29 Ocak 2010 Cuma

Türk resminin 'uç' beyi göç etti

15:37 Posted by Musa İğrek No comments

Behçet Necatigil, şair İlhan Berk için 'Türk şiirinin uç beyi' derdi. Bu payeyi Türk resminde kime verebiliriz diye düşündüğümüzde akla ilk gelen isimlerden biri kuşkusuz Ömer Uluç'tur. Bu yakıştırmaya kendisinin ne diyeceğini duymayı istesek de maalesef artık mümkün değil. Türk çağdaş sanatının önde gelen sanatçılarından Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi'nde dün 79 yaşında vefat etti. Sanatçının cenazesi, yarın öğle vakti Teşvikiye Camii'nde kılınacak cenaze namazından sonra Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

Uluç, 'Heves Kuşu Durmaz Döner' adlı kitabının adını şair Baki'den "Deşt-i fenâda mürg-i hevâ durmayıp döner" (yokluk çölünde heves kuşu durmadan döner) adlı dizesinden almıştı. İçindeki bu heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçtu. Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi'ndeki "Parçalanmanın Kimyası" ve "Sağ El, Sol El Desenleri" adlı son sergisiyle yine 'uç'larda yeni işler sunmuştu. Hastalığının ağırlığı üzerine çökmüş olsa da son işlerini anlatırken büründüğü sükûnet ve çocuksu heyecan hemen kendini ele veriyordu.

Ömer Uluç, Robert Koleji bitirdikten sonra ABD'de önce mühendislik, ardından resim eğitimi gördü. 1953'te Nuri İyem'in öncülüğünde kurulan "Tavan arası Ressamları" olarak adlandırılan grupta yer aldı. 1983'ten beri Paris'te yaşayan sanatçı yılın önemli bir bölümünü İstanbul'da geçiriyordu. Başta Paris, Berlin ve İstanbul olmak üzere yurtdışı ve yurtiçinde çok sayıda sergi açtı. Pek çok önemli bienale katıldı. Kendini sadece tuval resmi ile sınırlandırmayan Uluç, değişik malzemeler kullanarak işler üretti. Türk sanatının yanı sıra Uluç'un alamet-i farikası 'cinler' de artık yalnız ve hüzünlü.

'Dünyada da kendini kabul ettiren bir sanatçıydı'

Yahşi Baraz: "Kendi kuşağının en avangard sanatçısıydı. Hep yenilik peşinde koşmuştu. Özellikle hayatının son beş yılında hiçbir ressamın yapamayacağı avangard işler yapmıştır. Sanatta yaşlanınca bir durağanlık oluyor. Onda tam tersi oldu. Umarım ileride büyük bir retrospektif sergi açılır ve işleri görülür."

Mehmet Güleryüz: "50'lerden bu yana Türk resminin çok önemli bir ucu olarak sürdürdüğü resim, dünya resmi içinde de önemli bir noktadır. Türkiye'de lokal bir ressam kalitesinin üstünde dünyalı bir resimdir Ömer'in yaptığı. Özellikle soyut resimde önemli bir yeri var. Bu çapta bir sanat kalitesi çok kolay rastlanır bir şey değildir. O entelektüel seviyede sanatçı oluşması çok zor artık."

Ergin İnan: "Kullanılan boyalar, çalışma koşulları bu amansız hastalığa neden. İnsan sıhhati çok önemli, ama sanat uğruna her şeye katlanabiliyor. Boya falan dinlenmeden çalışılabiliyor. Ömer Uluç da sanat uğruna çok şey yaptı."

Ayşegül Sönmez: "Türk resminin, çağdaş sanatın en önemli kaybı. Hastalığının sanatsal üretimini engellemesine izin vermedi. Müthiş bir zekâ, inanılmaz bir mizah ve üretim duygusu vardı. Hastalığının son dönemlerinde çok önemli iki sergi açtı: Beylerbeyi Cinleri ve Parçalanmanın Kimyası. Bu ikisi de sanat tarihine, müzelerde dondurulmaya meydan okuyan sergilerdi. Pek çok şeye ve daha da önemlisi hastalığına kafa tuttu."

Ömer Faruk Şerifoğlu: "Cumhuriyet tarihinin yetiştirdiği dünyada da kendini kabul ettirebilen sayıları da üç-beşi geçmeyen önemli sanatçılardan birisidir. Türk sanat camiası Ömer Uluç'un vefatıyla çok büyük bir kayıp vermiştir. Sezer Tansuğ Sanat Vakfı'nın da mütevelli heyetindeydi. Biz vakıf olarak da çok önemli bir değerimizi kaybettik."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
29/01/2010

26 Ocak 2010 Salı

17 yıl sonra Ayasofya'nın kubbesi göründü

12:13 Posted by Musa İğrek No comments
Ayasofya'nın içine 17 yıldır tezgâhı kuran 55 metre yüksekliğinde ve 181 ton ağırlığındaki devasa iskele nihayet kalktı. Senelerdir herkesin diline düşen, kâh müzecilerin arasında "demirbaş listesine koyalım" esprilerine konu olan, kâh turistler tarafından enstalasyon olarak görülen iskele kaldırılınca, Ayasofya'nın insanı büyüleyen muhteşem kubbesi ortaya çıktı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti çalışmaları kapsamında dün kaldırılan demir yığını için Ayasofya'da bir toplantı düzenlendi. Toplantıya İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç ve Ayasofya Müzesi Başkanı Haluk Dursun katıldı.

Ajans kurulduğundan bu yana özellikle 'sur' içindeki tarihî eserlerin restorasyonu konusuna 'özel' önem verdiklerini söyleyen Avdagiç, "Bu iskelenin kurulmasına sebep olan çalışma, ajansımız tarafından tekrar ele alındı. Çalışma tamamlanarak iskele söküldü. Her yıl yaklaşık 2-2,5 milyon yabancı turist tarafından ziyaret edilen bu eşsiz yapı, bugünden itibaren yeni yüzüyle ziyaretçilere ilham vermeye devam edecek. Ayasofya'nın dış cephesinin iyileştirilmesi konusunda da birtakım çalışmalarımız var. Kütüphane ve şadırvanla ilgili proje çalışmasını tamamladık. Anıtlar Kurulu'nun onayına sunduk." dedi.

2010 Ajansı, bunun yanında Kazasker Mustafa İzzet Efendi'ye ait 7 metre çapındaki devasa ıhlamur ağacından yapılmış "İsm-i Celal, İsm-i Nebi, Çehar Yar ve Hasaneyn" yazılı levhaları da restore etmek için kolları sıvadı. Malum bu muhteşem eserler, Ayasofya Camii 1934 Kasım'ında müzeye çevrildiğinde kapıdan çıkarılamadıkları için yerlerinde bırakılmıştı. Şimdi kısa bir süre için kurulacak minik iskeleler Ayasofya içinde olacak; eşsiz güzellikteki levhalar, maksureler ve kandillikler tek tek elden geçecek. Ajans tüm çalışmalar için 3 milyon lira bütçe ayırmış.

Ayasofya Müzesi Başkanı Haluk Dursun ise konuşmasında, Ayasofya'nın 1473 yıllık tarihî bir bina olduğunu ve bu tarihî binanın zaman içinde yıprandığını, zarar gördüğünü belirtti. Bu zararların ortadan kaldırılması için, restorasyon faaliyetlerinin sürdürüldüğünü söyleyen Dursun, "1847-1849 yıllarında 'serafim meleği' restore edilerek, bir kapakla kapatılmıştı. Kapalı olan melek figürü 2009'da yapılan çalışmayla gün yüzüne çıkarıldı. Bu, Ayasofya'nın yenileme çalışmaları açısından çok önemli ve tarihî bir olay." dedi.

