21 Şubat 2010 Pazar

Thalasso'nun kaleminden Zonaro'nun fırçasından yüz yıl önceki istanbul

13:51 Posted by Musa İğrek , , No comments

İstanbul için ne yazılsa, ne çizilse hep eksik kalacaktır. Zamanın çarkları döndükçe koca bir denizin dibindeki inciler, mercanlar gibi bir bir açığa çıkıyor, onun için söylenenler. Tanpınar'ın kışkırtıcı sorusu belki de en çok bu şehirde varlık gösterir: 'Niçin geçmiş zaman bizi bir kuyu gibi çekiyor?' Bu sonsuz İstanbul rüyasından, arada bir uyansak da o, hep sıcaklığını korur.

Bohem ve arafta kalmış bir yazar olarak tanımlanabilecek Venedik kökenli İstanbullu bir Levanten olan Adolphe Thalasso'nun (1855/57-1919) bir kuyu gibi çekecek kitabı, yaklaşık yüz yıllık rüyanın ardından artık Türkçede. Thalasso'nun yazıp, Osmanlı Saray Ressamı Fausto Zonaro'nun resimlediği ve 1908 yılında Paris'te özel tekniklerle, üç yüz adet basılan Dersaadet/Saadet Kapısı İstanbul (İstanbul The Gate to Bliss), İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından yayımlandı. Kitabı, Thalasso'nun pek bilinmeyen hayat öyküsünü de ekleyen Ömer Faruk Şerifoğlu hazırlamış.

"Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adıyla. Ey İstanbul, Sultanlar Şehri! Ey İstanbul, Saadet Kapısı! Övgüler olsun sana! Sen Allah'ın iki dünyaya birlikte bastığı mühürsün!" cümleleriyle başlayan kitap 'Şehir ve Yaşam', 'Kadın' ve 'Aşk' başlıklarıyla üç bölüme ayrılmış. Thalasso'nun metnine, Zonaro'nun uzun uzun incelenecek kırk dokuz resmi eşlik ediyor. Resimler Fransa'da bir özel koleksiyonda yer alıyor. Erol Makzume'nin desteğiyle kitabın Türkçedeki yeni baskısında yer alan görseller, bu orijinallerden çekilen fotoğraflar.

Victor Hugo'dan Sarah Bernhardt'a, Namık Kemal'den Abdülmecid Efendi'ye, Paris ve İstanbul'daki sanat çevrelerinden önemli dostluklar edinen Thalasso, kitapta çokça yer eden şehre dair övgü cümlelerinin hep eksik kalacağını yer yer hissettiriyor. Şair kimliğinin de etkisinden olsa gerek, insanı dili içinde kaybolunacak bir dünyaya davet ediyor. Burada hemen söyleyelim Thalasso, şehri anlatırken asla (epey eleştirdiği oryantalistlerin, Türk sanatı yaptıklarını zannettiklerini söyler) yolu bu büyülü şehre düşen oryantalistlere benzemez. Bizden biri olarak şehre bakar. Kitaptaki tasvirlerden öteye beriye konmak isteyen, tüm şehri içine almaya çalışan bir yazarın ruh hallerini okumak mümkün. Bohem bir hayat süren Thalasso, edebi eserler dışında, Osmanlı'da resim, müzik ve tiyatro konuları üzerine kitaplar yayımmış. (Türkiye'de resim sanatına dair ilk kaynaklardan biri olan Osmanlı Sanatı, geçen yıl Kültür AŞ tarafından yayımlanmıştı.)

'Ressam-ı Hazret-i Şehriyari' Fausto Zonaro da yayımlanan kitaptan duyduğu sevinci şöyle anlatıyor: "Onca heyecan arasında kitabım çıktı, Der i Seadet. Yirmi yıldır titiz, yılmak bilmez bir çaba ile suladığım tarlama cömertçe attığım tohum." Zonaro'nun resimleri Thalasso'nun metninin ete kemiğe bürünmüş hali adeta.

Kitapta, Gündoğumunda İstanbul, Sabah Namazı, Balıkçılar, Ramazan Gecesi, Arzuhalciler, Bayram, Sandal, Geceler, Hamam, Çingeneler, Kız Kulesi, Keyif, İlkbahar Bayramı, Yalnızlık, Ayşe, Haşiş'in Rüyası, Mezarlıklar, Şeytan Dudu, Terk Edilme, Nargilenin Şarkısı gibi başlıklar taşıyan yirmi kadar metin yer alıyor. Kitaptaki bazı konular öykü tarzında yazılmış. Musa Yaşar Bey'in, Zülma Hanım'ın, Cevher Bey'in, Ayşe'nin, Gülizar Hanım'ın, Aziz Bey'in hikâyeleri ilginç insan tipleri ortaya koyarken, Thalasso, İstanbul'un gündelik hayatından kesitler, kulağına fısıldanan hikâyeler, gözüne takılan ayrıntılar aktarıyor okura.

Ömer Faruk Şerifoğlu, birkaç kez müzayede de görülen ve büyük rakamlara satılan Dersaadet'in 1908'deki ilk baskısından 10 kadar nüshanın halen İstanbul'da olduğunu tahmin ettiğini söylüyor. Onlara ulaşmanın meçhuliyetini bir tarafa iliştirirsek, Kültür AŞ'nin özenli bir baskıyla sunduğu kitap, pek kıymetli, evladiyelik bir eser diyebiliriz.

