29 Mart 2010 Pazartesi

Adana'da 'kayda değer' bir festival

Akşamın karanlığı iyice çökmüştü. Kelimeleri gürültüde eriyip gidiyordu. Köprüye doğru gidenleri işaret ederek yanındakine sordu: "Bir bakalım hele bu insanlar nereye gidiyor?". Öteki istifini bozmadan, "Kayda değer bir şey var mı ki?" diye karşılık verdi. Bir müddet etrafı süzdü. Meraklı bakışları gittikçe büyüdü. Çok vakit geçirmeden, gecenin ışıltısına dikkat kesilmiş çocuklarını da yanlarına katarak kentteki neşeye onlar da dâhil oldular. Zira olan bitenler, kayda değer bir şeylerin alâmetiydi.

İçinden nehir geçen şehirlerin coşkusuna diyecek yok. Karşınızda portakal çiçeği kokulu bir kent ve Çukurova'nın bereketini yansıtan kalabalık varsa orada 'iyi şeylerin' olduğunu hemen hissedeceksiniz. Yukarıdaki diyalog, Seyhan Nehri'nin hemen kıyısında 12. Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali'ne doğru tabiri yerindeyse 'koşturanlar'dan olan iki Adanalıya aitti. Şehri günler öncesinden hareketlendirmeye başlayan festivale başka şehirlerde çokça göremeyeceğiniz bir ilgi vardı.

Bir ay boyunca sürecek festival, HiltonSA Oteli'nde 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü'nde İtalyan Grup Studio Festi'nin açılış gösterisiyle başladı. Geceye Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Adana Valisi İlhan Atış, Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin ve çok sayıda davetli katıldı. Cumhuriyet tarihinde devlet tiyatrolarının yaşadığı en hızlı sahne açma dönemini yaşadıklarını söyleyen Günay, "Türkiye ne kadar çok kültür merkezine, ne kadar çok sanat merkezine, ne kadar çok kültür etkinliğine kavuşabilir ve ne kadar halkla paylaşılabilirse yaşam kalitemiz o kadar yukarı çıkar." dedi. Güler Sabancı, yerel bir tiyatro şenliği olarak yola çıkan bir festivalin uluslararası bir yapıya kavuşmasından dolayı büyük gurur duyduğunu belirtti. Konuşmaların ardından tiyatro sanatının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş ustalara minnet ve saygı sunmak amacıyla verilen "Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü"nün bu yılki sahibi usta tiyatrocu Müşfik Kenter'e ödülü takdim edildi.

GÜNLER ÖNCESİNDEN TÜKENEN BİLETLER

Adanalıların festivali gitgide daha çok 'hissettiğini' söylemek mümkün. Festival on iki yıl önce ilk kez düzenlendiğinde Sakıp Sabancı, salonlar dolmazsa gelen sanatçılara ayıp olmasın diye kurumlarında çalışanları alıp götürürmüş. Şimdi gelinen noktada ise biletler satışa çıkar çıkmaz Adanalı sanatseverlerin yoğun ilgisiyle hemen tükeniyor. Festival için tüm Adana seferber oluyor diyebiliriz; üniversite öğrencileri, Adana Devlet Tiyatrosu'nun temizlik işlerinden sorumlu elemanları, herkes festivalin havasına kendini kaptırmış. Yayan yapıldak yola düşenler mi dersiniz, konu komşuyu toplayıp gelenler mi? Studio Festi'nin Seyhan Nehri üzerinde gerçekleştirdiği 'Elementlerin Uyumu' adlı yaklaşık bir saat süren gösteri pek ışıltılıydı.

Festivale Türkiye'den, Fransa'dan, Almanya'dan, İsviçre'den, Japonya'dan, Küba'dan, Tuva Özerk Cumhuriyeti'nden, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden, İspanya'dan ve İtalya'dan toplam on sekiz grup katılıyor. Festivalde 12'si yabancı, 9'u yerli olmak üzere 21 oyun sergilenecek. Oyunlar, Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi'ni mekân tutacak. Sanatseverler, festival süresince çeşitli etkinlikleri tarihi Taşköprü'de izleme olanağı bulacak. Beş tiyatro grubunun oyunları da Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi'nde sergilenecek. Böylece İstanbullu sanatseverler de festivale ortak olacak.

Musa İğrek, Adana
Zaman Gazetesi
29/03/2010

28 Mart 2010 Pazar

Ödülü, denemeciler adına alıyorum

Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün sahibi eleştirmen ve denemeci Nurdan Gürbilek önceki gün Pera Müzesi'nde düzenlenen bir törenle ödülünü aldı. Cevat Çapan, Jale Parla, Nüket Esen, Semih Gümüş, Enis Batur, Feride Çiçekoğlu ve Zeynep Çağlıyor'dan oluşan jüri, Gürbilek'in "Türkiye edebiyatının bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı ve bu coğrafyanın belirleyici öğelerinden endişe konusuna getirdiği çok boyutlu açılım" gerekçesiyle ödüle değer görüldüğünü belirtti. Sahneye ilk olarak Erdal Öz'ün oğlu Can Öz geldi. Barkovizyonda Erdal Öz'ün fotoğrafları görünürken, oğlu, babasının nasıl bir yayıncı olduğunu açıkladı. Öz, konuşmasında "Ödülün Gürbilek'e verilmesinin olağanüstü bir seçim olduğunu" söyledi. "Nurdan Gürbilek yaptığı işle edebiyatın bu alanında ne kadar yaratıcı olunabileceğini gösterdi." diyen Çapan'ın konuşmasının ardından sahneye ödülünü almak üzere Nurdan Gürbilek geldi. Gürbilek, "Bu ödülü deneme yazan, eleştiriye emeği geçen ve dünyaya eleştirel gözlerle bakan tüm arkadaşlarım adına alıyorum." dedi.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
28/03/2010

Yazarların rotası büyük yayınevlerine çevrildi

İyi yazar, okurunu nerde olursa olsun bulur. Lakin yazar sürekli yayınevi değiştirince sadık okurun kafası da karışır. Çok mühim olmasa da bir çırpıda, sevdiği yazarın yayınevini söyleyememe ağırlığı üzerine düşer bazen. Okur, yazar ve yayıncı tebdil-i mekânda hayır olduğu gibi, tebdil-i yayınevinde de hayır olduğu düşüncesine tutunur. Son dönemlerde artık adı yayınevi ile özdeşleşmiş yazarlar yollarını ayırırken, dağınık halde duranlar da bir bir toparlanma ihtiyacı hissediyor. Dağıtım sorunu, baskı adedi, telif sorunları, reklam gibi nedenlerle yayınevi ile 'şiddetli geçimsizlik' yaşayıp da yolunu değiştirenleri de listeye eklemeniz mümkün. Daha da önemlisi, ortalıkta yazarların yüksek transfer ücretleriyle yayınevlerini değiştirdikleri dedikoduları dolanıp duruyor.

Geçtiğimiz birkaç yılı sakin geçiren yayın dünyası, geçen yıl iki önemli transferle hareketleneceğinin işaretlerini vermişti aslında. Elif Şafak Metis'ten Doğan Kitap'a, Selim İleri yedi yıldır çalıştığı Doğan Kitap'tan Everest'e, Hilmi Yavuz da düzyazıları ve henüz kitaplaşmamış makale ve denemeleriyle Timaş Yayınları'na geçmişti. Sonrasında sanki kapılar açılmışçasına edebiyat dünyasında bir hareketlilik başladı. Geçtiğimiz aylarda polisiye yazarı Ahmet Ümit, uzun yıllar birlikte olduğu Doğan Kitap'tan ayrılarak Everest Yayınları'na geçti. Perihan Mağden de Can Yayınları'ndayken yeni romanını Doğan Kitap'tan yayımladı. İş Bankası Kültür Yayınları da bu geçişlerde talep gören yayınevlerinden. Kitapları Kanat Kitap'tan çıkan Necati Tosuner, Kasırganın Gözü adlı romanıyla, Sunay Akın da dağınık bir halde olan kitaplarıyla İş Kültür'e geçti.