'Kudretinden emin Ayasofya'

Ayasofya'nın ilk binası M.S 360 yılında yapıldı, 415'te yenilenen yapı, 537'de İmparator Justinien tarafından yeniden inşa ettirildi. Ayasofya, 1453'te Fatih'in İstanbul'u fethiyle camiye çevrildi, İstanbul'daki ilk cuma namazı burada kılındı. Ayasofya, Osmanlı döneminde de hep özel bir yer olarak görüldü. Cami, 1934'te müze oldu. Kubbesi altında insanın zaman ve mekân algısını kökten değiştiren Ayasofya, Doğu Roma'nın eşsiz mabedi olarak görülmesinin yanında Süleyman Peygamber'den Eyüp Sultan'a pek çok kıymetli şahsiyetin hatırasını da taşır. Başta Evliya Çelebi'nin 'Seyahatname'sinde bahsettikleri olmak üzere değişik kaynaklarda sayısız rivayet nakledilir. Ayasofya, iskelenin sökülmesinin ardından sahip olduğu bütün sırları anlatmak üzere ziyaretçilerini bekliyor. Kısacası, Tanpınar'ın 'kudretinden emin' diye nitelendirdiği Ayasofya, keşfedilmek için artık özgür.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
26/01/2010

25 Ocak 2010 Pazartesi

Kültür ve sanatın hamisiydi

Beyoğlu Luvr Apartmanı'nda on beş yıldır faaliyet gösteren İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) geçtiğimiz haftalarda yıllardır düşünü kurduğu Şişhane'deki Deniz Palas Apartmanı'na taşındı. Açılış gününde yolu İKSV'den geçen herkes oradaydı. Yalnız biri eksikti: İKSV'nin 1993'ten beri yönetim kurulu başkanlığını yürüten fotoğraf sanatçısı, yazar, kültür ve işadamı Şakir Eczacıbaşı. Rahatsızlığı nedeniyle hastanede yatan Eczacıbaşı'nın yokluğu geride buruk bir mutluluk bırakmıştı. Konuşmacıların pek çoğunun dilinde Eczacıbaşı'nın bir an önce sağlığına kavuşup bu sevinci paylaşması vardı ama olmadı... Her fani gibi Şakir Eczabaşı da önceki gün dünya denilen bu gölgelikte vaktini tamamladı. Tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi'nde 81 yaşında vefat eden Eczacıbaşı, yarın Teşvikiye Camii'nde öğle vaktinde kılınacak cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

Fotoğraf en büyük tutkusuydu

Eczacıbaşı, 81 yıllık ömre pek çok şey sığdırmıştı. İzmir'de doğdu, Robert Kolej'deki öğreniminden sonra, Londra'da eczacılık okudu. 1953'te Türkiye'ye döndükten sonra Vatan gazetesinin Sanat Yaprağı ekinin yayıncıları arasında yer aldı. Kültür ve sanatın renkli dünyası onun için yavaş yavaş aralanmaya başladı. Bu alanda çalışmalarını dur durak bilmeden sürdürdü. Eczacıbaşı Kültür Filmleri dizisini Sabahattin Eyüboğlu ve Pierre Biro ile birlikte hazırladı. 1954'te, Onat Kutlar'la Türk Sinematek Derneği'ni kurdu, başkanlığını yaptı.

En büyük tutkusu fotoğraf sanatıyla 1960'larda ilgilenmeye başladı. Türkiye'de ve dünyada pek çok sergiler açtı. "Fotoğrafçı olmasaydım sanıyorum yazar olup romanlar, öyküler yazmak isterdim." diyordu. Seçme fotoğraflarından oluşan Anlar/Moments, Türkiye Renkleri, Kapılar ve Pencereler, Bir Seçki: 1965-2005 adlı kitapları yayımlandı. İlaç fabrikasını yönetirken 1968'den başlayarak Türkiye: Bir Portre, İstanbul Görüntüleri, Türkiye'den İnsan Manzaraları, Balıkçılar, Evler, Yollar. Sokaklar, Çarşılar, Pazarlar, Kahvehaneler temalı Eczacıbaşı Renkli Fotoğraf Yıllıkları'nı hazırladı, bu yayınlarda pek çok genç sanatçının önünü açtı.

Gölgesine sığındığı fotoğraf ve edebiyat ona cömertçe kapılarını açtı. Bernard Shaw ve Oscar Wilde'dan yaptığı derlemeler birçok kimsenin kitaplıklarında yerini aldı. Aforizmalarıyla ünlü İrlandalı Nobelli yazar Bernard Shaw'ın "Gençken yaptığım on şeyden dokuzunun başarısızlıkla sonuçlandığını gördüm. Başarısız olmak istemiyordum onun için ben de on kat daha fazla çalıştım." sözünü Eczacıbaşı'na yakıştırmak mümkün, zira onun çalışma azmi herkesin dilindeydi, kültür sanat alanında ardında bıraktığı başarılar bunun en büyük alameti.

Şakir Eczacıbaşı, 1972 yılında, Abdi İpekçi'nin isteğiyle Milliyet Sanat dergisinin kuruluşunda ön ayak oldu. Fransa'nın Sanat ve Edebiyat Şövalyesi Nişanı ve TC Devlet Üstün Hizmet Madalyası ile ödüllendirilen Eczacıbaşı, 1996'da iş hayatından elini eteğini çekti. İKSV'nin yönetim kurulu başkanı oldu.

Şakir Eczacıbaşı İstanbul Kültür Sanat Vakfı'na Şişhane'deki yeni binası Deniz Palas'ı kazandırarak Dr. Nejat F. Eczacıbaşı'nın vakfın kendine ait bir mekana kavuşması hayalini gerçekleştirdi. Kısacası, heybesinde pek çok hatıra biriktirerek bu dünyadan geçti. Kuşkusuz Eczacıbaşı'nın pek çok hatırası var. Hemen duyuralım Eczacıbaşı'nın anılarını derlediği kitap önümüzdeki günlerde yayımlanacak.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

25/01/2010

23 Ocak 2010 Cumartesi

Ali Ufkî yılı konserle başlıyor

Türk musikisine tutkun yazarları saymak gerektiğinde bu listenin tepesine iki isim kondurabiliriz: Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar. Bunların Türk musikisi hakkındaki görüşlerinin her biri, serlevha yapılacak cinsten. Özellikle Tanpınar'ın romanlarında musiki sürekli okura ötelerden eşlik eder durur. Başyapıtı Huzur'da yer alan "İlk önce Kâr-ı Nâtık'tan birkaç parça ile başlandı. Gözlerimizin önünde acayip, gayri şe'ni renklerle bir halı dokundu, her makam kendi hususilikleriyle, kendi akşamlarının ve şafaklarının büyüsüyle, mehtaplarının sihri, bahçelerindeki açan çiçeklerinin kokusu ve meyvelerinin lezzetiyle bir iklim tadılır gibi önümüzden geçti." cümleleri her şeyi özetler gibi.

Yahya Kemal'in "Çok insan anlayamaz eski musikimizden / Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden" dizelerini de bir yere iliştirip, Türk musikisinin önemli mimarlarından Ali Ufkî (1610-1675) adıyla nam salmış Albert Bobowski'ye yolu düşürmek lazım. Zira bu yıl, Osmanlı devlet tarihindeki yeri kadar müzik ve sanat adamı kişiliğiyle Osmanlı-Türk müziğinin köşe taşlarından Ali Ufkî'nin 400. doğum yıldönümü. Bu vesileyle İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Türk Musikisi Vakfı '2010 Ali Ufkî Yılı' projesini kabul etmişti. Projenin ilk ayağı, yarın saat 18.30'da Bezmara Topluluğu'nun Yıldız Sarayı Şale Köşkü'ndeki konseriyle başlayacak. Konserde, Ali Ufkî repertuarından örnekler sunulacak. 13 Şubat'ta ise Ali Ufkî Bey konulu bir panel düzenlenecek. Yıl boyunca Ali Ufkî Bey adına konserler, kitap ve albüm çalışması da sanatseverlerle buluşacak. Bu türden çalışmaları duydukça, gönül rahatlığıyla Türk musikisi orada kendi uykusunda kalmayacak diyebilirsiniz.

