlası, M. Fethullah Gülen; 177 bin

Kendi İklimimiz, M. Fethullah Gülen; 136 bin

İthaki Yayınları
Esir Şehrin İnsanları, Kemal Tahir

Hurinin Çocukları, John Ronald Reuel Tolkien

Edgar Allan Poe Bütün Hikayeleri, Edgar Allan Poe

Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık, Mehmed Uzun

Koralin ve Gizli Dünya, Neil Gaiman

İletişim Yayınları
Orhan Pamuk'un kitapları ('Yeni Hayat', 'Benim Adım Kırmızı', 'Kar', 'Masumiyet Müzesi' ve 'İstanbul; Hatıralar ve Şehir')

Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Kiralık Konak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar

Tutunamayanlar, Oğuz Atay

NTV Yayınları
Cahillikler Kitabı – 1, John Lloyd, John Mitchinson; 176 bin

Macbeth, William Shakespeare; 40 bin

Suç Ve Ceza, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski; 30 bin

Dava, Franz Kafka; 28 bin

Gelecek 50 Yıl, Kolektif; 24 bin

Sel Yayıncılık
Felsefenin Tesellisi, Alain de Botton

Hakkari'de Bir Mevsim, Ferit Edgü

Kayıp Kentin Yakışıklısı, Yılmaz Erdoğan

Elma, Enis Batur

Soğukkanlılıkla, Truman Capote

Kitap Yayınevi
Topkapı Sarayında Yaşam, Albertus Bobovius ya da Santuri Ali Ufkî Bey'in Anıları; 3.500

Dünya Tarihinde Türkler, Carter v. Findley; 3.300

Size Ölmeyi Emrediyorum, Edward J. Erickson; 2.900

Kedilerin Dokuz Duygusal Canı, Jeffrey Moussaief Mason; 2.500

Keseden Bankaya Tezgahtan Borsaya, Larry Allen; 2.300

Turkuaz
Velev ki Ciddiyim, Gülse Birsel

Safran Sarı, İnci Aral

Yalancı Tanıklar Kahvesi, Vedat Türkali

Sadakat, İnci Aral

Yolda, Buket Uzuner

Doğan Kitap
Aşk, Elif Şafak

Efendi-1, Soner Yalçın

Bay Pipo, Soner Yalçın-Doğan Yurdakul

Git Kendini Çok Sevdirmeden, Tuna Kiremitçi

Siyah Süt, Elif Şafak

Nesil Yayınları
Sabah Namazına Nasıl Kalkılır?, Cemil Tokpınar; 1.825.000

Kendini Arayan Adam, Halit Ertuğrul; 900 bin

Düzceli Mehmet, Halit Ertuğrul; 313 bin

Başkasının Günahına Ağlayan Adam, Vehbi Vakkasoğlu; 240 bin

Ömür Boyu Aşk, Cemil Tokpınar; 204 bin

Everest Yayınları
'Veda', 'Umut', 'Türkan', Ayşe Kulin

İstanbullular, Buket Uzuner

Muz Sesleri, Ece Temelkuran

'Uçurtma Avcısı', 'Bin Muhteşem Güneş'; Khaled Hosseini

Kapı Yayınları
Katre-i Matem, İskender Pala

'Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk' ve 'İki Darbe Arasında', İskender Pala

Kültür AŞ
İstanbul Kent Belleği, Prof. Dr. S. Özgencil Yıldırım, Yard. Doç. Dr. Dilay Güney; 3681

Kültür Başkenti, Tuna Köprülü; 3200

Osmanlı Sanatı Türkiye'nin Ressamları; Adolphe Thalasso, 850

Dersaadet, Adolphe Thalasso, Fausto Zonaro; 217

İstanbul'un Yüzleri Serisi, Kolektif; 450


Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
04/04/2010