Everest Yayınları, Selim İleri ve Ahmet Ümit ile yetinmeyip daha önce YKY'de olan şair Ömer Erdem ile kitapları Kanat Kitap'tan çıkan Osman Necmi Gürmen'i de kadrosuna dahil etti. Timaş Yayınları da yıllardır kitap yayımlamayan şair Cahit Koytak'ı ikna ederek bünyesinde bir şiir dizisine başladı. Genç şairlere yer verecek olan Timaş, Cafer Keklikçi'nin ardından Fatma Çolak ve Ercan Yılmaz'ın kitaplarını yayımlayacak. Halil İnalcık ve Fuat Sezgin'in yeni kitaplarını da Timaş'ta göreceğiz.

Tabloya şöyle bir göz atınca yazarlar büyük yayınevlerine doğru hareketlenmiş görünüyor. Malum büyük yayınevleri yazarını gazete sayfalarında, imza günlerinde, billboardlarda, televizyonlarda sunmak, yeni mecralar açıp daha geniş kitlelere ulaştırmak için çaba sarf ediyor. İş Kültür Yayınları'ndan Rengin Karan, kimseye teklif götürmediklerini, Everest Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Sırma Köksal ise yazarlara transfer için yüksek rakamlar ödemediklerini söylüyor. Yazar ajanı Barbaros Altuğ ise bu geçişlerin bir kan yenilenmesi olduğunu belirtiyor.

'Korkunç rakamlar ödemedik'

Sırma Köksal (Everest Yayınları Yayın Yönetmeni): Yazarlar niye bize geliyor? Birincisi köşemize oturup yazarın bize gelmesini beklemeyiz. Bizimle çalışmasını istediğimiz yazarlarla direkt görüşmelerimizi aksatmayız. Bize geçen yazarlar heyecanlı olduğumuzu söylüyorlar. Özenli bir editörlük yapıyoruz. Dağıtımda ve tanıtımda emeğimizi ortaya koyuyoruz. Hiçbir transfer ücreti ödemiyoruz. Hiçbir yazara kendi yayınevini bırak bize gel diye bir para ödemedik. Sonuçta bu futbol transferi değil. Belki yazara avans ödenebilir ama bu piyasada konuşulduğu gibi yüksek, korkunç rakamlar değil.

'Kimseye teklif götürmedik'

Rengin Karan (İş Kültür Yayınları Genel Koordinasyon Sorumlusu): Yayınevi olarak kimseye teklif götürmedik. Yazarlar kendileri bize gelmek istedi. Kötü bir durumda olan bir yayınevinin yazarlarını alalım diye bir politikamız asla olmadı. Çok yüksek ücretlerle alındılar türünden laflar dolaşıyor. Böyle bir şey söz konusu değil. Yayınevimizin ödeme politikası ne ise yeni yazarlarımıza da onu uyguladık. Bize geçmek isteyen yazarlara da kapımız hep açıktır.

'Değişiklik kan yenilenmesidir'

Barbaros Altuğ (Yazar Ajanı): Bağlı bulundukları yayınevleri yazarların isteklerini kaldıramaz olur ve kendilerine daha önem verecek yayınevlerine geçmek isterler. İkincisi, yazar artık büyümüştür. Mesela Elif Şafak gibi. Metis neticede butik yayınevleri kategorisinde. Yazar, 500 bin satan bir yazarı kaldıramayacak düzeyde olduğu için daha büyük reklam kapasitesi olan bir yayınevine geçmek ister. Bu bir kan yenilenmesidir. Transfer olan yazara yeni yayınevi daha çok ilgi gösterir. Her yayınevinin farklı bir okur kitlesi de vardır. Yeni bir okur kitlesine kavuşur, eski eserleri de yeniden keşfedilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

27/03/2010

25 Mart 2010 Perşembe

Sarkis yine bir hesaplaşmada

01:09 Posted by Musa İğrek , , No comments

Bu yıl çağdaş sanatın usta ismi Sarkis için bereketli geçiyor. Bir ağacın meyveleri gibi patır patır düşen sergilerine yetişmek zor olsa da her sergisinde yeni şeyler söylüyor sanatçı. Sarkis'in (Sarkis Zabunyan) son durağı Galerist. 'Opus' adlı sergide, sanatçının son dönemde ürettiği mimarı planlar ve neon yazıları yer alıyor. Mekânlarla didişmeyi ve hesaplaşmayı seven Sarkis, Galerist'in ferah feza mekanında yine aynı yolu denemiş. İstanbul Modern Müzesi'ndeki 'Site' sergisi, Mimar Sinan'ın son eserlerinden Atik Valide Külliyesi'ne kurduğu altın varaklı inşaat iskelesi ve Fransızları zorlu bir süreçten sonra ikna ederek açtığı (halen devam eden) Centre Georges Pompidou'daki Pasage sergisi bu mekan müdahalelerinin en bariz örneklerinden.

ELEŞTİRİ YİNE DEVREDE

Sarkis Opus'ta bir çocuk coşkunluğunu andıran suluboya parmak izleriyle dünyanın pek çok yerinden mimari yapıları yorumluyor. Bu çalışmalara galerinin duvarlarında eleştirinin devreye girdiği neon yazılar eşlik ediyor. Mimari yapıları da çerçeve içine alan neonlar ve suluboya işler bir mimarın atölyesinden çıkmış işleri andırıyor. Mimar Sinan'dan yola çıkan Sarkis, usta mimarın en önemli eserlerini, Selimiye Camii'ni, Atik Valide Külliyesi'ni, kimi Bizans Ayasofya, Rumeli Hisarı, Bursa Ulucamii gibi Osmanlı mimarisinin incelikli binalarını renkli parmak izleriyle takip ediyor. Bunun yanında Japonya'daki Ryoan-ji Tapınağı'nı ve Hindistan'da bulunan Ajanta Mağaraları'nı, modern mimarinin önemli isimlerinden Le Corbusier'nin Ronchamp'teki katedralini, Libeskind'ın Berlin'deki Jewish Museum'unu ve hayranlık duyduğu başka bir mimar olan Louis Khan'ın yapıtlarından Bangladeş'Teki Parlamento Külliyesi'ni OPUS sergisinde bir araya getiriyor.

Galerinin odacıkları arasında 'sade' ve 'aydınlık' bir geçiş sağlayan sergide neon ışıkları altında durup Sarkis'in incelikli neon yazıları arasında kendinizi kaybetmeniz mümkün. Sanatçı muhalif duruşu, eleştirel işleriyle yoğun göndermeler yapıyor. Meraklısına söyleyelim. Sarkis, bu yıl içinde Cenevre Çağdaş Sanat Müzesi ve Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat'ın da aralarında bulunduğu mekanlarda kişisel sergiler gerçekleştirecek. Sergi, İstiklal Caddesi'nde artık bir sanat apartmanına dönen Mısır Apartmanı'nda 10 Nisan'a kadar görülebilir. (0212 2448230)

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

25/03/2010

22 Mart 2010 Pazartesi

Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmed Paşa'yı sevmez miydi?

Türk resim sanatının ilk kuşağıdır Şeker Ahmed, Osman Hamdi ve Süleyman Seyyid. Bu üç ressam, sultanın omuz vermesiyle Paris'e doğru yollara koyulur, orada usta sanatçılardan bir süre eğitim alırlar. Pek çok ressamla tanışırlar. Sanat anlayışları da gelişir. Şeker Ahmed manzara, Süleyman Seyyid natürmort ve Osman Hamdi figür resmine eğilir. Kendi üsluplarını kurmaya çalışırlar. Daha sonra 'yurda' dönerler. Osman Hamdi daha çok oryantalist konular üzerine eserler verir. Talih bu ya ne Şeker Ahmed Paşa ne de Süleyman Seyyid, Osman Hamdi kadar bilinmez. Hikâye burada bitmez tabii.