Tabii bu yılın ilan edilmesinin ardında Fikret Karakaya'nın önderliğindeki Bezmârâ Topluluğu ve Türk Musikisi Vakfı var. Çalışmalarıyla Ali Ufkî'nin bir nevi hamisi olan Bezmara, bu önemli müzik adamının aktardığı büyük zenginliği keşfetme üzerine yoğunlaştı. Fransa devletinin desteğiyle, bugün artık çoğu kullanılmayan ve günümüze ulaşmayan dönemin çalgılarını elyazmalarından yola çıkılarak yeniden yaptırdı. Pek çok konser veren topluluk bu çalgıları kullanıyor. Ali Ufkî Bey'e dönecek olursak, aslen Leh (Polonyalı) olan ve genç yaşında Osmanlı sarayında önemli siyasi görevlerde bulunan sanatçı, klasik Türk müziğ'nin önemli eserleri arasına giren çalışmalar yaptı.

Sultan IV. Murâd , Sultan İbrâhîm ve Sultan IV. Mehmed dönemlerini gören Ali Ufkî Bey, Enderûn-ı Hümâyûn'da yetişmiştir. Kendini, "Ali Bey es-santûrî 'an sâzendegân- ı Sultan Mehemmed Hân" cümlesiyle tanıttı. Kendi döneminde günlük müzik hayatında nota kullanılmadığı halde, çağının İstanbul'undaki müzikleri notaya alarak korunmasını ve günümüze aktarılmasını sağladı. Sayfalara konu olacak Ali Ufkî'nin kültürümüze geniş bir hazine bıraktığı aşikar. Son sözü yine Tanpınar'a vererek "medeniyetimizin özlü bir yansıması" dediği Türk musikisini anlamanın vaktidir. (Konser hakkında bilgi için: 0212 377 02 00)

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

23/01/2010

22 Ocak 2010 Cuma

Yassı bir dünyanın ürkütücü halleri


İnternet devi Google'ın tüm dünyayı baştan ayağa önümüze seren Google Earth adlı nimeti(!) günümüz insanına koca aleme oturduğumuz yerden bakma imkanı veriyor. Ama önümüze serilen dünya yuvarlak değil, yassı. Ülke ülke, şehir şehir, sokak sokak bakınmayı sağlayan Google Earth'ün aslında sessizce fısıldadığı bir hakikat var: Gittikçe tekdüze bir hale bürünen dünya... Çoğumuzun ıskaladığı veya çocuksu bir edayla dile getirdiği bu gerçeklik olduğumuz yerde mıhlanmamıza sebep olacak kadar ürkütücü.

Usta yazar Stefan Zweig, sanki bugünleri görüyor gibi ta 1920'lerde 'tekdüze bir dünya'dan yakınıyordu: "Son yıllarda yaptığım değişik gezilerde kimi ezgilerle mutlu oldum, fakat dünyadaki tekdüzelik karşısında ürperti duydum. Yaşam tümüyle değişiyor, her şey birbirine benzemeye başlıyor; kültür bile bir düzene sokuluyor, tekdüze bir hale geliyor. Ülkeler sanki iç içe geçiyor, insanlar belli bir şemaya uygun yaşamaya çalışıp yaşıyor, kentler de dış görünüşüyle birbirine benzemeye başlıyor." Zweig, bu kanısına yeryüzünden varmıştı kuşkusuz. Günümüz insanı ise yukarılardan bir 'tık'la bu tekdüzeliğin garipliğini istediği anda görebilir.

Fransız sanatçı Claude Closky'nin Akbank Sanat'ta açılan 'Yazı mı Tura mı' adlı sergisi tam da yukarıda hayıflandığımız meseleyi irdeliyor. Galerinin girişinde 10x2,5 metrelik masada 'Yassı Bir Dünya' adını verdiği uzunca işinde Google Earth'ten kopyalayıp indirdiği 1000 siyah-beyaz A4 boyunda kâğıtlar yer alıyor. Dünyayı bu imajlar üzerinden okuyan Closky, izleyiciyi hassas bir yerinden yakalayıp sessizce kışkırtıcı soruların eşiğine bırakıyor.
Eşyanın öteki dili
Bu sessizlik sanatçının bilinçli bir yönlendirmesi diyebiliriz. Kelimeleri bir kenara bırakan modern zamanların insanına bir gönderme aslında. Zira her şeyi tıpkı çocuklar gibi kelimelerden yoksun görüntülerden, okuyoruz. Dünyanın dört bir yanından alınan bu görüntülerin bir yüzündeki nokta, diğer yüzündeki yerin 180 derece karşısı. Yani dünyayı yassı olarak düşündüğümüzde İstanbul'un olduğu imajın diğer yüzünde koca bir okyanus yer alıyor. İmajların siyah beyaz olmasının esprisi ise insanoğlunun kendince allayıp pullayarak dönüştürdüğü dünyayı aslında ne çok sıradanlaştırdığı, aynileştirdiği. Bu durum üzerinde bir an durup derin düşüncelere dalmayı gerektirir. Önünüze serilmiş alamet-i farikası kalmayan tekdüze bir dünya, daha da özelinde şehirler, insanlar...

Galerinin üst katında ise sanatçının 'No Choice' ve 'Geo Metry' adlı iki işi daha sanatseverlere sunuluyor. Serginin 'Yazı mı Tura mı' adlı sorusu burada da devam ediyor, hatta daha da belirginleşiyor. Sanatçının No Choice (Seçimsizlik) video enstalasyonunda iki dev sinevizyonun arasında iki görüntüden birini tercih etmek zorundasınız. Kısacası ya yazı ya tura. İzleyici bu seçimi yaparken sanat tarihine, haber dünyasına, gündelik hayata, hızlanmaya, tüketim toplumunun markalarına, kelimeler arasındaki imajlara dair ipuçları yakalıyor. Eşyanın öteki dilini okuyor. (Bu sorgulama sizi Milan Kundera'nın 'Yavaşlık' adlı kitabına götürebilir.) Sanatçının 'Geo Metry' adlı işinde ise dijital bir plazmada yer alan dünya haritasından sürekli yükselen kareler, üçgenler ve yuvarlaklar var. Bu da sınırlı dünyada sonsuza giden işaretleri anlatırken insanoğlunun destursuzca hakim olma arzusunu ele veriyor. Ali Akay'ın küratörlüğünü yaptığı sergi 6 Mart'a kadar görülebilir.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Bu tiyatro Türkiye'yi altı kez dolaştı

20:17 Posted by Musa İğrek , No comments
Pinokyo'nun yaşlı babası Gepetto'nun bir kurşun peltesi gibi ağır dilinden "her yalnız kalbin ihtiyacı sevgi" diye bir cümle düşerken, sahnedeki karanlık gittikçe artmıştı. Yaşananlara dikkat kesilen çocukların kimi koltukta mayışmış, kimi de sahnenin tümünü gözünün içine hapsetmenin telaşındaydı. Çocuk tiyatrosu izlemenin en eğlenceli yanı biraz da bu ışıl ışıl gözlerin bin türlü hallenişini görmek olmalı. Çocukların dünyasında açılan bu bir dilim gökyüzü, büyülü anların habercisi.

Bu kabara kabara artan coşkuyu Türkiye'yi bir uçtan bir uca kat eden ETİ Çocuk Tiyatrosu'nda görmek mümkün. 1 milyondan fazla çocuğa ulaşan ETİ Çocuk Tiyatrosu, 9. yılında perdelerini İtalyan yazar Carlo Collodi'nin eserinden uyarlanan Pinokyo adlı oyunla açtı. Sosyal sorumluluk projeleri çerçevesinde başlatılan çocuk tiyatrosu 8 sezon boyunca Türkiye'yi altı kez dolaşarak çocukları ücretsiz olarak tiyatro ile buluşturdu. İzlenme rakamları gittikçe artan tiyatronun bu seneki amacı ise 45 farklı ilde 120 bin çocuğa daha ulaşmak.