***

Tadımlık...

Yalnızlık


"Akşamın karanlığı yavaş yavaş çöker ve griye çalan bir kütle halinde Üsküdar'ı doldurur. Işıklar, tıpkı yıldızlar gibi, havanın akışkan karanlığını delip geçerek birer birer yanar. Yukarıda minarenin üstünde, müezzin müminleri yatsı namazına çağırır ve onun duası da, akşam gibi, şehrin üzerine çökerek onu sesiyle doldurur. Geciken tüccarlar evlerinin yolunu tutar ve sessizliğin içinden, Boğaziçi'ni okşayıp geçen esintilerin, belli belirsiz duyulan mırıltısı sıyrılır."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
21/02/2010


17 Şubat 2010 Çarşamba

Türk sanatının gelenekten çağdaşa uzun ince yolculuğu

İstanbul Modern'de açılan 'Gelenekten Çağdaşa-Modern Türk Sanatında Kültürel Bellek' adlı sergide Erol Akyavaş'ın Hallac-ı Mansur adlı devasa 'vav' tablosu ile tam karşısında duran sülüs nesih hatla yazılmış tarihi levhası arasına şöyle uzunca hayali bir ip gerdiğinizde serginin sırrı ve Türk sanatındaki gelenek-modern-çağdaş üçlemesinin serencamı kendini ele verecektir. Bu sarkacın ucunda sadece Akyavaş yok. Bedri Rahmi Eyüboğlu, İsmet Doğan, İnci Eviner, Selma Gürbüz, Ergin İnan, Balkan Naci İslimyeli, Murat Morova ve Ekrem Yalçındağ'ın eserlerinin yer aldığı sergide, geleneğe ait düşünce ve üretim biçimlerinin modern ve çağdaş sanattaki izleri sürülüyor.

Küratörlüğünü Levent Çalıkoğlu'nun üstlendiği serginin tanıtım toplantısı dün müzede, İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç'in katılımıyla gerçekleştirildi. Videodan resme, yerleştirmeden fotoğrafa uzanan bir çizgide, sanatçıların farklı dönemlerinden çalışmalarına, camekânlar içinde sanatçıların beslendiği kaynakları ele veren hat, minyatür, çini, tekstil gibi tarihi objeler eşlik ediyor. Çağdaş sanatta geleneğin anlamını tartışmaya açan sergi, sırtını geleneğe, tarihsel kökenlere yaslayarak işler üreten dokuz sanatçının, günümüzde Doğu-Batı, yerel-evrensel, gelenek, modernlik ve çağdaşlık kavramlarını işlerinde nasıl okuduğunu anlatıyor.

Çağdaş sanat dünyasının gelenekli sanatlarımızı (Prof. Uğur Derman geleneksel kavramını ısrarla kullanmamayı salık veriyor) kimi zaman kendi işlerinde kullandıklarını görmek mümkün. Artık pek yabancısı değiliz. Müzenin giriş katına kurulan sanatçı odalarında bazen Anadolu coğrafyasından ilham alan, bazen bir ikonadan esinlenen, bazen de tasavvufun engin derinliğinden istifade eden pek çok iş sergilenirken, 1923'ten sonraki kırılmalar, karşılaşmalar, kültürel geçişler işleniyor. Levent Çalıkoğlu, serginin birbirine bağlı iki ana çalışma alanı olduğunu ve Batılılaşmadan bugüne sanatın geleneksel ile olan ilişkisine odaklanarak, tarih ve modernliğin sanatçılar tarafından nasıl inşa edildiğini göstermeyi ve Türkiye'ye özgü bir modernizmin en önemli damarlarından birini tartışmaya açmayı amaçladığını belirtiyor.

Plastik sanatlar üzerine yazdığı eleştirilerde Ahmet Hamdi Tanpınar, dönemin ressamlarının eserlerindeki Batı tesiri ve yerel motifleri irdeler. Tanpınar, yaşadığı dönem itibarıyla büyük bir kırılmanın göbeğindedir. Bu kültürel belleği, İslam sanatlarından beslenerek kendi dilini oluşturan usta sanatçı Erol Akyavaş üzerinden okumak işi kolaylaştırabilir. Sergideki eserleri, bir çırpıda çözümleyebilmek kolay değil. Sadece Akyavaş ile yetinmeyin. Geleneğin ve çağdaşın harmanlandığı, yüzleştiği, politik bir zemine kaydığı işlerin üzerine dikkatle yoğunlaşmanız gerekebilir. Sergi, 23 Mayıs'a kadar açık kalacak.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

17/02/2010

13 Şubat 2010 Cumartesi

Disk Atan Atlet, Arkeoloji Müzesi'nde

İngiltere'deki The British Museum Koleksiyonu'nda bulunan ve Roma döneminin en bilinen eserlerinden biri haline gelmiş Disk Atan Atlet heykeli, İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde sergilenmeye başlandı.Müzede dün düzenlenen toplantıya Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İngiltere'nin İstanbul Başkonsolosu Jassica Hand, British Museum Küratörü Lesley Fitton, TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdür Yardımcısı Rahmi Asal ve davetliler katıldı.