Yıl 1883... Türkiye'nin ilk güzel sanatlar akademisi, Sanayi-i Nefise-i Mekteb-i Âlisi (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) kurulur. Kurumun müdürlüğüne Osman Hamdi getirilir. Osman Hamdi Bey'in döneminde okulda Adolphe Thalasso, Salvator Valeri, Leonardo de Mango, Philippo Bello gibi hocalar ders vermektedir. Bu sanatçılar da Osman Hamdi Bey gibi oryantalist konular üzerine çalışmaktadırlar. Buraya kadar her şey yerli yerinde gibi gözükse de 'böyle bir okulda Şeker Ahmed Paşa ve Süleyman Seyyid gibi iki usta ressamın neden hocalık yapmadığı' kışkırtıcı sualini fısıldamanın tam yeridir. Sorunun cevabı, İş Bankası Kibele Sanat Galerisi'nde açılan "Hoca Ressamlar, Ressam Hocalar: Sanayi-i Nefise'den MSGSÜ'ye Akademi Resim Hocaları" adlı sergide saklı diyebiliriz.

'Hoca Ressamlar, Ressam Hocalar' sergisi Türk sanatının 127 yıllık serüvenini ortaya koyuyor. Sergide kurulduğu günden bu yana yolu akademiden geçen seksen beş sanatçının eserleri var. Osman Hamdi Bey'den Halil Paşa'ya, Ömer Adil'den Mihri (Müşfik) Hanım'a, İbrahim Çallı'dan Namık İsmail'e, Avni Lifij'den Cemal Tollu'ya, Bedri Rahmi'den Adnan Çoker'e, Devrim Erbil'den Neşe Erdok'a çok sayıda sanatçının işleri bir arada sunuluyor. Çeşitli koleksiyonlardan derlenen eserler, halen okulda görev yapan hocaların işlerine kadar uzanıyor. Sergide yıllar içinde sanat ortamının ne yönde ilerlediğini, öncü tavırları, toplumsal ve kültürel alandaki dönüşümleri, yeni arayışları bir bir okumak mümkün.

Türk resim sanatının tarihi resmi geçide çıkmış

Yukarıdaki kışkırtıcı soruya dönelim. Serginin kataloğunu hazırlayan akademisyen Burcu Pelvanoğlu, Osman Hamdi Bey'in oryantalist konular üzerine eser veren, kısacası kendi tarzını çalışan ressamlara yer vermesinin kaçınılmaz olduğunu söyleyerek şöyle devam ediyor: "Osman Hamdi Bey'in döneminde Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid ve Hüseyin Zekai Paşa'nın da sanat ortamında aktif olduğu bilinmektedir. Şeker Ahmet ve Süleyman Seyyid, Paris'te tıpkı Osman Hamdi Bey gibi akademik eğitimden geçmiş, fakat Paris'te bulundukları yıllarda Barbizon Okulu'nun etkisinde kalarak manzara ve natürmorta yönelmiş sanatçılardır. Dolayısıyla Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmed Paşa ve Süleyman Seyyid'i, yıllardır yazıldığı gibi, figür ressamı olmadıkları için değil, kendi konularından uzak oldukları için hoca olarak görevlendirmemiş olmalıdır." Osman Hamdi Bey'in 'yandaş' tavrı o dönemde de eleştirilmişti. Ali Sami Boyar, yıllar sonra M. Valeri'yi kastederek "Merhum Hamdi Bey bilmem onun nesini beğenmiş de mektebe hoca olarak almıştı." diye söylenir. Ne demişti Cemal Süreya 'Tabanca' isimli şiirinde: "Tutalım yanılıp ateş ettiniz/ Şeker Ahmed Paşa'nın resimlerini/ Eski hececilerin şiirlerini bir de/ Ben çok seviyorum siz de seviniz." Yoksa Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmed Paşa'yı sevmez miydi? Akademide hocalık yapmaması da buna bağlanabilir mi?

Türk resim sanatının tarihini yazan kurumun sergisine bir yolunu bulup uğrayın. 1954'te Kuyucu Murat Paşa Medresesi'nde açılan "Yirmi Yeni Türk Ressamı" adlı serginin davet metninde dediği gibi "sergiye aracısız, içinize doğduğu gibi hüküm vermeye buyurun". Sergi 24 Nisan'a kadar görülebilir. (0212 316 15 80)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
22/03/2010

18 Mart 2010 Perşembe

'Kırılgan bir feminizmim var'

10:46 Posted by Musa İğrek , No comments
Onu bir eylemde bildiri okurken ya da bir özgürlük çağrısında bulunurken mutlaka görmüşsünüzdür. Kadın hakları savunucusu kimliğiyle ön plana çıkmış olsa da günümüzün usta öykücüleri arasında. Aktivist ve yazar Yıldız Ramazanoğlu yeni kitabını yayımladı. 'Angelika' (Timaş Yayınları), Ramazanoğlu'nun dünyasını çokça aralıyor diyebiliriz, zira yazar bu kez kahramanlarının hepsini kendi hayatından seçmiş. Ramazanoğlu ile yedi öyküden oluşan Angelika'yı konuştuk.

Virginia Woolf 'Kendine Ait Bir Oda' kitabında "Para kazanın , kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!.." diyor. Angelika'daki öykü kahramanlarınız ın hepsi bu çağrıyı duymuş gibi, çoğu yazmakla bir şekilde ilintili kadınlar, nedir bu yazma arzusu?

Biraz yavaşlayıp 'neydi' o duygusuyla geçip gidenlere hayretle yeniden bakmak galiba. Bazı ayrıntılardaki büyüyü kayıt altına alıp yeniden okumak. Her kelime eylemin ve anlamanın parçası. Yazmayı bir çeşit okumaya, harekete geçmeye dahil edebiliriz aslında.

Angelika'da, yazmak isteyen erkek olduğunda tüm kapıların ardına kadar açıldığını, ama kadına gelince bunun bir hastalık belirtisi, bir muamma olarak görüldüğünü söylüyorsunuz. Bu hakikaten öyle mi?

'Sinemacı Kadınlar' hikâyesinde bu epeyce tartışılıyor. Sezar'ın hakkı da verilmiş sanki. Hepimiz biliriz, özellikle de akademik tez yazan erkeklerin ailedeki kutsal yerini, korunaklı odasını, hizmeti hak eden çabasını, herkesi susturma hakkını. Ama iş edebiyata gelince kabul, erkek için de hayat zorlaşır. Kadının varlığı ise makbul biri olacaksa evde toplumda sıvı gibi yayılsın istenir, bir masanın başına tek parça halinde oturması zaman alır.

Roland Barthes yazmanın sebebini pek çok maddede açıklar. Kahramanlarınızdan biri de "Yazdıklarım hiç yayımlanmasa da yazıyor olmam çok önemliydi. Yapmak istediğimi yapabilmiş olmanın zaferi." diye bir cümle kuruyor. Ramazanoğlu'nun yazma nedeni nerede duruyor?

Hayatı anlamlı kılmanın yollarından biri. İyileşmenin, teselli olmanın, sarmaşık gibi yaşama tutunmanın, bazı anları parlatıp dolaşıma sokmanın. Rumi der ki: Herkes bir hayale kapılmış, saklı defineyi bulmak için bir köşeyi eşip durmada. Benim definem içi kaynayan sönük anlar.

Feminizmin sembol rengi mor bir kapak ve baştan ayağa kadın kahramanlar... Bazı öykülerinizde de kahramanlar, Virginia Woolf, Sylvia Plath, Halide Edip, Simon de Beauvoir, Fatma Aliye ile yan yana, erkekler ise çokça silik. Neden bu ısrarcılık?