ETİ Çocuk Tiyatrosu 2010 yılının İstanbul'dan sonraki ikinci perdesini geçtiğimiz hafta Hatay Kültür Merkezi'nde açtı. Şehir şehir, ilçe ilçe dolaşan tiyatro, ülkenin dört bir yanında çocukları hayal âlemlerini genişletecek bir dünyaya davet ediyor.

Türkiye'nin bugününe ve geleceğine hizmet etmek için önceliklerinin uzun soluklu projelere destek vermek olduğunu söyleyen ETİ Yönetim Kurulu Üyesi Gülden Kanatlı Derbil, "Türkiye'nin çağdaş yarınlarını oluşturacak çocuklarımız için eğitim ve kültür konularında bilinç ve gelişim oluşturan projelerde yer alıyoruz. Çocuk Tiyatrosu da bu yaklaşımın önemli bir parçasıdır. Türkiye'deki 5-14 yaşları arasındaki her 12 çocuktan biri ETİ Çocuk Tiyatrosu'nu seyretti." diyor.

Eylem Canpolat ve Mine Özgen tarafından uyarlanan ve Ünsal Sicilli'nin yönetmenliğini yaptığı 'Pinokyo' yıl boyunca Türkiye'nin dört bir yanında sahnelenecek. Pinokyo'da marangoz ustası Gepetto'nun yaptığı kuklanın gerçek bir çocuğa dönüşmesi ve her yalan söyleyişinde burnu uzayan Pinokyo'nun yaşadıkları bunun yanında iyi-kötü cömertlik-bencillik gibi kavramların sorgulanması adına güzel mesajlar var.

Zonguldak'tan Van'a...

Pinokyo, 2010'da Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, İstanbul, Çanakkale, İzmir, Eskişehir, Yalova, Sakarya, Kocaeli, Aksaray, Van, Ağrı, Erzurum, Sivas, Amasya, Yozgat, Samsun, Sinop, Gaziantep, Düzce, Bolu, Karabük, Kastamonu, Bartın ve Zonguldak'ta, 23-31 Ocak'ta ise İstanbul Doğuş Üniversitesi Kültür Merkezi'nde olacak. (0216 327 96 32)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
20/01/2010

18 Ocak 2010 Pazartesi

'Elifi görse mertek sanacak bir gençliğim vardı'

13:44 Posted by Musa İğrek , , No comments
Usta hattat Halim Özyazıcı, Akademi'nin hat hocasıdır. 1950'li yıllarda ise öğrencisi kalmamıştır. Koridora çıkıp merdivenlerden inen mimarlık öğrencilerine "Sizin eliniz kalem tutar, çiziminiz kuvvetlidir, gelin size iki harf öğreteyim." diye adeta yalvaran Hoca'ya kimse dönüp bakmaz. Bu anlatılanlar üzücü olsa da maalesef aynıyla vaki.

Klasik sanatlara kimsenin yüz vermediği böyle bir dönemde meraklı bir gencin yolu Osmanlı kültürünü devralmış üstatlarla bir şekilde kesişir. Aslında eczacılık eğitimi almaktadır. Hocası 'Gül çapkını' Hezarfen Hattat Necmeddin Okyay, onu birine tanıtmak gerektiğinde "Bu evladımın yetişmesini viranede incir ağacının kendiliğinden bitmesine benzetiyorum." demektedir. Prof (h.c) M. Uğur Derman da bu hakikatin farkında; "Eski Türk kültürü ve sanatından tamamen koparılmış bir neslin ilk örneklerindenim, elifi görse mertek sanacak bir gençliğim vardı." diyor.

Hat sanatı konusundaki titiz çalışmalarıyla tanınan Uğur Derman, klasik sanatlarımızın sandık odası, bir dönemin hafızası. Aldığı emaneti gözü gibi korudu. Üzeri perde perde örtülmüş bir medeniyetin peşine düştü. Yetmiş beş yaşını bitirmek üzere olan Derman, geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne layık görüldü. Çankaya Köşkü'nde düzenlenen törende hocanın çocuksu mahcubiyeti ve neşesi görülmeye değerdi.

Merasimin ardından klasik sanatların hâmisi Uğur Derman'ın kapısını çaldık ve insanın hayatının bazen bir sanat eseri kadar güzel olabileceğine kanaat getirdik. Hemen fısıldayalım: Derman haliyle, tavrıyla gittikçe çok sevdiği hocası Necmeddin Okyay'a benziyor. Bir İstanbul beyefendisi olan Uğur Hoca, hâlâ ilk günkü heyecan içinde üretmeye, araştırmaya devam ediyor. Derman Hoca ile konuşunca 'Bir dokun, bin âh işit kâse-i fağfurdan...' mısraı 'ete kemiğe büründü' desek yeridir. Konu konuyu, söz sözü açtı. İlk konu ödül tabii ki: "Bu mükâfat beni şaşırttı. Çünkü hizmetlerimi karşılık beklemeden yerine getirmekteydim. Bu ödül, ilk defa gelenekli sanatlara Cumhurbaşkanlığı seviyesinde iltifat edildiğini gösteriyor. Ödül benim şahsımda klasik sanatlara verildi."

Mahir İz, Necmeddin Okyay, Macid Ayral, Halim Özyazıcı, Süheyl Ünver, Fethi Gemuhluoğlu, Nihad Çetin... Uğur Hoca'nın hayatında hepsinin ayrı ayrı izleri var. Vaktiyle "Kapandı bu devir, senin istidadın varsa modern resimle ilgilen" diyenler olsa da o pek kulak asmamış bu lakırdılara... Günümüzde ise Derman'ın peşinde olduğu klasik sanatlarımızın bilgi ve görgü kısmı maalesef eksik. Hoca bu durumu şöyle anlatıyor: "Osmanlı devrinde yetişmiş sanatkârlardan beslendiğimiz için bu anlayışı yürütebildik. Bir icazet için yıllarca beklenirken, şimdilerde üç ay kursa gidip hattatım diyenler var." Derman'ın bu derin zevke ulaşmasında rahmetli annesinin de etkisi var. Eski imlâdaki müşküllerini çözmekte çok yardımını görmüş. Sonraları duvarlara levha astıkça "Burayı Selman Ağa Camii'ne çevirdin." diye takılırmış.

Uğur Derman, herkesin yazdığı konularla uğraşmadı, nerede ele alınmamış mevzular varsa onlarla hemhâl oldu. 25'i büyüklü küçüklü kitap olmak üzere 455'ten fazla makale... Müjdesini verelim, yazıları yakında kitap olacak. Mayıs ayında Kubbealtı Vakfı'nda yapılacak 75. yaş toplantısında bu evlâdiyelik kitap, okurla buluşacak. Uğur Derman, 2010 Ajansı'nda Geleneksel Sanatlar biriminin üvey evlat olarak görüldüğünü söylüyor. Ona göre yapılan işler daha geniş olabilirdi ama bu kadarla yetinildi.

Derman'ın seçme bir hat koleksiyonu var. Geçtiğimiz yıl düzenlenen müzayedelerde Şevket Rado ve Emin Barın'ın koleksiyonlarının satılmasını klasik sanatlar adına iyi görüyor. Zira bu gelişmelerin hattın değerinin anlaşılmasında olumlu etkisi var. Klasik sanatların bir yatırım aracı olarak görülmesine ise "Keşke görülse. Eski nesilden koleksiyoncu kalmadı. Geçenlerde 400 bin liraya hilye satıldı. Ama hat sanatında hâlâ yükselen bir grafik yok. Bir kere o kültürden koptuk." diyor.