Toplantıda Günay'ın konuşmaları dikkat çekti. Günay, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinin açılış törenindeki havai fişek gösterisine gönderme yaparak, "Havai fişek atmak yerine 'Disk Atan Atlet'le buluşmak, Doğu ile Batı'nın, geçmişle geleceğin, tarihle bugünün önemli bir merkezi olan İstanbul'a sadece 2010 yılı için değil, gelecek için büyük bir anlam katacaktır. Havai fişek, gelip geçici, anlık bir etkinliktir. Elbette görsel açıdan o an sizi coşturabilir ama önemli olan İstanbul'u kalıcı sanat eserleriyle buluşturmaktır.'' dedi.

Günay, bu yılın sonunda müzede ülke topraklarından çıkan objeleri barındıran büyük bir sergi yapacaklarından söz etti. Milli Savunma Bakanlığı İç Tedarik Komutanlığı'nın Marmara yönündeki depolarını Topkapı Sarayı Müzesi'ne vermesini beklediklerini belirten Günay, şöyle devam etti: "Bu depolar yakın gelecekte mutlaka boşaltılacaktır ve sarayın ihtiyaçları çerçevesinde yeni etkinlik, depo ve sergi alanları olarak kullanılacaktır. Bunun yanında bir süre önce boşaltılan Darphane-i Amire'yi tümüyle teslim alma aşamasındayız. Arkeoloji Müzesi'nin Darphane binalarına doğru genişletilecek."

M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış Yunan heykeltıraş Myron'un yaptığı bilinen kayıp bronz bir heykelin kopyası olan Disk Atan Atlet, antik Yunan dünyasının ideal güzellik kavramını yansıtıyor. Heykel, 4 Nisan'a kadar İstanbul Arkeoloji Müzeleri Klasik Bina'da görülebilecek.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

15/02/2010

11 Şubat 2010 Perşembe

Sarkis, Fransızları dize getirdi

12:06 Posted by Musa İğrek , No comments

İçinde esaslı bir zemberek boşalmış gibi sanat merkezinin en kuytu köşelerini aradı. Bir dedektif dikkatiyle çıktığı keşifte, devasa binanın saklı gizli her köşesi onun ısrarıyla kapılarını açtı. Çocuksu bir merak duygusuyla çıktığı bu yolculukta, gölgelerde kalmış, atıl köşelere gözünü çoktan dikmişti. Öyle kolay değildi bu yolculuk. Karşısında kendi çizgilerinden taviz vermeye niyeti olmayan bir Fransız ekip vardı. O ise büyük bir kuş sürüsünü ürkütmüş bir adama bürünmüştü çoktan. Engeller erimiş, yıllar sonra da akıllarda kalacak bir hikâye olarak, yerini almıştı artık.

'Unutmaya karşı bir tür savaş'

Bu hikâyenin sahibi, çağdaş sanatın köşe taşlarından Sarkis (Sarkis Zabunyan).Türkiye ve Fransa'nın Dışişleri ve Kültür bakanlıklarının himayesinde, İKSV ve Culturefranc'ın işbirliğiyle düzenlenen Fransa'da Türkiye Mevsimi etkinlikleri kapsamında, Avrupa'nın en önemli sanat merkezlerinden Centre Pompidou, üç yıl süren yoğun bir telaşın ardından Sarkis'in Passages adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. Önceki akşam açılan serginin öncesinde Sarkis, karlı ve somurtkan bir Paris sabahında basın mensuplarına sergiyi gezdirdi. Neşesi her halinden kendini belli ediyordu. Bir çocuk gibi şen görünen usta sanatçı, bir mücadeleyi kazanmanın keyfini yaşıyordu. Bu sergi, Sarkis'in deyişiyle bir cevap verme ve eleştirinin devreye girdiği bir sergi aslında. Sanat merkezinin katı ve çoğu zaman da anlamsız kurallarıydı Sarkis'i bu kadar kızdıran. Bu kararlı savaşın (!) sonunda Pompidou'nun atıl köşelerini, kimsenin görmediği, dikkat çekmediği mekânlarını kullanan sanatçı, böylece pek çok ilki gerçekleştirmiş oldu. Pompidou, hiç görülmemiş, duyulmamış bir şey yaparak, sanatsal müdahalede bulunması için Sarkis'e, müze bölümünü, fuayeyi, Kandinsky Dokümantasyon ve Araştırma Merkezi'ni, Halk Kütüphanesi'ni ve Brancusi Atölyesi'ni biraz gönülsüz açtı. Her yer Sarkis'indi artık.

Sarkis'in gün geçtikçe taş taş kuracağı Pompidou'daki serginin ilk işleri, önceki akşam Fransa Kültür Bakanı Frederic Mitterrand, Centre Pompidou Başkanı Alain Seban ve İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı'nın birer konuşma yaptığı törenin ardından görücüye çıktı. Mitterrand, Walter Benjamin ve Charles Baudelaire'e gönderme yaparak serginin unutmaya karşı bir savaş olduğunu söylerken, Eczacıbaşı da Sarkis'in iki ülke arasında önemli bir köprü vazifesi gördüğünü belirtti.