İdeolojik bir şey yok. Yazma evrenimde beni etkileyen birkaç hakiki kadından söz etmek istedim o kadar. Feminizmin bayrağını dalgalandırmadım coşkuyla ama içinden geçtiğimiz süreçlerin daha çok kadınları hırpalaması dikkat çekici. İslam'ın daha fazlasını vaat ettiğini bilmek yolun bir şekilde kapatıldığını görmeme engel değil. Çok parçalı ve kırılgan bir feminizmim var.

Öykülerinizde bir ülkede öteki olmak, kadın olmak, özgürlük, yabancılık, taciz gibi toplumsal yaralar hep merkezde, sadece bu tür konulara eğilen bir edebiyatın artısı, eksisi nedir?

"Sadece bu tür konular" dediğimiz şey zaten hayatın kendisi. Her şey hayatla aynı anda. Edebi metinlerde toplumsal gerçekliklerin ve etkileşimlerin, sosyal zeminin ayıklanması, çok fazla soyut temalara yönelinmesi bir tercih. Kalbe aykırı gelen şeylerin yazarak, şimdiki zamanın tam ortasında aşındırılması da başka bir tercih.

'Kahramanların hepsi hayatımdan'

Bu kitabınız çokça otobiyografik özellikler taşıyor sanki... Bunun yanında öykü kişilerinizi yazarken onlara hangi mesafeden bakıyorsunuz?

Bu kez mesafeler fazla aşıldı. Kahramanların hepsi de hayatımdan. Zamandan başka mesafe yok diyebilirim. Kurguyla gerçeklik iç içe.

'Hüküm' adlı öykünüzün sonu "Şehrazat'a özenip anlattığım hikâyeyi sonuna kadar dinleyen var mı, inanan peki?" sorusuyla bitiyor. Bunu bir yazar olarak kendinize sorduğunuzda, okunmak, hikâyelerinizdeki gerçeklik vs. nasıl bir manzara çıkıyor?

Yazar okurun beklentilerine göre imal etmez. Bu yüzden ürün değil yazdıklarım. Hedef kitle kimdir düşüncesiyle başlamıyorum yazmaya. Kitapta kadın üzerinden insana dair birkaç küçük kesit vermeye çalıştım. Kahramanların kadın diye görünmesi kendiliğinden gelişti.

Kitapta evlilik için eğitimini yarıda bırakmış, sizin tabirinizle 'fenafil koca' olmuş kadınlardan, mutlu ailelerden söz ediyorsunuz. Bu, Tolstoy'un Anna Karenina romanının ilk cümlesini akla getiriyor: "Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendisine özgü farklı bir mutsuzluğu vardır." Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Ailede sabır ve fedakârlık beklenir ama bir yere kadar. Kimsenin müstakil varlığı, hayalleri, hedefleri geri çekilip yok olmamalı. Birinin ötekinde erimesi şiirsel değil, zalimane gelir bana. Bu çocuk için de geçerli.

Angelika'da Henri Matisse, Joan Miro, Kurosawa... Filmler, sergiler vs. var. Edebiyatta disiplinlerarasılıktan mı yanasınız? Edebiyatın sinema ve plastik sanatlarla haşır neşir olması nasıl bir zenginlik katıyor?

Her sanatın kökeninde güçlü bir hikâye vardır. Anlatılmak istenen bir durum, hissiyat ya da olay. Bütün hikâyeler birbirinden esinlenir, beslenir. Bir derdi meselesi olan insanlar güçleri imkânları ve yetenekleri neye yeterse onunla anlatırlar algıladıklarını ya da muhayyilenin yarattıklarını.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

18/03/2010

16 Mart 2010 Salı

‘Eleştiriye emek verenler adına çok sevindim'

Türkiye'de ilk kez önemli bir edebiyat ödülü bir eleştirmene verildi. Can Yayınları'nın, kurucusu Erdal Öz adına düzenlediği Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün bu yılki sahibi, denemeci ve eleştirmen Nurdan Gürbilek oldu. Ödüle gerekçe olarak, "Gürbilek'in, Türkiye'de edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı ve bu coğrafyanın belirleyici öğelerinden endişe konusuna getirdiği çok boyutlu açılım" gösterildi. Gürbilek, 15 bin TL para ödülü ile Handan Börüteçene'nin yapacağı ödül heykelciğini, Erdal Öz'ün doğum günü olan 26 Mart'ta Pera Müzesi'nde düzenlenecek törende alacak.

Dün Beyoğlu'ndaki Can Kitapevi'nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Zeynep Çağlıyor, ödüle sevgiyle yaklaşan ve saygınlık kazandıran jüriye teşekkür etti. Jüri Başkanı Cevat Çapan da eleştirinin roman, şiir, oyun ve deneme gibi yaratıcı bir edebiyat olduğunun anlaşıldığını söyledi. Çapan, Gürbilek'in, son dönemde Batılılaşma ve ulusal kültür konularının Türk aydınının nasıl içsel bir sorunu olduğunu çok inandırıcı, ayrıntılı ve çözümleyici bir anlayışla ele aldığı için ödüle layık görüldüğünü anlattı.

Ödül konusunda görüşünü sorduğumuz Nurdan Gürbilek ise çok fazla konuşan biri olmadığını söyleyerek, "Deneme, çok fazla ödül alan bir tür değil. Benim için gerçekten sürpriz oldu. Deneme yazan, eleştiriye emek veren tüm arkadaşlarım adına çok sevindim." dedi. Erdal Öz Edebiyat Ödülü jürisi, bu yıl Cevat Çapan, Jale Parla, Nüket Esen, Semih Gümüş, Enis Batur, Feride Çiçekoğlu ve yayınevi adına Zeynep Çağlıyor'dan oluşuyordu. Gelecek yıl Jale Parla başkan olacak, Turgay Fişekçi de Cevat Çapan'dan boşalan jüri üyeliğine geçecek.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

16/03/2010


14 Mart 2010 Pazar

Topkapı içine Kremlin Sarayı kuruldu

Oyma yeşimden bir kabza. Göz alıcı elmaslar, yakutlarla bezenmiş. Kının üzerinde ise altın dallar ve yapraklar. Dövme çelikten yapılmış hançerin üzerinde talik yazıyla "Hançerini çıkarıp aç göğsümü-Bırak da kaynayan aşkla dolu dermansız kalbim ışık görsün-Peygamber ve sahabesi adına bütün dileklerin yerine gelsin-Allah yardımcın olsun" diye yazıyor. Mesgud oğlu Mahmud'un ince bir işi olan 17. yüzyılın ikinci yarısına ait bu hançer, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Rus çarlarına hediye olarak giden yüzlerce parçadan biri.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın, Topkapı Sarayı Müzesi ve Moskova Kremlin Sarayı Müzesi işbirliğiyle düzenlediği Moskova Kremlin Sarayı Hazineleri Topkapı Sarayı'nda sergisi vesilesiyle iki saraydan derlenen yaklaşık 110 parça eser Topkapı Sarayı'nda sergileniyor. Projenin ikinci bölümünü oluşturan "İstanbul Topkapı Sarayı Hazineleri Kremlin Sarayı'nda" sergisi ise mayıs-ağustos ayları arasında Moskova Kremlin Müzesi'nde açılacak. Sergide Osmanlı sultanlarının saltanat sembolleri, şahsi eşyaları ve saray yaşamı ile ilgili 100'ü aşkın eser yer alacak.