'Hayalim Necmeddin Okyay kitabı'

"2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında '99 Mushaf' projesi var. Onunla meşgul olmaya başlayacağım. İstanbul'da yazılmış 99 mushaf seçilecek, sergilenecek ve kataloğu çıkacak. En çok istediğim ise Necmeddin Okyay kitabı. Çözülecek bantlar, taranması gereken malzeme var. Titizliğimden dolayı işler uzadı. Rahmetli hocam 'Beni sen yaşatacaksın evlâdım.' demişti. Onu yaşatayım ki ben de rahat öleyim."

'Geleneksel değil, gelenekli sanatlar'

"Sel ve sal'a Türkçenin kanseri olarak bakıyorum. Ziyaeddin Fahri'nin 'Türkçeyi sala bindirip sele verdiler.' sözü çok doğru. 'Geleneksel' kavramına bu yüzden karşıyım. Ayrıca 'sel' eki aidiyet gösterir. Bu hâle göre eskinin taklid edilmesi mânâsı doğar. Ama 'gelenekli' dersek, 'gelenekle zamanımıza kadar gelen, maziden ilham alan' mânâsı çıkar. Geleneksel kelimesinde 'eskiyi kopya et, koy' anlayışı var."

'Klasik Türk sanatları müzesi lazım'

"İstanbul'da bir klasik Türk sanatları müzesi lazım da, bu devlet eliyle olacak bir şey değil. Gelenekli sanatlarımız müzelerde bir bölüm olarak kalmaya mahkûm. Rahmetli Sakıp Sabancı hat eserlerini almaya başlamıştı. Erdoğan Demirören de yazı topluyor. Sevgi Gönül de hilyelere merak sarmıştı, ama vefatından sonra devamı gelmedi. Böyle işler hep şahsi gayretlerle oluyor."

'Ebru maalesef ayağa düştü'

"1977 yılında yayımlamış olduğum ebru kitabını yeniden neşretmek istiyorum. O dönemde sadece iki-üç ebrucu vardı, şimdi ise üç bin kişi çıkar herhalde. Bunların içinde çok iyi ebru yapanlar bulunduğu gibi yaptığını zannedenler de var. Kitabımı yeniden yazarken rahmetli Mustafa Düzgünman'da bırakmak üzere tasarlıyorum. Elimdeki yeni belgelerle sadece tarihimizdeki ebruyu yazacağım. Ebru maalesef ayağa düştü."

Musa İğrek, İstanbul
18/01/2010
Zaman Gazetesi

16 Ocak 2010 Cumartesi

İKSV'nin 'Deniz' düşü gerçek oldu

18:27 Posted by Musa İğrek No comments
Beyoğlu Luvr Apartmanı'nda onbeş yıldır lale amblemini dalgalandıran İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nı (İKSV) bundan böyle İstiklal Caddesi'nde göremeyeceksiniz. Caddenin kalabalığından sıyrılan İKSV, Galata'ya doğru Haliç'e nazır yaklaşık 90 yaşında tarihi bir binaya taşındı. Deniz Palas Apartmanı olarak kayıtlara geçen bina, festivalleri ve etkinlikleriyle otuz yedi yıldır İstanbul'un kültür ve sanat hayatında önemli duraklardan biri olan İKSV'ye hizmet edecek. Böylece İKSV'nin yıllardır düşünü kurduğu Deniz Palas gerçek oldu. 4.200 metrekare büyüklüğündeki yedi katlı binada konserler ve performansların yapılacağı salon, İKSV Tasarım mağazası, X Restoran ve Peralı adlı kafenin yanı sıra İKSV'nin mütevelliler kurulu başkanlığını üstlenmiş olan soprano Leyla Gencer Müzesi yer alacak.

İKSV, yeni binasının tanıtımı için, dün giriş katında yer alan performans merkezi Salon'da bir basın toplantısı düzenledi. Yolu İKSV'den geçen herkes salonu doldurdu. İKSV Yönetim Kurulu ve Mütevelliler Kurulu üyelerinin de katıldığı tanıtımda, İKSV Mütevelliler Kurulu Başkanı Prof. Talat S. Halman, İKSV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ahmet Kocabıyık, İKSV Yönetim Kurulu Üyesi Oya Eczacıbaşı, Beyoğlu Belediye Başkanı ve İKSV Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Misbah Demircan ve İKSV Genel Müdürü Görgün Taner konuşmacı olarak yer aldı.

Konuşmasına Verdi'nin zafer ezgisiyle başlayan Prof. Talat S.Halman, "İstanbul, dünya uygarlığının övüncü olan bir şaheserdir. İKSV, bu şehrin en sadık ve en başarılı kültür ve sanat hizmetkârlarından biridir, bununla onur duymaktadır." dedi. Georges Coulouthros'un mimarı olduğu Deniz Palas Apartmanı, İKSV tarafından 2004'te satın alındı. Binanın restorasyonuna ise Eylül 2006'da başlandı. Bina yeni yüzüne kavuşurken çeşitli sanatçılarla ortak çalışmalar yapılmış. Deniz Palas'ta Devrim Erbil, Mehmet Güleryüz, Ömer Uluç, Ayşe Erkmen, Sarkis, Hüseyin B.Alptekin, İnci Eviner, Gülsün Karamustafa, Hale Tenger'in aralarında yer aldığı yirmi iki sanatçı ve sanatçı grubunun resim, desen, heykel, fotoğraf, yerleştirme gibi işleri yer alıyor. Bu eserler sanatçılar tarafından on yıllığına İKSV'ye ödünç verilmiş. Binanın fuaye, merdiven boşluğu, asansör boşluğu ve açık ofislerde eserler gözünüze ilişebilir.

Leyla Gencer Müzesi'nin Mart 2010'da açılması planlanıyor. Klasik, caz, rock, alternatif ve dünya müziği konserleri, tiyatro-dans gösterilerinin yanı sıra çocuk etkinlikleri, panel ve konferanslara da ev sahipliği yapacak Salon ise bu akşam The Bad Plus konseri ile kapılarını açıyor. İKSV'nin Şişhane'ye taşınmasıyla birlikte kültür sanat camiasının buralara kayacağı kesin.

Musa İğrek, İstanbul
16/01/2010
Zaman Gazetesi

11 Ocak 2010 Pazartesi

Burden of feeling others’ pain

In her book “Regarding the Pain of Others,” American author Susan Sontag whispers a question, asking how long a person can stand looking at photographs that display others’ pain.The question, which sends shivers down one’s spine, can take one’s heart to the doorstep of compassion.

Let’s go back to the 14th century, to Dr. Henri de Mondeville, who was a surgeon in Paris at the time. Mondeville called it a compassionate reaction when the organs of the body rally to support each other when one organ is injured. Mondeville believed that if this compassion between organs of a body could be developed between bodies, people would find peace. Stating that such a situation results in people having moral responsibilities, Mondeville confidently explained that fear from pain which we see in the bodies of others would develop the emotion of compassion. (Here we shall remember the provocative question of Sontag.)

According to Mondeville, who asserted that loving a person is possible through seeing his/her pain as your pain, feeling sorry for a person is melancholic. “Melancholy of Compassion,” a new exhibition curated by Mürteza Fidan and Melih Görgün, takes its conceptual framework from Mondeville’s point of view. Artists Müge Akçakoca, Audrey Bakx, Burak Bedenlier, Petrit Halilaj and Şükran Mertcan interpret the emotion of compassion through their works, which include installments, videos and prints. A number of art pieces on view also illustrate the concept that loving someone or feeling sad for someone is a melancholic emotion.

One of the curators, Fidan, says concerning the artists whose works are being displayed in the exhibition: “Their common feature is that they develop a distance from the attraction of image with their works. Artists coming from different lifestyles make comprehensive art by bringing their works together in a qualitative consistency and without deviating from the context [of the exhibition].”

According to German philosopher Arthur Schopenhauer, ethics is based on compassion. This emotion takes a person to the Almighty. When we think about the difficulty of sharing in somebody else’s pain, we are able to perceive art differently. Sometimes, one may want to get lost in the image that is surrounded by compassion.