Sarkis, yaklaşık otuz yıllık Pompidou'da 1978-1979'da yapılan bir sergiye katılır. 1964'ten beri Paris'te yaşayan sanatçı, kendi anılarından, mekânların belleklerinden ilham alarak sanat hayatında pek çok işler üretir. Pompidou'daki sergi, bu zincirin bir halkası. Sarkis, "Sergi mekânları dışında hareket etmeye çalıştım, sansürleri ve anlayışları kırıyorum. Büyük işler göstererek insanların kafasına vurmuyorum. Her tarafta sanat yapılır. Bir eserin yaşamasının engellenmesine tahammül ediyorum." diyor.

Sadece kadın sanatçıların eserlerinin bulunduğu daimi koleksiyon alanında Alman sanatçı Joseph Beuys'dan (1921-1986) sonra yer alan tek sanatçı Sarkis oldu. Altı yıldır güvenlik gerekçesi ve odadaki termometrenin çalınması gibi talihsizlik yüzünden kapalı olan Beuys'un odası, Sarkis'in yerleştirmesiyle çiçek olup başa takılacak hale geldi. Sarkis, Beuys'un ünlü yerleştirmesi 'Plight'a atıfta bulunarak, müzenin bu türden tavırlarını eleştiriyor. Rengarenk keçeden pabuçlarla girilen keçe kaplı oda, derin bir sessizliğin içine davet ederken yıllar sonra insan görmenin sıcaklığını sunuyordu. Sarkis bu pabuçları, Beuys'un eserlerinde kullandığı keçenin yapıldığı fabrikadan getirtmiş.

Sarkis, Pompidou'nun hemen dışında bulunan Romen soyut heykel sanatçısı Constantin Brancusi'ye (1876-1957) ithaf edilen Brancusi Atölyesi'nde ise dünyadaki tüm kültürlere gönderme yapan bir heykel ile Çin, Tibet, Afrika ve Türkiye gibi farklı coğrafyaların sembollerini çağrıştıran nesneleri döner bir şekilde yerleştirmiş. Bu çalışmaya, sanatçının Paris'teki atölyesinin canlı web kamerası eşlik ediyor. Böylece bir fanusta saklanan eserler canlanmış oluyor.

MekÂnları bir bir fethedecek!

Kandinsky Dokümantasyon ve Araştırma Merkezi ise sadece sanatçılara ve araştırmacılara kapısını açık tutmasıyla yıllar içinde halktan iyice koparılmış bir mekân. Sarkis, bilginin müzeden bilinçli bir şekilde izole edilmesine işaret eden bu durumu mekâna yerleştirdiği çalgı aleti ve kitaplarla eleştiriyor. Sarkis'in bir diğer işi ise 'Halk Kütüphanesi'nde sergileniyor. Bütün kitapların yazılabileceği ve bir arada var olabileceği özel raflar kurgulayan sanatçının, yüzlerce çerçeve ve çekmece içinde sergileyeceği binlerce yazı da, birbirinden farklı yazı karakterleriyle ziyaretçilerin karşısına çıkıyor. Önümüzdeki günlerde Sarkis, sanat merkezinin başka mekânlarında birkaç işini daha sergileyecek. Sürekli gelişerek büyüyecek sergi 21 Haziran'a kadar sürecek.

Musa İğrek, Paris

Zaman Gazetesi

11/02/2010

8 Şubat 2010 Pazartesi

Görsellik tarihimize 'ikiz' giriş

Yahya Kemal Paris'ten Üsküp'teki pek sevgili beybabacığına kartpostallar gönderir. Baba ve oğul arasında gidip gelen toplam yüz otuz sekiz kartpostalın dağılımı ise şöyledir: 49 tanesi kişiler (sanatçı, devlet adamı, bilgin vs.), 29'u kentsel manzaralara, 252si dış yapı görüntülerine, 6'sı da iç mekân görüntülerine aittir. Geri kalanlar ise heykel ve tarihsel sahneleri konu alır. Yahya Kemal, babasına hiç görmediği bir dünyayı anlatırken fiziksel çevreyi görselleştirmeyi çok merkeze almaz. Baba da oğul da bunun derdinde değildir. Bu girişi, görsel kültürümüzün nereye odaklandığını ele veren küçük bir ayrıntı, akılda kalacak bir hikâye olarak sayabilirsiniz.

Akın Nalça Kitapları bu kez kenarları ince ince kırpılmış kalınca bir ikiz kitap sunuyor okurlara. Kitabın bir yüzü Uğur Tanyeli'nin yazdığı 'Türkiye'nin Görsellik Tarihine Giriş', öteki yüzü ise Ali Taptık'ın fotoğraflarından oluşan 'İstanbul'u Resmetmek'. İki kitap yan yana okununca ise ortaya "Türkiye'nin Görsellik Tarihine Giriş: İstanbul'u Resmetmek" başlıklı bir eser çıkıyor. Bu ikili başlık kitabın derdini de hafifçe belli ediyor. Tasarımını Bülent Erkmen'in üstlendiği iki kitap sırt sırta vererek Türkiye'de üstüne pek kafa yorulmayan görsellik tarihi konusuna eğiliyor. Kısacası "daha önce sayısız kişinin gittiği bir yerde, asla görmediği, farkına bile varmadığı neyi görüp görselleştirdiniz?" sorusunu içinize fırlatıp atıyor.