Doğu Avrupa'nın iki önemli medeniyeti Osmanlı ve Rusya, hep savaş meydanlarında buluşmamışlar. 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı topraklarından Rusya'ya ithal edilen mallar, Moskova sarayının resmi ve gündelik hayatına, bazıları asıl işlevleriyle bazıları ise yerel koşullara uydurularak veya hiçbir değişikliğe uğramadan kullanılıyordu. Hem gündelik hem de dini kıyafetler, çeşitli iç mekân örtüleri, Rus sarayının estetik anlayışına uyan desenli Osmanlı dokumaları çok rağbet görüyordu. At örtüleri, eyer ve kın kaplamaları, kalkanlar ve zırh kolçakların iç yüzey kaplamaları için de Osmanlı dokumaları kullanılırdı. Rusya'ya ithal edilen pırlantalı, yakutlu, zümrütlü Osmanlı mücevherleri de yine hem kilisede hem de gündelik hayatta oldukça ilgi görüyordu.

Usta sanatkârların ince işleri

İki ülke arasındaki diplomatik ve ticari ilişkiler sonucunda Kremlin Müzesi envanterine giren Türk sanatı koleksiyonunun bir bölümünü oluşturan kılıç, miğfer, hançer gibi silahlar, koşum takımları, mücevherler, cep saati, leğen-ibrik, divit gibi eserler, bu sergi vesilesiyle ilk kez üretildikleri yerde ziyaretçilere sunuluyor. Eserlerin dönemin en iyi ustalarının elinden çıktığını fark edebiliyorsunuz. İki sarayın da debdebesini ele veren göz alıcı eserlerde Müslüman ve Hıristiyan kültüründen izler var.

Rus ve Osmanlı sanatkârlarının el emeği göz nuru incelikli eserleri, iki medeniyetin sanatsal gelişimini de izleyicilere sunuyor. Osmanlı-Rus ilişkileri tarihinde, 16-17. yüzyıllara ait eserlerden oluşan sergide, çarların, devlet başkanı, ordu başkomutanı olarak kullandıkları objeler, saray törenlerinde, özel hayatlarında ve dini törenlerde kullanılan pek çok eser, Topkapı Sarayı'nda meraklısını bekliyor. Sergide, Moskova Kremlin Sarayı'nın ilk atölyelerinden biri olan ve halen Silahhane Müzesi olarak faaliyet gösteren Silahhane'de Çar için üretilmiş tören, savaş ve av silahları da görülmeye değer.

Moskova'da bir diğer atölye olan Ahırlar Amirliği'nde atlar için yapılmış tören koşumları; altın ve gümüş atölyelerinde çalışan ustaların çarın özel ve günlük hayatında kullanması için ürettikleri eşyalar; çoğu soylu Rus ailelerinin kızları olan usta terzi ve nakışçıların bizzat Çariçe'nin gözetimi altında Çariçe Dairesi'nde hem kilise için hem de gündelik kullanıma yönelik olarak dikip, sırma ve incilerle bezedikleri örtü ve kıyafetler de Kremlin'den Topkapı'ya doğru yollara düşen eserlerden. Topkapı Sarayı Müzesi ve Moskova Kremlin Sarayı Müzesi koleksiyonlarını tek çatıda altında toplayan sergi, 7 Haziran'a kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

14/03/2010

8 Mart 2010 Pazartesi

Malik Aksel külliyatı yeniden doğuyor

Malik Aksel
Behçet Necatigil onu 'bir edebiyatçı kişilik', Nuri İyem ise 'Batı özentisi duymayan' bir ressam olarak nitelendirmişti. Kendi kültürümüze bağlı esaslı bir ressam ve yazardı Malik Aksel (1903-1987). Bunda herkes mutabık. Aksel'in sahaflarda bile bulamayacağınız, kıyıda köşede üstü örtülmüş kitapları, sıcacık ve ironik sanat yazıları nihayet yeniden yayımlanıyor. Usta yazar Beşir Ayvazoğlu'nun tezgâhından geçecek altı kitap ve yeni bir biyografi-albüm çalışması, nisan ayında Kapı Yayınları'ndan çıkacak. Aksel'in 'hamisi' Beşir Ayvazoğlu ile Malik Aksel'i konuştuk.

Malik Aksel'in kitaplarını yeniden yayımlama fikri nasıl doğdu? Oğlu Murat Aksel'in bu kararda bir etkisi var mı?

Malik Aksel'in yayımlanmış altı kitabı vardır ve hepsi de önemlidir. Merhumun biri hariç, hepsi ilk baskıda kalan kitaplarını yeniden basmak isteyen birçok yayınevinin bulunduğunu, fakat vârislerine ulaşamadıkları için cesaret edemediklerini biliyorum. Ben de şahsen tanıma şansına eriştiğim Malik Aksel'in bu eserlerinin yeniden basılması gerektiğini öteden beri seslendiren biriyim. Oğlu Murat Aksel beyefendiyle Bursa'da eski bir öğrencim vasıtasıyla tanışınca bu konu açıldı. Babası hakkında yazdığım yazılar dolayısıyla beni tanıyan Murat Bey, söz konusu kitapların yeniden basılması konusundaki tavsiyemi benimsedi. Ben de teklifi Kapı Yayınları'na götürdüm. İlk kitap, nisan ayında çıkmış olacak. Bu, Malik Aksel'in 1943 yılında yayımlanan ilk kitabıdır. İsmi: Sanat Hayatı: Resim Sergisinde Otuz Gün... İmla problemlerini hallediyor ve çok sayıda açıklayıcı not ilave ediyorum. Ayrıca ek bölümlerde, o kitaplar hakkında çıkmış eleştiriler ve röportajlar da yer alacak.

Sezer Tansuğ, "Gerek ressam kişiliğinin ilgi çekici boyutları gerekse gerçek bir resim sanatı araştırmacısı olarak piri fani sanatçılarımız arasında, doğrusu bu ya Malik Aksel'in yanına varabilecek bir babayiğit daha yoktur." der. Şimdilerde ise Aksel, kıymeti bilinmeyen isimler arasında zikrediliyor. Bu terk edilişe itilmesini öz değerlerimize tutunmasındaki ödünsüz tavıra bağlamak mümkün mü?

Malik Aksel'i en iyi anlayan sanat eleştirmeni Sezer Tansuğ'du. Değerlendirmesine katılıyorum. Merhum, Güzel Sanatlar Akademisi mezunu değildi; Darülmuallimin mezunu bir öğretmendi ve resim pedagojisi eğitimi için Paris'e değil, Almanya'ya gönderilmişti. Dönüşünde Gazi Terbiye Enstitüsü'ne tayin edildi. Akademili olmaması, hiçbir akıma bağlanmaması ve hemen bütün resimlerinde yerli hayatı işlemesi, belli anlayışlara odaklanan sanat tarihçileri ve eleştirmenler tarafından göz ardı edilmesine yol açtı.

Yıllar sonra kitaplarına eğildiğinizde sizi heyecanlandıran ne oldu?

Malik Aksel, hâlen genel yayın yönetmeni olduğum Türk Edebiyatı Dergisi'nin ilk yıllarında en istikrarlı yazarlarından biriydi. Onun ismiyle galiba ilk defa Türk Edebiyatı ve Hisar dergilerine karşılaşmıştım. İstanbul'un Ortası adlı kitabındaki yazıların hemen tamamı Türk Edebiyatı dergisinde yayımlanmıştır. Bazen imzalarımız peş peşe çıkardı. Yıllar sonra o yazıları tekrar okumak beni heyecanlandırdı. Yeni bir şeyler çıkıp çıkmadığına gelince... Gün ışığına çıkmamış resimleri, fotoğrafları vb. Ve tabii kıyıda köşede kalmış yazıları...

Aksel'in hangi eserleri yayımlanacak?