The exhibition fills two floors of the gallery. In the entrance on the first floor is a video that shows a chef who is focused on the principle of not reflecting the pain that he feels while cooking lobster. You are also welcomed by an acrylic work adorned with recipes.

A video created by Halilaj, who grew up in Kosovo during the war, is also among the pieces that have attracted attention, depicting the construction of a poultry house. Bedenlier’s images show animals with human heads. The works by Akçakoca illustrate that people can relate to someone’s pain if they are familiar with it. Bakx, whom curators call a sensitive person, highlights that vulnerable emotions need to be protected in this cruel world.

The exhibition can be viewed through Feb. 5 at the Siemens Art Gallery in İstanbul’s Beyoğlu district every day between 10 a.m. and 7 p.m.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

11/01/2010

9 Ocak 2010 Cumartesi

Batı resminin ustaları kitaplara girdi

Londra National Gallery, Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi, The Art Institute Chicago, Paris Musée d'Orsay, New York Museum of Modern Art, Paris Musée Picasso, Petersburg Hermitaj Müzesi, New York Metropolitan Museum of Art... Listeyi uzatmanız mümkün. Dünyanın dört bir yanından bu önemli müzelere yolunuzun düşmesi biraz zor.

Halkayı biraz daha daraltalım. Paul Cézanne, Auguste Renoir, Hieronymus Bosch ve Leonardo Da Vinci gibi Batı resminin usta sanatçılarına ilgi duyuyorsanız dağı taşı aşıp bu müzelere gidemediğiniz için hayıflanmanıza gerek yok. Yapı Kredi Yayınları pek çok ülkede yoğun ilgi gören dört kitabı Türkçeye çevirdi. Cézanne, Renoir, Bosch ve Leonardo Da Vinci adıyla yayımlanan kitaplarda, bu dört usta ismin sanat tarihçileri tarafından yazılan kısa ve doyurucu hayat hikâyelerinin yanı sıra, eserlerinden örnekler yer alıyor. Kitaplar, Batı resminin usta sanatçılarına ilgi duyanlar kadar sanatla yeni tanışanlar için de iyi bir başlangıç olabilir. Usta sanatçıları anlatan albümlerin en güzel tarafı, o sanatçıların dünyasına girmeyi kolaylaştırmasıdır. Zira tüm zamanları, dönemleri halden hale geçişleri derli toplu bir haldedir. Kitapların, baktıkça içinizde bir arzuyu depreştireceği kuşkusuz. Daha da ötesinde Freud'un sanatçılar için, "Yeryüzü ile gökyüzü arasında asla varamayacağımız gerçeklikleri bilirler ve bize gizemli kapılar açarlar." sözüne hak vereceksiniz.

Resim tarihinde çığır açan Renoir (1841-1919), benzersiz bir üsluba sahip Bosch (1450-1516), sanata yepyeni bir yol açan Cézanne (1881-1907), Rönesans'ın büyük ismi Leonardo Da Vinci (1452-1519)... Her birinin dünyasında durup saatlerce gezinmeniz gerekebilir. Kitapları elinize aldığınızda bir fotoğraf albümünü karıştırıyor hissine kapılıyorsunuz. Sağ tarafta tablolar, sol tarafta sanatçının hayatından kesitler, eserlerinin öyküsü yer alıyor. Kitapların sonunda ise kitapta yer alan resimlerin alfabetik listesi var.

'Mükemmellik ayrıntılarda gizlidir'

Bu dört ustanın renkli dünyalarını anlatmanın zorluğunun farkında, kitaplara tek tek uğramakta yarar var. Önce Cézanne... Gerçekliği yeniden inşa eden bir sanatçı ile karşı karşıyasınız, onun düşüncesi doğayı gerçekliğe uygun bir biçimde resmetmek ve her şeyi bir bütün olarak ele almak. Lionello Venturi onun için "Görkemi karşısında huşuya benzer bir hissin uyanmaması olanaksızdır. Ulaşılamaz gibi görünen yükseklikte zirveleriyle zengin, zorlu ve tanıdık olmayan bir dünyaya girdiğinizi hissedersiniz." diyor.

Fransız ressam Renoir'ı anlatan kitapta sanatçının erken dönemlerinde Seine nehri kenarında ve açık hava resimlerinin yanı sıra kadın portreleri yer alıyor. Kitapta sanatçının en ünlü tabloları ve çok az bilinen eserleri sunuluyor. Renoir, resimde herhangi bir anlatımı ya da tanımlamayı itici buluyordu: "Bizim hareketimizdeki en önemli şey, bence resmi konudan kurtarmamızdır. Ben çiçek resmi yapıp bunların sadece çiçek olduğunu, herhangi bir hikâye anlatmadığını söyleyebilirim."

Erken Rönesans döneminin Hollandalı ressamı Hieronymus Bosch'u, Juan de Siguenza'nın şu cümleleriyle tanımak mümkün: "Bu ressamın eserlerini diğer ressamların çalışmalarından farklı kılan şudur: Diğerleri insanın dış görünüşünü resmetmeye çalışırken, Bosch insanın iç dünyasını, iç görünüşünü resimlemeye çabalamıştır." Bosch'un tabloları arasında ilerlerken bazen ürkütücü, karanlık manzaralar sizi kuşatabilir. Sanatçının hayal gücünün nerelerde gezindiğini şiddetle merak edeceksiniz kuşkusuz.

Sıra İtalyan ressam Leonardo Da Vinci'ye geldiğinde ise büyülü bir dünyanın eşiğine adım atıyorsunuz. Usta ressamın şu sözü kendi sanat hayatını özetler gibi: "Mükemmellik, ayrıntılarda gizlidir ama asla bir ayrıntı değildir." Kitapta Leonardo Da Vinci'nin desenleri, müzelerde boy gösteren en meşhur tabloları yer alıyor. Münzevi bir hayatı tercih eden sanatçı, kendi zihninde kurduğu dünyada yaşıyordu. Kitaplığınızda yer açmanıza sebep olacak bu eserler için son söz: Eserdeki metinler okuru sıkmayan, anlaşılır ve sade bir dille yazılmış.

Musa İğrek, İstanbul
09/01/2010
Zaman Gazetesi

6 Ocak 2010 Çarşamba

Now’s the time to get to know Japan in Turkey

19:19 Posted by Musa İğrek No comments

Let’s take a run through the halls of history. In 1887, Japanese Emperor Meiji’s nephew, Prince Komatsu, traveled with his wife to visit the Ottoman Empire. In response to this gesture, Sultan Abdülhamid II sent Adm. Osman Paşa’s Ertuğrul frigate with a delegation of 650 people to Japan in July 1889. In June 1890, the delegation arrived in Yokohama. Osman Paşa presented a medal to Emperor Meiji. In September 1890 the delegation set off on their return journey.

While traveling toward Kobe, the Ertuğrul got caught in a typhoon and was dashed against rocks due to the strong winds and massive waves, sinking. This would go into the history books as a major disaster, with the deaths of 587 people onboard -- only 69 people survived. The survivors were sent to İstanbul on ships belonging to the Japanese armada. Back in Japan, people collected donations for the families of the survivors and those who perished in the accident. The bonds between Turks and the Japanese grew even stronger after the disaster. The painful incident is still seen as the catalyst for the development of close relations between the two nations.

Activities for the “2010 Year of Japan in Turkey” kicked off yesterday with an opening ceremony at the Turkish-Japanese Foundation Cultural Center in Ankara. In addition to all of the activities planned as part of this celebration, there will also be the events planned for this year’s European Capital of Culture in İstanbul and so a lively scene can be expected in a variety of fields in the year to come.

So get ready to see the year’s logo created from a fusion of the Turkish and Japanese flags by young Tokyo artist, Tooru Noritomi, this year. The activities aren’t restricted to İstanbul -- there are plans for the cities of Konya, İzmir, Mersin, Ankara, Edirne, Eskişehir, Amasya, Safranbolu, Kaman and more to take part in the fun.