FOTOĞRAF ÇEKMEK YASAKTIR

Fransız usta yazar André Gide'in edebiyatta bütünü kendi içinde temsil eden yapılar için kullandığı 'mise en abyme' (sonsuzluğa düşüş) deyişini bu ikiz kitaba yormak mümkün. İstanbul özelinde çıkılan Türkiye'nin görsellik tarihi, ülkenin genelindeki sıkıntıyı bu büyülü şehirden okumaya çalışıyor. Buna bir kapı deliğinden odanın içine bakmak da diyebiliriz. Birinci kitabın kuramsal olarak söylediğini, ikincisi fotoğraflarla mühürlüyor. Tanyeli'nin tasvir ettiği yüzlerce yıllık görsel üretim kıtlığına, Taptık yeni ve ürkütücü bir İstanbul işaret ediyor. Prof. Dr. Uğur Tanyeli, "Türkiye'nin Görsellik Tarihine Giriş"nde, görsellik konusuna yeni biçimlerde bakıyor, pek çok kimsenin görsellikle alakalı olmadığı düşündüğü kültür pratiklerini, olguları ele alıyor.

Günümüzde görsel malzemeyi oluşturan en büyük araç fotoğraf. Lakin bu ülkede sıradan bir kamu binasını veya askeri bir bölgeyi çekmek çok da kolay olmuyor. Hemen "fotoğraf çekmek yasaktır" ibaresi önünüzü dikiliyor. Birkaç yüz yıl geriye gittiğimizde ise durum pek de farklı değildir. 19. yüzyıla kadar gelen Avrupalıların yazdığı seyahatnamelerde kentin içinde kroki yapmanın casusluk olarak yorumlandığına dair pek çok ifade de geçer. Kısacası fotoğraf makinesi, harita ve resim kimi zaman tehlikeli görülmüştür. Tanyeli bu güncel sorunlarla başlıyor kitabına. Dokuz bölümlük çalışmasını ise şöyle açıklıyor: "Türkiye'nin Görsellik Tarihi çok az yazılmış, üstelik, hemen daima sanat tarihi meselesi olarak ele alınmış ve orada da ender istisnalar dışında "sanatta Batılılaşma" sorunsalı çerçevesinde düşünülmüş bir konu. Bu kitaptaysa, fiziksel gerçekliğin bazı teknik araçlarla ifade edilmesi ve aktarılması meselesi olarak ele alınıyor."

Ali Taptık İstanbul'u Resmetmek'te, şehrin dört bir semtinden fotoğrafları sunuyor. Yıkılmış binalar, çer çöp içine sıkışmış yapılar, öteki İstanbul'un görmek istedemediğimiz halleri... İç karartıcı gündüzü, insanı soğutan sokakları... Yahya Kemal bu fotoğrafların işaret ettiği ürkütücü manzarayı görseydi 'Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre bedel' mısraına yazmayacaktı kuşkusuz.

Mimar Sinan'ın havayî terazisi nasıl çalışırdı?

Uğur Tanyeli, Osmanlı mimarlığında yer alan, ancak ihmal edilmiş bir konuyu da kitapta işliyor. Osmanlı ölçüm teknolojisi tarihinin arka odalarında dolanan Tanyeli, Mimar Sinan'ın hayatını anlatan metinlerde adı geçen 'havayi terazi' adlı bir arazi ölçüm aracının kullanımı da ilk kez bu kitapta açıklıyor. Tanteli, Kırkçeşme suyolunun yapımını anlatırken 16. yüzyıl belgelerinde varlığından söz edilen, fakat uzun zamandır ne olduğu saptanamayan bir aleti de tanımlıyor. Osmanlı mimarlarının gizli ustalığını bir nebze olsun ele verecek bu alet, mimarlık tarihi açısından da önemli bir açığı dolduracak.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

08/02/2010

6 Şubat 2010 Cumartesi

Üç ülkeden zaman kırıntıları

Fransız yazar ve eleştirmen Roland Barthes, fotoğrafın izleyicisini rahatsız etmesi gerektiğinden söz eder. Bu rahatsızlık, sahibine göre büyük bir yüzleşme, garip bir boşluk, koca bir hüzün bırakabilir. Amerikalı yazar Susan Sontag da ilk gördüğü, dehşet verici bir fotoğrafın ardından yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: "Fotoğraflara baktığımda içimde bir şey kırılmıştı. Bir sınıra dayanmıştım ve bu salt dehşetin sınırı değildi; tesellisi mümkün olmayan bir kedere düşmüş, yaralanmıştım, ama duygularımın bir kısmının katılaşmaya başladığını da hissetmiyor değildim; içimde bir şey ölürken, bir şey de hâlâ feryat edip duruyordu."