Malik Aksel'in ilk okuduğum kitabı Sanat ve Folklor'dur. Anadolu Halk Resimleri adlı kitabını, Türk Edebiyatı Cemiyeti'ndeki bir sohbetin ardından kendisine imzalatmıştım. Resim Sergisinde Otuz Gün kitabını ise, 1976 yılında rahmetli Yücel Çakmaklı'yla birlikte, Nişantaşı'ndaki evine, TRT için bir Ramazan sohbeti çekmek için gittiğimizde imzalamıştı. Elif Kitabevi'nin yayımladığı Türklerde Dinî Resimler adlı kitabını da aynı tarihlerde temin etmiştim. Böylece kitaplarından beşinin isimlerini zikretmiş oluyorum. Bir de İstanbul Mimarisinde Kuş Evleri adında, İstanbul Enstitüsü Mecmuası'ndan ayrıbasım bir kitapçığı daha vardır. Bunu da, kitaplarına girmemiş yazılarıyla birlikte yayımlayacağız. Yedinci cilt ise biyografi ve albüm niteliğinde bir çalışma olacak.

Nuri İyem, Malik Aksel için "Avrupa'da eğitim görmesine karşın, Batı özentisi duymadan, belki çok kişisel, fakat bize özgü bir resim anlayışı yaratmış, çok iyi değerlendirilememiş, kıyıda köşede kalmış çok değerli bir ustamızdı." diyor. Kitapların yeniden yayımlanması İyem'in sözünün ışığında düşünülünce nasıl bir boşluğu dolduracak?

Kitapları yeniden yayımlanır, resimleri bir araya getirilirse, Malik Aksel'in bir ressam, yazar ve araştırmacı olarak önemi ve yaptığı işin büyüklüğü ortaya çıkacak. Bunun nasıl bir boşluğu dolduracağını bilemem; ancak ihmal edilmiş bir değer, yeniden gündeme getirilmiş ve bu vesileyle belki birçok mesele yeniden tartışmaya açılmış olacak.

Necatigil, Aksel'in Resim Sergisinde Otuz Gün adlı eserini görünce "Bir edebiyatçı kişiliği de gösterdi." diyor. Sizce Aksel'in hangi kimliği daha baskın?

Behçet Necatigil, Atatürk Eğitim Enstitüsü'nde birlikte çalıştığı Malik Aksel'i yakından tanıyordu; tespiti çok doğrudur. Ancak o, önce ressamdır. Yazarlığı, ressamlığını tahkim etmek için yaptığı çalışmaların bir sonucudur denebilir.

Son olarak Nurullah Berk "Şaheserler yapmıyor Malik Aksel. Braque'ın deyimiyle yapabildiğini yapıyor ve öyle yaptığı için ders vermiyor kimseye, parmak ısırtmak istemiyor. Alçakgönüllü yapıtların modası geçer gibi görünürse de asıl modası geçmeyenler içten yapılanlardır." diyor Aksel için. Müzayedelere baktığımızda onun ismi çok da liste başlarında değil maalesef. Sizce Malik Aksel'in resmi Berk'in dediği gibi modası geçmeyen mi? Aksel'in kitaplar sayesinde yeniden gündeme gelecek olması resim piyasasında da bir harekete sebebiyet verir mi?

Malik Aksel, son derece mütevazı, iddiasız bir ressamdı. Ancak sizin de söz ettiğiniz değerlendirmeler, onun iddiasızlığına rağmen çok önemli bir ressam olduğunun kabul edildiğini gösteriyor. Eserlerinin yayımlanması, resimlerin piyasa değerini ne kadar etkileyeceğini ise bu alanın uzmanlarına sormak gerekir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
08/03/2010

6 Mart 2010 Cumartesi

Mardin'in taşları İstanbul'da dile geldi

Şehre yüksek bir tepeden bakmak, önünde kutu gibi duran evleri çocuk misali bir çırpıda dağıtabilmenin gücünü verir içten içe. Tüm şehri göz hapsine alma arzusu içinize çöreklense de bunu gerçekleştirmek pek kolay olmaz. Bu kent gökyüzüne komşu, ışığın, gölgenin oynaştığı bir yer ise tüm kuşatmaları unutun. Şehir o anda çoktan sizi içinde kaybetmiştir. Hemen söyleyelim, Mardin'i anlatmak için kelimeler peş peşe bekleşir. Kahverengi bir rüyaya davet eden taşın içinde barındırdığı zenginlik, kulak verince Binbir Gece Masalları'nı andırır adeta. Hikâye döner döner durur.

Şehirlerin taşına toprağına en vâkıf kişilerin başında hem hekim hem tarihçi hem de sanatkâr olan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver'i (1898-1986) saysak kimsenin itirazı olmaz. Gittiği her şehrin tarihî yapılarını baştan ayağa resmeden, tezhipleyen Ünver, ardında Türk sanatı adına koca bir kütüphaneye sığmayacak kadar defterler bıraktı. Ünver'in kızı ve aynı zamanda müzehhibe olan Gülbün Mesara da babasının yolunda talebeleriyle birlikte şehirlerin yolunu tutup resmediyor, minyatürlüyor, tezhipliyor, ebruluyor... Mesara; Sivas, Amasya ve Kayseri'nin ardından şimdi de Mardin sergisini başında bulunduğu A. Süheyl Ünver Sanat Atölyesi'ndeki sanatçılar ile açtı. Cemal Reşit Rey Konser Salonu fuayesindeki "Mardin: Mimari Anıtlardan Tezyini Yorumlar" adlı sergide ebru, minyatür, kat'ı, tezhip sanatından örnekler var. A. Süheyl Ünver Sanat Atölyesi'nde on beş sanatçı bu incelikli çalışmayla her şehre nasip olmayacak kitap sanatlarından taşa, ahşaptan maden işçiliğine bir koleksiyon oluşturmuş.

Zinciriye Medresesi, Marufiye Medresesi, Mardin UluCami, Kasımiye Medresesi, Şehidiye Medresesi ve Camii, Abdüllatif Camii, Deyrulzafaran Manastırı, Mor Gabriel Manastırı, PTT Binası, Kırklar Kilisesi, Mardin evleri, konaklarının bezemeleri ve Hasankeyf... Sergide sekiz aylık bir çalışma sonunda uzunca bir liste oluşturacak tarihî mekanların yer aldığı, yaklaşık 130 eser çıkmış. Gülbün Mesara, sergi için "Klasik Türk ince sanatlarının tezhip, minyatür, kat'ı ve ebru gibi tezyini dallarında uzmanlaşmış grubumuzla, Mardin'in gerek Artuklu gerek yakın tarihinin uzantıları olan Müslüman ve Süryani yapılarına ait son derece özgün ve değişik üsluplar içeren taş oymacılığının çeşitli örneklerini, bu saydığımız süsleme teknikleriyle yorumlayarak gün ışığına çıkardık. " diyor.

Sergide Mardin'deki, Emevi, Artuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı mimarisinden örnekler yeniden yorumlanırken, parça parça kâğıda işlenen şehir, daha bir büyülü gözüküyor. Motiflerin içinde kaybolmak, renklerin geçişleri arasında, önünüzde yeşil bir deniz gibi duran Mezopotamya'nın bereketli topraklarını tepeden izliyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Bu sergi için çocukluğunuzu bir tarafa bırakın, zira manzarayı görünce dağıtmaya kıyamayacaksınız. Sergi, 15 Mart'a kadar açık kalacak.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

06/03/2010

3 Mart 2010 Çarşamba

Pekinel'lerin genç yetenekleri dünyaya açılıyor

12:10 Posted by Musa İğrek , No comments

Venezuelalı ekonomist ve amatör müzisyen Dr. Jose Antonio Abreu, 35 yıl önce 11 çocuğu müzik yapmak üzere bir garajda toplar. Bu on bir rakamı öyle bereketlenir ki, El Sistema adını verdiği proje zamanla 300 bin kişiye ulaşır. Müzik vasıtasıyla toplumsal değişimi hedefleyen El Sistema, öğrencilerin ve ailelerinin hayatlarını da bir bir değiştirir. Bu kıvılcım İngiltere'ye ve Avrupa'ya da ilham kaynağı olur. Öyle ki geçtiğimiz yıl İngiltere hükümeti yaklaşık yüz bin adet enstrümanı okullara dağıtır.