The planning committee of the “2010 Year of Japan in Turkey” sums up the goals of the year as follows: “Let’s get closer to Japan’s beauty, expand the boundaries of our friendship and carry our cooperation into the future.” Admission will be free for most of the activities for art lovers organized as part of the year, including a performance of the shadow play “Taketori Monogatari: The Story of Princess Kaguya,” the “Calligraphy: Different History, Different Tradition, One Heart” exhibition at the Sabancı Museum, the “Japan’s Beauties of 5,000 Years” exhibition at Topkapı Palace and a film festival and exhibition of world-famous Japanese director Akira Kurosawa’s works.

Musa İğrek, İstanbul

06/01/2010

Today's Zaman

5 Ocak 2010 Salı

Japon kültürünü keşfetmenin vakti

15:15 Posted by Musa İğrek No comments

Biraz tarihin koridorlarında koşturalım. 1887'de Japonya İmparatoru Meiji'nin yeğeni Prens Komatsu, eşiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nu ziyaret eder. Sultan II. Abdülhamid bu ince davranış karşısında Tuğamiral Osman Paşa komutasındaki Ertuğrul Firkateyni'ni 650 mürettebatıyla Temmuz 1889'da Japonya'ya gönderir. Haziran 1890'da heyet Yokohama Limanı'na ulaşır.

Osman Paşa, nişanı İmparator Meiji'ye takdim eder. Eylül 1890'da dönüş yolculuğuna çıkarlar. Ertuğrul Firkateyni, Kobe'ye doğru yol alırken Kishu açıklarında tayfuna yakalanır. Şiddetli rüzgâr ve büyük dalgalar arasında firkateyn, kayalıklara çarpar ve batar. Bu olay 587 mürettebatın ölümüyle sonuçlanan büyük bir facia olarak tarihe geçer. Bu esnada, 69 denizci kurtarılır. Bunlar Japon Donanması'na ait gemilerle İstanbul'a ulaştırılır. Kazazedeler ve geride kalan aileleri için de Japonya'da yardım toplanır. Faciadan sonra Türkler ve Japonlar arasında sonra sıcak bağlar oluşur.

Bu elim kaza, günümüzde iki ülke arasındaki dostluk ilişkilerinin başlamasına vesile olarak görülüyor. Japonya ile Türkiye'nin dostluğunun 120. yıldönümü dolayısıyla gerçekleştirilecek '2010 Türkiye'de Japon Yılı' etkinlikleri dün Ankara'da Türk-Japon Vakfı Kültür Merkezi'ndeki açılış töreniyle başladı. 'Türkiye ile Japonya, şimdi daha da yakın' sloganıyla yola koyulan Japon yılında tiyatrodan sinemaya, sergilerden konserlere, panellerden açık oturumlara pek çok etkinlik düzenlenecek. Bir yıl boyunca iki ülkenin kültürü birbirine daha yakın olacak. Daha da ötesinde Japonya yılı etkinlikleri İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleriyle birlikte düşünülünce ortaya çok renkli bir tablo çıkıyor.

Tokyolu genç sanatçı Tooru Noritomi'nin Türk ve Japon bayraklarıyla bezenmiş logosunu bir yıl boyunca görmeye hazır olun. Etkinlik mekânları İstanbul ile sınırlı değil. Konya, İzmir, Mersin, Ankara, Edirne, Eskişehir, Amasya, Safranbolu ve Kaman gibi Türkiye'nin farklı kentleri de bu coşkuya katılacak.

'2010 Türkiye'de Japonya Yılı' yürütme kurulunun hedefleri, etkinliklerin amacını özetler gibi: "Japonya'nın güzelliklerini yakınlaştıralım, dostluğumuzun çapını genişletelim, işbirliğimizi geleceğe taşıyalım". Yıl boyunca sanatseverleri ücretsiz pek çok etkinlik bekliyor: "Taketori Monogatari-Prenses Kaguya'nın Hikâyesi" adlı gölge oyunu, Sabancı Müzesi'nde 'Kaligrafi: Farklı Tarih, Farklı Gelenek, Tek Yürek', Topkapı Sarayı'nda 'Japonya'nın 5000 Yıllık Güzellikleri', Yıldız Sarayı'nda 'Resm-i Dostluk' adlı sergi ve "Akira Kurosawa'nın Doğumunun 100. Yıldönümü Sergisi" ile Film Festivali.

Japon çağdaş tiyatrosu

Ruhunu ve bedenini Noh sanatçısı olarak mükemmelleştirmeye adayan bir adamı konu alan 'Restoran', gerçek ve hayalin birbirine karıştığı bir sınırın hikâyesi. Japonya'nın ünlü Noh tiyatrosu sanatçısı Dr. Naohiko Umewaka'nın bu oyunu, 6 Ocak'ta saat 20.00'de Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nde, 9 Ocak'ta saat 20.00'de ise İstanbul Devlet Tiyatrosu Cevahir 1 Sahnesi'nde Türkçe olarak sahnelenecek.

İstanbul'da Japon filmleri festivali

15-17 Ocak günlerinde İstanbul G-Mall Sineması'nda Japonya sinemasından örnekler sunulacak. Festivalde 'Sevgili Doktor', 'Zirve-Nirengi Taşı Kayıtları', 'Etrafımızdakiler', 'Yamazakura-Yaban Kirazı Çiçekleri', 'Nasıl Kendim Oldum', 'Dün Hiroşima'da, Bugün Hiroşima'da', 'Yarının Anıları' adlı yedi film gösterilecek.

Japon danslarından örnekler

Kimono giymiş dansçı ve modellerin Japon müziği eşliğinde performansının yer alacağı etkinlik 5 Ocak'ta Ankara Türk Japon Vakfı Kültür Merkezi'nde, 7 Ocak'ta Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapılacak.

Ondekoza'dan davul konseri

Davulcu Ichitaro, flütçü Nakamura Masaki ve davulcu Sato Akihiro'dan oluşan Ondekoza grubu, 5 Ocak'ta Ankara Türk Japon Vakfı Kültür Merkezi'nde, 8 Ocak'ta İstanbul CRR'de, 9 Ocak'ta Yalova Halk Eğitim Merkezi'nde olacak.

Kurosawa filmleri ve sergisi

Dünyaca ünlü japon yönetmen Akira Kurosawa'nın filmleri ile yönetmene ait kişisel eşyaların sergisi 9-10 Ocak'ta Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde olacak.

Musa İğrek, İstanbul
05/01/2009
Zaman Gazetesi

4 Ocak 2010 Pazartesi

'Orta sınıfın desteklediği sanatçılar senelerce yaşar'

11:16 Posted by Musa İğrek , No comments

Eyüp, Beyoğlu, Ortaköy, Nişantaşı, Sultanahmet, Adalar, Fatih ve daha nicesinin gölgesinde... Yahya Kemal'in 'Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre bedel' mısraına tutunmuş. Bu coşku her geçen gün içinde kabara kabara yer ediyor. Bir filmin senaryosu, bir hikâyenin parçaları gibi kurguluyor eserlerini. Bu kenti resmederken, aynı zamanda yaşadığı ânı ve mekânı seneler sonrasına bırakmanın arzusunda. Resimlerinde tanıdık simalar, her gün geçip de dikkat etmediğiniz pek çok ayrıntıyı bulmak mümkün. Kırmızılar ve sarılarla örülmüş bir dünyada tarihî yapıları, insan-mekân ilişkisini göz ardı etmeden resmediyor. İşleri gayet sade. Kendi deyişiyle "tablolarında soyut resimdeki gibi karmaşık ve çözülemeyen problemler" yok. Bu şehirden besleniyor. İnsanlara yaşama sevincini verecek 'an'ların, hikâyelerin ardından koşuyor. Tanıdık simalar dedik ya tablolarında usta şair Hilmi Yavuz ile yazar Hasan Pulur'u Markiz'de oturup söyleşirken bulmanız mümkün. Sanatçının resmindeki kahramanlar içimizden birileri, hemen yanı başımızdan.