Üç milletten on beş fotoğrafçının 'bakışı' İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Galerisi'ne yerleşmiş, kendilerini görecek gözleri bekliyor. Birbirinin içinde kaybolmuş, farklı sessizlikler, muhaliflikler, masallar, büyülü dünyalar sunan fotoğraflar, 'İzleme', 'Anımsama', 'Düşleme', 'Işığı Kullanma', 'Dönüş', 'Eğlenme' ve 'Kutlama' adıyla sunuluyor. Müzede açılan 'İçimizdeki Zaman' başlıklı sergide, Türk sanatçılar Berk Bilgin, Tolga Özgal, Burcu Göknar, Deniz Açıkalın, Yusuf Sevinçli; Rus sanatçılar Petr Lovigin, Georgy Pervov, Tim Parchikov, Natasha Pavlovskaya, Ivan Mikhailov ile Yunan sanatçılar Paris Petridis, Panos Kokkinias, Yiorgos Kordakis, Stratos Kalafatis ve Christina Dimitriadis'in işleri yer alıyor.

'Anne! Binalar niye ağaçlardan yüksek?'

151 fotoğraflık serginin yerinde durmaya niyeti yok; martta Moskova'da, nisanda Selanik'te, nisan-mayısta ise her üç ülkede aynı anda sergilenecek. Sergi fotoğrafları, İstanbul Modern Fotoğraf Sergileri Küratörü Engin Özendes, Moskova Fotoğrafevi Müzesi Müdürü Olga Sviblova ve Selanik Fotoğraf Müzesi Müdürü Vangelis Ioakimidis tarafından seçilmiş. Farklı sanatçıların dünyayı algılayışını, zamanı ve mekânı ele alışını anlatan bu fotoğraf toplamı, güncel fotoğrafçılıktan geniş bir yelpaze sunuyor. Engin Özendes, serginin üç ülke fotoğrafçılarının eserlerinin evrensel sanat değeri ile aynı mekânda sergilenerek, birbirlerini anlamaları için tasarlandığını söylüyor.

Her fotoğraf sanatçısı kendi kültürünün çarkları arasından süzülerek gelmiş. Fotoğrafları izlerken bir ormanda gezen yolcunun uyanıklığıyla yol almanızda fayda var. Zira kimi sanatçıların objektiflerine hapsettikleri anlar, ıskalanmaması gereken türden. Natasha Pavlovskaya'nın sırtını 70 yıllık bir geleneğe dayamış Moskova'daki Vimpel matbaasından çektiği fotoğraflar, bir bit pazarını andıran manzaraları taşıyor. Hayatın ritmi kendi suyunda akarken orada çalışanların bıraktığı izler görülmeye değer. Berk Belgin, Yusuf Sevinçli ve Strafos Kalafatis, bir çekmecede saklı anıları, tozlu defterlerden hapsolan günlükleri kendi hayat öykülerinden yola çıkarak görselleştiriyor. Petr Lovigin, mitolojik bir romanı andıran fotoğraf dizisiyle, adına Kostarika dediği büyülü bir dünyaya davet ediyor sizi. Deniz Açıkalın'ın trafik ışıklarını kullanarak oluşturduğu gece portreleri bir tiyatro sahnesini andırıyor. Georgy Pervov'un gittikçe betonlaşan bir dünyadan devşirdiği ürkütücü kareler ise Mevlana İdris'in bir şiirindeki çocuğun 'Anne! Binalar niye ağaçlardan yüksek?' deyişine denk geliyor.

Dönüş kelimesinin içinde taşıdığı 'garip' hal, yoğun bir sessizliğe denk gelir. Büyük kentlere doğru yollara düşüş, büyük umutlarla yoğrulmuş hayalleri de peşinden sürükler. Burcu Göknar'ın Eve Dönüş adlı fotoğrafları büyük bir metropelden küçük, sıcak şehrine dönen bir aileyi konu ediniyor. Ivan Mikhailov, içinden büyük hayaller geçen Moskova'da yaşayan insanları fotoğraflamış. Bunların en önemli özelliği ise bir battaniyeye sarılmış halde, şehre balkondan bakmaları. Her biri, bir hayale tutunmuş: mutlu, ümitli, kaygılı, karamsar, âşık... Tolga Özgal'ın Varoş Düğünleri adlı çalışması ise şehrin öteki yüzünün bir zenginliğini aktarıyor. Yine en başa, Roland Barthes'e dönersek, bütün bu fotoğraflar evet, insanı rahatsız ediyor. Rahatsız olmaksa iyidir, hâlâ insani yanlarımızın varlığını haber verir. Zaten bir şeylere karar vermek için önce 'rahatsız' olmak gerekmez mi? Sergi 16 Mayıs'a kadar görülebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