Aynayı bize çevirelim. Durum malum. Kilitli dolaplarda saklanan "Aman dokunmayın!" diye tembihlenen müzik aletleri arada bir temizlenmek için gün yüzüne çıkar. Zaten hepi topu bir elin parmağını geçmeyecek kadardırlar. Tablo hepten böyle kötü değil tabii. Biraz içimize su serpecek çabalar da var. Dünyanın saygın piyano virtüözlerinden Güher ve Süher Pekinel kardeşlerin, Onduline Avrasya'nın desteğiyle, Türkiye'nin müzik alanında 'üstün yetenekli gençlerini keşfetmek' için başlattıkları proje ilk meyvelerini verdi. İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Mersin ve Eskişehir'de bulunan konservatuvarlarda piyano, keman, çello, flüt, klarnet ve kompozisyon bölümü öğrencileri arasında yapılan seçimler sonucu burs kazanan 14 yetenekli genç müzisyenden on biri dün İstanbul'da bir araya geldi.

Güher ve Süher Pekinel ile Onduline Avrasya Yönetim Kurulu Başkanı Burhan Karahan'ın da katıldığı toplantıda yaşları 13-21 arasında değişen yetenekli gençler, tek tek hünerlerini sergiledi. Birinci kategoride Eren Aydoğan (piyano), Dorukhan Doruk (çello), Yunus Tuncalı (piyano), Veriko Tcumburidze (keman), ikinci kategoride ise Ege Banaz (klarnet), Yağızcan Keskin (klarnet), Lale Askerova (keman), Okan Sızanlı (flüt), Kıvanç Tire (keman), Can Özhan (keman), Iraz Yıldız (piyano), Yusuf Çelik (piyano), Mehmet Gökhan Bağcı (çello) yer alıyor. Halen eğitimini Köln'de sürdüren Dorukhan Doruk'a çalışmalarını daha iyi yürütebilmesi için yaklaşık 300 yıllık 'Amati' yapımı bir viyolensel kiralanmış. Doruk, tarihî bir viyolensel ile müzik yapmanın ayrıcalığını yaşayacak.

‘Konservatuarlar yeniden yapılandırılmalı'
Güher Pekinel konuşmasında, proje kapsamında yetenekli genç müzisyenleri bulmak için Türkiye'nin altı önde gelen konservatuarının kapısını çaldıklarını belirterek şöyle dedi: “Konservatuvarlarımızda durum dünya ile kıyaslandığında birbirlerinden kopuk güncelliğini yitirmiş sistemlerle karşılaştık. Tüm konservatuvar sistemlerinin en kısa zamanda Erasmus projesine dahil edilerek yeniden dünya standartlarına göre yapılandırılması gerekiyor. Önerimiz dünya standartlarında yetişmiş, kendini gerek sanatçı kimliği gerekse pedagojik donanımı ile kanıtlamış, hocaların bir araya gelmesi ve eksiklikleri kalıcı bir biçimde gidermesi ve akabinde yeni uygulamanın da ilgili bakanlıklar tarafından kabul görmesi. Milli Eğitim Bakanı nezdinde hükümetimizden acil bir ricamız ve talebimiz, paralel olarak okullardaki müzik eğitiminin en kısa zamanda Ağustos 2009 müfredatında öngörüldüğü üzere tekrar genel müfredata dahil edilmesidir."

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

03/03/2010


1 Mart 2010 Pazartesi

“Kemal Tahir, Nâzım’a şair olduğu için kıymet verdi”

İsmet Bozdağ, Kemal Tahir'in sohbetlerini kitaplaştıran isim. "Kemal Tahir'in Sohbetleri" adıyla yayımlanan ve birkaç baskı yapan kitabı, edebiyat tarihimizin en önemli belgelerinden. Bugün 94 yaşında olan Bozdağ, kitabı ve Kemal Tahir'le dostluğunu anlattı.

Kemal Tahir ile nasıl tanıştınız?

Sebahattin Selek vasıtasıyla tanıştık. Selek bir gün yazıhaneme geldi. Yanında tanımadığım çapatul bir adam. Kemal Tahir diye takdim etti. Ama ben de Kemal Tahir'i Son Posta'da çıkan yazılarından biliyorum. Bakıyorum o adam bu adam değil. Sonra dedi ki, size son kitabımı vereyim, Rahmet Yolları Kesti çıkmıştı o zaman. Kitabını bana imzaladı. Okudum ve onu böylece tanımış oldum.

Kemal Tahir'in sohbetlerini kitaplaştırma fikri nasıl doğdu?

Kemal Tahir'le tanıştıktan sonra onu çok ilginç buldum ve yavaş yavaş ahbaplığımız ilerledi. Birtakım olaylar cereyan eti. Bu olaylar karşısında davranışları son derece ilginçti. Bu sefer onları tespit etmeye başladım. Aradan seneler geçti. Bir gün notlarımı derleyip toplayayım diye düşündüm, sonra da yazdım. Ardından Kemal Tahir'e götürdüm, "Yahu ne yapıyorsun, mahvetmişsin beni." dedi. "Neden öyle olsun, ne yaptım ki?" dedim. "Bir sır bırakmamışsın ki!" dedi. Hepsi şaka tabii. Kemal Tahir sohbet halinde var. Onun iyi yazarlığı, düşünürlüğü sohbetlerinde de varlığını hissettirir. Bu itibarla sohbetleri önemliydi. Sonra gördüm ki, yazıldığı zaman sohbetlerin tüm büyüsü gidiyor. Buna rağmen okuyanlar çok hoşlanmıştı.

Dönemin genç yazarları tarafından çok beğenilmesinin sebebi nedir?

Sohbetler evvela Milliyet'te yayımlandı. Gazete Kemal Tahir’in Sohbetleri yerine, Kemal Tahir'in Söyleşileri dedi. Hiç ilgi toplamadı. Gazetenin yazı işleri müdürü "Kemal Tahir bizde fos çıktı." demişti. Dedim ki: "Siz yaptınız bunu. Söyleşi ne demek yahu? Sohbet, söyleşi demek değil ki!" Rahmetli Aziz Nesin kitabı okumuştu. Beni aradı ve "Kitabı şimdi bitirdim, iyi ki Kemal Tahir yazmadı bunu. O kadar güzel anlatmışsın." dedi. Yaşar Kemal geldi ve "Tebrik ederim!" dedi. "Ne mutlu Kemal Tahir'e, benimle de arkadaşlık eder misin?" dedi. Gülüp geçtik.

Yaşar Kemal'in teklifini niye kabul etmediniz?

Yaşar Kemal tek adamdı, bir dünya görüşü yok, bir dünya görüşünü paylaşıyor. Sosyalist. Türkiye'nin yapısını bilmiyor veya bilemiyor. O bana enteresan gelmiyordu. Ben Kemal Tahir ile sohbetleri yazmak için yapmadım, bu yolu seçmedim. Sadece bir dost olarak görüştük, sonra da bunlar kitap oldu. Kitap, Kemal Tahir'i tanımak için bir anahtar vazifesi görür ve onun hatırasını yaşatır.

Sohbetlerin hepsi yayımlandı mı?

Çok şey konuşuldu ama yayımlanmadı. Bazılarını not etmiştim ama şimdi notları bulamıyorum. Her şeyi yazmak olmazdı. Seçilmiş metinler, mesela öyle şeyler var ki küfrediyor, bunları nasıl yayımlarsınız?

Kemal Tahir'in, "Nâzım Marksizmi bilmezdi" sözü nasıl yorumlanmalı?