Ressam Faruk Cimok, uzun bir aradan sonra İstanbul Antik Sanat'ta son dönem çalışmalarından oluşan İstanbul Resimleri başlıklı bir sergi açtı. Sergide sanatçının farklı boyutlarda kırka yakın tablosu yer alıyor. İstanbul'un kimi semtlerinin önünüze dikildiği tablolara bakınca sihirli bir aynadan bu şehri izlediğinizi hissediyorsunuz.

Cimok, boya kullanım teknikleriyle ilgili otuz yıldır Mimar Sinan'da ders veriyor. Kısacası boyanın inciğine boncuğuna vâkıf. Bunun yanında müzayede şirketlerine eksperlik yapıyor. Son dönemde Türk resmine olan ilgiyi bir manipülasyon olarak değerlendiren sanatçının uzunca bir diyeceği var. Faruk Cimok, "Şimdilerde epey prim yapan soyut resim Avrupa'da yıllar evvel yapılmış resimlerdir. Bunlar beş kişinin yatırım yaptığı eserlerdir. Bu kişilerin merakı geçince bu resimler dibe vurur. Ama bana göre orta sınıfın desteklediği sanatçılar senelerce yaşar. Onlar küçük tasarruflarla yaptıkları yatırımların her zaman peşinde olmuşlardır. Son parasını vererek, sizi akraba gibi evine kabul etmiştir duvarına asmıştır. Size çok bağlıdır. Sizin yaşamınızı takip eder. Kötü olumsuz yerlerde sizi görmeyi hazmedemez. Bunlar uzun vadede sizi yaşatacak olan insanlardır. Ama gelip geçen hevesler nerededir, iş dünyasının popüler zenginlerindedir. Bunlar bugün alır yarın almaz, hevesi geçer, dün olduğu gibi resimler, bodrum katlarından çıkar." diyor.

Cimok resminin özelliklerinden biri güvercinler. Onlara biraz daha yaklaşınca büyük bir kuş sürüsünü ürkütmenin telaşı sizi kuşatabilir. Zira manzara çok canlı. Sanatçı, güvercinlerin resmine yumuşak bir görüntü verdiğini söylüyor. Hareket ve akış onun ilgisini çekiyor: "Mısır Çarşısı'ndaki insan kalabalığını düşünün, Eyüp Camii'nin avlusundaki coşkuyu... Hem tarihî mekânlara dikkat çekmek hem de bu mekânları insan ilişkileriyle gündemde tutmak gayesindeyim."

Cimok'a göre yaşayan resim, bu ülkenin şiirini edebiyatını, tarihini, kültürel birikimini bilen, bunlardan yola çıkarak üslup özellikleri kazanan sanatçının eserleridir. Sergi, 20 Ocak'a kadar görülebilir. (0212 227 52 28)

'Müzayedelerde pek çok sahte eser var, kimse üzerinde durmuyor'

"Müzayedelerde sahte eser, her dönemde olmuştur. Sahte eserlerin müzayedelerde satılmaması ise anormal olur bu ortamda. Ama kimsenin umurunda değil. Son dönemlerde bu iş de ciddiyetini yitirdi maalesef. Herkes her işten anladığı için böyle garip bir durum var, kimse ekspere ihtiyaç duymuyor. Ne yazık ki bu alanda yetişmiş çok uzman yok. Bir eser satın alırken profesyonel yaklaşmak lazım."

'Sanat eseri sağlam bir yatırım, ama sanatçının kimliği de önemli'

"Sanat eserinin bir yatırım aracı olarak görülmesi normal. Akılcı bir araştırma yaptıysanız hedefinize daha kolay gidersiniz. Kime nasıl yatırım yapacağınızı iyi kestirmeniz lazım. Resmin iyi olmasının yanı sıra, ressamın kimliği de çok önemli. Ressam diplomatik durumu, ilişkileri, tutarlılığı gelecekle ilgili ipuçları verir. Kısacası, ressamın kişiliği, yatırımda yüzde elli etkin faktördür."

Musa İğrek, İstanbul

04/01/2010

Zaman Gazetesi

1 Ocak 2010 Cuma

Video artist Ali Kazma explores ‘Obstructions’

When you look in through the window of a clock repair shop, you see an old man sitting behind a desk, surrounded with repair tools of varying size and function scattered on his workbench. The old man works in a certain order of his own as he tries to fix the clock in his palm. When you push open the door of the shop slightly, you sense a faint smell of metal in the air. When you head to a hospital in the heart of the city, you see doctors and surgeons clad in green scrubs, treating a patient lying on the operating table. There you can trace the smell of blood. But is there really a difference between the old man who repairs watches and a brain surgeon operating on a patient? Keep that question in mind.

Turkish video artist Ali Kazma tries to explore just that -- a human being’s relationship with his/her environment and with his/her peers -- in “Obstructions,” his most recent video series, currently on view at the Yapı Kredi Kâzım Taşkent Art Gallery in İstanbul’s Beyoğlu district.

The collection, comprising six videos and handwritten notes on a wall, tries to find answers to such questions as “What is it like to be a human being in the present-day world?” and “How should a human being live his life?”

Voice, image, time… Kazma is after these three concepts in his works. He intends to merge all these in a single pot, and even disassemble and reassemble them again. And while doing that, his playgrounds are factories, workshops, operating rooms and even slaughterhouses.

Kazma filmed all the videos on display in “Obstructions” himself in lengthy and demanding shooting sessions. But he says the most difficult part was the editing.

Returning to the question we asked in the beginning of this article, comparing a brain surgeon and a clock repairman in the same video was sort of a process of deconstruction and reconstruction -- or to put it more briefly: transformation.

Analyzing two separate scenes where the common theme is “suffering” might be helpful in leading the viewers to the answers they’re seeking. This is what Kazma himself is after -- bringing two seemingly separate acts together and reading the world through this combination.

Kazma usually displays works depicting brain surgery and clock repairmen together, but in the Kâzım Taşkent exhibition, the brain surgeon is accompanied by scenes from a furniture factory.

Kazma explains the link between the two concepts as follows: “Whether it is a clock or [a part of] a human body that is broken [or sick], mankind’s capacity for fixing these, the tools mankind uses to fix them and the approach employed in both situations are similar. Thus I used [images of] a clock being repaired and a human brain being operated on together. To see the difference between them, these two should be viewed side by side. There is not a huge difference between the approaches of mechanics and physicians, but the way people react to brain surgery is much more emotional. However, both are the same job.”

Ignoring the reality called death

The six videos in the series, “Brain Surgeon,” “Today,” “Furniture Factory,” “Jean Factory,” “Dance Company” and “Reverse Shambles” are all part of a wider project Kazma has been working on for the past four years. He assembles various combinations of these videos in accordance with the venue where the series is being put on display.

Kazma says the reason why he chose to name this latest series “Obstructions” is the fact that “mankind is expending a massive effort to hold on to the world that is on its way to falling apart despite the fact that this is impossible because of the reality called death.”

All pieces in Kazma’s project are interrelated; all 12 videos in the larger project are actually based on the thought that things that are seemingly diverse can actually coexist and that the world is a very complicated place. His videos are “about mankind constantly recreating the earth he lives on via the opportunities brought about by being a human, whose future is in the balance … but the last stop on this route is the huge reality called death. However, it is as though social [life] is built on knowingly ignoring this fact.”

Kazma says he is not trying to send messages to the viewers of his works. “I am trying to explore [these concepts] for myself. I believe if I can grasp [the meaning] then the viewers should be able to do so, too. But I don’t have concerns such as ‘The viewer has to get such and such from my work.’ You cannot produce art if you consider the viewer. Focusing on what you want to explore and grasp is more honest,” he says.

Musa İğrek, İstanbul

01/01/2010

Today's Zaman