06/02/2010

3 Şubat 2010 Çarşamba

Aynalıkavak Kasrı, Türk müziği merkezi oluyor

Haliç'in kıyısında bir saray. Adına kimi Ayna Sarayı demiş, kimi de Aynalı Saray... Rivayet odur ki bu isme sebep, içindeki Venedik aynaları ya da Divanhane'nin aynalara benzeyen cephesiymiş. Aynalı Saray günümüze ulaşamamış, ama içindeki muhteşem kasır Osmanlı mimarisinin tepelerinde dolaşmaya devam ediyor. Şairin "içindeki aynalar sabah yelinin gelip geçiş yoludur" diye tanımladığı kasırda hem deniz hem kara aynı anda yüzünü gösteriyor. Bu büyülü mekân, en çok ince ruhlu bir padişah olan tamburi, neyzen ve şair III. Selim'e yakışır şüphesiz. Öylede olmuş nitekim; III. Selim burada pek çok beste yapmış. Kasrın içinde, Şeyh Galip'in dizelerinin Yesari'nin hattı ile lacivert üstüne altın varakla yazıldığı 'beste odası' dedikleri eşsiz bir mekân doğmuş. Beste odasını süsleyen ve "Sultanların sultanı, adaleti adalet dağıtmak olan Sultan Selim Han'ın yaptıklarının insanları kurtarmak olduğunu" söyleyerek başlayan otuz altı dizelik şiir, bu ince ruhlu padişahın sırrını ele veriyor.

Bu rüya hep böyle sürmez tabii. Kasır, Cumhuriyet'le birlikte diplomatik bir havaya bürünür. Toplantılara ev sahipliği yapar. Milli Saraylar'a bağlanır. 1984 yılına geldiğimizde ise Milli Saraylar Bilim Kurulu başkanı olan Metin Sözen, özellikle III. Selim'in bestekâr kişiliğiyle bütünleşen bu kasrın Türk müziği merkezi olması için kolları sıvar. Aslında bu proje, Abdülaziz'in torunu şehzade Seyfettin Efendi'nin kızı Gevheri Osmanoğlu'nun kendi elindeki bazı kıymetli sazları, belgeleri Aynalıkavak Kasrı'na bağışlamasıyla başlar. Hemen girişimler yapılır, öteden beriden toplananlar ve belediyeden yapılan bağışlar vasıtasıyla bir koleksiyon oluşturulur. Dolmabahçe Sarayı'nın kendi envanterindeki sazlar, plaklar, el yazmaları da buraya dahil olur. Bu eserler, kasrın içinde 'Türk Çalgıları Sergisi' adıyla daimi olarak sergilenir. Kasır yıllar içinde pek çok restorasyon görür; Bekir Sıtkı Sezgin'in, neyzen Niyazi Sayın'ın, tamburi Necdet Yaşar'ın da aralarında olduğu çok güzel yaz konserlerine ev sahipliği yapar. Ancak içindeki Türk çalgıları sergisinden çok az kimsenin haberi vardır. Gün gelir, bilindik uzun restorasyon çilesi buraya da bulaşır. Son olarak Aynalıkavak Kasrı beş yıl boyunca demirden bir iskeleye hapsolur. Bu muhteşem kasrın 'dünden bugüne' hikâyesi aynen böyledir.

Yıllardır restorasyonlardan dolayı kapalı olan Aynalıkavak Kasrı nihayet açılıyor. Ağustosta restorasyonu bitecek kasır, eylül ayından itibaren de bu kez Türk müziği merkezi olarak hizmet verecek. Kasırda neylerden tamburlara, zilli maşalardan bendirlere pek çok müzik aletinin yanı sıra el yazmaları, notalar ve taş plaklar da sergilenecek. Bunun yanında Türk müziği kütüphanesi oluşturulması ve konserler yapılması da planlanıyor. Dolmabahçe Sarayı Saatler ve Müzik Aletleri bölümü sorumlusu Şule Gürbüz'ün sürdürdüğü çalışmalarda yıllar yılı bekleyen müzik aletleri elden geçti ve el içine çıkacak hale getirildi. Aynalıkavak Kasrı'nın Türk Müziği Merkezi yapılması için çok müsait bir yer olduğunu söyleyen Gürbüz, "Bir Dolmabahçe Sarayı ya da Beylerbeyi Sarayı çok alafranga yerler. Buralarda hep Batı müziği sazları var. Aynalıkavak, III. Selim'den dolayı Türk müziği ile özdeşleşmiş. Hem de klasik Osmanlı üslubunu yansıtan bir yapı. Elimizde çok geniş olmasa da kaliteli bir koleksiyon var." diyor.

Türk Müziği Merkezi fikri, sıcaklığını hep korusa da sık sık değişen yönetim nedeniyle bunu hayata geçirmek pek mümkün olmamış. Ama yönetim bu kez kararlı. Hazırlıkları süren araştırma merkezinin koleksiyonu bu süreçte artabilir. Eserlerinin kalitesi adına çıtanın yüksek olduğunu hemen belirtelim. İyi ustaların elinden çıkmış epey müzik aleti var. Aynalıkavak Kasrı'nın Türk müziği merkezine dönüştürülmesi belki yıllardır dilden dile dolanan Müzik Müzesi'nin gerçekleştirilmesi için de bir vesile olur.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
03/02/2010

1 Şubat 2010 Pazartesi

Bir zamanlar İstanbul

Haliç'e demirlediğimizde tarih 30 Aralık 1835'ti; uzun müddettir beslediğim ümitler nihayet hakikat olmuştu; kalabalık tepelerinin üzerindeki tahtına kurulmuş olan, sahilleri saraylardan bir çiçekle çevrili Boğaziçi'nin gümüşi sularının eteklerini yaladığı şehirlerin sultanı önümdeydi işte."