Kemal Tahir'in konuşmaları abartı üzerine kurulmuştur. Marksizmi bilmez olur mu? Nâzım Hikmet Marksizmi bilirdi de kendisine göre kullanırdı.

Kendisine göre kullanırdı derken…

Nâzım Hikmet Bursa Hapishanesi'nde yatıyordu. O sırada Bursa Hapishanesi'nde bir hareket oldu. Oraya gitmiştim. Müdür, para toplayarak tezgâh getirmiş. Mahkûmlar bu tezgâhlarda çalışıyorlar. Nâzım'ın ise üç tezgâhı vardı ve çalışmıyordu. Peki, sen nasıl Marksistsin? Oradan aldığı parayla başka hapishanelerde yaşayan Marksistlere para gönderiyor. Yani burjuva olmuş. O da onlar gibi, aynı şeyi yapıyor. Hiç fark etmez.

"Şiir, Kemal Tahir'in tek sevgilisiydi" diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Kemal Tahir şiirden çok hoşlanırdı, bu yüzden Nâzım Hikmet ile münasebeti oldu. Nâzım şair değil, Marksist olsaydı ona metelik vermezdi. Şair olduğu için kıymet verdi. Kemal Tahir şiire çok kıymet verse de şiir yazmaya heveslendi ama yazamadı.

Kemal Tahir'in sizdeki yeri nedir?

"Yahu yine yanıldık arkadaş" diye başlardı konuşmaya. Kemal Tahir, yanılmaktan korkmazdı. "Yanıldığından korkmamalı. Ondan korkmak demek kötüyü muhafaza etmek demek" derdi. Benim için bir yazar, yazdığı memleketi tanıyacak ve onu iyi yansıtacak. Bu anlamda en önde gelen isim Kemal Tahir'dir. Orta Anadolu'nun dili ve tefekkürü onun tüm kitaplarına işlemiştir. Öyle bir yazar yok. Onun yeterince kıymeti bilinmedi. Onu sevenler, onun hokkabazlığını, şaklabanlığını seviyor.

Musa İğrek

01/03/2010

Kitap Zamanı

Üç devir bir meydana sığdı

Pera Müzesi; Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin en önemli mekânlarından Hippodrom/Atmeydanı'nı anlatan bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Arkeolojik kalıntılar, minyatürler, resimler, fotoğraflar ve gündelik eşyalarla tarihî bir yolculuğa çıkaran sergiyi minik bir kurgu yapıp bir nakkaşın dilinden anlatıyoruz.

Benim adım tasvirci Kenan Efendi. Sarayın başnakkaşı üstad Osman'ın atölyesinde yetiştim. Saraya girdiğimde toy bir delikanlıydım. Nakkaş Osman'ın rahle-i tedrisinde epey dirsek çürüttüm. Seyyid Lokman'ın yazdığı Surname-i Hümayun'undaki Şehzade Mehmet'in 1582'deki sünnet düğününü, geçit törenlerini, eğlenceleri ve şenlikleri minyatürleyen 'isimsiz'lerden biriyim. Tarihin seyrinde size hikâyemi anlatmadan önce bir itirafta bulunayım, modern zamanlarda bir sergiye konu olacağımız aklımın köşeciğinden geçmezdi.

52 gün 52 gece süren bir şenlikti. Padişahımız geçit törenini At Meydanı'na bakan köşkünden izlerken doğudan ve batıdan tüm hükümdarlar, elçiler meydanda hazırdı. İki yüzü aşan esnaf loncası Atmeydanı'nda, marifetlerini göstererek bir bir geçtiler. Tangur tungur tekerlek sesleri arasında çekilen dükkânlar, tezgâhlar, fırınlar, kayıklar, kocaman cami maketleri görülmeye değerdi. Bunun yanında çalgıcılar, hokkabazlar, cambazlar imparatorluğun tüm ihtişamını ete kemiğe bürümenin telaşındaydı. Bana da bunları kâğıda nakşetmek düştü.

Pera Müzesi'nde açılan "Hippodrom/Atmeydanı: İstanbul'un Tarih Sahnesi" adlı sergi, ihtiyar yerküreye kazık çakmış bu meydanın tüm hikâyesini ele veriyor. Meydanın serencamını zihninizde canlandırmakta zorlanabilirsiniz, ama hayal denizinde yüzmek çok zor bir iş olmasa gerek. Onun da ötesinde size bu konuda yardımcı olacak Paris Louvre Müzesi'nden Cluny Müzesi'ne, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden Topkapı Sarayı'na, İslam Eserleri Müzesi'nden özel koleksiyonlara, pek çok farklı yerden derlenmiş eserler var.

Yarışmalar, şenlikler, mitingler

Rivayet edilir ki, Roma İmparatoru Septimus Severus'un emriyle 196'dan sonra taşları dizilen Hippodrom, I. Constantinus döneminde biter. İstanbul'un Konstantinapolis olduğu zamanlarda halkın dörtte biri bu koca meydanda toplanır, yarışlar, eğlenceler hep bu meydanda yapılırmış. Sergideki eserleri gördükçe anladım ki anlatılanlar aynı ile vaki. 330 senesiyle başlayan bu bölümde bir tarih şeridini andıran seyir izlenmiş. Sizin deyişinizle küratör (Ekrem Işın) ve bilimsel danışmanlar (Brigitte Pitarakis ve M. Baha Tanman) bu zamanı başlangıç olarak almış. Bu bölümde, yüzük taşlarından fildişi levhalara, heykellerden madalyonlara, kitaplardan haritalara uzanan eserler sizi Bizans dönemine alıp götürüyor. Sergide ayrıca Hippodrom ve çevresindeki mimari kalıntılar ve 1950'lerde yapılan arkeolojik kazılardan fotoğraflar sergileniyor.

1453'e doğru vişne çürüğünden yeşil renge bürünen bölüm cennetmekân Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle başlıyor. Sultanımız III. Murad'ın şehzadesinin sünnet düğünü için yaptığı şenlik buradaki merasimlerin en görkemlisi. Bu güzelim Atmeydanı I. Ahmed'in 1620'de inşa ettirdiği cami ile daha da renklenir. Osmanlı dönemi bölümünde, Kanuni'nin ve III. Murad'ın portreleri, Muhibbi ve Muradi divanları, kumaşlar, çiniler, beratlar, tabaklar, Nakkaş Osman'ın atölyesinde çalışan fakir kulunuzun ve daha pek çok arkadaşımın göz nuru vererek tasvir ettiği Surname-i Hümayun'dan örnekler var. Sergide, kavuk süsleri, sorguç yuvaları, buhurdanlar, şamdanlar, murassa kemerler, Kur'an mahfazaları, rahleler, üzengiler, Atmeydanı'nı tasvir eden gravürler de yer alıyor. Bunun yanında 19. yy. İstanbul'unun ünlü meczuplarından Düğümlü Baba'nın renkli asası da sergilenmekte. Dikilitaş, Örme ve Yılanlı Sütun'un bulunduğu tablolar da dikkat çekiyor. (Evliya Çelebi buradaki tılsımların şehri belâdan korumak için dikildiğini yazar.) 18-20. yüzyıla doğru geldikçe fotoğraflar, kartpostallar beliriyor. Osmanlı'nın son dönemleri ve yavaş yavaş koca imparatorluğu devralan Cumhuriyet dönemi ile sergi ilerliyor. Mitinglere, idam edilişlere tanık olan Atmeydanı beliriyor bu kez ziyaretçilerin gözünde.

Saray atölyesindeyken "Nakşetmek hatırlamaktır." diye bir söz ortalıkta eser dururdu. Sergiyi görünce buna bir kez daha kanaat getirdim. Sergi için söylenecek çok şey var ama ne diyelim Atmeydanı'ndaki bu zaman yolculuğunda sürç-i lisan ettiysek affola. Sergi 4 Cemaziyelevvel'e (18 Nisan) kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

01/03/2010