İstanbul'a yolu düşen İngiliz seyyah ve şair Julia Pardoe (1806-1862) bu büyülü şehre ayak basarken nasıl bir sonsuzluğun içinde kaybolacağını hissetmişti şüphesiz. 1836'da 10 ay kaldığı İstanbul'u anlattığı üç ciltlik seyahatnamesinin, alıntıladığımız giriş cümlelerinden bunu anlamak mümkün. 30 Aralık 1835'te İngiliz ordusunda subay olan babası Thomas Pardoe ile birlikte yolu İstanbul'a düşen yazar, bir kadın duyarlılığıyla İstanbul'a ait pek çok ayrıntıyı yakalayacağını bilmiyordu belki de. Zira bu şehre dünyanın dört bir yanından seyyahların yolu düşmüş, hepsi bitmek tükenmek bilmeyen zenginliği anlatmaya çalışmıştı. Julia Pardoe'nun dünyada çok ilgi gören üç ciltlik seyahatnamesi The City of Sultan and the Domestic Manners of The Turks, dilimizde Sultanlar Şehri İstanbul adıyla tek kitap olarak yayımlandı. Türkiye Tekstil Sanayii İşverenleri Sendikası'nın katkılarıyla Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan kitaba ressam William Henry Bartlett'in gravürleri eşlik ediyor.

1967'de Türkçeye çevrilmişti

19. yüzyıl İstanbul'unu anlatan iyi kitaplardan biri olarak görülen eser, Türkçeye ilk olarak 1967'de Yabancı Gözü ile 125 yıl önce İstanbul: Sultanın Şehri ve Türklerin Aile Hayatındaki Gelenekleri adıyla Bedriye Şanda tarafından kısaltılarak çevrilmişti. İngiltere'de de yayımlandığı dönemde epey ilgi gören kitap pek çok kez basılır. Pardoe eseri gözden geçirerek yeniden kurgular, güncelleştirir, kısaltır. Bu yeni eser, döneminin ünlü gezgin çizeri W. H. Bartlett'in 1850'lerde bu yeni çalışma için çizdiği 90'a yakın gravür ve bir haritayla birlikte Beauties of the Bosphorus (Boğaziçi'nin Güzellikleri) adıyla yayımlanır. Tam metin halinde 678 sayfa olarak sunulan kitap, 19. yüzyıl Osmanlı gündelik hayatına -oryantalizme biraz bulaşsa da- ‘içerden' bir gözle bakıyor.

Babasıyla yollara düşen Pardoe yazarlığının yanında şair, tarihçi ve gezgin olarak kayıtlara geçen bir isim. İstanbul'a gelişi bir Ramazan gecesine denk geliyor. İlk durağı ise bir Türk evi. Yazar seyahatnamenin ilk sayfalarında bu büyülü şehir karşısında gördüklerini kuru bir biçimde aktardığı için kendini affedemediğini söylüyor. (Bu samimi itiraflarını ve şehre iyi niyetli bakışını, kimi zaman Osmanlı coğrafyasında uzun süre yaşamış Lady Montague gibi seyyahların haksız davrandığına kadar uzatır.) Kitap bahis bahis ilerliyor. Her bahsin altında anahtar kelimeler var. Pardoe'nun seyahati II. Mahmut dönemine denk gelmiştir. Paşa konaklarındaki bayram hazırlıkları, günler ve geceler süren saltanat düğünleri, sıvaları henüz kurumuş Selimiye Kışlası'nın koridorları, Pera sosyetesinin dedikoduları, mezarlıklar, Mevlevihane, halk şenlikleri, Esma Sultan Sarayı'ndan padişahın Ayasofya'daki Cuma Selamlığı, balo salonları… Hepsi uğradığı duraklar arasındadır.

Sanki topraktan şiir çıkıyor

Kitaptaki, "Shakespeare, Romeo ve Juliet'teki bahçe sahnesini yazdığı sırada gözünün önünde Boğaziçi vardı herhalde.", "De Lille ‘Hayallerin Hazzı'nı burada yazmış; Lamartine kızının hatırasına şiirlerini burada kaleme almış. Burada sanki topraktan şiir fışkırıyor." gibi cümleler Pardoe'nin nasıl büyük bir rüyanın içinde olduğunu ele veriyor. Öyle ki, bazen bir sütunun kenarına oturup şiirler kaleme almış. Seyahatnamenin kimi yerlerinde Pardoe'nin şiirlerini de okumak mümkün. Göz alıcı gravürlerin olduğu kitapla birleşen seyahatname kağıdıyla cildiyle kitaplıkta yer almayı hak eden evladiyelik bir eser. Buna kitabın özenli çevirisini ve editör hassasiyetini de eklemek lazım. Son olarak Pardeo'nun kitabın önsözündeki "İstanbul'da üç vebanın yangın, salgınlar ve tercümanlar olduğu söylenir. Orada bulunduğum müddet zarfında gördüklerime ve işittiklerime istinaden, bir dördüncüyü ilave etmek ve buna siyaset demek geliyor içimden." cümlesi de şimdilerde yaşanan uğultunun sırrını ele veriyor diyebiliriz.

Musa İğrek

Kitap Zamanı

01/02/2010